Siddhartha
Hermann Hesse



Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

07.09.2016


  Editörün Notu:   Nobel ödüllü Alman yazar Hermann Hesse'in 1922 yılında kaleme aldığı Siddhartha adlı eseri özünü bulmak için ruhsal bir yolculuğa çıkan Siddhartha karakteriini ele alır. Siddhartha kelimesi Sanskrit dilinde "siddha" elde etmek, başarmak,"artha" aranan anlamına gelmektedir. Bu nedenle kitaba adını veren Siddhartha kelimesi aradığını bulan, amacına ulaşan anlamına gelmektedir. Siddhartha'nın amacı "Nirvana" ya ulaşmaktır. "ateşin sönmesi" anlamına gelen Nirvana istek ve tutkuların yok olduğu, ısdırabın etkileyemeyeceği, kişinin benlikten soyunduğu bir iç barışa ulaşmaktır. Siddhartha hayatın fırtınalı evrelerinden geçtikten sonra yaşlı kayıkçının yanında huzuru bulur Burada hayatın bir nehir olduğunu anlar. Her zaman, her yerde var olan, zamansız, geçmişi ve geleceği olmayan. bir "şimdi" olduğunu görür. Arzuların çatışmasından kurtularak kendini hayat akışının huzuruna bırakarak, evrendeki ahengin içinde yoluna devam eder Ancak...

  Buddha’yı Aşan Bir Buddha İmgesi
Siddhartha - Hermann Hesse

http://www.gerekeniyap.com/
17 Temmuz 2014


Siddhartha - Hermann Hesse Buddha’nın yaşamının ilk yıllarını şiirsel bir üslupla anlatan Hesse, olay örgüsüyle göçebe bir ruhun kopukluğunu yaşamış Siddhartha’da. Ayrıca üslubuyla zorlayan kitabın çevirisini yapan Kâmuran Şipal’in kitaba hakkını vermiş olduğunu söylemeliyim.

”Nehri dinle, o sana her şeyi anlatacak.” dedi Vasudeva. Siddhartha da adeta nehir. Hesse kitabın ilk sayfalarını taşlarla döşemiş olup engellere takılsak bile nehrin akışına uyduğumuz vakit denize kavuşuyoruz.

Ufak tefek notlarımdan bazıları şu şekilde:

Gotama’nın Buddha ve Çakyamuni gibi çok sayıdaki sıfat ve ünvanlarından biri olan Siddhartha ‘bütün duaların kabul edildiği’ anlamına gelen Saravârthasiddha kelimesinin kısaltılmışıdır ve Vasudeva Sanskritçe ‘ırmak tanrısı’ demek.

Montesquieu ”İlk kez kıymetli bir arazinin etrafını çevirerek burası benimdir diyen, ilk savaşı da başlatmıştır.” der. Gotama kast sistemini yıkmaya çalışır. Siddhartha göçebedir.

Yerleşik hayatla tarım gelişir. Tarımın ilerlemesi, şehirlerin ortaya çıkması ve büyümesi insanların iş ve mesleklerde uzmanlaşmasına; bu da kaynak ve imkânlara sahip olmayanların olanlara karşı saldırılarına ve bu savunma veya saldırı ihtiyacı, toplumda ekonominin ve tabakalaşmanın ortaya çıkmasına neden olarak uygarlığı doğurur. Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda insanları yaşamlarını yeniden kurmaya çağıran ve Doğu gizemciliğini yücelten Siddhartha, insanın öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden kurtulmaya çalışmasını anlatır.

“İçinde anlatılan ortama karşın, çok Avrupai bir kitaptır Siddhartha. Bildirisi birey’le başlar; bireye Asya’daki öğretiye göre daha çok önem verilmiştir. Siddhartha, benim, Hint düşüncesinden kurtulup özgürleşmemin dışavurumudur. Tüm dogmalardan kurtulmak için tuttuğum yol Siddhartha’ya götürdü beni; yaşadığım sürece de bu yolda ilerleyeceğim doğaldır… Tüm dinlerde, insanların benimsediği tüm inanış biçimlerinde ortak olan yanı, tüm ulusal ayrımları aşan, tüm ırkların, tüm bireylerin benimseyebileceği şeyi yakalamaya çalıştım bu kitapta.” Hermann Hesse ”Genel olarak herkesçe kabullenilmiş Buddha imgesini aşan Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış büyük bir başarıdır. Siddhartha, benim gözümde Kutsal Kitap’tan kat kat üstün bir ilaçtır…” Henry Miller

Vahdet Bâdesi: Siddhartha
Ömer MIZRAK
Kas 15, 2015
http://kulturdevrimi.com/

Yaşam bir arayıştır, peki neyi ararız yaşam boyunca. Dolambaçlı yollara girmeden, dürüstçe cevap vermek gerekirse: Mutluluğu! Peki nedir bu mutluluk, nasıl bir şeydir, neden onu isteriz özellikle. Lacan anne karnındaki halimizi Nirvana hali olarak tanımlar. Yani tümden bir bütünlük hali. Doğduktan sonra toplum içerisinde Doğa’dan uzaklaşıp, Kültür alanına girmeye başlarız ama biz kültür içerisinde huzursuzuzdur. Nirvana’yı arzularız sürekli, ancak Kültür içerisinde attığımız her adım bizi Nirvana’ya yakınlaştırmak yerine ondan uzaklaştırır. Çünkü biz doğa içre değil, Kültür içre hareket ederiz hep. Bunun bir yolu yok mu, Kültür’den Doğa’ya akışın, Nirvana’ya ulaşmanın? İşte Herman Hesse’nin Siddhartha’sı, ismi sonradan Buddha (Aydınlanmış Kişi) olan Siddhartha Gautama üzerinden ilerleyen Nirvana’ya doğru bir arayış hikayesi.Ancak Herman Hesse’nin Buddha isminiden değil de Siddhartha isminden hareket etmesi anlamlı, çünkü Buddha’yı da aşan bir kavrayışın peşinde o. O yüzden Buddha olduktan sonra aramayı kesmiş Siddhartha’nın değil, tatmin olmadan arayan Siddhartha’nın yoldaşı. Henry Miller’ın da dediği: “Genel olarak herkesçe kabul edilen Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış büyük bir başarıdır. Benim gözümde Siddhartha, Kutsal Kitap’tan kat kat üstün bir ilaçtır.”

Siddhartha Brahmanizmin hakim olduğu bir sarayda yaşar. Burada bilge Brahman’lar tarafından eğitilir, onların öğretileriyle yaşar. Ancak bu öğretiyi yeterli bulmaz zamanla, kendi Ben’ini sorgulamaya başlar. “Nedir bu Ben? Nerede başlayıp, nerede biter? Et olmayan, kemik olmayan, bilinç ya da düşünce olmayan bu Ben nerededir? Bu Ben, en son nesne ya da öz nasıl bulunur?” Bu tarz sorularla sürekli meşgul olan, bu soruların cevaplarını Brahman bilgelerde bulamayan Siddhartha, bir gün kentten geçmekte olan çileci Samanaları görür. Nefsi terbiye etmekle meşgul olan bu zayıf, kara kuru bilgeler Siddhartha’yı çeker. Değil mi ki tüm problem bu Ben’i ondan kurtulmak için ona eziyet etmekten başka ne yol olabilir? Dostu Govinda ile kentten çıkar ve Samanaların arasına karışarak Nirvana’ya doğru olan arayışına başlar.

Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche “Ruhun Üç Değişimi Üzerine” kısmında birinci kısım olarak deveyi gösterir: ” Ağır olan ne? Diye sorar dayanıklı ruh, derken diz çöker deve gibi ve iyi yüklenmek ister.En ağır şey nedir, ey yiğitler? diye sorar dayanıklı ruh, sırtıma alayımda gücümden kıvanç duyayım. Şu değil mi: gururunu incitmek için kendini alçaltmak? Bilgeliğinle alay etmek için deliliğini ışıldatmak?”

Siddhartha’da çileci Samanaların yanında deve olmayı deneyimler. Çilecilik hemen hemen bütün dinlerde bulunan yöntemlerden birisidir. Arzulamak bu dünyadaki acıların esas kaynağı olarak görülmüştür çoğu kez. Doğu felsefesine oldukça hakim olan Schopenhauer arzuladığımız şeyi elde etmek için çektiğimiz acı ile onu elde ettikten sonra sıkıldığımızda çektiğimiz acıyı bütünleyip, acıdan kurtulmak için arzulamayı bırakmamız gerektiğini söylerken dinlere çok yakın bir yorum getirmektedir. Ben’i ortadan kaldırmak onun isteklerini ortadan kaldırmakla mümkündür. Siddhartha’da Samaların yanında susamalardan, istemelerden, düşlerden, sevinçlerden arınmış olmak için bulunur. Eğer o aç bir kurt gibi sürekli isteyen Ben’ini öldürdü mü o zaman gerçek Ben’in, o gizin ortaya çıkacağını düşünür.

Peki, Ben neden böyle bir baş belası olarak durur dervişlerin ya da Siddhartha’nın karşısında. Bataille insanın doğadan kültürel olarak ilk kopuşunu alet üretme deneyimi olarak belirler. Çünkü doğayı değiştirerek ondan olmayan bir şey üreten insan yaratıcıdır artık. O bir öznedir ve geri kalan her şey nesne. O yaratan bir özne olarak Ben’ini var etmiş olur böylelikle. Yani Ben doğadan, Lacan’ın deneyimiyle Nirvana’dan kopuşun en net temsilidir.

Siddhartha Samanaların yanında gerçekten de Ben’den kurtulmayı öğrenir ama bu kurtuluşlar ancak kısa süreli kurtuluşlardır. “İsterse Siddhartha binlerce kez Ben’den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben’e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddhartha oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine.”

Evet, benlikten kısa süreli olarak kurtulmanın belli başlı yöntemleri var. Esrime bu hali tanımlar. Bu hali deneyimlemek için sarhoş olmak, uyuşturucu kullanmak, cinsel ilişkiye girmekten tutun uyuşturucu madde kullanmaya kadar bir çok yol vardır. İnsanlar bu hali deneyimlemek için bu tarz eylemlere girişir. Bataille esrime anını ölüm anına çok benzetir. Bu aslında benlikten kurtulmayı sembolize eden bir haldir. Nitekim Muhammed’in “Ölmeden evvel ölünüz.” hadisi de tam olarak bu noktaya tekabül eder. Lakin bu hal tüm müthişliğine rağmen kısa süreli yani zamanla sınırlı bir haldir. Esrime anı bittiğinde yine benliğin hüküm sürdüğü hale dönülür, bu Siddhartha için anlamsız ve istenmeyen bir haldir. Benlik’ten kurtulmak için çileciliği tercih etmek, Siddhartha için boş bir uğraştır ve dostu Govinda’ya şöyle seslenir:

“Nedir bu murakabe? Neymiş bedenden çıkıp gitme? Neymiş oruç? Neymiş nefesin tutulması? Ben’den kaçıştır bu, benliğin eza ve cefasından kısa süre için yakayı kurtarmaktır, acıya ve yaşamın anlamsızlığına karşı kısa süreli bir duyarsızlıktır. Han köşesinde birkaç tas pirinç şarabı ya da mayalanmış hindistancevizi sütü içen bir sığırtmaç da kısa süre için aynı duyarsızlığı yaşar. Kendi benliğini duyumsamaktan çıkar böyle zamanlarda, yaşamın acılarını hissetmez olur, kısa süreli bir duyarsızlığa kavuşur. Şarap tasının üzerinde sızıp kalır, uzun çalışmalar sonucu bedenlerinden çıkıp giderek Ben’sizlikte kalan Siddhartha ile Govinda’nın ele geçirdiği şeyin aynısını ele geçirir. İşte sana gerçek, dostum Govinda!”

Siddhartha Samanaların yanında geçirdiği vaktin anlamsızlığını fark edip -ki aslında hiçbir şey anlamsız değildir- ne zamandır bahsi edilen ulu kişi Buddha’ya ulaşmak ve ondan bir şeyler almak için yola düşer dostu Govinda’yla. Buddha’yla karşılaşır ve onun öğretisini dinler. Buddha evrenin bütünlüğünden, varlığın ezeli ve ebedi yasalarla işlediğinden bahseder. Dostu Govinda’nın Buddha’dan çokça etkilenmesine rağmen, Siddhartha onun öğretisinde bir açıklık bulur ve bunu Buddha’ya şu sözleriyle bildirir:

“Öğretinde her şey mükemmel denecek kadar açık seçik, her şey kanıtlanmış; dünyayı hiçbir yerinde eksik bir halka içermeyen kusursuz bir zincir olarak gösteriyorsun, neden ve sonuçlardan örülmüş ezeli ve ebedi bir zincir. Şimdiye kadar bu asla böylesine açık seçik görülmüş, böylesine yadsınmaz biçimde ortaya konmuş değil; senin öğretinin penceresinden bakıp dünyayı kusursuz bir ilişkiler örgüsü olarak, hiçbir yerinde bir boşluk içermeyen, kristal kadar berrak, rastlantılardan bağımsız, tanrılardan bağımsız olarak gören bir Brahmanın, sevincinden içi içine sığmayacaktır. Dünya iyi mi, kötü mü, dünyada yaşamak çile midir, sevinç mi, bir yana bırakalım, belki bu önemli değildir o kadar – ama dünyanın birlik bütünlüğü, tüm olup bitenler arasındaki ilişki, büyük ya da küçük tüm nesnelerin aynı akıntıyla, aynı nedenler yasasıyla, aynı varoluş ve yok oluş yasasıyla kuşatıldığı senin yüce öğretinden, ey kusursuz insan, açıkça görülmekte. Ne var ki, gene senin öğretinde sözü edilen tüm nesneler arasındaki birlik ve tutarlılığın bir yerinde bir kopukluk var, küçük bir boşluk, bu boşluktan birlik ve bütünlük dünyasının içine yabancı bir şey sızıyor, yeni bir şey, daha önce var olmayan, budur diye gösterilemeyen ve kanıtlanamayan bir şey: Senin dünyayı alt etmeye, esenlik sağlamaya yönelik öğretin bu. Bu küçük boşluk, bu ufak kopukluk ise tutarlılık içindeki ezeli ve ebedi dünya yasasını çökertiyor, geçersiz kılıyor. Öğretine karşı böyle bir eleştiri yöneltmemi bağışlarsın umarım.”

Bu açıklık Buddha’nın öğretisinin kendisidir. Çünkü varlığın ezeli ve ebedi yasalarla işlediği şu mevcudat içerisinde bu durumu fark etmiş olan artık bu düzene ait değildir. Bu da insanın kaderidir. Biz varlığın nasıl işlediğini öğrendiğimiz anda artık o varlık içerisinde değil, onun üstünde oluruz. Varlığın yasaları artık bizi yönlendirmez aksine biz bu yasaları keşfedip, varlığı kendimize göre düzenleriz. Yani mevcudatın yasalarına çomak sokmuş oluruz. Ayrıca Siddhartha’nın aradığı şey de bir öğreti değildir. Çünkü o aradığı şeyin öğretilerle öğretilemeyeceğini, bir bilgi kümesi olmadığının daha önceden ayırdına varmıştır. Adorno “Bilgiden en küçük duygu kırıntısını da çıkardığınız anda, geriye kalan şey totolojidir” der. Aslında tüm çabamız bir duygulanımı yakalamak içindir. Yaşam boyu verdiğimiz mücadele, savunduğumuz fikirler aslında duygulanımlarımızın tezahürleridirler ve eğer biz bu duygulanımı yaşayamıyorsak başarılı addedemeyiz eylemlerimizi. SSCB oluştuğu anda sıkça dillendirilen “Biz bunun için mi devrim yaptık?” sözü buna verilebilecek binlerce örnekten bir tanesidir. Devrimi yaşayamıyor, arzuladığınız duygulanıma ulaşamıyorsanız, sistemi rasyonalitenize göre düzenlemiş olmanın bir anlamı yoktur. Siddhartha’da Buddha’nın içindeki gizi keşfetmek istemiştir aslında ancak bunun izah edilemeyeceğinin ayırdına da varmıştır, Buddha’yı tanıdıktan sonra. Çünkü tanımlamak, sözcüğe dökmek sınırlamaktır; sınırsız olanı elde etmek isteyen kişi de bunu bir tanımla elde edemez. İşte Siddhartha burada Buddha’yı yani kendisini de geçmiştir artık. Dostu Govinda’yı Buddha’nın yanında bırakarak yollara düşer tekrar şu sözlerle:

“Buddha yağmaladı beni, diye geçirdi içinden Siddhartha, beni yağmaladı, öte yandan bağışta bulundu bana. Beni yağmalayıp dostumu elimden aldı, daha önce bana inanmış olan, şimdiyse Gotama’nın gölgesi olan dostumu. Öte yandan Siddhartha’yı bağışladı bana, kendimi bağışladı.”

Marx’ın meşhur bir 11. tezi vardır, der ki “Bugüne kadar filozoflar yalnızca dünyayı anlamaya çalıştılar, ancak asıl önemli olan onu değiştirmekti.” Lakin insan anlamadığı şeyi nasıl değiştirebilir ve bu değiştirdiğinin istediği gibi olması için bütününü anlamadan nasıl hareket edebilir. Siddhartha’nın içine düştüğü durum da budur. Bugüne kadar hırpaladığı, hor gördüğü, kaçtığı Ben’ine hiç kulak vermemişti ki. “Doğrusu, dünyada benim bu Ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum, Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı başka hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada kendim kadar, Siddhartha kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok!”

Evet, Ben alelade, gündelik yaşam içerisinde keşfedilecek kadar açık bir şey değildir. Tüm bir psikoloji deryası bize kendi Ben’imizi ifşa etmek için uğraşır durur. Ben’imizle yüz yüze gelmediğimiz, onunla hasbihal edip onu kendimize açık kılmadığımız sürece de bir hayal aleminde yaşarız. Hiçbir şey gerçekten olduğu gibi durmaz ve her şeyin üstü bir sis bulutuyla örtülüdür. Bu sis perdesini kaldırınca da dünyayı ilk kez görüyormuş gibi çevresine bakınır Siddhartha:

“Güzeldi dünya, renkliydi, garip ve gizemliydi! Burada mavi, şurada sarı, orada yeşildi. Gökyüzü akıyor, ırmak akıyor ve orman gözlerini dikmiş bakıyor ve dağ gözlerini dikmiş bakıyordu; hepsi güzel, hepsi gizemli ve büyüleyiciydi, bütün bunların ortasında da o vardı, Siddhartha, uykulardan uyanmış, kendine giden yolda Siddhartha. Bütün bunlar, bütün bu sarılar, maviler, akarsular ve ormanlar ilk defadır ki gözlerinden geçerek “Siddhartha’nın benliğinden içeri sızıyordu, artık Maya’nın büyüsü değildi bunlar, Maya’nın yarattığı bir serap değildi, görüngüler dünyasındaki anlamsız, nasılsa var olmuş bir çeşitlilik, birlik ve bütünlük peşindeki derin düşünceli Brahmanların küçümsediği bir çeşitlilik değildi. Mavi maviydi, ırmak ırmaktı; her ne kadar Siddhartha’daki mavinin ve ırmağın içinde o biricik ve Tanrısal varlık yaşamını sürdürüyorsa da, Tanrısal varlığın hikmeti burada sarı, orada mavi, burada gökyüzü, orada orman, bir başka yerde Siddhartha olmaktı. Amaç ve töz nesnelerin arkasında bir yerde değil, onların içindeydi, her şeydeydi kısaca.”

Ben’ine ve dünyaya tümden sırtını dönmüş, sadece fikirlerle hemhal olmuş bir insan ne alabilir ki dünyadan, neresini kavrayabilir ki. Araf Suresi 179. ayette şöyle yazar: “Onların kalbi vardır ancak onunla kavramazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır işitmezler.” Siddhartha’nın da şimdiye kadar olan hali buna tekabül etmektedir. Kalbi, gözleri ve kulakları ilk defa açıldığında karşısındaki gerçeklikle büyülenmiştir adeta. Herman Hesse bu bölüme Uyanış başlığını atmıştır. İşte bu kısımdan sonra Henry Miller’ın bahsettiği Kutsal Kitap’ların ötesine geçmeye başlarız. Bu uyanışı Anadolu Aleviliğindeki Turnalar Semahı’nda geçen şu mısralar ne de güzel anlatıyor:

“Uyurken üstüme gelen yoldaşlar
Gafil, aç gözünü, uyan dediler
Serseri kalma bu cihan içinde
Yürü bir gerçeğe ey can dediler

Uyandım uykudan, açtım gözümü
Kulak verdim, gördüm, döndüm yüzümü
Bir aydınlık aldı kara yazımı
Yürü şimdi, korkma ey can dediler “

Böyle Buyurdu Zerdüşt’ün “Ruhun Üç Değişimi Üzerine” kısmında ikinci dönüşüm aslandır: “Fakat en ıssız çölde ikinci değişim olur: ruh burada aslanlaşır, özgürlüğü ele geçirmek ve kendi çölünde efendi olmak ister. Son efendisini arar burada: düşman kesilir ona ve son tanrısına; zafer için büyük ejderle boğuşmak ister. Ruhun artık efendi ve tanrı saymak istemediği o büyük ejder nedir? Bu ejderin adı “Yapmalısın”dır. Oysa aslanın ruhu “İstiyorum” der.” Siddhartha’da “İstiyorum” der ve Ben’inin tutkularına kulak verir. Kente doğru yol alırken, ilk defa bakışını eğmeden baktığı kadın olan Kamala ile karşılaşır Siddhartha.

Kamala erotizm sanatını icra eden bir fahişedir. Bu işi kendi rızasıyla ve istedikleriyle yapmaktadır yalnızca. Siddhartha geldiği kentte ilk bu kadını görmüştür ve ona ne kadar güzel olduğunu söylemek için yanına varır. İcra ettiği sanatı öğrenmek istediğini belirtir, çünkü şimdiye kadar hiç haberi olmamıştır böyle bir şeydir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi esrimenin binbir farklı yolu vardır ve erotizmde en az çilecilik kadar bu sıfatı hak eden bir uğraştır. İbn-i Arabi’nin dediği gibi “Tanrıya ulaşmanın, alınan nefes adedince yolu vardır.”

Siddhartha Kamala’nın yanında haz vermeden haz alınamayacağını, her jestin, her okşayışın, her dokunuşun, her bakışın, ne kadar küçük olursa olsun vücuttaki her köşenin kendine özgü bir gizle donatıldığını, bu gizi keşfetmenin keşfeden kişiyi mutlu kılacağını öğrenir. Şehir yaşamına ayak uydurmak için çalışmak gerektiğini de. Siddhartha şehrin insanlarını “çocuk insanlara” benzetir. Kendince hırsları değerleri gündelik hayatın insanları. Siddhartha bu insanlara, onların tutkularına yaşamlarına bakınca bir şeyle yüzleşmek zorunda kalır: Kendi kibri!

Sürekli kendisini bir bilge, bir ermiş olarak düşünüyor, herkesten akıllı görüyordu. Bu kibri doruğuna kadar içinde saklarken nasıl Ben’ini yok edebilirdi ki. İçindeki Samananın ölmesi için dünyaya açılması gerekmişti, zevk ve güç, kadın ve para peşinde koşarak kendini yitirmesi, bir tacir, bir kumarbaz, bir ayyaş ve açgözlü biri olması gerekmişti. Derken bu zevkperest Siddhartha’nın, bu açgözlü Siddhartha’nın da ölebilmesi için daha sonra bu berbat yılları göğüslemesi, bu iğrençliğe, kof ve yitik bir yaşamın bu boşluk ve anlamsızlığına sonuna kadar, acı bir umarsızlığa gelip dayanıncaya kadar katlanması gerekmişti. Siddhartha uzun yıllar çocuk insanların içerisinde kaldı, onlar gibi dans etmeyi, kumar oynamayı, sarhoş olmayı, para peşinde koşmayı öğrendi. Ancak sonra kendisini lüks bir evde, eli bomboş olarak gördü, hiçbir şey elde etmediğini düşündü bu yaşamdan. Tümden tükenmiştir Siddhartha, bir gece şehri terk eder.

Uzun süre yürüdükten sonra bir ırmak kıyısına gelir, ırmağa bakar, kendi suretini görür. Irmak ona Siddhartha’yı gösterir. Siddhartha geçmiş yaşantısının muhasebesini yapar ırmakta. Suda görülen suretin ifşa ediciliği Heterodoks akımlarda sıkça rastlanan bir olgudur. Nacer Khemir’in yönettiği “Bab’Aziz” filminde de prens bir su birikintisi karşısında yapar geçmiş muhasebesini, suda görülen suret, bakana kendisini ifşa eder. Narcissus da sudaki suretinde aşık olmuştur kendine. Ama kim demiş ki bu bir bencillik türüdür. Pekala kendindeki gizi de keşfetmiş olabilir Narcissus, Siddhartha’nın aradığı o gizi. Siddhartha geçmiş muhasebesini yaparken, anlamsız bulur her şeyi ve intiharı düşünür. Sonra kulaklarına eskilerden kalma bir “Om” çalınır. Om çekmek yani zikir, isimsiz, cisimsiz tanıma ihtiyaç duymayan bir varlığa karışıp gitmek gibi gelir Siddhartha’ya. Irmağa teşekkür eder, ırmak bir kapı aralamıştır Siddhartha’ya.

4
Irmağı dinlemeyi öğrenir Siddhartha. Gerçekten de ne kadar çok konuşup ne kadar az dinliyoruz, gözümüz, kulağımız ne kadar da kapalı geziyor, hiçbir şey üzerine derinleşmeden nasıl da yüzeysel bir biçimde her şeyi tükettiğimizi düşünüyoruz. Siddhartha uzun zaman ırmağı dinler. Ama anlayamıyor, kavrayamıyordur Siddhartha, sadece bir sezgi bir hissiyat uyanıyordur Siddhartha’da. Zamanla bir şeyler anladığını düşünür Siddhartha, dile dökemez. Irmağı ondan daha uzun süredir dinleyen ve hep onun yanında yaşayan Vasudeva tercüman olur Siddhartha’nın hislerine: “Senin demek isteğin şu olacak sanırım: Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta, akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardır, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye de bir şey bilmez.”

Büyük bilgin Herkaleitos’da ırmak diyordu, biz yine o müthiş kavrayışımızla değişimden bahsediyor diye kestirip attık. Sanki “Çemberin başı da sonu da aynıdır” dememiş gibi. Her şeyi kategorize eden, tanım iplerini boğazına geçirip hislerimizi dar ağacına çeken biz, bütünlükten uzağız bu yüzden. Eksik bir kavrayışla, yarım bir duyguyla yaşıyoruz hayatı. Oysa ki hakikat görebilene aşikardır ve orada burada değil her yerdedir. Heiddeger buna “varlığın kendisini ifşa etmesi” der. Aşık Veysel bu hakikati görmüştür, bize göre görmeyen gözleriyle:

“Gel ey aşık bu bir esrar-ı Hak’tır
Erenlerin yolu söz ile değil
Muhabbet bir ekin yeşertmek
Oğlan uşak mahbub kız ile değil

Kuş misali bir çeşmeye konarsın
Acı tatlı demez içer kanarsın
Ayn-el yakın Hakk’ı gördüm sanarsın
Bu kafada gördüceğin göz ile değil
v Bir kafada bin bir türlü sadde var
İçecek var içmeyecek var bade var
Dört kapı içinde kırk kat cadde var
Hemen gitticeğin iz ile değil

Yol gizlidir sadık yoldaş içinde
Nesne hasıl olmaz sert taş içinde
Hakk’ı gören görür az yaş içinde
Yetmiş seksen doksan yüz ile değil

Katibi’m bir pirden nasihat aldık
Menaref sırrından haberdar olduk
Katreden katreye ummana daldık
Karıştık çoklara az ile değil…”

Velhasıl-ı kelam Siddhartha bir bilgi elde etmemiştir, bir bakış, bir görüş elde etmiştir. Bu görüş ona mevcudatın birliğini sunmuştur. Şu sözlerle anlatır hakikatini: “Hayır, gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri hiçbir öğretiyi benimseyemezdi. Ama aradığını bulan da hangi öğreti olursa olsun, hangi yol, hangi amaç olursa olsun hiçbirinden onayını esirgeyemezdi. Artık onu sonsuzlukta yaşayan, Tanrısalı soluyan binlerce başka kişiden ayıran hiçbir şey yoktu.”

Siddhartha’nın hiçbir eylemi boşa değildir aslında. Sonunda varacağı kavrayış için tüm geçtiği yollar gereklidir. Her bir yolda gerçekliğin bir başka yüzünü görür ve ırmak ile giriştiği muhabbet hali tüm bu kavrayışları birleştirir, ona tümden bir kavrayış sunar. Irmak çokçalarına yol göstermiştir, taş da öyle, geyik de öyle, yılan da öyle, kartal da öyle. Tüm mevcudata ve ırmağa selam olsun…

Bir gerçeğe bel bağladım erenler
Aldı benliğimi bitirdi beni
Damla idim bir ırmağa karıştım
Denizden denize götürdü beni

Nice kabdan kaba boşaldım doldum
Karıştım denize deniz ben oldum
Damlanın içinde evreni buldum
Yine benden bana getirdi beni

Buhar oldum yağdım yağmurlarınan
Toprağa karıştım çamurlarınan
Piştim fırınlarda hamurlarınan
Üstadım sofraya yatırdı beni

Çiğnediler dişlerinen ezildim
Vücut eleğinden geçtim süzüldüm
Çaldı kalem bir deftere yazıldım
İrfan mektebine yetirdi beni

Daimi’yim ermişlerin ereği
Cümle varlık tabiatın gereği
Bir ölmez ananın oldum bebeği
Aldı dizlerine oturdu beni

Aşik Daimi
 
Buddha / Hermann Hesse Dipnot Kitap Kulübü Siddhartha sayfası
Hermann Hesse ''Siddhartha'' 

Roman incelemesi"

“Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelik mucizeler yaratabilir ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez."



 

 Tarihe isimlerini altın harflerle kazımayı başaran büyük yazarların birçoğunun da eserlerinde ve yaşamlarında ele aldığı, romanlarına konu edindiği insanın bendini arayışı ve nefsiyle mücadelesini en belirgin ve akıcı bir dille ele alan yazarların başında nitekim Hermann Hesse gelmektedir.Siddhartha adlı romanda Budizm’in temel felsefesi ve insanın bendini arayışı en güzel biçimde anlaşılmaktadır. Siddhartha, Hermann Hesse’nin Buddha yani Siddhartha Gautama’nın hayatını konu alan, Budizm felsefesinin içrek yönlerini uzmanlıkla işleyen yazarın en ünlü eseridir.

Romanın başkahramanı olan Siddhartha, arkadaşı Govinda’yla beraber Nirvana’ya ulaşmanın ve hakikati bulmanın gayretiyle yollara düşmüşlerdir. Bir prens olan Siddhartha’nın babasının yanından çekilip, ormanlara çekilmesi ve sürüp giden hayatının anlatıldığı roman Budizm felsefesiyle harmanlanmıştır. Okuru başkalaştıran, sorgulamaya ve arayışa yönelten eşsiz bir eserdir.

Romanın Özeti

Roman kahramanı Siddhartha, tıpkı Buddha gibi bir prenstir. Gerçek bilgiye ulaşmak için babasının uzun süreli direnişine aldırmayarak sarayını, gençliğini ve ailesini geride bırakarak ormanlara çekilir. Gezgin bir dilenci olarak yaşamını sürdürdüğü uzun bir dönemin ardından Buddha ile karşılaşır ve aralarında uzunca bir sohbet geçer. Buddha ona, Budizm'in içrek yapısını ve felsefi derinliğini anlatır. Uzun meditasyon denemelerinden sonra aradığını tam olarak bulamamanın verdiği bıkkınlıkla hedefine götürecek aracı değiştirerek bir kente yerleşir ve ticaretle uğraşmaya başlar. İleri yaşlarında içindeki boşluğun baskısıyla birlikte yaşadığı kadını, varlığını henüz bilmediği çocuğunu ve edinmiş olduğu tüm servetini geride bırakarak yeniden kaçınık yaşama geri döner.

Siddhartha daha sonra bir ırmağın kıyısında kayıkçılık yapan -insanları ufak bir para karşılığında karşıdan karşıya geçiren- yoksul bir kayıkçı olan Vasudeva'nın yanına yerleşir. Vasudeva Siddhartha'ya gerçek bilgiye ve aydınlanmaya ulaşabilmesi için kılavuzluk edecektir. Romanın sonunda Siddhartha ırmakta gerçek bilgiyi bulur ve aydınlanır. Romanda açıklanmaz ama Vasudeva, Sanskritçe'de "ırmak tanrısı" anlamına gelmektedir.[[1]]

Romanın Bölümleri

Roman birden fazla bölümden meydana gelmektedir ve her bölüm kendine has başlıklarla okurun karşına çıkmaktadır. Her bölüm kendince bir öyküyü, kendince bir görüşü ve fikri benimsercesine okura sunulmuştur.

Brahman Siddhartha

Bu bölüm romanın başkahramanı olan Siddhartha adlı Brahmanı ve arkadaşı Govinda’yı anlatmaktadır. Herkes tarafından sayılan, sevilen Siddhartha, hayatını her insanın içinde var olan Atman’ı, yani canda bütünlüğü aramaya adamıştır. Bölüm sonuna kadar başkahraman Siddhartha ve arkadaşı Govinda etraflıca işlendiği için okur tarafından artık iyice tanınmaktadır.

Samana Siddhartha

Canda bütünlüğü, bendini aşmayı arzulayışı sebebiyle Siddhartha Brahmanlığı bırakması gerektiği kanısına varır. Bu bölümde Siddhartha’nın Brahmanlıktan vazgeçip bir Samana, gezgin bir çileci ve dilenci olması gerekliliği söz konusudur. Fakat bir süre sonra samanayken hayatın onu hedefine ulaştıramayacağı kanınsa varır. Arkadaşı Govinda ile beraber Buda Gotama’nın yanına giderler. (Hesse bu kelimeyi Pali dilinde yazıldığı gibi yazmayı tercih etmiştir; Gotama, bu kelime Sanskritçede Gautama diye yazılmaktadır.[[2]]) Siddhartha Buda öğretisini kabullenemez ve kendisine farklı bir öğretici aramaya karar verir. Arkadaşı Govinda Buda’nın yanında kalırken, o farklı diyarlara, farklı hayatlara açılmaya koyulur.

Siddhartha çocuk insanların yanında

Bu bölümde Siddhartha’nın doğayı ve doğal güzellikleri oldukça fazla ve iyi derecede gözlemlediği anlatılarak başlar. Irmak’ta bir kayıkçıyla karşılaşır ve Vesudeva adlı kayıkçı, onu karşıya karşılık almaksızın geçirir. Bu esnada aralarında kısa bir konuşma geçer. Konuşmanın içeriğinde kayıkçı bir kehanet öne sürmüştür ve bu kehanete göre Siddhartha bir gün bu ırmağa geri dönecektir. Irmaktan geçip büyük şehre varır. Şehirde hayat kadını Kamala adlı güzel biriyle karşılaşır ve ondan kendisine öğretmenlik yapmasını ister. Kamalanın onla birlikteliği ve öğretmenliği sürdürmesi için istekleri vardır. Siddhartha, Kamala’nın isteklerini yerine getirmek ve onun öğretmenliğini kazanmak için tüccar olur. İlk başlarda etrafındaki insanların durumu ona garip gelir. Paraya taparcasına çalışan insanları kendince “Çocuk İnsanlar” olarak adlandırır. Ancak günler geçtikçe onun bu hali kibre dönüşür ve o da çocuk insanlar gibi oluverir. Rezilliğin ve dünya zevklerinin cazibesine aldanıp kendini kaptırdığı bir sırada ilginç bir rüya görür ve bu rüya onu kendine getirir.

Bunun üzerine Siddhartha, Kamala’nın hamile olduğundan habersiz onu ve tüccar arkadaşı Kamuswami’yi bırakıp, şehri terk eder. Hayatın bir döngüden ibaret olduğu kanısı içinde tekrar evvelki gördüğü ırmağa geri döner. Nirvana’ya varma amacından saptığının farkına vardığında neredeyse ırmakta boğulma sürecindedir. Bir müddet sonra uykuya dalar. Uyandığında yanı başında kendisinin Siddhartha olduğundan habersiz eski arkadaşı Keşiş Govinda’yı bulur.

Govinda da henüz bir Buda olamamış ve budanın yanına gitmektedir. Siddhartha, Govinda’nın yanında şimdiye kadar yaşadıklarını gözünün önüne getirir: “O Brahman Siddhartha nereye gitti?”, “O Samana Siddhartha’ya ne oldu?”, “O zengin Siddhartha nerede şimdi?”, “Ölümlü nesneler hızlı bir değişim içindedir, Govinda, biliyorsun bunu.” (Siddhartha, Şipal Kamuran, Can Yayınları, 2006, 7.Basım, s. 97/98). Siddhartha inzivaya dalar ve bir zamanlar Gotama’nın yanından ayrıldıktan sonra nasıl bir haldeyse, şimdi de onu tekrardan gelişiminin tam başında durduğunu ve yeni bir hayatın başında olduğunu hisseder. Öğretilen bilginin hiçliği hakkındaki bilgisi ve kısmen deneyimin önemi ona önceye göre daha açık bir şekilde malum olmuştur. Bu zamana ilişkin düşünceleri birçok bakımdan onu Gotama’nın yanında kalmaya zorlayan şeylerin uygunluğunu oluşturur; ancak bu uygunluklar o zamanlar daha çok kuramsal düşüncelerken Siddhartha bu düşünceleri dünyayı tanıdıktan sonra tecrübe eder.[[3]]

Kayıkçı Siddhartha

Kendine gelmeye tekrar karar veren Siddhartha ırmağa geldiğinde tekrar evvelden karşılaştığı kayıkçı Vesudeva ile karşılaşır. Aydınlığa ulaşmış Vesudeva ona kendisiyle kalmasını teklif eder. Teklifi kabul eden Siddhartha, Vesudeva’dan ırmağın sesini dinlemeyi ve ırmağın nasıl rehberlik ettiğini öğrenir.

Baba Siddhartha

Siddhartha kayıkçılık yıllarını geçirirken ölen Gotama’nın yanına giden bir zamanlar hayat kadını olan sevgilisi Kamala ile karşılaşır. Bir yılanın sokması sonucu ölümle burun buruna olan Kamalanın yanında bir de erkek çocuğu vardır. Siddhartha kendisiyle aynı ismi taşıyan oğlunu yanına alır. Fakat oğlu lüks şehir hayatına alışıktır ve babasına pek huzurlu günler geçirtmemektedir. Küçük Siddhartha babasının öğretilerini kabullenmez ve gizlice bir gece ırmağın karşısına geçip, oradan kaçar.

Siddhartha, arkadaşı ve öğreticisi Vesudeva’nın öğütlerine aldırış etmeden oğlunun peşine düşer. Bu takibin asıl amacı onu durdurmak değil, onu son bir kez daha görebilme arzusuydu aslında. Yıllar evvel aşık olduğu Kamala’yla karşılaştığı yerde oğlunun ardından gitmeyi bırakıp geri döner. Yıllar sonra eski arkadaşı Govinda ile tekrar karşılaşır. Bu karşılaşmada uzun ve mana dolu sözcüklerin dizelendiği eşsiz bir öğretici sohbet başlar. Siddhartha’nın bu sohbette artık ermiş olduğu, amacına ulaşır olduğu ve bilgeliğe adım attığı görülmektedir. Arkadaşı da amacına, ermişliğe ulaşmıştır ve hala arayışlarını da devam ettirmektedir. Fakat Siddhartha’nın sözlerine anlam verememektedir, çünkü o bilindik bir mantığın ötesinde nesnelerin varlık alemine, onların her birinde bir ilim, aşk ve sevgi bulduğunu belirten sözler söylemektedir. Örnek olarak da sert ve sıradan bir taşı göstermektedir.

Kitabın sonralarına doğru, oğlundan koptuğu bölümlerde etkileyen bir sahne gözler önünde adeta canlanmaktadır. Irmakta kayıkla giderken birden ırmağa dalıp bakakalır. Derin düşüncelerde ufuklara, yıllara gider. Irmakta her şey sırasıyla yansımakta ve derinden Siddhartha’ya gülmektedir. Irmakta yansıyan bir adamı görür son olarak. Yansıyan adamın kendisi olduğunu görür. Kendisinin babasına ne kadar da çok benzediğini görür ve oracıkta yıllara doğru yolculuğu kısaca başlar. Bir zamanlar o da babasını şuanda kendi oğlunun onu öylece bıraktığı gibi bırakıp gitmiştir. Artık babasından haber alamamıştı. Muhtemelen de artık hayatta değildi.

Romanın etraflıca incelenmesi

Kitabın çok şık bir dilinin olması belki de doğu felsefesinin naifliğinden ve sadeliğindendir. Kitaba başlamakla farklı ufuklara doğru yolculuğa çıkılmaktadır. Kitap öyküsünde okuru alıp farklı diyarları dolaştırırcasına farklı kültürlere dair ilginç pek çok şey öğretmektedir. Okuru öğrenirken sürekli araştırmaya itmektedir. Hint ve Budizm kültürüne dair sunduğu öğretici yaklaşımıyla, öğrenme eğilimi sürekli olarak öncelikli teşvik unsuru olarak görülebilir. Kişiye bendini, nefsini ve kendini sorgulamayı öğretmekle beraber fazlasıyla sorgulamaya da teşvik ediyor. Öncelikle üç yüce edimi tanıma olanağı sunuyor; Oruç tutmak, yürümek ve düşünmek. Yürüme eğilimi kitapta bekleme eğilimiyle de verilmektedir. İslam dinin temel ibadetlerinden olan, Oruç tutma eğilimi kitapta öyle işlenmiş ki, farklı bir bakış açısı kazandırıyor adeta insana ve insanlığa. Bu durum haliyle okuru Budizm inancından koparıyor zaten. Okur kendi kültürüyle bu sayede bir fark göremiyor. Yazar evrensel dili yakalamayı iyi başarmış. Romanda iki defa buluşma noktası konumunda verilen Irmak ilahi bir temsil niteliğinde gibi.

Irmağın ve iki yakası arasındaki geçişi sağlayan kayığın hem Budizm, hem insanlığın iç dünyası ve de temel mana bakımından da ayrıca bir önem arz ettiği kanaatindeyim. Belki yaşamı, belki bir insanın gün içindeki durumunu, belki de daha farklı imgeleri temsil etmektedir. Ayrıca kayıkçı Vesudeva isminin de “Irmak Tanrısı” anlamına gelmesi farklı bir mana uyandırmaktadır kişide.

Irmak aslında yaşamı, dünyayı da anlatmaktadır. Bir yanı zenginleri, diğer tarafı fakirleri anlatır aslında, bir tarafı bilgeleri diğer tarafı cahilleri anlatabildiği gibi. Dünyevi zevklerde yok olanları, dünyevi zevklerden uzak mutlu yaşayanları anlatıyor olabileceği gibi. Siddhartha’nın oğlunun gittiği yaka, şehrin bulunduğu yaka dünyevi bedbaht zevkleri anlatırken, diğer yakası Nirvana’ya, yani kutsala veya hakikate varılan yeri, bunu gerçekleştirenlerin olduğu makamı temsil eder. Kendini dünyaya kaptıranlarla soyutlayanlar diye bir ayrım anlaşılırsa, bu da cennet ve cehennemi anlatmaz mı bize?

Siddhartha ırmağın her iki tarafında da yaşamadan aydınlanamıyor. Burada yazar her ikisinin de yaşanılarak ancak kavranılabileceğini gösteriyor, bir diğer yandan da ne olursa olsun huzurun ve mutluluğun yaratıcıda var olabileceğini, gerçeğin ancak onda bulunabileceğini ve hakikatin de ancak o olduğunu anlatır gibi aslında yazar.

Siddhartha kayıkçı Vesudeva’nın yardımıyla kurtuluşa eriyor ve ermiş oluyor. Vesudeva Sankritçede Irmak tanrısı anlamına geldiğini dile getirmiştik. Bu durum bizim kendi felsefemizde, tasavvuf ilminde mürşidi kamil’i temsil ettiği söylenebilir. İnsanın bir mürşidi kamil’e varmadan kurtulamayacağını da anlatabilir. Arkadaşı Govinda ve diğer keşişlerin budaya varma arzularını günümüzde farklı tarikat, görüş, ideoloji vs. olarak görürsek, bu durumda Vesudeva ise nirvana’ya yani tanrıya varmaya yardımcı olacak bir kişi, bir öğretici olduğu kanısına varılabilir. Bu kişi ister, bir mürşit, ister bir peygamber olarak görülsün asıl kanı bir rehberin olması gerekliliğidir. Diğer insanları kendilerinden küçük gören Samanalar farklı fikirlere sahip cemaatler olarak algılanabilir. Siddhartha ise onlardan farklı olarak yaratıcıya olan sevgisi sebebiyle nesneleri, varlıkları, her şeyi yaratılmış olmaları ve yaşıyor olma durumlarından ötürü sevmektedir. Buradaki mantık bize aslında Yunus Emre’nin şu sözlerini hatırlatmaktadır. “Yaratılanı severim yaratandan ötürü…”

Kitap ayrıca defalarca farklı yollarla vurguladığı bir hususa özellikle değinmektedir. Bu da aydınlanmanın yol gösterici olarak nitelendirdikleriyle değil, bizzat kişinin kendice kendi yolunu, kendi çıkarımlarıyla bulmaya çalışmasıyla gerçekleşebilmesidir. Romanda güler yüz her ne olursa olsun değişmeyen bir nitelik ve aydınlanmışlığın bir belirtisi gibi yansıtılmıştır. Derinliğin dışında bir babanın evladına olan karşılıksız sevgisi ve bu sevginin ancak bir baba olunduğunda anlaşılabileceğini de en güzel örnekle anlatmıştır.

Romanda her üslup, her imge ve sözcük kendince bir mana ifade etmektedir. Budizm felsefesine yüzeysel değinilerek ele alınan ve tüm insanlığı nesillerce ilgilendirecek olan insanın kendini arayışı hususu İslami felsefe içerisinde de derinlemesine incelenmiş ve birçoklarca irdelenmiştir. Hermann Hesse dışında Alman yazar J. W. Von Goethe, Thomas Mann gibi yazarlar da bu tarz hususlara değinilen eserler kaleme almıştır. İslam felsefesinin temelini oluşturan tasavvufta en belirgin şahsiyetler; Hz. Mevlana, Yunus Emre, Gazali, Fuzuli, Tebrizi gibi önde gelen şair, zat ve din alimleridir.

Siddhartha adlı romanın büyüklüğünü ve muazzamlığını Henry Miller şu sözlerle ifade etmiştir.

“Genel olarak herkesçe kabul edilen Buddha imgesini aşan bir Buddha yaratmak, daha önce eşine rastlanmamış büyük bir başarıdır. Benim gözümde Siddhartha, Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaçtır.”

Romanın temel bilgileri

Siddhartha adlı romanın yazarı 1877 Almanya doğumlu, İsveç asıllı Hermann Hesse’dir. Hermann Hesse 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü almıştır. Yazarın toplam 23 kitabı bulunmaktadır. Roman 148 sayfa olup, Can yayınları tarafından yayınlanan roman, Kamuran Şipal tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Muazzam bir Türkçe romanda söz konusudur.

Romanın başkahramanı Siddhartha’dır. Yardımcı kişiler; Govinda, Kamala, Vesudeva ve Kamaswami’dir. Romanda üçündü şahıs anlatım vardır. Romanın dili Almanca’dan çeviri olmasına rağmen, Türkçe yazılmış gibi akıcı ve sadedir. Genellikle betimleyici bir anlatım türü kullanılmıştır. Türü; Tarihi Roman olarak görülmektedir. Ancak içerik bakımından okurun görüş ve fikirlerine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bu durumlar göz önünde bulundurulursa, felsefi, tarihi ve dini vb. türler, romana yakıştırılabilir. Romanın ana fikri, dünyevi zevk ve şatafatların insanı ne denli gerçeklikten ve kendi öz doğasından uzaklaştırdığının, bilgeliğin asla öğretilemeyeceği, ancak sadece bilginin öğretilebileceği hususudur.

“Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelik ise asla. Bilgelik keşfedilebilir, yaşanabilir ama öğretilemez.” diyor Siddhartha. Ne kitabın, ne Siddhartha’nın ne de Hesse’nin bilgelik öğretme gibi bir niyeti yok. Kayıkçı Vasudeva’nın da Siddhartha’ya dediği gibi “Nehri dinle, o sana her şeyi anlatacak.”. Kendinizi nehrin akışına bırakın ve bu eseri okuyun diyebilirim sadece.[[4]]

Romana dair eleştiriler

Roman kusursuz gibi görünse de yine birileri tarafından eleştirilere maruz kalacaktır. Yaratıcı dışında fani olan her şey kusurlu olabileceği gibi, insanın yaptığı her şey de elbet kusurlu olacaktır. Bu durum ise insan yapımı eser ve varlıkların eleştiriye maruz kalmasını haklı kılmaktadır.

Eser muazzam bir yapıt olarak görülebilir. Ele aldığı Budizm felsefesini de oldukça iyi işlediği söylenebilir. Ancak insanın bendini aşmasının, nefsine karşı olan savaşını yenmesinin yolunu pek açıklayıcı olarak anlattığı pek düşünülmemelidir. Budizm felsefesi dışındaki görüş ve felsefelerce yetersiz görülebileceği gibi, yanlış olduğu kanısına da yer verilebilir. Aslında tüm felsefe, görüş ve insanlığın öğretilerinin ortak olduğu insanın kendi doğası ve nefsi ile olan ihtirası her zaman ilgi görecek ve doğruluk payına sahip olacaktır. İslami felsefeye göre Tasavvufta aranılması gereken bu durum, Budizm’de Samanalık, Brahmanlık gibi görüşlerle yansıtılmıştır.

Roman çok uzun olmamasıyla beraber cümleleri çok kısa değildir. Felsefi bir türe ve içeriğe sahip olması nedeniyle cümleler oldukça uzundur. Fakat akıcı ve anlaşılır bir yapıda kaleme alınmıştır. Basit dille yazılan ve bir o kadarda sıkıcı bir hikayesinin olduğunu düşünen okurlarda vardır. Bu kanıya varanların çoğunluğu kitabı başlarında yorumlamakta ve devam etmemeyi tercih edenlerdir. Kitap yarılandığında güzelleşmekte ve bitiminde anlam kazanmaktadır.

Romanın tek cümleyle tanıtılmasına vesile olacak cümleleri Ayda V. Gani şöyle yapmaktadır;

Bana göre "Siddhartha" evrenin dingin sesidir. "İçinizi boşaltın ve evrenin içinize nüfuz etmesine izin verin. O zaman huzuru ve manayı tanıyacaksınız"ı anlatan güçlü bir kitaptır.[[5]]

Hıristiyan misyoner bir aileden gelen, tutucu ve entelektüel bir aile ortamı içinde büyüyen, Almanya doğumlu, köken olarak Rus asıllı yazardır Hermann HESSE. Ailesiyle yaşadığı sorunlar sonucunda intihar girişiminde bulunduktan sonra bir enstitüye yatırılmıştır. Bu sırada Jung’un öğrencisi tarafından tedavi edilirken, ruhbilime ve Jung’a duyduğu ilgi iç dünyasını zenginleştirmiştir. Ailesinin tutucu tavırları, yaşadığı baskılar onu ailesinden uzaklaştırmış ve yazar kendi ayakları üzerinde durmak, kendi yolunu bulmak için epey uğraş vermiştir. Hint ve Budist felsefeye olan ilgisiyle tanınan yazar, 1946 yılında Siddhartha adlı bu eseriyle Nobel ödülü almıştır.

“Akıcı ve okunması kolay olsa da, Siddhartha yazımı kadar, anlaşılması da zor olan bir kitaptır.” Cümlesi kitabı tek cümleyle ifade etmektedir.

Kitabın çevirmeni Kâmuran Şipal

1926 Adana doğumlu, Türk romancı, öykü yazarı ve çevirmendir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili Bölümü'nü mezunudur. Franz Kafka, Alfred Adler, Ingeborg Bachmann, Wolfgang Borchert, Heinrich Böll, Alfred Brauchle, Bertolt Brecht, Max Brod, Elias Canetti, Sigmund Freud, Gustav Hans Graber, Günter Grass, Carl Gustav Jung, Thomas Mann, Rainer Maria Rilke, Robert Musil, Bernhard Zeller, Hans Zulliger ve Hermann Hesse gibi yazarlardan Almancadan Türkçeye çeviriler yapmıştır. İstanbul'da yaşamaktadır. Prensip olarak röportaj vermediği söylenmektedir.[[6]] Mevlüt Baki Tapan


 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!