Stephan Zweig Satranç
Stefan Zweig


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına
22 .04.2015

  Editörün Notu:  Savaş karşıtı olan Stefan Zweig eserlerinde, nasyonal sosyalizmin acımasız, kaba kuvvetine karşı sözün gücü ile mücadele etmiştir. Zweig son eseri olan "Satranç" ta nazizmin uyguladığı psikolojik baskı ve terör ile insanî değerlerin sıfırlandığı bir dünyada çıkış yolu bulamayan bireyin yitişini anlatır.  Zweig dünyanın değişik ülkelerinde oradan oraya savrulurken kültürel hayatının, en önemli mutluluk ve özgürlük kaynağı olduğunu, ama artık hem dilini, hem de ruhsal vatanı olan Avrupa'yı kaybettiğini söyleyerek eşi ile birlikte hayatına son verir.

  SATRANÇ - Stefan ZWEIG

P I N A R   Ü R E T M E N
Dipnot Kitap Kulübü
İzmir


İnsanoğlu, biricikliğini hissetmenin yollarını ve varlığının anlamını arayadursun, geçici olduğu duygusu onu bir an bile yalnız bırakmaz. Ölüm korkusu salar yüreğine. Bir gün var olmayacağını fısıldar kulağına. En kötüsü de henüz hayattayken yok sayılmayı, hiçlik duygusunu yaşamaktır. İşte kabul görmeye ve onaylanmaya olan bağımlılığımızın temeli de burada yatar: Hiçliği yenebilmek… Köklerini, bağlarını, aidiyet duygunu ve insani hislerini elinden alarak seni yok etmeye çalışanlara karşı yapılan savaştır bu. Ünlü yazar Stefan Zweig, Satranç adlı kısa romanında dünya ile son hesaplaşmasını yapmıştır adeta. 1942 yılında intihar etmeden önce yazdığı son romanıdır. Avusturyalı bir Yahudi olan Zweig, Nazi rejimi boyunca vatanından ayrı kalmış, çeşitli ülkelerde yersiz-yurtsuz, köksüz bir hayat mücadelesinin içine düşmüştür. Bu sırada, Nazi baskısına karşı net tavır takınmadığı ve hatta işbirlikçi olduğu söylenerek bazı çağdaşları tarafından dışlanmıştır. Sürgün hayatının son durağı olan Brezilya’da eşi Lotte ile beraber intihar eder. Bu son, onu evsiz bırakanlara ve sessiz kaldığı, kaçtığı için suçlayanlara verilen cevaptır. Satranç, yazarın kendisini sürgün hayatı yaşamaya zorlayanlarla, pasif direnişini anlamayarak duyarsız sayanlarla, dünyayı cehenneme çeviren Nazilerle ama en çok da kendisi ile hesaplaşmasını yansıtır. Uzun öykü ve ya kısa roman adı altında anabileceğimiz bu eşsiz eseri yazarın hayat öyküsünü de dikkate alarak okumak, okurun alacağı tat ve anlamı arttıracaktır kanımca.

Bir vapurda geçer hikaye. İki ana karakter etrafında yer alır kurgu: Czentovic ve Dr. B. İyi ile kötünün, siyah ile beyazın karşılaşması. Dünya satranç şampiyonu olan Czentovic, yetim kaldığı için bir papaz tarafından büyütülen, zar zor okumayı öğrenebilen, zekası yetersiz, dünyaya ilgisiz, duygusal açıdan da oldukça sığ biridir. Başka tüm alanlara kapalı olan aklının satrançta inanılmaz derecede başarılı olduğu tesadüfen ortaya çıkar. Ancak kabalığı ve kültürsüzlüğü ile sadece paraya önem verir. Dr. B. ise Avusturya’lı bir avukattır. Nazi yönetimi tarafından, saray ve kiliseden olan müvekkilleri hakkında bilgi edinmek amacıyla tutuklanır. Toplama kamplarına gönderilmez ama başka bir psikolojik işkence yöntemi uygulanır: Hiçlik duygusu ile benliğini yok etmek. Tek başına, yanına kalem bile verilmeden, insan yüzü görmeden bir otel odasında yaşamak zorunda bırakılır. Bir gün sorgulama için beklerken bir kitap çalar. Bu kitap, bir satranç albümü, yüz elli ustanın oyunundan oluşan bir toplamadır. Dünyaya tutunacak başka bir dalı olmayan Dr. B., bu kitaptaki her oyunu kafasında defalarca oynamaya başlar. Dünyası siyah-beyaz taşlar üzerine kuruludur artık. Ancak, aklını yitirmemek için sarıldığı bu oyun onu deliliğin sınırına getirir.

Dünyayı kana bulayan, acının ve vahşetin doruklarına ulaşılan zamanlardır II. Dünya Savaşı yılları. Ancak kaba kuvvetin yanı sıra psikolojik işkencenin de incelikle uygulandığını görürüz: akla gelebilecek en zekice soyutlama yoluyla. "Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz." diye tarif eder hiçliği Dr. B. romanda. "Cehennem hiçlikten daha iyidir" dediği gibi Bailey’nin.

Czentovic ile Dr. B.’nin satranç maçı anlatılır kitapta. Zweig, siyah ve beyaz taşların mücadelesi adı altında iyi ile kötünün savaşını yansıtmaktadır aslında. Bir anlamda, Avrupa ile Hitler faşizminin müsabakası da diyebiliriz. Zekası yetersiz olmasına karşın tek bir konuya odaklanarak, kurnaz hamlelerle istediği zaferleri elde edebilme imkanını da yansıtmaktadır. Özünde iyi ve uysal olanın, rakibinin yöntemi ile davranmaya başladığında nasıl da hırsa yenilebildiğini, renk değiştirerek kötücül hislere kapılabildiğini görürüz. Kötü olanın duygudan, duygusal tepkilerden uzak olduğu için soğukkanlı şekilde hükmedebildiğini fark ederiz.

Neden satranç ile anlatılmaktadır bu ezeli rekabet? Sadece taşların siyah ve beyaz olması yeterli mi iyi-kötü karşıtlığını vurgulamaya? Yoksa altmış dört kare - otuz iki taş ile sınırlı gibi görünen oyunun, akılda defalarca kurgulanabilmesi ve düşüncenin gücü ile sonsuzluğa uzanması bir etken midir? Zeki olmak kadar sabır, taktik, rakibinin zayıf yönlerini ve psikolojisini dikkate alarak bezdirme gibi faktörlerin her ikisinde de kazanmak için önemli olması bir neden midir? Yazarın tanımı ile satranç "Bütün karşıt çiftlerin bir kerelik birleşimi" olduğuna göre, hunharca öldürmenin bile vatan sevgisi adı altında yumuşatılmasının, savaşı kabul edilebilir kılmanın simgesi olabilir mi?

Büyük bir ikilemi, zıtlıkların bileşimini, dünya tarihini değiştiren oyun ve taktikleri sembolik bir dille kurgular Zweig romanda. Eşsiz bir dil ve harika bir anlatım eşliğinde sunar okuruna. Usta yazarın veda mektubu, belki de son dersi diyebiliriz bu kitaba. Bir solukta okunup bitirilen, ama etkisi ve tadı sonsuzluğa doğru büyüyen.

Aynı satranç gibi.

 


 

Baskı ile oluşan ruhsal gelgitlerin bir analizi:
Stefan Zweig’in Satranç romanı


Hakan Şahin 19 Ekim '07

http://blog.milliyet.com.tr/ 

Sessizliğe ve yalnızlığa mahkum edilmiş birisi. Kimse ile görüştürülmeden geçen saatler, günler. Zaman kavramının yitirilmesi ile hissedilen bir yılgınlık. Kişinin yaşamında var olanlar; dört duvar, bir yatak, bir tuvalet ve küçük bir ayna. Bir de onu sorguya çeken SS subayları. Gestaponun gaz odalarına gönderdiği insanlar ve bu insanların arasından önemli bilgileri bildiği için ayrılmış bir kişi. Sorguya çekilmek için tıkıldığı bir mekan.

Kenara bırakılmış, kimsenin umurunda olmadığı hissini yaşatan bir işkencenin insan ruhunda açtığı çizikler. Ruhsal çöküşe götüren sürekli bir sorgulama. Sorular, sorular, aşağılamalar.

İnsanın söylenen her sözü kabul edebileceği, sakladığı bir kaç sırrı artık dilinde tutamayacağı noktaya adım adım yakınlaşma. “Söyleyeyim de kurtulayım” yanılgısının artık kabul gördüğü, mantıklı geldiği yere doğru yapılan geriye sayım.

Bu durumdaki bir insanı kurtaracak bir dal, bir umut; psikolojik işkenceye karşı direncini sürdürmesini sağlayacak bir destek var mıdır?

O pozisyondaki bir kişi için buna asla izin verilmez. Ama kahramanımız için bu durum geçerli değildir. Sorgulama odasına götürülürken, bir subayın paltosunda görüp de, zar zor çaldığı bir satranç kitabı, yaşamına düşen kurtarıcı bir dal olacaktır. Satranç ustalarının oyunlarının anlatıldığı bu kitap, yalnızlığına ve ruhi çöküşüne bir merhem olacak, onu oyalayacak, onu gestaponun tüm sinir bozucu ruhsal işkencelerine karşı koymasını sağlayacaktır. Satranç tahtası olmadan tüm oyunları ezberleme becerisini gösterecek, satranç literatüründeki kurguları farkına varmadan anlayacaktır. İşkence ile satranç arasında gidip gelen ruhsal çatışmalar, onu sanrıların eşiğine götürecek ama gestaponun elinden de kurtulmasını sağlayacaktır.

Yaşam onu yıllar sonra, New York’tan Buenos Aires’e giden bir gemide gizemli bir yolcu yaptıracak ve zamanın dünya satranç şampiyonuyla zengin amatörlerin karşılaştığı bir satranç maçına iradesi dışında katılmasını sağlayacaktır.

Stefan Zweig’in Satranç romanı, ruhsal baskılara maruz kalan bir insanın tepkilerini, duygularını bizlere inanılmaz analizlerle anlatıyor. 2. dünya savaşının yol açtığı insan kıyımını ve bu savaşın besleyicisi, karanlık tarafının hizmetkarı baskıcı ve ırkçı nazi subaylarının insanüstü becerilerini(!) belki de kendi deneyimlerine dayanarak oldukça güzel betimliyor.

İnsanın en umutsuz zamanlarında bile, bir şekilde kendi savunma mekanizmasını geliştirdiğini ama yaşanılan her anın bir şekilde insan ruhunda mutlaka bir iz bıraktığını anlıyoruz.

Kitabı okurken, sıkışmış, sıkıştırılmış bir kişinin duygularını ve o anlarda maruz kaldığı baskılara verdiği tepkileri, satranç oyununun vahşi çarpışmalarına benzettim. Her adımın önemli olduğu, her varyasyonun yeni olasılıkları ve sürprizleri içerdiği, rakibin karşı rakibi alt etmek için tüm gücünü harcadığı, psikolojik baskı yaptığı, zafer için hiç bir fırsatı kaçırmadığı bir arena, salt savaş kurallarının geçerli olduğu ve uygulandığı gerçek bir kesit buldum karşımda. Satranç ile Zweig’in anlattıkları arasında simgesel bir eşleşme gördüm ve sanırım bunu bilerek kurgulamış.

Bir oturuşta okunabilecek bu kitap, yüzyılımızın en önemli eserlerinden biri. Okumayanlar mutlaka okumalıdır.


Stefan Zweig Satranç
Başak Tuncel - Kocaeli Üniversitesi
http://uniaktivite.com/

Stefan Zweig’in Brezilya'daki sürgünde yazdığı ve en tanınmış eserlerinden olan "Satranç"ı inceliyoruz.

Toplumda bireyin hak ve görevleriyle birlikte sahip olduğu konum; herhangi bir yeteneğe bağlı olmaksızın doğuştan edinebildiği gibi, bireysel çaba ve nitelikler sonucu kazanılmış da olabilir. Mirko Czentovic ve Dr.B arasında düzenlenen bir satranç müsabakası olağanüstü bir kurguyla bunu okuyucuya sunuyor.

Mirko’nun beyni ağır işlemektedir, en basit ders konularıyla bile uğraşacak güç onda yoktur. On dört yaşındayken bile, hesap yapması gerektiğinde parmaklarından yardım almakta ve bir kitap ya da gazete okumak, yetişme çağındaki bu çocuk için çok çaba gerektirmektedir.

Buna karşılık Mirko ondan rica edilenleri karşı çıkmadan yapar. Su getirir, odun kırar, tarlada çalışır, mutfağı temizler ve insanları çileden çıkaran bir yavaşlıkla da olsa, verilen her görevi yerine getirir.

Mirko çevresi tarafından zekâ geriliğine sahipmiş gibi algılanmaktadır. Bu algı Mirko’nun satranca olan ilgisi ve satrançta yakaladığı başarıyla yıkılacaktır. Ne de olsa satranç bir zekâ oyunudur, Mirko satrançta çok iyi olduğuna göre toplum tarafından zeki sayılabilir fakat zekâ; zihnin öğrenme, öğrenilenden yararlanabilme, yeni durumlara uyabilme ve yeni çözüm yolları bulabilme yeteneğidir. Başka bir deyişle anlak, zihnin birçok yeteneğinin uyumlu çalışması sonucu ortaya çıkan bir yetenekler birleşimidir. Mirko’nun tek yeteneği ise satrançtır.

Yazar bu noktada bizleri, kurduğu ironik dünyayla oldukça eğlendiriyor. Çelişkiye düşüyoruz, Mirko aptal mı yoksa zeki sayılabilir mi? Toplumsal algı, gerçeğe ulaşma konusunda bizleri nereye kadar götürebilir? Toplum cahilliklerle örülü statü ağı değil midir? Peki, cahillik nedir? Yazarın bu noktada cahillik üzerine uzun yıllar boyunca kafa yorduğunu ve bizi bu kitapla böyle bir paradigmaya çekmek istediğini düşünebiliriz çünkü cahillik derin bir bilgisizlik halidir. İnsanın farkında olmama halini betimler. Genellikle bir aşağılama sıfatı olarak kullanılır. Gerçeklerden kaçan, gerçeği çarpıtan insanlara yakıştırılır. Bilmezlik, okumamışlık, bilgisizlik olarak da bilinir. Edepsizlik, kültürsüzlük, aydınlanmayış ile eş tutulmuştur, durum buyken yazar cahilliğin zekâyla ilişkisini de sorgulamamıza neden oluyor.

Mirko’nun tam karşıtı bir karakter olan Dr.B; yüksek bir eğitim görmüş, bilgili ve yaşantısı yani sosyolojik olarak, onu saran çevresinden dolayı kültürel miras ile yoğrulmuş biridir. Gestepo tarafından hapse mahkûm edilmiştir, ama bilginin oluşumunda asıl önemli etken denemeler, tecrübeler ve gözlemlerdir. Dr.B hapiste geçirdiği süreçte gizlice edindiği bir satranç kitabı sayesinde satrancın bütün inceliklerini öğrenmiş ve bütün büyük satranç ustalarının hamlelerini hücresinde tek başınayken kendisine karşı oynamıştır. Hapisteyken yaşadığı psikolojik yalıtım yüzünden çıldırmanın eşiğinden satranç oynayarak dönmüştür. Kendisiyle yarışarak satrançta muazzam bir biçimde ustalaşan Dr.B ve Mirko’nun yolu bir gemide kesişecektir.

Yenilmez Mirko, oyunda iyi olduğunu iddia eden herkese karşı kazanmaktadır. Ortada büyük paralar dönmektedir. Mirko’nun bu başarısı onu trilyonluk bir adam haline getirmiştir, parası ve malı çoktur. Toplumda da ustalaştığı bir konuda verim sunan ve statüsü buna göre belirlenen Mirko gibi insanlar mevcuttur. Zengin olmak için, yüksek bilgi ve görgüye ihtiyacı olmayan insanlar…

Dr.B ve Mirko’nun satranç müsabakasında Mirko bir kez Dr.B’ye yenilir. Dr.B’nin hapiste geçirdiği yıllar içerisinde içine düştüğü ümitsizlik ve buhran, zafer kazanmış birinin içsel çığlına dönüşür. Zafer sarhoşu olan Dr.B, Mirko’nun ikinci oyun teklifini sağlığı için ne kadar zararlı olduğunu bilse de reddedemez. Hareketlerinde, iradesinde ve yargılarında kendisini aşan güçlü bir coşku halindedir. Hapiste kaldığı yılların acısını bir çırpıda gözler önüne serer öyle ki kapıldığı coşku yüzünden oyunu tamamlayamaz ve ruhsal körlük yaşar. Bu körlük onun yetiyitimidir.

Yetiyitimi sosyokültürel ve fiziksel çevredeki performans veya sosyal rolde kısıtlanma durumudur. Zeki insanlar kendisinin farkında olan insanlardır. Şampiyon Mirko’nun farkındalığı ile bir kaybeden olan Dr.B’nin farkındalığı zekâ ile birbirinden ayrılır. Dr.B ruhsal sağlığını tehlikeye sokan bu oyunu yarıda bırakırken kendisinin ne olduğunun farkındadır. Peki, Mirko kendisinin ne kadar farkındadır, ya da özetle hayatı boyunca böyle bir farkındalık onda mevcut olmuş mudur? Hayatta oyunla elde edilemeyecek şeyler üstüne bu kitabın söylediğinden daha başka ne söylenebilir?

Kapanışı; kitabın benliklerimize saldığı hiçlik zehrinden arınmış olarak yine de Friedrich Nietzsche’nin bir cümlesiyle yapıyorum. "İnsan bir iptir ki hayvanla üstinsan arasına gerilmiştir. Uçurumun üstünde bir ip… Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuk, tehlikeli bir geriye bakış, tehlikeli bir ürperiş ve duraksayış."

Satranç (Orijinal adı: Schachnovelle), Stefan Zweig’in Brezilya'daki sürgünde yazdığı ve en tanınmış eserlerindendir. İlk baskısı 250 adet olarak 1942 yılında Buenos Aires'de çıkan hikâyenin, İngilizce tercümesi 1944'te New York'ta yayımlandı. (Türkçeye çeviren : İlknur Özdemir )


  Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.’

Ilgaz Gümüştaş 24 Mayıs 2009

http://www.zamansizhamleler.com

Satranç (Schachnovelle), Stefan Zweig’in Brezilya’daki sürgünde yazdığı ve en tanınmış eserlerindendir. İlk baskısı 250 adet 1942 yılında Buenos Aires’de çıkan hikâyenin, İngilizce tercümesi 1944’te New York’ta yayımlandı. Satranç, Almanya’da 1.200.000’den fazla okurla buluştu. “Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiç bir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta.. Duracak, görecek, hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla…

Bir kısa öykü olarak Stefan Zweig'in "Satranç" adlı kitabı belki de O'nun en iyi eseridir. Zweig'ın son öyküsü, okuyan herkesi etkisi altına alır. Bir daha da akıldan çıkmaz. Fakat bu kitabın büyüklüğü nereden kaynaklanır? İşte bu sorunun yanıtını uzun zaman 'kitabı bir çok kez okumuş olsam da- bulamadım. Bu incelemeyle birlikte artık doğru cevabı bulduğumu düşünüyorum.

Kitap bir geminin limandan hareket etmesiyle başlar. Ünlü dünya şampiyonu Mirko Czentovic gemiye binmiştir.Öykünün kahramanı, arkadaşının uyarmasıyla şampiyonu farkeder ve O'nunla tanışmak belki de bir maç yapmak için çeşitli denemelere girişir. Bu denemelerin ortasında iş rayından çıkar. Olayların akışı ana karakter tarafından kontrol edilemez bir biçimde gelişmeye başlar. Şampiyonla maç yapmak için tanıştığı arkadaşı Mcconnor yenilgi tanımayan hırslı bir adamdır. Sahip olduğu parası sayesinde dünya şampiyonuyla maç yapmayı başarır. Birkaç kez yenildikleri serinin son maçında, birden bir el oyuncunun kolunu tutar ve doğru hamleyi söyler. Bu hamle yaşanmış bir trajedinin ürünüdür. Hitler zamanında yapılan işkencelerin bir çeşidi de bu kişiye yapılmıştır : Dr. B Dr. B, İkinci Dünya Savaşı zamanında kapatılmış olduğu otel odasında şans eseri çalmış olduğu bir satranç kitabıyla uzun bir zaman geçirmiştir. Bu sürede üstün bir satranç oyuncusuna dönüşmüştür. İşte dünya şampiyonun karşısına çıkacak rakip böyle ortaya çıkmıştır.

Karakterler :

Kitabın ilk bölümü Czentovic'e ayrılmıştır. Küçüklüğünden beri olan gelişimi ve satrançla olan tanışmasının devamında dünya şampiyonu olmasına kadar giden yol anlatılır. Babası küçükken bir kazada ölür. O'na acıyan peder küçüğü himayesine alır. Oysa çocuk pek konuşmaz, arkadaşlarıyla ilişkisi yoktur, dersleri kötüdür. Bu Fischer'n ünlü sözünü anımsatır: "Anasız babasız büyüyen çocuklar, aç kurtlar gibi büyüyorlar."

Ama Czentovic hırçın, asi değildir. Denilenleri yapar. Başka da bir şey yapmaz. Bir tesadüf eseri satranç yeteneği keşfedildikten sonra yükselişi çok hızlı olur. Altı ayda satrançla ilgili bütün teknik kısımları öğrenir. Ama hayal gücü yetersizdir. Oyunu kafasında canlandıramaz bile. Fedalı bir oyun tarzına değil de kale finallerine girmesi daha güçlü bir ihtimaldir. Dr.B ile olan maçında da 42.hamleden sonra oyun devam ettiğine bakılırsa Czentovic'in oyun tarzının sakin, ısrarcı, yavaş yavaş kazanan bir oyun olduğu düşünülür. Czentovic 18'inde Macaristan, 23 yaşında dünya şampiyonu olur. O'nu Napolyon veya Hanibal'e benzetir yazar. Satrançta başarılı oldukça insanlara yüksekten bakma hastalığı da giderek artar. Czentovic satrançtan başka bir şeyle ilgilenmeyen cahil bir adamdır. Tek konuştuğu tek tük de olsa kendi gibi köylülerdir. Satrançta kazanmayı kendi dünyası yapar. Başarılar geldikçe ukalalığı artacak, asosyal yaşamında en büyük değeri kendi hamlelerine ve sonradan da paraya verecektir. Dr. B'nin ismi Kafka'nın veya Paul Auster'in isimlerine benzer. Josef K. gibi tam ismi verilmez, gizli kalır. Dünya şampiyonuyla maç yapmak isteyen asıl kahramanımızın ismi ise hiç verilmez. Bir gizem her zaman vardır. Sayfa 26'da ise McConnor ile tanışırız. Viski içen, sert, atletik yapılı, zengin, güçlü sert çenesiyle. İlk tasvirden hemen kaba bir adam olduğunu anlatır bize yazar. Mc Connor da yenilgi nedir bilmez, her zaman kazanmak ister. Yalnız Czentovic'in kazanma hırsıyla Mc Connor'ın kazanma hırsı arasında fark vardır. Mc Connor karşısına çıkacak her oyunda her kişiyi yenmek ister. Önemli olan oyun değil kendisidir. Değer verdiği şey sadece budur. Yüzeysel bakar, acemice saldırır. Czentovic'in aksine oldukça sosyaldir ve egosunu o sosyallikte hava atarak tatmin etmektedir. Czentovic ise insan görmek istemez. Onların görüşlerine de değer vermez. Küstah tavırlarıyla hissettirir bunu. İki taraf da insanları küçük görme eğilimindeyken yine de farklı bir düşünce yapısı çizerler.

Değerlendirme:

Kitapta satranca bakış açısında muazzam bir yolculuk yapılıyor. İlk başta bütün hayatı boyunca bir şahı kenara sıkıştırmanın ne kadar anlamsız olduğundan bahsedilirken, Mc Connor dünya şampiyonuyla bir satranç maçı yapabilmek için büyük bir parayı cebinden çıkartabiliyor. Arkadaşı şaşırınca da satrancın bir iş bunu yapanın da bir işadamı olduğu düşüncesini ortaya koyuyor. Giderek şiddetlenen bir akış hızında satrancın değeri tam olarak veriliyor. Sf.23'de satrancın belki de en iyi tarifi karşımıza çıkıyor: 'Hem çok eski hem de yepyeni, düzeneği hem mekanik hem hayal gücüne bağlı, hem sabit geometrik bir alanla sınırlı hem de bileşenleri sınırsız, hem sürekli gelişen hem de kısır, hiçbir şeye götürmeyen bir düşünme, hiçbir şeyi hesaplamayan bir matematik, yapıtları olmayan bir sanat, maddesi olmayan bir mimari, bununla birlikte varlığıyla bütün kitap ve yapıtlardan daha dayanıklı olduğu su götürmez, bütün halklara ve bütün zamanlara ait tek oyun.' Sayfa 33'de Dr B, bu uzun öyküye dehşetli bir şekilde aniden girer. 'Mc Connor piyonu son kareye sürmek için elini uzatmıştı ki , birisi kolundan yakaladı, alçak sesle ve heyecanla fısıldadı. 'Tanrı aşkına! Sakın ha!' "Şimdi veziri alırsanız, fili c1'e sürüp piyonunuzu kırar, siz de atınızı geri çekersiniz. Ama bu arada boştaki piyonunu d7'ye getirip kalenizi tehdit eder ve atınızla şah-mat deseniz bile kaybedersiniz ve dokuz-on hamle sonra yenilirsiniz."

1922'de Pisyaner Turnuvası'nda Alekhine 'in Bogolyubov'a karşı oluşturduğu konumun hemen hemen aynısı. Örnek gösterilen maçın bir hayal ürünü olmadığı araştırılınca meydana çıkıyor. Gerçekten de Alekhine ile Bogolyubov'un 1922 yılındaki maçında piyonunu c1 oynamayıp Şahını h7 ye kaçıyor Siyah. Böylelikle öyküdeki maçın konumuna erişebiliyoruz.

Kitapta bahsedilen konum:  
Alekhine-Bogolyubow 1922 Bad Pistyan (15) 38.d6 hamlesinden sonraki konum Dr B hikayesini anlatırken işkence odasıyla, savaşın acımazlığını, 20.yüzyılın genel görünümü olarak sunar. Sf. 45'de ise 'Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz' derken hemen aklımıza yazarın çağdaşı Albert Camus 'un kullandığı sözü gelir. 'Cehennem hiçlikten iyidir.'

Bu kitabı okuyan her kimse bir satranç maçının heyecanına kendine kaptırırken aynı zamanda 20.yüzyılın acımasızlığına dair bir fikir edinebilir. İşte bu kitabın büyüklüğü de buradan gelir. İşkence altında iç sorgulamalar, kendinden şüphe etmeler, bilinmezlik içinde mücadele insanı bunalıma sürükler. Diğer yandan ise çarşaftan satranç altlığı, ekmek parçalarından taşlar, odanın tozundan taşlara siyah renk verme ise faşizme karşı insanlığın mücadelesi değilse başka ne olabilir'

Dr.B'nin işkence odasından çıktıktan sonra ilk sözleri ise anlamlıdır. 'Yeryüzünde beni sorgulamayan , bana işkence yapmayan bir insan var mı gerçekten' Bir insana insan gibi davranılması, üstelik 'akılalmaz bir mucize- yumuşak , sıcak, sevecen, bir kadın sesi. Dr. çağının insanına böyle hayretle bakmaktadır. Dr. B dünya şampiyonu Czentovic'le olan ikinci maçını kazanır. Bu diktatörlüğe karşı insanlığın zaferidir. Oysa yaşadığı acıların izleri beynindedir. Yapılan yeni maç teklifini hemen kabul eder. Son maçın yarısında sinirleri iyice tahrip olmuştur. Maçın sonunu getiremez. Birden 'şah mat şah mat' diye bağırmaya başlar. Oysa beyninde başka bir oyun görmüştür. Başka hamleler hesaplamıştır. Bu baskıya daha fazla dayanamamıştır. Herkesten özür dileyip, oyunu terk eder. İnsanlık 20.yüzyılda her ne kadar tahrip olsa da sağ çıkmıştır. Eğer savaşlar biraz daha sürseydi buna daha fazla dayanamayacaktı.

İnsanlık oyunu terkedecekti.
 


Stefan Zweig ve ‘Satranç'


Pakize Barışta

pakizebarista@gmail.com
17 Haziran 2012 Pazar
http://arsiv.taraf.com.tr/


Edebiyat, insanda çok yönlü alışkanlık yapar. Bu alışkanlıklardan biri de bizatihi kitabın kendisidir.
Kitap görmeden, kitaba dokunmadan, kitap okumadan geçen günler sanki boşlukta geçmiş gibidir, okuma alışkanlığı edinmiş biri için.

Kitap, bir fikrin, duygunun yazıya dökülmüş hâllerinin taşıyıcısı olurken, aynı zamanda duyarlı bir nesne olarak insanın hayatının vazgeçilmezlerinden biri olabilir.

“Kitapsız yaşamak; kör, sağır, dilsiz yaşamaktır” diyor Seneca.
Kitabın sürekli olarak göz önünde, el altında bulunması bile insanda bir güven, bir huzur, hatta mutluluk uyandırır.
Yokluğu, hayatın boşluğudur bence.

“Ve bakışlarım ansızın bir şeye takılıp kaldı. Pardösülerden birinin yan cebinin biraz şişkin olduğunu keşfetmiştim. Yaklaştım ve şişkinliğin dikdörtgen biçiminden, bu biraz şişmiş olan cepte ne taşıdığını anlar gibi oldum: bir kitaptı! Dizlerim titremeye başladı: BİR KİTAP! Dört ay boyunca elime tek kitap almamıştım ve bir kitabı, insanın birbirine eklenmiş kelimeleri, satırları, sayfaları görebileceği, farklı, yeni, yabancı, dikkati başka yerlere yönlendirici düşünceleri okuyabileceği, izleyebileceği, beynine alabileceği bir kitabı sadece kafamda canlandırmanın bile aynı zamanda hem heyecanlandırıcı hem de uyuşturucu bir etkisi vardı. (...) Ve düşünce, kafamda bir şimşek gibi çaktı: Çal o kitabı!”

Stefan Zweig’ın, Satranç adlı uzun hikâyesinde yarattığı kahraman Dr.B. Gestapo tarafından tutuklanıp, çok özel ilişkileri olduğu düşünülerek, konuşturulmak üzere toplama kampı yerine özel bir otel odasında tutulup, yatak, masa, iskemle dışında hiçbir eşya verilmeden aylarca psikolojik baskı altında büyük bir yalnızlığa mahkûm edildiğinde, en çok özlediği şeyin kitap olduğunu anlatıyor, Zweig’ın satranç meraklısı bir başka kahramanına.

Satranç, Stefan Zweig’ın, intihar etmeden önceki son eseri. Tutkuyla bağlı olduğu Avrupa uygarlığının ve kültürünün, Nazizm tarafından artık bir daha geri dönülemeyecek bir biçimde yok edileceği düşüncesine ve umutsuzluğuna kapılarak, 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte hayatına son vermeden önce; gelecek için, insanlık için son bir edebî hamle yaparak ortaya koyduğu bir manifesto gibi Satranç. Kitap, okurun dikkatinin, diktatörlüğün (Nazizm, faşizm..) üzerinde derinlemesine yoğunlaşmasını öneriyor bence.

Dr.B.’nin sorgulanmayı beklerken, bir Nazi subayının pardösüsünün cebinden ölümü bile göze alarak okuma hasretiyle çaldığı kitap, önce kendisinde büyük hayal kırıklığı yaratan, satranç oynamayı öğreten bir rehber kitap çıkar. Ancak sonraları bu satranç kitabı; mahkûm edildiği karanlık yalnızlık içinde maruz kaldığı psikolojik baskı sonucunda pes etmesiyle ifşa edeceği şeyleri önlemesine yarayacaktır. Çünkü kitapta dünya satranç şampiyonlarının önemli oyun taktikleri örneklenmektedir. Dr.B.’nin onu intihara bile sürükleyebilecek yalnızlığına, bu satranç kitabı büyük bir deva olacak ve o oyunları zihninde tutarak ezberleyecek, kendi kendisiyle defalarca oynayacak ama bir gün; artık oluşan iki kişiliği nedeniyle (çünkü satranç iki kişiyle oynanır) delirme aşamasında tedavi edilecek ve duyarlı bir doktor tarafından ona deli raporu sağlanarak Nazilerin elinden kurtulacaktır.

Satranç’ın hikâyesi baştan sona bir gemide geçer. New York’tan Buenos Aires’e hareket eden bir büyük yolcu gemisinde seyahat edenler arasında bulunan Dünya Satranç Şampiyonu Czentovic, hikâyenin satranç meraklısı anlatıcısı, öğrenciliğinden bu yana hiç satranç tahtasında oyun oynamamış ama bu oyunun en büyük stratejilerini, taktiklerini ve hamlelerini (çaldığı satranç kitabının marifetiyle) hafızasında biriktirmiş olan Dr.B. ve satranç tutkunu zengin Mac Connor, hikâyenin hem merkezinin, hem ana aksının, hem de kıssadan hissesinin ortaya çıkmasında rol sahibidirler.

Satrançtan başka hiçbir şey düşünemeyen kültürsüz, duygusuz, nobran, kurnaz, bu oyunu daha çok para için oynayan ama aynı zamanda büyük bir taktisyen olan dünya şampiyonu, diktatörlüğü ve Nazizm’i temsil ederken; partneri Dr.B. (ki, ilk defa satranç tahtasında oynamaktadır) kültürlü, hassas, bu oyuna kendi varoluşuyla ilgili yalnızlığını Nazilerin aşıladığı yenmek için katılmasıyla, yazar için Nazizm’e karşı duran bir uygarlık temsilcisi durumundadır.

Satranç oyununda bu iki tarafın durumu, psikolojik olarak irdelendiğinde (Stefan Zweig’ın favori ilgi alanlarından biridir psikoloji) , Dr.B.’nin tutuklandığında yaşadıklarıyla büyük bir paralellik göstermektedir.

Satranç’ın bize gönderdiği mesaj/işaretler içinde; kültürün kurtarıcı rolü, kültürsüzlüğün büyük bir duyarsızlık doğurarak vahşete dönüşmesi, Avrupa’nın kendi ürettiği ideolojiler içinde boğulma ihtimali, sadece stratejik bir çerçeveye sahip imajinasyona karşı, yaratıcı ve özgürlükçü, kültürel zenginliğe sahip bir imajinasyon, kitabın gücü, faşizmin deliliğe yol açan tecritleri var.

Stefan Zweig, olağanüstü bir gözlemle, tesbitlerle, duyarlılıkla ve onun hayatını sonlandıran o derin acıyla yaratmış bu küçük başeseri.
Yakın geçmişimizi ve günümüzü daha iyi anlamak için duyarlı bir yazarın ruhundan geçmemiz gerekiyor.
Bugüne kadar okumadıysanız şayet, Ahmet Cemal’in özenli çevirisinden mutlaka okuyun derim, Satranç’ı.


(Satranç, Stefan Zweig, Çeviren Ahmet Cemal, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!