George Saunders Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı
George Saunders



Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

10.08.2016


  Editörün Notu: 21. yüzyıl Amerikan edebiyatının bol ödüllü yazarlarından biri olan George Saunders, bir arkadaşının ana karakterleri soyut şekillerde olan bir kitap yazma önerisi üzerine Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı" nı kaleme alır. Kitap "Küçük bir ülke olmak bir şeydir ama, İç Horner ülkesi o kadar küçüktü ki içine bir tek İç Hornerli sığabiliyordu. Diğerleri Dış Horner'da süklüm püklüm sıralarını bekliyordu," cümlesiyle açılır. Her iki ülke vatandaşları da makina parçalarından oluşur. Dış Horner'in başına beyni vidalarla bir rafa sabitlemiş Phil adlı gözü dönmüş bir tiran geçer. Şövenist klişelerle ülkesine hakim olmaya çalışan, Phil etrafına Hitlervari bir danışmanlar grubu toplayarak İç Horner'a saldırır. Ancak ayağını hızla yere vurunca beyni vidalardan kurtulur, raftan düşer. Beynin vidalarının yerine takılması ne kadar uzun sürerse Phil o kadar çılgına döner. Kıyım korkunçtur. Saunders "Phil'in Kısa Saltanatının" beklenmedik ve hiç istenmedik bir şekilde "çocuklar için bir soykırım" kitabına dönüştüğünü söyler. Yazar insanoğlunun dünyayı karşıtlıklara bölme eğiliminde olduğunu ve bir bölümün diğer bölümü yok etme amacını güttüğünü söyler. Ruanda, Abu Garib, Bosnia, Afganistan, İşid örneklerinde olduğu gibi. Saunders "Dilimiz klişeleşti, sloganlaştı, dehşet ve acı bürokratlar elinde minimalize edldi, Hepimizin içinde bir miktar "Phil "vardır. Tümden bir Phil olan kararkterle karşılaştığımızda, belki de kendi içimizdeki Phil kırıntısının farkına varıp çok geçmeden onu yok edebiliriz. " der.

 

Beyni hendeğe düşen tiran

George Saunders, “Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı”nda ülkesini germekle kalmayan, kötü şöhreti sınırları aşan bir tiranı resmediyor.


İç içe geçmiş iki ülke düşünün: İç Horner ve Dış Horner. İç Horner, sadece bir vatandaş alabilecek büyüklükte, geri kalanlar oraya girebilmek için kuyrukta beklemek zorunda. Dış Horner ise görece kalabalık ve orada, güç bağımlısı bir diktatör yaşıyor, adı Phil.

Aslında tek ülke olan İç Horner'la Dış Horner'ın birleşimi, bütün vatandaşların aynı anda sığamayacağı bir coğrafyaya işaret ediyor. George Saunders'ın Phil'in Dehşet Verici Kısa Saltanatı adlı novellası, tam da burada hayat buluyor.

“ASIL BEYİN SORUNU YAŞAYAN BU SALAKLAR”

Saunders, romanı ilkin bir çocuk kitabı olarak tasarlamış. Ama bakmış ki işin içine politika ve hiciv giriyor, birden dümen kırıp büyüklere seslenmeye karar vermiş. Phil de kervan yolda düzülür misali, yazdıkça kendini bulmuş.

Phil'in acıklı bir geçmişi var! Pek kimsenin ciddiye almadığı, huysuz ve orta yaşlı, kendi halinde bir Dış Hornerlı. Gel zaman git zaman kendisine “akıl” verenler sayesinde, ülkesine taşan İç Hornerlıları vergiye bağlayıp güçlenmeye başlıyor, daha doğrusu güçlendiriliyor. “Danışmanlarının” bir dediğini iki etmiyor anlayacağınız. Bu arada hayatının aşkı tarafından refüze edilince aksiliği artıyor ve beyni hendeğe yuvarlanıp gidiyor. Yüce Tanrı'nın bir lütfu olan güzel ülkesi üzerine daha çok eğiliyor haliyle. Millî duyguları kabarıyor, ülkesini “korumak için” elinden geleni ardına koymuyor. Aynaya baktığında yiğit ve asil bir lider görüyor! Yüzünü ülkeye döndüğünde ise gördüğü şey İç Hornerlıların ufak tefek ve cılız, Dış Hornerlıların iri yarı ve kuvvetli olduğu. Bu, vergileri arttırmasını sağlıyor. Phil ve danışmanları, İç Horner'ı deyim yerindeyse haraca bağlarken cömertlikleriyle övündükleri yetmezmiş gibi “olağanüstü zekâları”yla böbürleniyorlar.

Aslında Phil, başkan tarafından atanmış; kanunları uygulamak ve vergileri toplamakla görevli sahte bir başkan. Ama rolüne ya da işine kendisini fazlasıyla kaptırmış görünüyor. İç Hornerlıları aşağılayıp her birine kan kusturmasının nedeni de bu. Beyni yerinde olmadığı için mantıksız konuşan Phil, gerginlik yaratmaya ve uluslararası kriz çıkarmaya da bayılıyor. Tüm yaptıklarını da yansıtma yöntemiyle karşısındakilere yükleyerek işin içinden sıyrılmaya çabalıyor: “Asıl beyin sorunu yaşayan bu salaklar” diyerek körüklediği şiddeti, “millî güvenliği sağlama” gerekçesine dayandırıp yoluna devam ediyor.

ÇIKTIĞI HIZLA İNEN TİRAN

Phil, yükselen muhalif sesleri oylama yoluyla anında nesneleştiren bir isim. “Ben kötü değilim, kesinlikle iyiyim, yaptıklarım herkesin çıkarına” diyebilecek kadar da “tevazu sahibi.” Zaten bu hali, enikonu kontrolden çıkmasında büyük rol oynuyor.

Kendisine sorgusuz sualsiz güvenenleri ve sözünden çıkmayanları etrafına toplayan Phil, “milletinin güvenliğini” ve “refahını” ilgilendiren konularda, güven kartını açarak oylamalar yaptırıyor. Peki, sonuç ne oluyor? Tahmin edersiniz herhalde... Medya da aynı yoldan ilerleyip Phil'in ağzından çıkan her kelamı, bağıran puntolarla halka duyuruyor. Tabii bütün bu güç gösterilerinin varacağı bir nokta var: Paslanan, etrafını ot bürüyen, solan ve unutulan bir tiran olmak...

HALKINA HER ŞEYİ YAPABİLECEK BİR KARAKTER


Tekrar başa dönelim: Bir ülke düşünün, tıpkı bir çiftlik... Öyle bir çiftlik ki George Orwell'e bile kahkaha attıracak bir düzene ya da düzensizliğe sahip. Geçmişi anlattığı gibi bugünü, hatta geleceği de betimliyor. Şimdilerde Phil’in benzerleri türediği düşünülürse durum hayli ironik. Phil’in günümüzdeki benzerlerinden bazıları bir baharla devrildi, bazıları sırtı sıvazlandığı için ortalıkta gezinmeye devam ediyor. Bazıları ise adı geçen baharla doğdu. Saunders, işte tüm bu durumu özetlerken günümüzün çılgın dünyasında güldüren, düşündüren ve aynı zamanda acıklı olabilen bir hikâye kurgulamış. Gücün nasıl büyütülüp denetimden çıkabileceğini anımsatırken bunun doğurabileceği trajikomik sonuçları da anlatmaya uğraşmış. Phil, bu anlamda sadece keçileri kaçıran ve her şeyi kendisiyle ölçen bir karakter değil, nereye gittiğinin farkına bile varamayan bir anti-kahraman.

Phil'in konuşmalarından biri tüm durumu açık ediyor: “Ey halkım, şimdi size bizden bahsedeceğim! Biz kimiz? Biz, belagat sanatında usta ama aynı zamanda ketum bir halkız. Derin duygular hissederiz ama utanç verici duygu gösterilerinden kaçınırız. Katı olsak da asla aşırı katı değiliz; eğlenceden hoşlansak da asla saçma görünmemize sebep olacak aptalca şekillerde eğlenmeyiz, amacımız özellikle saçma görünmek değilse. Millî renklerimiz, çeşit çeşit olsa da tutarlıdır. Bizimle ilgili her şey, olması gerektiği gibidir. Örneğin, aşırıya kaçmak gerektiğinde aşırıya kaçarız ve aşırıya kaçmışken bile zevkliyizdir ama asla müşkülpesentliğe varacak kadar aşırı rafine bir zevklilik değildir bu. Ilımlılığımızın ölçüsü bile ılımlıdır, kendimiz ölçüsüzce ılımlı olmaya karar vermediğimiz sürece; hatta şoke edici ölçüde cafcaflı bile olabiliriz ki bu durumlarda cafcaflılığımız gerçekten nefesleri kesecek kadar hayret vericidir ve hata yapmaya karar verdiğimizde, hatalarımız her milletin muazzam hataları gibi büyük, görkemli ve geri çevrilemezdir ve hatalarımızı inkâr etmeye karar vermişsek tam olarak gerçeği söylüyormuşuz gibi konuşuruz ve hatalarımızı itiraf etmeye karar verdiğimizde bunu da dokunaklı, aşırı bir içtenlikle yaparız!”

Phil, tüm tiranlar gibi gerçeküstü ya da yanındaki yöresindekiler tarafından gerçeküstü olarak nitelenen eylemler gerçekleştiren bir yönetici. Dolayısıyla o, hem bugüne ait gibi duruyor hem de şimdiden bağımsız ve çok uzak bir noktada konumlanıyor.

“Halkı için her şeyi yapmak”tan öte, halkına her şeyi yapabilecek bir karakterle karşı karşıyayız. Saunders, bunu öyle bir anlatıyor ki novelladaki mizah, kimi anlarda güldürüyor kimi anlarda epey düşündürüyor. Phil'in en yapmacıksız hali olarak zalimliğinin öne çıkması buna güzel bir örnek. Saunders, nereden baksanız akıl-dışı bir hikâye oluşturmuş. Varlıklar, ortam, Phil'in kendisi, İç ve Dış Horner; hemen her şey akla aykırı. Tam da bu nedenle bugün yaşadıklarımıza benziyor...

alibulunmaz@cumhuriyet.com.tr 


Bir stratejistin yükselişi ve hesaplamadığı çöküşü

 ZEYNEP YOSUN AKVERDİ
yosun.akverdi@gmail.com

Kasım seçimlerinin bir strateji savaşı olduğunu, ince ve yerinde hesaplarla pozisyonlarını sağlamlaştıranların başarısını bir haftadır konuşuyoruz. Yazının başlığından, tartışmaya bir çöküş senaryosuyla katkıda bulunduğumu düşünenler yanılacak. Sandıklar henüz sıcakken, insanın zihnini gündemden ayrı tutabilmesi pek mümkün değil. Ama şu sıralar Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı’nı irdelemek, inanın bana “dehşet veren ama upuzun saltanatlara” kafa yormaktan çok daha iyi geliyor.

Amerikalı yazar George Saunders’ın 2005’te kaleme aldığı absürt ve karanlık novellası Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı (DeliDolu Yayınları) için kısaca politik gücün nasıl tahsis edildiği ve bu gücün nasıl kötüye kullanılabildiğinin postmodernist anlatımı diyebiliriz. Hikâyede iç içe geçmiş üç hayali ülkenin -İç Horner, Dış Horner ve en dışta Büyük Keller- bize hem çok tanıdık hem de tuhaf gelen ilişkileri anlatılıyor. Yarı makine, yarı bitki tuhaf yaratıkların yaşadığı bu evrende, hayal edebileceğinizden daha küçük bir ülke olan İç Horner’da yaşayan yedi İç Hornerlı, birden kendini onlardan pek de hoşlanmayan komşu ülke Dış Horner’la bir sınır anlaşmazlığının içinde buluyor. Sınırdaki sorunu körükleyen, ne İç ne de Dış Hornerlılarca pek önemsenmeyen Phil adlı bir Dış Hornerlı. Ama Phil usta bir stratejist. Sınırdaki minör problemi, kendi iktidarını tahsis etmek için kullanıyor. Argümanı Hitlervari: “Yüce Tanrı, bu güzelim engin diyarları, harika varlıklar olduğumuz için verdi bize! (...) Bir Milli Erdemimiz varsa, o da cömert olmamızdır ve bir Milli Kusurumuz varsa, o da aşırı cömert olmamızdır! Bu küçük pislikler böylesine berbat, böylesine küçük bir ülkede yaşıyorsa bu bizim hatamız mı? Hiç sanmıyorum! Yüce Tanrı onlara böylesine berbat ve küçük bir ülke vermişse, mutlaka bir sebebi vardır!”

Phil zehir gibi aklını, türdeşlerinin zaaflarını çok iyi okuduğundan kendi yararına kullanmakta zorlanmıyor. Daha önce böylesine bir kötülükle karşı karşıya kalmamış İç Hornerlılar, saflık ve atalet içinde kalakalıyor ve her şeylerini, sevdikleri dâhil, teker teker kaybediyor. İki yüzü kaypak danışmanlar, davaları için kendini öne atan ama yalnız kalan kahramanlar, onu yalnız bırakmasının utancı altında ezilenler, haksızlığa karşı çıkmakta gecikenler, mahalle baskısına karşı duramayanlar, birkaç güzel söze tavlanan, kendileri yerine düşünen biri olunca kafa yormayan uyumlular, sırtı pek dış mihraklar, şakşakçı medya ne ararsanız var... Kısacası Saunders’in ultra alegorik novellası hayatın içinden.

Hayatın içindense iyi de var kötü de. Öfke de var neşe de. Saunders’in hem karanlık hem acıklı anlatısı, bir de üstüne komik. Öyle anlar geliyor ki kahkahayı koymakta bir an bile tereddüt etmiyorsunuz. Gerçi o kahkaha bir saniye sonra boğazınıza düğümleniyor. Özellikle Saunders’in hicvetmeyi sevdiği medya eleştirisi bölümlerini okurken, kahkahadan ne zaman katılarak ağamaya döndüğünüzü anlayamıyorsunuz bile.

Bir ödül avcısı

2014 yılında kısa öykü kitabı Aralığın Onu (DeliDolu Yayınları) ile İngiltere’nin yeni edebiyat ödülü Folio’nun ilkini aldıktan sonra yıldızı bir başka türlü parlamaya başlayan Amerikalı yazar George Saunders’in eserleri teker teker Türkçeye kazandırılıyor. Henüz Türkiye’de sesi çok kuvvetli çıkan bir yazar olmadığını söylemek, kulağa bir hayli garip geliyor. Nihayetinde karşımızda 1996’dan beri üreten; The New Yorker dergisinin 2002’de 40 Yaşın Altındaki En İyi Yazarlar, Time dergisinin ise 2013’te Dünyanın En Etkili 100 Kişisi listelerine giren; ardı ardına aldığı burslarla (Guggenheim, Lannan, MacArthur vakıfları ve Amerikan Sanat ve Edebiyat Akademisi), edebiyatçılara yuva olmasıyla ünlü Syracuse Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleriyle yazarlık müessesesinin ağır toplarından biri olan ve her zaman, her türden okura ulaşmayı kendine hedef seçtiğini söyleyerek GQ, Harper’s, The New Yorker gibi popüler dergilere düzenli olarak yazan, bir dönem Guardian’ın haftasonu ekinde American Psych isimli köşesinde yazan ABD’nin en parlak zihinlerinden, en usta kalemlerinden biri var.

Ustaların izinde

Saunders’in çok sevdiğini ifade ettiği Kurt Vonnegut, Ernest Hemingway, Raymond Carver, İzak Babel gibi farklı dönemlerden, ama “dünyayı görme” biçimleri yenilikçi yazarların izinden gittiğini söyleyebiliriz. Günümüzün sorunlarına odaklanırken hem irdeleyci, hem direkt hem de hicivli tarzı, onun sadece korkusuz bir anlatıcı yapmıyor; Saunders derinlikli diliyle okurunu ne kadar önemsediğini de gözler önüne seriyor.

İlk kitabı CivilWarLand in Bad Decline’ı 1996 yılında, 37 yaşında yayımlayan, bugüne kadar biri çocuk kitabı olmak üzere altı kitap yazan Saunders için Amerikan edebiyatının süperkahramanı deniyor. Tartışılır, ama eğer Saunders bir süperkahramansa onunki Kaptan Amerika’nın ışıltılı kahramanlığından çok Peter Parker’ın sefil kahramanlığına benziyor. Saunders’ı Saunders yapan birkaç nokta, 2014 tarihi uzun bir New York Times Magazine röportajında karşımıza çıkıyor. Derginin yazıişleri müdürü Joel Lovell’a verdiği röportajda düzenli olarak dergilere yazmasına rağmen iki çocuklu ailesinin hayatını güvence altına alabilmek için gündüzleri de bir işte çalışmak zorunda olduğunu anlatıyor.

Bir mühendisin kesin dönüşü

Jeofizik mühendisi olan Saunders, edebiyatı neredeyse yarızamanlı yapabilmiş izlenimi çiziyor. Henüz yazmaya başlamadığı dönemde Endonezya’nın Sumatra adasında petrol arama şirketinde çalışmış. Bu, okumaya ciddi mesai harcadığı bir dönem. Kurt Vonnegut’ın Mezbaha No 5’i burada karşısına çıkmış. Kitabı bitirdiğinde bugüne kadar hiçbir şey okumadığını düşündüğünü anlatıyor Saunders Lovell’a. Endonezya’dan dönüşte yazmak için sisteme sırt çeviriyor. Kerouac ve tayfası misali iki yıl geçiriyor. Sonra parasızlık ve olgunluktan yoksun arayışların onu mutlu etmediğini fark ediyor. Hayatının bir sonraki döneminde evlenecek ve hızla çocuk sahibi olacak. Sürekli eleştirdiği kapitalizmle barış imzalamaya işte bu dönemeçte karar veriyor: “Radian’daki işi kabul ettim ve kendimi özgürleşmiş hissettim. Eğer onların (ailesini kastediyor) ihtiyaçlarını karşılayabilirsem, yazı masamın başına geçtiğimde istediğim kadar vahşi olabilirdim. Bu cehennemi hissetmiş biri olarak temelde şu geçti aklımdan: Pekâlâ kapitalizm, o korkunç çeneni gördüm, hakikaten seninle uğraşmak istemiyorum.”

Bugün eşiyle birlikte Oneonta, New York’ta, mensubu oldukları Budizm öğretisine göre dekore ettikleri huzurlu bir evde yaşayan George Saunders’in absürt, karanlık ve komik formülü, tirajikomiğin hayatın bir gerçeği olduğu bu toprakların okuruna aslında kalıp gibi oturuyor. İlginin artacağını, çevirilerin arkasının geleceğini tahmin etmek güç değil.


Why I Wrote Phil

An Exclusive Essay for Amazon.com
By George Saunders


My stories begin with some kernel of interest--a phrase, an idea, a bit of dialogue, a purposely limiting conceptual framework. From there I try to have as little idea as possible of the shape or meaning of the story. I just try, intuitively, to go in the most lively, interesting, true direction, trusting that, if I do, the story will take on a shape and a meaning more interesting and authentic than I could have planned for it. It's sort of a seed crystal approach: start with something small and wait for it to grow outwards, naturally, on its own, concept-free, assuming that if the story is compelling line-by-line, then theme, character, politics, etc. will all take care of themselves.<br><br> The Brief and Frightening Reign of Phil began with a challenge from my friend, the illustrator Lane Smith, who suggested I write a story in which all the characters were abstract shapes. In the process, I found myself writing, " once there was a country that was too small for all its inhabitants to fit inside at once." soon the story was going off in an unexpected direction, and was becoming that rare and not-so-sought-after thing, a kid's story about genocide. the characters evolved from abstract shapes to beings i thought of as conglomerates, composed of flesh and machine parts and vegetative portions. one group, led by phil, was soon trying to eliminate the other group, and phil, talking in stalinist rants whenever his brain fell off, was consolidating his power a lá hitler, surrounding himself with brown-nosing advisors, brainless needy henchman, and groveling media spokespersons, and then murdering the opposition in gruesome ways. needless to say, all hope for marketing tie-ins vanished. still, i was interested, and wanted to see how things would turn out. there was a clash of tones (bullwinklesque) and content (slaughter) that intrigued me for some reason, and also called to mind our current cultural moment, when public language--reduced, dumbed-down, slogan-drenched, cliché-ridden--seems created to under-describe horror and suffering, and bureaucratize massacre.

"Soon the story was going off in an unexpected direction, and was becoming that rare and not-so-sought-after thing, a kid's story about genocide." --George Saunders

To me, the story came to be about the human tendency to continuously divide the world into dualities, and, soon after, cast one's lot in with one side of the duality and begin energetically trying to eliminate the other. When writing in this fabulist mode, I try to avoid a specific referrent and instead rotate various referrents in and out, hoping to locate some seed commonality; in this case, some Greatest Common Denominator for tyrants. I had in mind, at various times, Rwanda, Bosnia, the Holocaust and, because the above-described method of composition sometimes leaves a story becalmed or confused for long stretches of time (this one took, finally, five years to finish, swelling up to over 300 pages, then back down), Islamic fundamentalism, the war on terror, the invasion of Iraq, red states vs. blue states, Abu Ghraib, Shia vi. Sunni, as well as smaller, more localized examples of Us vs. Them, especially the one that takes place entirely in one's mind, where the thinker identifies so strongly with one set of ideas, that he pretends other, contradictory ideas don't exist, and when they show themselves, tries to obliterate them, afraid of the complexity and ambiguity these force upon him.

In Phil himself I saw the embodiment of our tendency to turn our enemies into objects, so that we can then guiltlessly destroy them. Happiness, in PhilWorld, consists of the total elimination of the contradictory, the nuanced, the too-complicated-to-decide-at-this-time. In the end, for me anyway, the book came to be about the way in which the human ego seeks comfort in the oversimplification of the world and the eradication of that which it perceives as Other. We all have a bit of Phil in us, and maybe (though the part of me that believes stories need to have a Purpose) seeing someone who is all Phil, might help us recognize our own Philness when it manifests, and nip it in the bud.

But actually this is all after-the-fact conceptual window-dressing. What I hope for this book is simply that it entertains, using the old fashioned story-telling virtues: surprising form, charged language, humor, some truth there amid the wackiness. I hope this alternate world flares up in the reader's mind for a time, and thereafter reappears every now and then, like a vivid dream the reader once had, or, you know, a nightmare, of which he or she is oddly fond.

George Saunders is the author of two collections, CivilWarLand in Bad Decline and Pastoralia. He teaches in the Syracuse University Creative Writing program.


'The Brief and Frightening Reign of Phil':
This Land Is My Land

By ERIC WEINBERGEROCT. 2, 2005

THE BRIEF AND FRIGHTENING REIGN OF PHIL
By George Saunders.

Early in his career, George Saunders struck on a useful allegorical model for the United States, namely the amusement park of his own weird devising. These are no joyful playgrounds but places of dystopian plastic horror, where his self-improving losers fall victim to a cheerfully amoral American hucksterism. As the narrator in the title story of his first collection, "CivilWarLand in Bad Decline," puts it to a possible investor whom he's escorting to the park's 90-foot recreation of the Erie Canal: "I tell him some men are dreamers and others are doers. He asks which am I and I say let's face it, I'm basically the guy who leads the dreamers up the trail to view the Canal Segment."

Saunders has built a new theme park, off the planet this time. "The Brief and Frightening Reign of Phil" drops us into a world not recognizably American; indeed its denizens aren't strictly human, although they use the term. They (or some) have three legs or arms, for instance, plus further unique mechanical parts and foliage, whether tails, antlers, an "octagonal shovel-like receptacle" or, in the case of one boy, two brains, "one on the side of his neck and the other on his hip." Yet they sound American, or teenage suburban: "Super input, Larry" says one, when monosyllables like "weird," "gross" and "wow" won't do.

The situation is this: The country of Inner Horner, population seven and encompassing three cubic feet of dirt, a spindly apple tree and one tuckered-out stream, is surrounded by vast Outer Horner, population not much larger. The resentment is mutual. A bitter, uncharismatic -- though articulate -- demagogue called Phil arises, challenging a fatuous president who appears to have tumbled out of his own Harold Pinter play. But Phil's aggression is directed primarily at poor outnumbered Inner Horner, which land he strips of its natural resources (that stream, tree and dirt) and whose citizens of their clothes. Genocide seems imminent. Remind you of anything?

The aim of parables, or fables like this one, is that their truths point not just to behavior we recognize but also to a particular society, which is why Orwell's "Animal Farm," for instance, remains memorable beyond its fine prose and humor. Readers of no great sophistication could make the extrapolation, as a first history lesson in Stalinism. But as for sophistication of political thinking, Isaac Rosenfeld, reviewing it in The Nation in 1946, deplored its "failure of imagination -- failure to expand the parable, to incorporate into it something of the complexity of the real event," becoming, he wrote "a failure in politics." Rosenfeld meant, I think, that once you get past generic, even banal lessons like power corrupts, vigilance is the price of liberty, control the past and you control the present and soon the future, you have nothing to help analyze a very real, dangerous predicament. Since 9/11, we have had one, which Saunders's satire presumably is meant to address, as a good pamphleteer might.

Yet his allegory doesn't seem to belong to the post-9/11 age, or if he means it to he has been too subtle for us. Phil's entreaties to the Outer Hornerites are shot through with Hornerian exceptionalism, of a land and people blessed by the Almighty but with nothing of the Christian spirit (of charity, of forgiveness) to show for it. It is not that Phil's compatriots are as nasty as he is -- they are not -- but they are complacent, stupid and most of the time pleased to be so. Territory and resources are at the heart of the dispute, but it is a dispute that Phil alone creates: like a little Hitler after lebensraum, scapegoating Inner Hornerites who by their seeming recalcitrance have "forced us, a naturally gentle constituency" into decisive action. In the media who accompany him, spouting real-time headlines from built-in megaphones, he has his Dr. Goebbels; in the twin oafs Vance and Jimmy (called the Special Friends) he has his Brown Shirts, who build a concentration camp that may shortly take on special duties. Lacking Hitler's talent, he still mirrors Hitler's rise.

What Saunders seems to have done, then, is devise a satire for 1938 -- even earlier than "Animal Farm," which, in 1945, was already looking past Hitler -- and thus a satire that is not only anachronistic but unnecessary, lacking immediacy or urgency. Consequently only the bromides or generalities stand out: beware the power of demagogues and the manipulation of news (sometimes called the first draft of history); trust your initial, most human instincts. Homage is paid, via Phil's speeches (which sound different each time), to Shakespeare, "A Clockwork Orange" and Thucydides. Phil's Periclean oration on the greatness of the polis begins "We are an articulate people, yet a people of few words" and rises to "We can be excessive, when excess is called for," and soon "Even the extent to which we are moderate is moderate." Then there is a line on treating Inner Hornerites fairly ("Think how fairly we'd treat them if they didn't behave like uncouth animals"), which is the author's "some animals are more equal than others" moment.

All this can be amusing, even if it doesn't betray much effort; this is just talent speaking, the comic voice without the woundedness or anger that truly animates the satirist, like Saunders himself in his earlier work. For Americans in 2005 facing the existential threat our president urges us always to keep in mind, the wisdom to be had here comes early and ambiguously: "Decent countries don't shrink. They either stay the same or get bigger."

Eric Weinberger teaches expository writing at Harvard.


George Saunders Explains How to Tell a Good Story

Dec 08, 2015 | 444 videos

Video by Tom Mason and Sarah Klein

For George Saunders, the process of crafating a good story means not condescending to your reader. It means creating sentences that clue them into something unnoticed about the character, and allowing them to figure it out. “A bad story is one where you know what the story is and you're sure of it," he says in this short film, George Saunders: On Story. For Saunders, storytelling is a stand-in for day-to-day life—and the same considerations you take when approaching how to tell a story mirror the freedom to self-determined identity that you give your loved ones. George Saunders: On Story is part of an ongoing series created by Redglass Pictures and executive produced by Ken Burns, courtesy of PBS. Saunders’s new book, The Very Persistent Gappers of Frip, is out now. The first short film, Ken Burns: On Story, can be seen here. To see more from this interview with George Saunders go to the Redglass Pictures website. Author: Nadine Ajaka
  Phil

http://kitap.radikal.com.tr Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı:
Mikro Dünyanın Mega Etkisi “Lütfen milletin iradesini yerine getirin!” – Phil

http://kayiprihtim.com
http://kayiprihtim.com/inceleme/

Hazal Çamur 80 sayfacık, minicik bir kitapta bir diktatörün doğuşunu, yükselişni ve çöküşünü izlemeye var mısınız? Hem de dünyanın en iyi öykücülerinden sayılan George Saunders’ın kalemiyle. İnsan bedenine göre hayli absürd kalan formlarda, bitki ve makine karşımı bedenlere sahip varlıkların dünyasında bunu tatmaya hazır mısınız? Size söz veriyorum, başlarda çok eğleneceksiniz. Yine söz veriyorum ki, sonradan dehşete düşeceksiniz.

İğne Deliğindeki Dünya
Dünyayı alıp avucunuzda ufalayın. Öyle hızlı hareketlerle yapın ki, en sonunda iğne deliğinden sığacak bir hale gelsin. Siz de bu mikro dünyaya büyüteçle bakın ve milyonlarca insanla, yüzlerce ülke sizin için tek haneli rakamlara inmişçesine küçülsün.

George Saunders’ın yaptığı tam olarak bu. 3 ülke ve toplamı belki de 30’u bile bulmayacak tuhaf dünyasının nüfusuyla size bir mikro dünya analizi sunuyor. Dünyanın kendisi mikro ama sizi temin ederim ki etkisi mega boyutlarda! Yazar bunu da olabildiğince kara mizah ve aynı oranda absürdlükle başarıyor. Korkunç, değil mi? Oysa okurken çok eğleniyorsunuz.

Phil: İç içe geçmiş iki ülke hayal edin. Biri geniş ve ferah olsun. Vatandaşları için kocaman yerler ayrılmış cinsten hem de. Bolca, fazla fazla yer var. Ona Dış Horner adını verelim, çünkü yazar da öyle yapmış. Dış Horner’ın içine de bir küçücük bir nokta koyup ona da İç Horner diyelim. İç Horner öyle küçük, öyle ufacık olsun ki aynı anda yalnızca bir (1) vatandaş içinde durabilsin. Hepi topu 6 yurttaşı olan İç Horner, tek ağacı, tek nehri ve tek toprağıyla diğer vatandaşlarına kucak açmak için orada beklesin. Tabii sıraları geldiğinde.

Her ne kadar asıl konu Dış ve İç Horner ile ilgili olsa da, kitapta toplam 3 ülke var dedik. Zekice yerleştirilmiş bu son ülkenin adı Keller. 15 santimlik bir kurdele gibi Dış Horner’ın bir bölümünü saran ve 9 vatandaşa sahip Keller’ı okurken aklıma hep İskandinav ülkeleri geldi. Çünkü elverişsiz ve turistlerin ilgisini çekmeyen toprakları, refah düzeyi yüksek, mutlu halkı ve upuzun boylarıyla sanki kuzey ülkelerinin bir modeli gibi.

Suç oranı çok ama çok düşük, eğitim oranıysa bir o kadar yüksek, pek turist almayan ve refah düzeyi dünyaya oranla zirveye oynayan İskandinav ülkeleri… Keller hakkında daha başka şey demeyeceğim aslında. Onlarla kitap sonunda zaten tanışacaksınız. Kurguya sonradan dahil olup nasıl bir etki yarattıklarını kendiniz görün.

Biz Horner’a dönelim hadi.
İç Horner’ın 6 vatandaşlık, çeşitli absürt formlardan oluşan (ve Dış Horner’dan fiziksel açıdan hiç de farkı olmayan) vatandaşları sıra onlara gelene kadar Kısa Dönemli İkamet Bölgesi’nde bekliyor. Bu sırada birbirlerine daima yakın duruyorlar. Zorunluluktan elbette, ama bu onları daha entelektüel ve barışçıl da yapıyor. Ne kadar manidar, değil mi? Ben de yazara ilk şapkamı tam burada çıkarıyorum.

Ancak bir gün, nedeni kitapta hiç açıklanmayacağı şekilde İç Horner birden daha da küçülüyor! Çekiyor! Böylece içindeki tek vatandaşın da bir kısmı istemsizce Dış Horner’a kayıyor. İşte, tam burada bir diktatörün doğuşuna şahit oluyoruz. Kitabın adında ismi geçen o malum Phil, bu anda sahneye giriyor. Bir daha da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

Beynim Çekmecesinden Fırladı, Hükümsüzdür
Dış Horner vatandaşları sessiz bir tiksinme içinde. İç Hornerlılar’ın varlığından rahatsız. Milli duyguları dışarı taştı taşacak, ama tutuyorlar kendilerini. İç Horner’a tanıdıkları haklara yeterince minnettar olmalarından şikayetçi ve kendilerini fazlasıyla cömert görüyorlar. Ama tüm bunlar bir yerde bir delik açacak ve bu düşünceleri dışarıya kirli bir çamur yığını gibi akacak. Deliği açan da Phil’den başkası değil. Yani o, patlamaya hazır balonu kontrolsüz haykırışlarıyla patlatan kişi.

Phil, öyle ahım şahım biri değil. Kompleksli ve zeki olduğu da söylenemez. Ama ağzı iyi laf yapan bir faşist olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hepsi öyle değil mi zaten?

İç Horner çekip de içindeki tek vatandaşı Dış Horner’ı istemsizce ihlal ettiğinde o da orada. Ve olanlar da tam bu anda patlak veriyor. Öyle ki, Phil’in beynini taşıyan vücudundaki çekmece açılıyor, beyni dışarı fırlıyor ve Phil bir anda sisteminde Caps Lock açmışçasına haykırmaya başlıyor. Büyük harflerle bağırıyor. Başkalarının vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını sömüren türden çığırtkanlık yapıyor. Phil, Dış Horner’ın erdemlerini bir bir sayıp döküyor ve İç Horner’ın tıkış tıkış yaşayan bir avuç halkını da nankör ilan ediyor. Ve ne oluyor? Yıllar yılı İç Hornerlılar’ı sessiz bir tiksinti içinde izlemiş Dış Horner’ın sınır milisleri de bir anda onlara Phil’in faşist gözlerinden bakmış oluyor. İçlerindeki tüm o bastırılmış, susan öfke dışarı taşıyor.

Hemen burada durup son zamanlarda gündemden düşmeyen bir bilgiye dikkatinizi çekmek istiyorum. Doğruluğu belki tartışmalı ama, görüyoruz ki bazı araştırmalar faşistlik ve düşük IQ’yu ilişkilendirir nitelikte. Ne gariptir ve aynı şekilde ne zekice tasarlanmıştır ki, kitap boyunca Phil’in beyni ne zaman çekmecesinden fırlayacak olsa, bir anda ipini koparmış gibi bağıra bağıra konuşmaya başlıyor. Sözleri safi milliyetçilik ve katı bir faşizm içeriyor. Mağduru oynuyor Phil. Dış Horner’ın İç Horner’a bunca zaman gösterdiği sözde misafirperverlikten bahsediyor. Onların istemsizce, ülkeleri çektiği için Dış Horner’a taşan kısımlarını suçluyor. Böyle böyle etrafında yandaşlar topluyor işin kötüsü. O bağırdıkça, o sözde milliyetçi söylemlerle çığırtkanlık yaptıkça Dış Horner’dan birileri de ona doğru kaymaya başlıyor. Tanıdık, değil mi?

İç Horner Sorunu ve Mültecilere Açılmayan Kapılar
İç Horner’ın bu küçük toprak sorunu, o küçülene kadar kimsenin derdi değildi. Dış Horner onlarla ilgilenmiyordu. Sınırlar ihlal edilmesin yeterdi. Ancak ülke neden çekiyor dersiniz? Dediğim gibi, bu kitapta hiç açıklanmadı. Ama benim bir fikrim var.

Dış Horner’ın İç Horner’ı bir parça yuttuğuna inanıyorum. İç Horner’ın 6 vatandaşının sayısında bir artış yok. Her şey bir gecede oluyor. Ancak fazlasıyla alanı olan Dış Horner, fiziksel açıdan kendilerinden hiçbir farkı olmayan bu canlılara bakışları ve tavırlarıyla yansıttıkları onaylamazlık ve rahatsızlık bu ani yayılmacılık politikasını tetikleyen etmen olabilir. En azından fikrim bu yönde. Phil gelip o fazla şişkin balonu patlatıp herkesin içindeki zehri üzerlerine sıçratana kadar, bunca zamandır içte biriktirilen kibir ve öfke toprakları da harekete geçiriyor gibi. Böylece ne oluyor? İç Hornerlılar’a karşı somut bir defetme uygulanabilmesi için o içten içe arzulanan neden de ortaya çıkmış oluyor. Ama tabii ki suçlu İç Hornerlılar! Başka kim olabilir?

İç Horner’ın durumu şu an dünyadaki mülteci sorununa çok güzel bir örnek. Yeterli topraklar ve alan var, ancak kimse onları kabul etmek istemiyor. Hep dışlanıyorlar. Hep sınırlandırılıyor. Hep çizilen çizgiler arasında tutulmaya, dışına çıkarlarsa kötü biçimde cezalandırılmaya varan yaptırımlara maruz kalıyorlar.

Kitaptaysa durum hiç de farklı değil. Hatta kitap işi daha da gerçeğe vardırıyor ve Phil’in beyni çekmecesinden fırladığı bir zamanda, sayıca az ve savunmasız durumdaki İç Hornerlılar’ın bir sömürü haline gelebileceğini de yandaşlarına göstermiş oluyor. Böylece Phil, şiddeti ve etkisi hem okur, hem de İç Hornerlılar üzerinde giderek artan günlük vergi politikasını hayata geçiriyor. Kitap da buradan itibaren o absürt doğasındaki eğlenceli formunu yitirmeye başlıyor.

Burada Havalar Oldukça Güzel
İç Hornerlılar’ın pek çok şeye susması canınızı sıkacak. Ama tanıdık da gelecek. Dünyanın farklı yerindeki ülkeleri düşüneceksiniz. Yakın zamanda yerle bir edilmiş, ya da iç karşılıklara teslim edilmiş farklı yerler gelecek aklınıza. İç Hornerlılar’a daha çok kızacaksınız böylece. Ama onlar hiç adım atmıyor değil. Tek sorun, bir faşiste karşı hep demokratik yollarla işi çözmeye çalışmaları.

Sorun tam olarak demokraside de diyemeyiz. İç Horner’ın 6 üyesi yıllar yılı birbiriyle sıkış tepiş yaşamaya öyle alışmış ki, birbirleri olmadan bir karara varamıyor. Öte yandan barışçıl doğaları da Phil’e karşı duracak güçlü bir tepki vermelerine engel. Bu durum sinirinize dokunacak. Uyarmadı demeyin.

Şimdi attıkları o en önemli adıma bir bakalım. Özünde çok mantıklı bu hareket, bize başka bir çürümüş noktayı gösterecek.

Görüyoruz ki en tepede olanlar da dünyamızdan farksız. Phil’in çığırtkanlıkla topladığı yandaşlar ve ortaya çıkan vergilerle beli bükülen İç Hornerlılar, Dış Horner’ın başkanına bir mesaj atıp ilk direnci gösterdiğinde en tepedekilerin duyarlılığının da şaibeli oluşuna tanık oluyor. Bu olay yine Phil’e yarıyor. Yine mağduru oynuyor. Halkın iradesiyle, o anda yapılan oylamayla (bu söz sizi daha sonra iyice dehşete düşürecek bir hal alacak) her şey meşrulaştırılıyor. Böylece Phil, yetmezmiş gibi bir de devlet içinde yetkili biri hâline geliyor.

Herkes mutlu. Her şey demokratik. Peki ya İç Hornerlılar’a olanlar? Görüyoruz ki, en tepedekilerin istediğini istediği biçimde anlama durumu bu eserde iyice yaşlanmış ve tamamen kendi sorunlarına dönmüş, eskilerin adalet dağıtıcısı Başkanında bir araya gelmiş halde. George Saunders’a ikinci kez tam burada şapka çıkarıyorum.

Gogol’un Paltosundan Çıkan Adam: George Saunders
Yazar Saunders’ın Phil’in giderek zalimleşmesi ve bu sırada gözünü daha da yukarılara dikmesi kısmında yaptığı bir hamle var ki, bence burada bir Gogol esini yatıyor.

Gogol’un Palto öyküsünü bilirsiniz. O eski, emektar palto çok kış görmüş, insanını çok soğuktan korumuştur. Ama artık delik deşiktir. İş göremez hale gelmiştir. Yenisine ihtiyaç vardır. Ancak bu yeni nasıl olacaktır? Gelen gideni bir şekilde aratıyorsa, eh, işte orada bir sorun vardır.

Dış Horner’ın yaşlı mı yaşlı, unutkan mı unutkan, derdi sadece kendisi olan başkanı işte bu çok kış görmüş paltonun ta kendisi. Halkı ve refahı için çok şey yapmış bir adam o. Ancak artık değişme vakti gelmiş durumda, çünkü kendine bile hayrı yok. Peki yerine kim gelecek? Cevabı tahmin ediyorsunuz.

Eski Başkanın yerini alan Yeni Başkan olgusu da bir o kadar dehşete düşürücü aslında. Saunders’ın tatlı tatlı anlattığı bu satırların özünü kavrayanlar için gerçek bir rahatsızlık sembolü olarak tam karşınızda!

Böylece Phil, Başkan Phil olarak herkesin desteğini aldığında çığırtkanlığı onun yerine yapacak bir medyası da olacak.

Milletin İradesine Boyun Eğmek
Phil’in yaptığı her şey demokrasi kılıfında bir zulüm. Olan hep İç Hornerlılar’a oluyor. Eziliyor, sömürülüyorlar. Dış Horner hep onlara sayısız yardım etmiş konumunda. Ama İç Horner her gün bunu kötüye kullanmış biçimde yansıtılan 6 kişilik bir grup.

Phil bağırıyor. Ara ara beyni yerinden çıkıyor. Başkanlığı ele geçiriyor. Onun kontrolsüz, faşistçe bağırışları başkalarını etrafına çekiyor. Ve Phil’in İç Hornerlılar’a yaptığı her zulüm “milletin iradesi” olarak adlandırılıyor. Ancak bu zulmün vardığı boyutlar kitabın o mizah yönünü yavaş yavaş söndürüyor ve kara kısmını hepten açığa çıkarıyor.

“Lütfen milletin iradesini yerine getirin!”
Böyle diyor Phil. O böyle dedikçe okur da irkiliyor.
İrkilinmeyecek gibi değil ki?
Denildiği Gibi Hayvan Çiftliği’ne Benziyor mu?
Bence hayır. Ama hangi açıdan baktığımız çok önemli.

Kitabın tanıtım bülteninde, Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin modern bir versiyonu olduğu söyleniyordu. Ancak ben okurken böyle hissetmedim. Çünkü Hayvan Çiftliği’nin özünde eşitlikçi fikirlerden doğan bir çarpıklık, bir yoldan çıkma yatar. Oysa bu kitapta en başından beri açık bir faşizm, açık bir ayrımcılık var. Yoldan çıkmaya dünden razı herkes.

Bu tanıtım bültenine katılabileceğim tek bir nokta var aslında. Hayvan Çiftliği’nin alt başlığı Bir Peri Masalı’dır. Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı, bir peri masalı olmasa da Hayvan Çiftliği gibi ikircikli bir yapıya sahip. Keyifli anlatımı ve absürt tasarımlarıyla eğlenceli gibi görünen bir hikâye. Oysa özü Hayvan Çiftliği gibi dehşete düşürücü.  Evet, bu açıdan hemfikirim. Ancak başka açılardan bakınca benim aklıma pek yatmıyor.

Tüm Suç Phil’in mi?
Bence hayır. Hem de kocaman bir hayır. Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı adı bize bir diktatörün yükseldiği gibi düşeceğine işaret eden bir kitap ismi. Ancak beni asıl dehşete düşüren şey, Phil’in topladığı destek. Daha dünden tüm bu faşizme hazır olan, en az Phil kadar kirli yandaşlar. Onlar olmasaydı Phil asla istediklerini başaramayacaktı. Oysa hepsi her şey olup biterken gayet mutluydu. Güçlü gördükleri Phil’e karşı duydukları aptalca bir sadakatle ilgili birbirlerine hava atmak için akıl almaz şeyler yaptılar. Sorgulamadılar. Epeydir bakışlarıyla ima ettikleri tüm kötülükleri yapma hakkına kavuştular.

Evet, tereddüt ettikleri zamanlar oldu. Ama hepsi değil. Maalesef, hepsi değil.

Phil’in düşüşü gerçekleştiğinde tüm bu yandaşların sütten çıkmış ak kaşık moduna girdiklerini de aynı dehşetle izleyeceğinizden emin olabilirsiniz. Çok detay vermek istemiyorum, ama zaten nasıl olacağını bu dünyaya bakarak da tahmin edebiliyorsunuzdur.

Her Çıkışın Bir İnişi, Her Öykünün Bir Sonu Vardır
Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı, aslında her şeyi bu ad altında bize anlatan bir eser. Kompleksli, faşist Phil yükselirken İç Hornerlılar’ın pasifliği sinirinize dokunabilir. Eyleme geçmelerini isteyeceksiniz. Geçmeyecekler. Çünkü hep sayıca az oluşlarının ezikliğini yaşayacaklar. Onlar geçmedikçe daha da tanıdık gelecekler size.

Bununla da bitmeyecek. Başta Phil’i bayağı bulanların zamanla kendilerini gözü kapalı bir şekilde ona teslim edişi, gönüllü köleleri oluşu ve her zulmün altında imzalarının oluşu da sizi oldukça sarsacak. Phil’in gönlünü kazanmak için gösterdikleri sadakat yarışı öyle bir boyuta gelecek ki, mideniz kalkacak. Ama merak etmeyin, birilerinin gözü açılacak. Keskin sirke küpüne zarar, değil mi? Küpün tamamı olmasa da, bir parçası bunun dönüp dolaşıp kendilerini bulacağını fark edecek. Fakat bu ne kadar işe yarayacak?


Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı:
Mikro Dünyanın Mega Etkisi “Lütfen milletin iradesini yerine getirin!” – Phil

http://kayiprihtim.com http://kayiprihtim.com/inceleme/

Hazal Çamur 80 sayfacık, minicik bir kitapta bir diktatörün doğuşunu, yükselişini ve çöküşünü izlemeye var mısınız? Hem de dünyanın en iyi öykücülerinden sayılan George Saunders’ın kalemiyle. İnsan bedenine göre hayli absürd kalan formlarda, bitki ve makine karşımı bedenlere sahip varlıkların dünyasında bunu tatmaya hazır mısınız? Size söz veriyorum, başlarda çok eğleneceksiniz. Yine söz veriyorum ki, sonradan dehşete düşeceksiniz.

İğne Deliğindeki Dünya
Dünyayı alıp avucunuzda ufalayın. Öyle hızlı hareketlerle yapın ki, en sonunda iğne deliğinden sığacak bir hale gelsin. Siz de bu mikro dünyaya büyüteçle bakın ve milyonlarca insanla, yüzlerce ülke sizin için tek haneli rakamlara inmişçesine küçülsün.

George Saunders’ın yaptığı tam olarak bu. 3 ülke ve toplamı belki de 30’u bile bulmayacak tuhaf dünyasının nüfusuyla size bir mikro dünya analizi sunuyor. Dünyanın kendisi mikro ama sizi temin ederim ki etkisi mega boyutlarda! Yazar bunu da olabildiğince kara mizah ve aynı oranda absürdlükle başarıyor. Korkunç, değil mi? Oysa okurken çok eğleniyorsunuz.

Phil İç içe geçmiş iki ülke hayal edin. Biri geniş ve ferah olsun. Vatandaşları için kocaman yerler ayrılmış cinsten hem de. Bolca, fazla fazla yer var. Ona Dış Horner adını verelim, çünkü yazar da öyle yapmış. Dış Horner’ın içine de bir küçücük bir nokta koyup ona da İç Horner diyelim. İç Horner öyle küçük, öyle ufacık olsun ki aynı anda yalnızca bir (1) vatandaş içinde durabilsin. Hepi topu 6 yurttaşı olan İç Horner, tek ağacı, tek nehri ve tek toprağıyla diğer vatandaşlarına kucak açmak için orada beklesin. Tabii sıraları geldiğinde.

Her ne kadar asıl konu Dış ve İç Horner ile ilgili olsa da, kitapta toplam 3 ülke var dedik. Zekice yerleştirilmiş bu son ülkenin adı Keller. 15 santimlik bir kurdele gibi Dış Horner’ın bir bölümünü saran ve 9 vatandaşa sahip Keller’ı okurken aklıma hep İskandinav ülkeleri geldi. Çünkü elverişsiz ve turistlerin ilgisini çekmeyen toprakları, refah düzeyi yüksek, mutlu halkı ve upuzun boylarıyla sanki kuzey ülkelerinin bir modeli gibi.

Suç oranı çok ama çok düşük, eğitim oranıysa bir o kadar yüksek, pek turist almayan ve refah düzeyi dünyaya oranla zirveye oynayan İskandinav ülkeleri… Keller hakkında daha başka şey demeyeceğim aslında. Onlarla kitap sonunda zaten tanışacaksınız. Kurguya sonradan dahil olup nasıl bir etki yarattıklarını kendiniz görün.

Biz Horner’a dönelim hadi.
İç Horner’ın 6 vatandaşlık, çeşitli absürt formlardan oluşan (ve Dış Horner’dan fiziksel açıdan hiç de farkı olmayan) vatandaşları sıra onlara gelene kadar Kısa Dönemli İkamet Bölgesi’nde bekliyor. Bu sırada birbirlerine daima yakın duruyorlar. Zorunluluktan elbette, ama bu onları daha entelektüel ve barışçıl da yapıyor. Ne kadar manidar, değil mi? Ben de yazara ilk şapkamı tam burada çıkarıyorum.

Ancak bir gün, nedeni kitapta hiç açıklanmayacağı şekilde İç Horner birden daha da küçülüyor! Çekiyor! Böylece içindeki tek vatandaşın da bir kısmı istemsizce Dış Horner’a kayıyor. İşte, tam burada bir diktatörün doğuşuna şahit oluyoruz. Kitabın adında ismi geçen o malum Phil, bu anda sahneye giriyor. Bir daha da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

Beynim Çekmecesinden Fırladı, Hükümsüzdür
Dış Horner vatandaşları sessiz bir tiksinme içinde. İç Hornerlılar’ın varlığından rahatsız. Milli duyguları dışarı taştı taşacak, ama tutuyorlar kendilerini. İç Horner’a tanıdıkları haklara yeterince minnettar olmalarından şikayetçi ve kendilerini fazlasıyla cömert görüyorlar. Ama tüm bunlar bir yerde bir delik açacak ve bu düşünceleri dışarıya kirli bir çamur yığını gibi akacak. Deliği açan da Phil’den başkası değil. Yani o, patlamaya hazır balonu kontrolsüz haykırışlarıyla patlatan kişi.

Phil, öyle ahım şahım biri değil. Kompleksli ve zeki olduğu da söylenemez. Ama ağzı iyi laf yapan bir faşist olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hepsi öyle değil mi zaten?

İç Horner çekip de içindeki tek vatandaşı Dış Horner’ı istemsizce ihlal ettiğinde o da orada. Ve olanlar da tam bu anda patlak veriyor. Öyle ki, Phil’in beynini taşıyan vücudundaki çekmece açılıyor, beyni dışarı fırlıyor ve Phil bir anda sisteminde Caps Lock açmışçasına haykırmaya başlıyor. Büyük harflerle bağırıyor. Başkalarının vatanseverlik ve milliyetçilik duygularını sömüren türden çığırtkanlık yapıyor. Phil, Dış Horner’ın erdemlerini bir bir sayıp döküyor ve İç Horner’ın tıkış tıkış yaşayan bir avuç halkını da nankör ilan ediyor. Ve ne oluyor? Yıllar yılı İç Hornerlılar’ı sessiz bir tiksinti içinde izlemiş Dış Horner’ın sınır milisleri de bir anda onlara Phil’in faşist gözlerinden bakmış oluyor. İçlerindeki tüm o bastırılmış, susan öfke dışarı taşıyor.

Hemen burada durup son zamanlarda gündemden düşmeyen bir bilgiye dikkatinizi çekmek istiyorum. Doğruluğu belki tartışmalı ama, görüyoruz ki bazı araştırmalar faşistlik ve düşük IQ’yu ilişkilendirir nitelikte. Ne gariptir ve aynı şekilde ne zekice tasarlanmıştır ki, kitap boyunca Phil’in beyni ne zaman çekmecesinden fırlayacak olsa, bir anda ipini koparmış gibi bağıra bağıra konuşmaya başlıyor. Sözleri safi milliyetçilik ve katı bir faşizm içeriyor. Mağduru oynuyor Phil. Dış Horner’ın İç Horner’a bunca zaman gösterdiği sözde misafirperverlikten bahsediyor. Onların istemsizce, ülkeleri çektiği için Dış Horner’a taşan kısımlarını suçluyor. Böyle böyle etrafında yandaşlar topluyor işin kötüsü. O bağırdıkça, o sözde milliyetçi söylemlerle çığırtkanlık yaptıkça Dış Horner’dan birileri de ona doğru kaymaya başlıyor.
Tanıdık, değil mi?

İç Horner Sorunu ve Mültecilere Açılmayan Kapılar
İç Horner’ın bu küçük toprak sorunu, o küçülene kadar kimsenin derdi değildi. Dış Horner onlarla ilgilenmiyordu. Sınırlar ihlal edilmesin yeterdi. Ancak ülke neden çekiyor dersiniz? Dediğim gibi, bu kitapta hiç açıklanmadı. Ama benim bir fikrim var.

Dış Horner’ın İç Horner’ı bir parça yuttuğuna inanıyorum. İç Horner’ın 6 vatandaşının sayısında bir artış yok. Her şey bir gecede oluyor. Ancak fazlasıyla alanı olan Dış Horner, fiziksel açıdan kendilerinden hiçbir farkı olmayan bu canlılara bakışları ve tavırlarıyla yansıttıkları onaylamazlık ve rahatsızlık bu ani yayılmacılık politikasını tetikleyen etmen olabilir. En azından fikrim bu yönde. Phil gelip o fazla şişkin balonu patlatıp herkesin içindeki zehri üzerlerine sıçratana kadar, bunca zamandır içte biriktirilen kibir ve öfke toprakları da harekete geçiriyor gibi. Böylece ne oluyor? İç Hornerlılar’a karşı somut bir defetme uygulanabilmesi için o içten içe arzulanan neden de ortaya çıkmış oluyor. Ama tabii ki suçlu İç Hornerlılar! Başka kim olabilir?

İç Horner’ın durumu şu an dünyadaki mülteci sorununa çok güzel bir örnek. Yeterli topraklar ve alan var, ancak kimse onları kabul etmek istemiyor. Hep dışlanıyorlar. Hep sınırlandırılıyor. Hep çizilen çizgiler arasında tutulmaya, dışına çıkarlarsa kötü biçimde cezalandırılmaya varan yaptırımlara maruz kalıyorlar.

Kitaptaysa durum hiç de farklı değil. Hatta kitap işi daha da gerçeğe vardırıyor ve Phil’in beyni çekmecesinden fırladığı bir zamanda, sayıca az ve savunmasız durumdaki İç Hornerlılar’ın bir sömürü haline gelebileceğini de yandaşlarına göstermiş oluyor. Böylece Phil, şiddeti ve etkisi hem okur, hem de İç Hornerlılar üzerinde giderek artan günlük vergi politikasını hayata geçiriyor. Kitap da buradan itibaren o absürt doğasındaki eğlenceli formunu yitirmeye başlıyor.

Burada Havalar Oldukça Güzel
İç Hornerlılar’ın pek çok şeye susması canınızı sıkacak. Ama tanıdık da gelecek. Dünyanın farklı yerindeki ülkeleri düşüneceksiniz. Yakın zamanda yerle bir edilmiş, ya da iç karşılıklara teslim edilmiş farklı yerler gelecek aklınıza. İç Hornerlılar’a daha çok kızacaksınız böylece. Ama onlar hiç adım atmıyor değil. Tek sorun, bir faşiste karşı hep demokratik yollarla işi çözmeye çalışmaları.

Sorun tam olarak demokraside de diyemeyiz. İç Horner’ın 6 üyesi yıllar yılı birbiriyle sıkış tepiş yaşamaya öyle alışmış ki, birbirleri olmadan bir karara varamıyor. Öte yandan barışçıl doğaları da Phil’e karşı duracak güçlü bir tepki vermelerine engel. Bu durum sinirinize dokunacak. Uyarmadı demeyin.

Şimdi attıkları o en önemli adıma bir bakalım. Özünde çok mantıklı bu hareket, bize başka bir çürümüş noktayı gösterecek.

Görüyoruz ki en tepede olanlar da dünyamızdan farksız. Phil’in çığırtkanlıkla topladığı yandaşlar ve ortaya çıkan vergilerle beli bükülen İç Hornerlılar, Dış Horner’ın başkanına bir mesaj atıp ilk direnci gösterdiğinde en tepedekilerin duyarlılığının da şaibeli oluşuna tanık oluyor. Bu olay yine Phil’e yarıyor. Yine mağduru oynuyor. Halkın iradesiyle, o anda yapılan oylamayla (bu söz sizi daha sonra iyice dehşete düşürecek bir hal alacak) her şey meşrulaştırılıyor. Böylece Phil, yetmezmiş gibi bir de devlet içinde yetkili biri hâline geliyor.

Herkes mutlu. Her şey demokratik. Peki ya İç Hornerlılar’a olanlar? Görüyoruz ki, en tepedekilerin istediğini istediği biçimde anlama durumu bu eserde iyice yaşlanmış ve tamamen kendi sorunlarına dönmüş, eskilerin adalet dağıtıcısı Başkanında bir araya gelmiş halde.

George Saunders’a ikinci kez tam burada şapka çıkarıyorum. Gogol’un Paltosundan Çıkan Adam: George Saunders

Yazar Saunders’ın Phil’in giderek zalimleşmesi ve bu sırada gözünü daha da yukarılara dikmesi kısmında yaptığı bir hamle var ki, bence burada bir Gogol esini yatıyor.

Gogol’un Palto öyküsünü bilirsiniz. O eski, emektar palto çok kış görmüş, insanını çok soğuktan korumuştur. Ama artık delik deşiktir. İş göremez hale gelmiştir. Yenisine ihtiyaç vardır. Ancak bu yeni nasıl olacaktır? Gelen gideni bir şekilde aratıyorsa, eh, işte orada bir sorun vardır.

Dış Horner’ın yaşlı mı yaşlı, unutkan mı unutkan, derdi sadece kendisi olan başkanı işte bu çok kış görmüş paltonun ta kendisi. Halkı ve refahı için çok şey yapmış bir adam o. Ancak artık değişme vakti gelmiş durumda, çünkü kendine bile hayrı yok. Peki yerine kim gelecek? Cevabı tahmin ediyorsunuz.

Eski Başkanın yerini alan Yeni Başkan olgusu da bir o kadar dehşete düşürücü aslında. Saunders’ın tatlı tatlı anlattığı bu satırların özünü kavrayanlar için gerçek bir rahatsızlık sembolü olarak tam karşınızda!

Böylece Phil, Başkan Phil olarak herkesin desteğini aldığında çığırtkanlığı onun yerine yapacak bir medyası da olacak.

Milletin İradesine Boyun Eğmek
Phil’in yaptığı her şey demokrasi kılıfında bir zulüm. Olan hep İç Hornerlılar’a oluyor. Eziliyor, sömürülüyorlar. Dış Horner hep onlara sayısız yardım etmiş konumunda. Ama İç Horner her gün bunu kötüye kullanmış biçimde yansıtılan 6 kişilik bir grup.

Phil bağırıyor. Ara ara beyni yerinden çıkıyor. Başkanlığı ele geçiriyor. Onun kontrolsüz, faşistçe bağırışları başkalarını etrafına çekiyor. Ve Phil’in İç Hornerlılar’a yaptığı her zulüm “milletin iradesi” olarak adlandırılıyor. Ancak bu zulmün vardığı boyutlar kitabın o mizah yönünü yavaş yavaş söndürüyor ve kara kısmını hepten açığa çıkarıyor.

“Lütfen milletin iradesini yerine getirin!”
Böyle diyor Phil. O böyle dedikçe okur da irkiliyor.
İrkilinmeyecek gibi değil ki?
Denildiği Gibi Hayvan Çiftliği’ne Benziyor mu?
Bence hayır. Ama hangi açıdan baktığımız çok önemli.

Kitabın tanıtım bülteninde, Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin modern bir versiyonu olduğu söyleniyordu. Ancak ben okurken böyle hissetmedim. Çünkü Hayvan Çiftliği’nin özünde eşitlikçi fikirlerden doğan bir çarpıklık, bir yoldan çıkma yatar. Oysa bu kitapta en başından beri açık bir faşizm, açık bir ayrımcılık var. Yoldan çıkmaya dünden razı herkes.

Bu tanıtım bültenine katılabileceğim tek bir nokta var aslında. Hayvan Çiftliği’nin alt başlığı Bir Peri Masalı’dır. Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı, bir peri masalı olmasa da Hayvan Çiftliği gibi ikircikli bir yapıya sahip. Keyifli anlatımı ve absürt tasarımlarıyla eğlenceli gibi görünen bir hikâye. Oysa özü Hayvan Çiftliği gibi dehşete düşürücü.

Evet, bu açıdan hemfikirim. Ancak başka açılardan bakınca benim aklıma pek yatmıyor.

Tüm Suç Phil’in mi?
Bence hayır. Hem de kocaman bir hayır. Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı adı bize bir diktatörün yükseldiği gibi düşeceğine işaret eden bir kitap ismi. Ancak beni asıl dehşete düşüren şey, Phil’in topladığı destek. Daha dünden tüm bu faşizme hazır olan, en az Phil kadar kirli yandaşlar. Onlar olmasaydı Phil asla istediklerini başaramayacaktı. Oysa hepsi her şey olup biterken gayet mutluydu. Güçlü gördükleri Phil’e karşı duydukları aptalca bir sadakatle ilgili birbirlerine hava atmak için akıl almaz şeyler yaptılar. Sorgulamadılar. Epeydir bakışlarıyla ima ettikleri tüm kötülükleri yapma hakkına kavuştular.

Evet, tereddüt ettikleri zamanlar oldu. Ama hepsi değil. Maalesef, hepsi değil.

Phil’in düşüşü gerçekleştiğinde tüm bu yandaşların sütten çıkmış ak kaşık moduna girdiklerini de aynı dehşetle izleyeceğinizden emin olabilirsiniz. Çok detay vermek istemiyorum, ama zaten nasıl olacağını bu dünyaya bakarak da tahmin edebiliyorsunuzdur.

Her Çıkışın Bir İnişi, Her Öykünün Bir Sonu Vardır
Phil’in Dehşet Verici Kısa Saltanatı, aslında her şeyi bu ad altında bize anlatan bir eser. Kompleksli, faşist Phil yükselirken İç Hornerlılar’ın pasifliği sinirinize dokunabilir. Eyleme geçmelerini isteyeceksiniz. Geçmeyecekler. Çünkü hep sayıca az oluşlarının ezikliğini yaşayacaklar. Onlar geçmedikçe daha da tanıdık gelecekler size.

Bununla da bitmeyecek. Başta Phil’i bayağı bulanların zamanla kendilerini gözü kapalı bir şekilde ona teslim edişi, gönüllü köleleri oluşu ve her zulmün altında imzalarının oluşu da sizi oldukça sarsacak. Phil’in gönlünü kazanmak için gösterdikleri sadakat yarışı öyle bir boyuta gelecek ki, mideniz kalkacak. Ama merak etmeyin, birilerinin gözü açılacak. Keskin sirke küpüne zarar, değil mi? Küpün tamamı olmasa da, bir parçası bunun dönüp dolaşıp kendilerini bulacağını fark edecek. Fakat bu ne kadar işe yarayacak?

Kitabın çevirisi ve editörlüğü gayet başarılı; bir günde bile okunabilecek, ama etkisi daha uzun süreli olacak bir eser var karşınızda. Anlatımı oldukça yalın ve tatlı. Akışkan ve düşündürücü. Eğlendirici ve sorgulatıcı. George Saunders dünyanın en iyi öykücülerinden sayılan bir yazar. En iyilerden biri mi, bunu tartışabiliriz, ama bir hikâye nasıl anlatılırı iyi bildiği açık.

Bu kitabın her bir satırı günümüz dünyasından bir kareyi aklınıza getirecek. Bu bir distopya. Bu, karakterleri makine ve bitkilerin karışımından oluşmuş, dünyası da bir o kadar tuhaf 80 sayfalık bir gerçekler parodisi. Rahatsız edici ve bir o kadar eğlendirici bir tokat. Her bir karakteri ve 3 ülkesi de pek çok yoruma açık, aynı anda birden fazla şeyi temsil eden bir semboller bütünü.

İnsan dayak yemekten hoşlanır mı? Eh, hani dayak cennetten çıkmaydı? Yanağınızı uzatıp bu tokadı bir kere yiyin derim. Pişman olmayacaksınız.

Benden de küçük bir tavsiye gelsin sizlere. Kitabın sonunda Lenora adlı karaktere iyi bakın. Çok ama çok iyi bakın. Bu yazıda ona özellikle değinmeyerek tamamen sizin yorumunuza bıraktım; ancak o sahnede onu gördüğünüzde neden onu tamamen siz okurların yorumuna bıraktığımı anlayacaksınız.

Daha güzel yarınlarda, bambaşka güzellikte kitaplarda görüşmek üzere!

Kitabın çevirisi ve editörlüğü gayet başarılı; bir günde bile okunabilecek, ama etkisi daha uzun süreli olacak bir eser var karşınızda. Anlatımı oldukça yalın ve tatlı. Akışkan ve düşündürücü. Eğlendirici ve sorgulatıcı. George Saunders dünyanın en iyi öykücülerinden sayılan bir yazar. En iyilerden biri mi, bunu tartışabiliriz, ama bir hikâye nasıl anlatılırı iyi bildiği açık.

Bu kitabın her bir satırı günümüz dünyasından bir kareyi aklınıza getirecek. Bu bir distopya. Bu, karakterleri makine ve bitkilerin karışımından oluşmuş, dünyası da bir o kadar tuhaf 80 sayfalık bir gerçekler parodisi. Rahatsız edici ve bir o kadar eğlendirici bir tokat. Her bir karakteri ve 3 ülkesi de pek çok yoruma açık, aynı anda birden fazla şeyi temsil eden bir semboller bütünü.

İnsan dayak yemekten hoşlanır mı? Eh, hani dayak cennetten çıkmaydı? Yanağınızı uzatıp bu tokadı bir kere yiyin derim. Pişman olmayacaksınız.

Benden de küçük bir tavsiye gelsin sizlere. Kitabın sonunda Lenora adlı karaktere iyi bakın. Çok ama çok iyi bakın. Bu yazıda ona özellikle değinmeyerek tamamen sizin yorumunuza bıraktım; ancak o sahnede onu gördüğünüzde neden onu tamamen siz okurların yorumuna bıraktığımı anlayacaksınız.

Daha güzel yarınlarda, bambaşka güzellikte kitaplarda görüşmek üzere!

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!