Mehmet Faraç
Kötüler Mahallesi

Ölü Akrepler Zamanı
Mehmet Faraç
 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

25.09.2013


  Editörün Notu: Mehmet Faraç, "Kötüler Mahallesi" başlığını taşıyan  "Yağmur Bekleyen Kadınlar" ve "Ölü Akrepler Zamanı" kitaplarında, Urfalıların kendi lehçeleriyle "kütiler mehlesindeki" acı dolu  yaşamların panoramasını çizer.  Ağa, şıh, aşiret reisi, töre, yoksulluk, terör, kan davaları, faili meçhullerin gölgesinde zebil olan hayatlar kitaplardaki öykülerin merkezindedir. Yazar, ailelerinin geçimlerini temin etmek için mayınlı arazilerde "kaçağa giden" erkekler, töre uğruna heba olan kadınlar, ve her şeye rağmen yine de çocuk olabilen çocukların portrelerini ustalıkla çizer.  "Kötüler Mahallesi" aynı zamanda yörenin sosyolojik bir dokümanteri gibidir.

  TÖRENIN CINAYETI VAR MI?

Mart 22, 2013

http://kaynakyayinlari.blogspot.com
Kaynak Yayınları

Törenin Cinayeti var mı (Seza Özdemir ile Röportaj)

Daha kaç kadın kendini ateşe vermeli yağmuru beklerken? Cumhuriyetin anayasası delik deşikken törenin hala işliyor olmasına hayıflanmakla kalacaksanız, bu kitabı hiç okumayın daha iyi. Zira o kadınların acınmaya değil, insan yakan bu ateşi söndürecek yağmurun yaratılmasına ihtiyaç var.

Törenin kurşunu, bıçağı, ipi vs., onu yaşatan koşullar yok edilmedikçe tükenmek bilmeyecek. Peki o koşullar nasıl tükenir? “Yağmur Bekleyen Kadınlar” adlı kitabı hakkında sorular yönelttiğimiz yazar Mehmet Faraç, sorunun çözümü için eğitim ve kadının bireyselleşmesi gerektiğini ifade ediyor. Faraç’a göre, batıya göç de töreyi değiştirmiyor çünkü feodalite de büyük kente gelen denklerle birlikte taşınıyor. Peki Urfalı gazeteci Faraç’ın kendisinin töreden canı hiç yanmış mı? Faraç yanıtında “Doğuda; feodaliteden, töreden canı yanmayan çok az insan vardır. Bir trafik kazasında bile aşiret gücünü bulabilirsiniz” dedi. Gerisini de kendisinden dinleyelim.

Kitapta “Bir gün yolun düşerse” diye anlattığınız bir Doğu var. Hemen ardından “alfabesi kaos olan bir coğrafya” çiziyorsunuz. Yer verdiğiniz bu “çelişki” leri, birkaç yerde “Doğu’nun gizemi” diye ifade ediyorsunuz. Böyle bir gizem var mı gerçekten?

Güneydoğu; yoksulluk, geri kalmışlık cehalet ve feodalite kıskacında zaman zaman kaotik bir manzara yansıtsa da, aslında tarihi ve kültürel dokusuna saklanmış gizemi her zaman dikkat çekicidir. Zaten o coğrafyayı gizemli kılan da içinde barındırdığı çelişkilerdir... Yağmur Bekleyen Kadınlar kitabının girişindeki Doğu tasviri de, aslında terörün yarattığı kaos nedeniyle gizemi bir tarafa atılan Güneydoğu’nun insana yönelik kucaklayıcı yanını anlatıyor. Terör, geri kalmışlık ve feodalitenin ağılık- töre ikilemi etkin olsa da, Güneydoğu insanı kökeni binlerce yıl öncesine dayanan bir konukseverliği halen yaşatmaktadır... Mırra tadındaki bu konukseverliktir bu... Kırk yıl hatırı olan... Kitabın girişindeki Doğu tarifiyle şunu anlatmak istedim ben; bir gün yolunuz Güneydoğu’ya düşerse orada rengarenk bir kültürü, insanın sıcaklığını ve kardeşlik bağını da görürsünüz. Güneydoğu korkutmasın kimseyi... Çünkü bölgenin gizemi; insan-tarih ve kültür-doğa harmanında canlılığını koruyor.

Töre karşısında kendini ateşe veren ve o ateşin sönmesi için yağmura ihtiyacı olan kadın gerçeği çıkıyor karşımıza. Bu gerçek nasıl değiştirilebilir?

Ben kitapta “yağmur” ironisini öne çıkartırken kadının aslında çığlığını duyurmak da istedim. O bölgede intihar eden, intihara zorlanan, öldürülen ve ya da öldürülmek istenen kadınlar, törenin kanlı yüzünü gösterenlere karşı bir kurtarıcı beklediler hep... “Yağmur” betimlemesini bu yüzden kullandım. Töresel şiddetin ateşi artık söndürülsün diye... Mezopotamya coğrafyasında töre baskısı yüzünden kendini yakan kadınlar artık töre ateşini söndürecek bir kurtarıcı bekliyorlar çünkü... Bunun ancak eğitim ve kadının bireyselleşmesi konusundaki çabalarla yaşanabileceğini düşünüyorum.

YASALAR VE SIĞINMA EVLER İ

Töre cinayetlerinin en yoğun yaşandığı bölge, Doğu ve Güneydoğu ama onu çözebilecek güç, batıdaki kentlilerin iradesinde mi?

Aslında Doğu kadını yalnız... Devlet göstermelik yasalar ve sığınma evleriyle kadının üzerindeki baskıyı ve şiddeti azaltamaz. On yıl öncesine kadar Batı kentlerinde de töreye karşı ne yazık ki bir duyarsızlık hakimdi. Ancak göç eden feodalite, törenin şiddetiyle batı kentlerinde de kadını vurmaya başlayınca kamuoyu oluştu. Son on yılda İstanbul gibi kentlerde işlenen kadın cinayetleri, kentli kadını daha duyarlı hale getirdi. Medyanın duyarlılığı da kötü törelere karşı bir sosyal direnç yarattı.

Eskişehir’de öğretmenlik okuyan ya da Almanya’da yaşayan kızlar da hikayeler arasında. Anayasanın bile değiştirildiği bir memlekette; sözlü hukukun (geri kalmış hukukun tabii ki) hala geçerli olabilmesi ve bu kadar farklı koşullara rağmen uygulanabilmesi nasıl mümkün oluyor sizce?

Törenin coğrafyası ne yazık ki yok... Göç eden feodalite kendi kurallarını da beraberinde götürüyor. İstanbul gibi metropoller ya da Almanya, Fransa hiç fark etmiyor. Çünkü töreyi kültür yaratıyor. Nereye göç ederse etsin ve Batı kültürüne entegre olamayan yaşam biçimleri, töre kurallarından soyutlanamıyor. Unutulmasın ki, Doğu insanı Batı’ya göç ederken yalnızca yatağını-yorganını, salçasını- tarhanasını götürmüyor; törenin kara kitaplarını da denklerinin arasında taşıyor. Koloni yaşamı da töreyi katılaştırıyor ve özellikle kadınlar büyük kentlerde yaşarken de feodal çemberin dışına çıkamıyor. Çıktıklarında ise karşılarında törenin yasalarını buluyorlar.

Zor koşullarda büyüdüğünüzü okumuştuk yazılarınızdan. Peki, töreden hiç canınız yandı mı?

Evet çocukken kardeşlerimle birlikte zor koşullarda büyüdüm... Urfa’nın Kötüler Mahallesi’nde, geçimini kaçakçılık yaparak sürdüren insanlar arasında hayatın gerçekleriyle tanıştım. Benim yazarlığımda, Urfa’daki yaşamımın derin gözlemleri de çok etkili olmuştur. Bu yüzden Urfa benim kalemime lezzet kattı. Bu yüzden de çok seviyorum Urfa’yı... Töreye gelince... Doğuda; feodaliteden, töreden canı yanmayan çok az insan vardır.

Siz en küçük tartışmada, basit bir trafik kazasında bile karşınızda aşiret gücünü bulabilirsiniz. İnsanın yalnız olması zaten feodalitenin karşısında canının yanmasıdır. Ben bizzat çok önemli bir sorun yaşamadım ama çocuğa, kadına yönelik feodal baskının şiddetini sıklıkla gözlemledim. Hem unutulmasın ki, birçoğu Doğu’daki terörizmi ve “törerizmi” anlatan kitaplarımdan rahatsız olanlar da, yıllardır zaten can yakmıyorlar mı?

Bu Kitabı Okuyup Sadece Ağlayacaksan...

Seza Özdemir

http://kaynakyayinlari.blogspot.com

İnsanoğlu ateşi bulmasıyla bugünün uygarlığını kurmada ilk adımını atmış sayılır. O günün koşullarından yola çıkan kurallar koymuş; adetler, gelenekler zamanla töreler, kanunlar yaratmış. Bunların bazılarını  değiştirmiş, bazılarını ise atmamış sırtından. Peki zamana uymayan ateşler, sizi yakan bir şeye dönüştüyse artık, ne yapmalı? Siz olsanız aranıp taranıp su bulmaya çalışmaz mısınız?

YAĞMURU YARATMAK...

Bugün hala sırtımızdan atamadığımız bu ateşleri söndürmek için yağmuru yaratamaz mıyız? Bunun için illa ki bizi mi yakması gerek o ateşin? Gazeteci Mehmet Faraç, bugünün söndürülmemiş insan yakan ateş’leri karşısında ‘kendini yakan kadınlar’ın hikâyelerini kitaplaştırdı. Onlar, töre karşısında çaresiz bırakılmışlıklarıyla bedenlerini ve ruhlarını ateşe veriyor, bu ateşin sönmesi için ise yağmuru bekliyorlar. Peki ya siz? Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Yağmur Bekleyen Kadınlar” adlı kitabı okuyup, hala sadece ağlıyorsanız; bilin ki o yağmuru yaratamadığınız için siz de suçlusunuz!

DOĞU'NUN GİZEMİ Mİ?

Faraç, okurunu Doğu’ya götürmeye “Bir Gün Yolun Düşerse” diyerek başlıyor. Gidenleriniz varsa hüzünlü ama tatlı bir gülümsemeyle hatırlar kuşkusuz, gitmeyenleriniz ise ne yazık ki bugünün önyargılarıyla başlayacaktır okumaya. O yüzden Faraç’ın oranın insanından dem vurduğu bu kısa Doğu panoraması önyargıları kırmak için iyi bir başlangıç olabilir. Çünkü Doğu’nun bugüne kadar sistem içinden gösterilen çelişkilerle dolu “gizemi”nin aslında gizem değil, bir neden- sonuç ilişkisi olduğunu gösterecek verileri yakalayabilmek için önce bu önyargılardan arınmak gerek bize kalırsa. Faraç bu bölümü kapatırken şunları söylüyor:“Hepimizin… Hem de şu kaos döneminde çok ihtiyacı var buna…” İşte bu sözleri kulağımıza küpe yapıp okumaya devam edelim, çünkü hemen ardından gelecek olan “Alfabesi Kaos Olan Coğrafya!” başlıklı bölüm, suratımıza bir tokat gibi çarpıyor. Bu kez aşiret, ağa, şıh, feodalite, töre, yoksulluk, zulüm, molotof, Apo, Hizbullah, PKK, JİTEM, faili meçhul, açlık, kaçakçılık, mayın tarlası, kalaşnikof, roket, başlık parası, berdel, kan davası ve mezarsız ölülerin diyarıyla karşı karşıyasınız. Bu sözcükleri rastgele sıraladığımızı düşünüyorsanız, hala Doğu’nun “gizem” inde takılı kaldınız demektir.

KAN VE AŞK

Faraç kadınlarla ilgili hikâyelere geçmeden bölgeden somut veriler sunuyor okura. Bunlara bir de aşka ilişkin verileri ekliyor. Çok mu şaşırtıcı? Faraç’ın kendi bile şaşmış alfabesini yukarıdaki sözcüklerle kurduğu bir diyarda hala “aşk”tan söz eden kitaplar okunabilmesine, “Çok merak ediyorum, sabah molotof sesiyle uyanan, gece roket sesiyle yatan bir Hakkârili hangi psikolojiyle kendini aşk temalı kitapların sayfaları arasına bırakabiliyor?” diyor. Muhtemeldir ki o bile, Anadolu’nun ötesindeki Batı’nın dayattığı düşünme biçimlerinden alamamış kendini. Oysa o en güzel aşk hikâyelerinin yaratıldığı Mezopotamya değil midir orası? Rakamlardan bir çıkabilsek daha neler bulacağız o coğrafyada.

İNSANI YAKAN ATEŞİN KİTABI

Faraç, yörede görev yapmış bir komutanın ağzından aktardığı üç kelimeyle aslında Doğu’nun sancılara nasıl meydan olduğunu özetliyor: ağa, siyasetçi ve şıh. Ardından sıra “Salname” adlı kitaba geliyor. Salname, Urfa Valiliği’nin 1927 yılında yayınladığı bir kitap. Bölgedeki aşiret temelli örf ve adetlerin bir derlemesi, yani “töre”nin kara kaplı kitabı. “Vay hem de valilik!” demeyin hemen; Türk edebiyatında iz bırakan yazar Bekir Yıldız’ın, “Yargılayan Zaman İçinde” adıyla kitaplaşan öykü ve röportajlarında toprak reformu için Urfa’nın pilot bölge seçilmesiyle ilgili önemli tespitini getiriverin aklınıza. (Yıldız, toprak reformunun başarılı olamaması için adeta bilinçli olarak aşiretlerin en güçlü olduğu Harran Ovası’nın pilot bölge seçildiğini aktarıyordu.) “Yağmur Bekleyen Kadınlar”ı okurken Salname’nin kurallarıyla sık sık karşılaşacaksınız. Aslında törenin yazılı kitaba aktarılmış olması ne fark eder? Cumhuriyetin yazılı anayasasının uygulanmadığı, delik deşik edildiği ve hatta yapısının değiştirilmeye çalışıldığı bugün; törenin hala işliyor olması acı bir ironi mi? Ne derseniz deyin; tek bir gerçek var ki “töre” denen bu ateş, insanları yakmaya devam ediyor! Kerkük’te evinin avlusunda bir tan vakti kendini gaza bulayarak yakan Emine, tek başına söndürebilir miydi bu ateşi? Ya da babasının kaçırdığı kıza karşılık berdel verilen Diyarbakırlı Ebru? Peki ya, geride bırakmak istemediği için üç çocuğuyla Fırat’ın sularına karışan Cemile… İster Hakkâri’de ya da Almanya’da yaşıyor olsun isterse Batı’da okuyor ya da tek bir kişiye ait uçsuz bucaksız topraklarda koyun otlatıyor olsun; birçok çocuk, kadın, genç kız ve de delikanlı o ateşe yenik düşüyor. Sevdiğiyle kaçmak, berdel, tecavüz, kan davasına dönüşen arazi husumetlerinin sonunda işlenen cinayetlerin maktulü de, tetikçisi de o törenin kurbanı değil mi? Peki bunu değiştirecek güç kimde?

ÇARPICI, GERÇEK HİKAYELER

Faraç’ın kadın hikâyeleri, iyi bir edebiyatın öyküleri değil; gerçeğin kendisi. Urfalı yazar, gazeteciliğiyle yıllardır topladığı insan hikâyelerini Aydınlık gazetesinde Cumartesi Öyküleri adıyla yayınlıyordu. Doğu kadınlarının “kaderi” haline getirilen törenin gerçek hikâyelerini bu kitapta toplamış oldu. Onları okuduktan sonra, ola ki bir gün Doğu’ya gidersiniz; nerede bir taşsız mezar görürseniz karşınızdakinin o kadınlardan biri olabileceği gelecek aklınıza. Yazar aktardığı tüm hikâyelerle bunu kazıyacak belleğinize, unutmamacasına. Peki ya sonra? Mardinlisi, Urfalısı, Müslüman’ı ya da Yezidi’siyle herhangi bir kadının yağmuru bekleyerek ateşe verdiği beden ve ruhunu söndürecek bir yağmur yaratılamaz mı? O gün gelene dek daha kaç beden kendine kibrit çakmalı?

 

  akrepAkreplerin Yelkovanı Kovaladığı Hikayeler

Damla Yazıcı

http://kaynakyayinlari.blogspot.com

Güneydoğu’yu, en iyi bilen birinin ağzından dinlemek gerekirse, şimdiki zamanlarda onların en usta adlarından biri, belki de birincisi olan Mehmet Faraç’a kulak vermek gerekir. Çocukluğu Urfa’nın “Kötüler Mahallesi”nde geçmiş olan Mehmet Faraç Fikret Otyam’ın, Yaşar Kemal’in, Bekir Yıldız’ın büyük anlatıcılar geleneğinin sürdürücüsüdür. O nehre dışından bakarak değil de ıslanarak anlatanlardan. Umudu, umutsuzluğu, yaşamı ve “yaşamsızlığı” bazen güldürerek, bazen de hüzünlendirerek anlattığı Güneydoğu hikayeleri aslında, yöreye dair hikayeler olmanın ötesinde “bizim gerçeğimizin” İstanbul’da, Tekirdağ’da, Manisa’da, Ordu’da, Adana’da... bütüncül bir gerçek olduğuna dair gözlerimizi açıyor.

Gorki “Acı” demektir... Faraç ne demek pekiyi? Daha mı az acı, daha mı az öfke, daha mı az hüzün ve daha mı az umut? Bunu ancak iç burkan, o sevdalara, öfkeye, birbirimizi kardeş bilmemizin zorunluluğuna tutanak oluşturan iki kitabını okuduğumuzda anlıyoruz ve adlandırıyoruz... Mehmet Faraç’ın alabildiğine şaşırtıcı hikayelerle dolu bu coğrafyayı, alabildiğine yalınlıkla yazdığı, yani anlattığı iki kitap Kaynak Yayınları’ndan çıktı: “Akrep Zamanı” ve “Yağmur Bekleyen Kadınlar”

“Akrep Zamanı”nda Mehmet Faraç, çocukluğunun geçtiği Kötüler Mahallesi’ni anlatıyor bize önce. Mahalle kaçakçıların kurduğu, kaçakçıları barındıran bir mahalle. Faraç’ın babası da kaçakçı. Öyle bir çocukluk ki, Suriye sınırında babasının edindiği malları satar Faraç. O çocukların babaları mayın tarlalarında ecel terleri dökerler, o babaların çocukları akrep avcılığı yaparlar. Ayrışmanın henüz başlayış düdüğü çalınmamıştır. Daha sonra kaçakçı, terörist ya da ihbarcı haline gelecek olan bu insanlar bu seçimleri yapmak zorunda kalacaklarını nereden bilebilirlerdi?

Teröre ve devlete ufak dokundurmaları da Faraç’ın satır aralarında görebiliyoruz. Faraç, “Kötüler Mahallesi” nin ironik yönünü açığa çıkardığında ise bizim de bilincimizde başka bir şey aydınlanıyor. Kötüler Mahallesi’nin tarihi; Mezopotamya’da, söylenceler kenti Urfa da, Neolotik Çağ’dan kalma binlerce mağaranın ortasında, sırtını Edessa Kralı Abgar’ın mezarına, Nemrut’un tahtı diye bilinen “Deyr-Yakup Manastırı”nın kalıntılarına, Hazreti Eyüb’ün “Sabır Mağarası” na, Ehber (Abgar) Dağı’na ve “Çardak Manastırı”na dayanmakta. Bu soylu mahallenin uzun zaman sonra bir “kötülük” teması barındırması büyük ironi, belki de Türkiye’nin ironisi. Kitapta bireysel yaşam hikayeleri, Urfa insanının sıcak kanlılığı,cızlavet lastik ayakkabının serüvenininin İsveç’e nasıl dayandığı, kullıke kuhıke’nin şifası gibi şeyleri okuduğunuz zaman Mezopotamya’nın tarihine dair oldukça farklı şeyler öğreneceksiniz. Ve gülümsemek pas geçilmiyor kitapta. Kaçakçıların Avrupa’dan Suriye pazarına gönderdikleri lüks tekstil ürünlerini teslimat sırasında aşırmaları en büyük faaliyetlerinden birini oluşturuyor. Kötüler Mahallesi’nde yoksulluk elbette baki ama mahalle sakinlerinin hepsi marka kıyafet giyiyor. Ama gene de onları yansıtan esas şey cızlavet oluyor. Cızlavet’in ne olduğuysa kitabın içinde okurları bekliyor.

 


Kötülerin Yeni yılı

MEHMET FARAÇ

Salı, 01 Ocak 2013 02:55

http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/mehmet-farac/

Doğruydu... Kaçakçıydı hepsi... Arap atlarının üzerine yığdıkları gâvur eskisi giysileri mayınlı tarlalardan geçirip Urfa’nın Kötüler Mahallesi’ne getirene kadar canları çıkardı. Kurşun sesleri ve jandarma korkusu geride kaldığında, terlemiş atlar bir mağaraya sığındığında; puşuya sarılmış yürekler rahat bir nefes alırdı!.. Yılbaşında tek eğlencesi vardı o kaçakçıların ve de tezek ateşinde ısınan cılız bedenli çocuklarının!..

Kötüler, Urfa’nın güneyinde, Neolitik Çağ’dan kalma mağaralar üzerine kurulmuş bir mahalleydi... Kimse bilmezdi “Kötü” isminin aslında “Guti” kavimlerinden kalma olduğunu... Sanırlardı ki, bütün cihanın tüm kötüleri bu mahalleye birikmişti!.. Oysa yanılgı, kötülükle iyiliğin çelişkisi kadar derindi orada!..

Yöre halkı gecekonduları verimli araziler üzerinde kurarken Kötüler’in sakinlerinin dağ başını seçmesinin bir tek nedeni vardı; orası kaçakçıların rahatça gizlenebileceği devasa mağaralarla çevriliydi!.. Yani aslında insanlar yaşamak için değil, yakalanmamak için sığınmıştı o kayalık ve gizemli coğrafyaya!..

Orada yaşayanlar; korkuyla atan bir yüreğin, toprağa pusulanmış paslı bir mayının kölesi olabileceğini çok iyi bilirlerdi!..

Kaçakçılıkla kötülüğün arasında yaşayanlar için çelişkiler o kadar sıradandı ki!..

Oralarda mayın da iyiydi, kurşun da!.. Puslu sabahlarda kaçakçı gözleyen jandarma da iyiydi, ekmeğini ihanetle çıkaran ihbarcılar da...


Bir tek onlar, yani kaçakçılar kötüydü!.. Kaderleri doğdukları mahallede yazılmıştı ya alınlarına, işte o yüzden “Kötüler”di!..

Pasaportsuz ekmekler!..

Urfalı kaçakçılar, tenlerini tel örgülerde yaralayıp baruta racon keserek aşsalar da mayınlı toprakları; gelip yaşamak zorunda oldukları yer işte o Kötüler Mahallesi’ydi!..
Onların adları “kötü”ydü ama kalpleri bir sigara kâğıdının inceliğinde masumiyetler taşırdı!.. Büyük şehirlerin kirlenmiş insanlığından hiç de nasiplerini almamışlardı!..
Ne çocuklar çıkmıştı “Kötüler”den, koca yürekleri büyük şehirlerde yağmalanan!.. Ve ne adamlar türemişti saflıkları zalimce yumruklanan!..

“Kötüler”, mağaralarla çevrili bir mahallenin briketten yapılmış gecekondularında barınıyordu. Oysa kimi yaşamsal çelişkileri de gösteriyordu ki, yoksulluklarının içinde çağ atlamışlardı!.. Yaşam ucuz ve arabeskti ama onlar ta o zamanlar, 1970’lerde Avrupa Birliği’ne bile girmişlerdi!..

“Yerli malı” denilen şey onların korkuya mahkûm canlarıydı yalnızca!.. Ekmek pasaportsuz gelirdi sofralarına!..

Oyuncaklarından kıyafetlerine, şekerlerinden baharatlarına kadar namlu görmüş, sınırlar geçmişti her şeyleri!..

“National” televizyonlarından dünyanın bin türlü halini siyah beyaz izlerlerdi!..
“Tandır”ların ısıttığı yorganların altında buluşup tek kanallı televizyonu açtıklarında; kanalizasyonların açıkta aktığı o kötü mahalleden bir nebze uzaklaşırlardı!..
Hayal âleminde; ya “Uzay Yolu”nun derinliklerinde, kâh “Vadideki Hayat”ta, bazen “Dallas”ın entrikalı güzergâhında, kimi zaman da “Heidi”nin karlı yollarında yürürlerdi!..

“Taş Devri”nin “Barni”si akraba gibiydi!.. Sobe’nin mekânı mağaralarda dinozor resimleri vardı!..

Bir yanları Hz. Eyüb’ün makamıydı, diğer yanları Süryani Kralı Agbar’ın mezarı!..
Ya en sevdikleri “Dr. Kimbıl”a ne demeli?.. Babalar hep “kaçak” değil miydi zaten, kâh polisten, kâh jandarmadan kaçan?..

“Dallas”ın “Ceyar”ı bu mahallede barınamazdı!.. “Lusi” zaten potansiyel töre kurbanıydı!..

“Juwel Barthel” marka gaz ocağının üzerinde, çinko çaydanlıkta Seylan Çayı demlerlerdi...

Kahveleri Yemen’dendi... “Cığara”ları Şam’dan...

Kolonyaları Fransız “Revidor”dan, tespihleri Alman kehribarından...
Çocuklarının ellerinde Japon oyuncağı, ceplerinde ise kaçak elbiselerde buldukları “gâvur parası...”

Ya kadınları?.. Koynunda bir bacağını mayına vermiş delikanlı yatıran kadınlar!... Gözlerinde Halep sürmesi... Saçlarında Acem kınası taşıyan Şark Çıbanlı kızlar..

Beverly Hills eskileri!..

Evet, Urfa’nın Kötüler Mahallesi’nde yaşamlar pejmürdeydi ama sakinlerinin üzerinde her zaman “Aropa” giysiler vardı!.. Kızılhaç’ın Avrupa’dan toplayıp Suriyeli Yahudi tüccarlara sattığı “Aropa”lar!.. Kaçakçılar işte bu giysileri at üzerinde mayınlı arazilerden geçirip Urfa çarşısında ekmek parasına dönüştürürlerdi!..
Yenileri İstanbul’a “şehirli zenginler”e giderdi, defolular ise kaçakçıların tahta “kardırop”larına!..

Siz hiç altına Amerikan bezinden külot, üzerine “Boss” marka ceket giyen biçare gördünüz mü?..

Ya içinde yün fanila, üzerinde, “Valentino, Boss, Burberry, Top Aochen, Bijan” etiketli ceket ve palto taşıyan garipler?..

Ben “Cızlavet” lastiklerimle kayalık yollarında koştuğum o sokaklarda, Beverly Hills eskilerinin varoşlaşan çelişkilerini çok gördüm... Üstelik üzerimde Avrupa’nın bilmem hangi kentinde, hangi çocuğun üzerinden devşirilmiş gâvur eskisi bir ceketle!..

Kötüler Mahallesi işte böyle bir yerdi... Asya ile Avrupa, hayal ile gerçek ve alafranga ile alaturka arasında; yoksullukla varsıllığın çelişkisinin yaşandığı bir yerdi orası...

Babaları kaçakta olan çocuklar işte o mahallede, her yılbaşı gecesinde toplanır ve ev yapımı “kavurğa” (çerez) yiyerek televizyon izlerlerdi... Hele bir de naylon sofraya Washington portakalı gelmişse, değmeyin keyiflerine...

Kötüler Mahallesi hırpalanmış bir antika gibi halen Urfa’nın etrafını süslüyor... Aralarında şu satırların yazarının da olduğu sakinleri son 30 yılda göçmen kuşlar gibi bir yerlere savrulmuş olsa da... İyiyle kötü birbirine karışsa da o mahalle adıyla, sanıyla ve tüm soyluluğuyla orada duruyor!..

Umutlarınızı 2013’de de olabildiğince büyütün... Bu ülke karanlıktaki “kötülerin” gibi görünse de aslında aydınlıktaki iyilerin olacaktır!.. İyilerin... Yalnızca iyilerin yeni yılı kutlu olsun...

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional