| | DOKTOR BANA İZMİR YAZ Dincer SümerDoktor ben iyi değilim bana iki tertip izmir yaz yüreğim darda bozgundayım tütünüm acı tütmekteyim çatalkayanın dumanı gibi bak benzim külbeyaz
doktor binsem bu gece bir trene inerim izmire gün ışırken seçerim denize en yakın masayı önce martılara gemilere günaydın derim iskele kahvesinin tavşankanı çayı ve yahudi böreğiyle kahvaltı ederim sonra kalkar yürürüm kendi keyfimce saparım kemeraltı çarşısına hisarönü havra sokağı tilkilik gezer dolaşırım aylak avare mavi ülkesidir ilk gençliğimin kahramanlar mahallesi ve basmane
derken sökün eder anılarım doktor gör bak nasıl özlemişlerdir beni ve nereden duymuşlarsa geldiğimi sarışıp koklaşır hasret gideririz ah başımın üstünde dönenen akça martılar geldiğimi anılarıma siz mi müjdelediniz gülme doktor anıların da canı var
ve anılar hayatın ziynetleridir eski gümüş kemerler elmas küpeler gibi aşklarım anılarım ve izmir ya has ipek bir gömlektir benim için ya da bir taş plak şimdi
doktor bana iki tertip İzmir yaz.
BİR USTAYLA BİRLİKTE...Ben bu oyunu yazdım; çocuklarımız pek yaşayamadıkları bir menekşe mevsimini düşünsünler; biz de gözlerimizi yumup anımsayalım diye, tatlı tatlı...` Hangi oyun üzerine, kim söylemiş bu sözü? Hadi ...
Gürol TonbulBen bu oyunu yazdım; çocuklarımız pek yaşayamadıkları bir menekşe mevsimini düşünsünler; biz de gözlerimizi yumup anımsayalım diye, tatlı tatlı...`
Hangi oyun üzerine, kim söylemiş bu sözü? Hadi biraz daha ipucu vereyim:
Oyunda, 50 yaşında bir adam vardır sahnede. Biraz kırgın, biraz buruk ama çokça hüzünlü bir adam... Uzun yıllar sonra İzmir`e dönmüş olmanın hüznünü taşır yüz çizgilerinde. Kordonboyu`nda simit, yosun, bisiklet zili ve aşk özlemiyle dalar hayallere.
Adamın, ilk aşkı Nurhayat`a duyduğu yürek çarpıntıları, İzmir`in mavi denizinin imbatta kıpırdaşan dalgaları gibidir. Adamın yüreğindedir ürkeklikler, okul yılları, arkadaşlıklar... Çocuk sayılmadığı ama pek de adam yerine konulmadığı on beş yaşların büyülü türküsünü söylediği bisiklet yıllarını; evle, okulla, küsüşüp barıştığı, ilk aşkın çarpıntılarıyla isyanlarla, küçücük kalbine sığmayan coşkularla taştığı o gizemli yıllarını bir bir anlatır bize bu hüzünlü adam.
Anımsadınız mı kim olduğunu? Oyunda İzmir`i anlatan hüzünlü adam oyunun yazarıdır aynı zamanda: Dinçer Sümer. Sümer, İzmir doğumlu. Devlet tiyatrolarında uzun yıllar oyuncu, yönetmen ve yazar olarak çalıştıktan sonra ,istemeden, emekliliğini koymuş cebine. Ustanın cebinde neler yok ki!... Yüzlerce oyun anısı, yetiştirdiği öğrencilerle duyduğu gurur ve kitapları ve de tiyatro oyunları: Katip Çıkmazı, Maviydi Bisikletim, Eski Fotoğraflar, Beni Dünya Kadar Sev, Memuroğlu Memur, Ali Ayşe`yi Seviyo, Gül SatardıMelek Hanım, Gecenin Kulları, Bir Düş müydü O İzmir, Sandalım Kıyıya Bağlı...
Diyarbakır yılları... Gençliğe vedamın son günlerinde tiyatronun müdürlük ve sanat yönetmeliği görevleri sürdürüyorum. Takvimler doksanlı yılları gösteriyor... Sanat buluşmalarının, tiyatro oyunlarının bir şenlik başlığında Diyarbakır`ı süslediği dönemlerde bir çok kişiyi ve topluluğu ağırlıyoruz tiyatroda. Tiyatro üzerine tartışmalar ve sohbetler, dostluklar...Unutulmayacak anlar kalıyor belleğimde. İşte, o dostlardan, ustalardan biriydi Dinçer Sümer. Maviydi Bisikletim oyunuyla geldiği Diyarbakır`da başlayan dostluğumuz bugünlere kadar geldi. O yıllarda bir oyun yazarının nasıl çalıştığına da tanık olmuştum bu dostluk sayesinde. Sümer, insan ilişkilerinde sevgiye, dostluğa duyduğu özlemle hırpalanmış hayat kadınlarına, düşlerini gerçekleştirememiş kırılgan, yaşamın kıyısına itilmiş insanlara sevgi dolu yüreğini açmış; ezik insanların anlattıklarından süzdüğü, damıtılmış sözleri yanından ayırmadığı defterine not almıştı sık sık. O notlar yalın bir dil ve kurguyla kitaplara dönüşmüş, okurun gözleriyle, beyniyle buluşmuştu.
Ustam, sevgi dolu insan Dinçer Sümer, İzmir` de güneş bütün gücüyle parlarken çıkageldi. Güneşi ardımıza aldık; gölgemizi önümüze kattık, yürüdük. İzmir anılarını, tiyatroyu, sevgiyi konuştuk. Hisarönü`nün bilinmeyen tarihine yazıldı konuştuklarımız...
Hisarönü`nde İzmir`i ; İzmir`de her kaldırım taşına yazılı anılarını konuştuk ustanın; gençlik yıllarını andık. Sonra söz döndü dolaştı geldi tiyatroya...Tiyatro disiplininden giderek uzaklaşan öğrencilerin, oyuncuların yaratıcı ama disiplinleri olmadığı için kalıcı olamadıklarından dert yandık. Ustanın, emekli olduğu için tiyatro eğitiminden, Devlet Tiyatrosu`ndan yönetmen olarak uzaklaştırılmasını konuştuk; hani şu emekli olanlar görev yapamaz diyor ya bir yasa; işte o saçma sapan yasayı tartıştık. Ustaların tiyatro okullarından eğitmen olarak, tiyatrodan da yönetmen olarak , emekli oldukları için, uzaklaştırılmasına karşıyım; karşı olmaya da devam edeceğim. Ustalardan katılmadığınız sanat görüşlerini öğrenmek istemeyebilirsiniz , sahneledikleri oyunları beğenmeyebilirsiniz ama o ustalardan sevgi adına öğrenilecek o kadar çok şey var ki...
Dinçer SümerTürk oyun yazarı, oyuncu. 1938’de İzmir’de doğdu. Ankara Devlet Konservatuvarı’nı bitirdi. 1960’ta Devlet Tiyatrosu’nda oyunculuk yapmaya başladı. 1953’ten sonra şiir, hikaye, ve romanın yanısıra, radyo oyunu (Küpe Çiçeğinin Ölümü, 1970 TRT Başarı Ödülü), televizyon oyunu (Gecenin Bir Yerinde, 1970 TRT Başarı Ödülü) ve senaryolar da yazmış olan Sümer’in oyunları çoğunlukla Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenmiştir. Başlıca oyunları: Eski Fotoğraflar, Karacaoğlan, Gül Satardı Melek Hanım, Maviydi Bisikletim, Meddah | | Maviydi BisikletimNevcihan OktarDinçer Sümer’in bu tek kişilik oyunu çocukluğun gençliğe döndüğü yıllarını anlattığı; neşesi,özlemi, kırılganlıklarıyla,ilk aşkın çırpıntılaryla mavi bir bisikletle gezinen anılarla dolu .
Bu anıların odak noktasını ise ilk gençlik aşkı oluşturuyor. Bu aşkın içinde, aile ve okul eğitiminin haklı,haksız,yasaklı tutumları, buruk bir atmosfer içinde anlatılıyor.
Oyun,şiirsel bir dille bütünlenen tek kişilik bir anlatım, tiyatrosu olan bir öykü. Kendi ifadesine göre belki de modern bir meddah.
1950’li yılların İzmir’inin dolaşıyoruz oyun boyunca; Konak meydanı, Kordonboyu, İkiçeşmelik, İkbal Sineması, Akasyalar Çay Bahçesi ...O günleri yaşayanlar,bilenler için keyifli bir nostaljisi var. Bilmeyenler için de “Çocuklarımız pek yaşamadıkları bir menekşe mevsimini düşünsünler” diyor, Dinçer Sümer.
İlk gençlik çağlarının ilişkilerinin pürlüğü,saflığı,sevecenliği ve ürkekliği anlatılırken sağlanan buruk atmosferin ortaya çıkmasında,oyunun asal kişilrinin, özellikle kız ve oğlanın çizilmesindeki duyarlılık da önemli bir rol oynuyor.
İZMİR ŞİMDİ GÜZELDİR DEĞİL Mİ?ONUR CAYMAZEdip Cansever’in bir dizesiydi… “Neden kar yağınca bütün meyhaneler birbirine benzer”. Acımasız, insanın gönlünü hemencecik çelen bir dize. Evet, kar da bitti, yağmur da… Kış bitti. Hiçbir şey… Yalnızca esintiler şimdi. Yavaş yavaş geceler kısalacak -güzel- , hep o güzelim koku havalarda… Aşklar, unutulmuş sevgiler, yalnızlıklar. Hele ki yalnızlıklar. Kışın onları sinemalarla, tiyatrolarla gidermiştik. Yavaş yavaş kapanacak perdeler. Hele yaza hiçbir şey kalmayacak. Hepsi perdelerini kapatıp gidecek gün günden.
Neden “Oyun” deriz tiyatroya. Bakmayın oyun dediğimize; oyun bizim ona bulduğumuz anlamdır sadece. Eğer o sahnedeki oyunsa, oyun olmayanın bu hayat olması inandırıcı geliyor mu size? Yazlık sinemalarda rüzgardan sürekli titreşip duran beyaz perde sizi de filmle hayatın arasındaki gerçeğin sınırına getirip bırakmaz mı?
Dinçer Sümer, hadi Sait Faik gibi söylemeye çalışalım, insanlar içinde bir insan... Şehirler içinde bir şehirden; Tarık Dursun ustanın memleketinden (ki her yazar zaten başlı başına bir memlekettir); İzmir’den. 1933 doğumludur. Yazıya birçok yazar gibi şiirle başlamış, sonra çeşitli türlerde ürünler vermiştir.
Bir gün bir sahafta gezerken İzmir basımlı Denize Çıkan Cadde isimli bir kitapla karşılaşabilirsiniz. 1957 doğumludur. Kitaplarda insanlar gibi yaşarlar. Biz onları andıkça sesleri sürüp gider hayatımızda.
Bahsedeceğim oyuna geçmeden yazdıklarının isimlerine kısaca bir göz atalım. Biliyorsunuz benim edebi eser isimlerine karşı garip bir tutkum var. Belki bir gün böyle bir sözlük bile yaparım. Tasarılarımız, zamanla yarışır hep… Neden olmasın. Belki bir gün.
Küpeçiçeğinin Ölümü(dizi), Bozuk Bir Şey(roman), Bizim Evin Halleri(dizi), Gül Satardı Melek Hanım(oyun), Bir Düş müydü O İzmir(oyun), Beni Dünya Kadar Sev(oyun).
Türlerine baktığınızda Dinçer Sümer’de daha çok sahne için yazılmış eserler görürsünüz. Romanlar, öyküler, şiirler hep aralara sıkışmış gibidir. Ama oyunlarını okuduğunuzda bilirsiniz, aslında bunu size anlatan kişi has bir edebiyatçıdır. İyi bir öykücü, incelikli bir şair…
Maviydi Bisikletim... Oyunlar içinde bir oyun o da… Erdal Özyağcılar oynamış bir zaman. Bizler ne çok şeyi ne çok şeyin arasında kaçırıp harcıyoruz. Şu satırlar bile bunu anlamamıza yetmez mi, bir oyunun başlangıcı:
“Maviydi bisikletim, Alman malıydı. Hey yavrum hey, kuşlar gibi uçardı! Elden düşme değil, acenteden almıştık.”… Maviydi Bisikletim… Ve sonu: “Maviydi bisikletim. Nurhayat’ın gözleri de…”
Ama benim için bir tane oyunu vardır ki. Üniversitenin kantininde… Sabahın çok erken saatlerinde, bir cumartesi günü. Bundan tam sekiz yıl önce. Evlenecektik onunla. Bunu hatırlıyorum… Gözlerini bana dikerek oyundan bazı tiratlar okumuştu. Ezberden. Oynamıştı adeta… Onu sevmiştim. Bu yaptığını da... Oyunla, hayat…
Eski Fotoğraflar; yetmişlere yıldız gibi düşüp parlayan iki kişilik bir dram. Ortada iki kişi varken bir dram olmaması mümkün müdür hem. Kadın ve erkek birbirinin hayatlarından geçen hikâyeleri oynarlar oyun boyunca. Başka karakterlerde birbirlerinin geçmişleri ve geleceklerini canlandırırlar. Biz gitgide hikâyenin içinde katmanlanan öteki hikâyelere savruluruz. Anlarız ki hayat da, ölüm de Nazım’ın bir şiirinde dediği gibi;(”bir eski Acem şairi Ölüm adildir diyor/aynı haşmetle vurur şahı, fakiri”) kimseye adil davranmıyor.
Başkahramanımız kadın eskimiş bir pavyon şarkıcısıdır. Adamsa o tabloda (eski tiyatro metinlerinde sahnelere tablo denirdi) üniversiteli bir gençtir. Kadının doğum günü. Adam bir demet karanfil hediye etmiş kadına. Saksı içinde karanfiller, tabloyu süslüyor. Kadın telefon açıyor. Ablasını, çok uzaklardaki kızını çok özlemiş. Özlediği her şey çok uzakta kalmış kırık bir kadın. Önce kızını arıyor. Müthiş bir tirad. Ablasını arıyor sonra. Aynı acı… Bugün benim doğum günüm diyor. Kendime bir hediye aldım. Hayatının ne güzel olduğunu anlatıyor. Onu ve herkesi çok özlediğini... Sonra da: hediyem işte, diyor. Kendime bunu aldım; bu oyuncak telefonu…
Bir şaşkınlık. Bir burkulup kalma… o kadar gerçekti ki az öncesine dek her şey. Bunu bana ezberden okumuştu. Oynamıştı. Hepsi bir oyundur işte önünde sonunda.
Dinçer Sümer. İzmir çok güzeldir değil mi bu mevsimde…
Alıntı : http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=maviydi%20bisikletim maviydi bisikletim. alman malıydı. hey yavrum hey kuşlar gibi uçardı. elden düşme değil acentadan almıştık. didonu elimde, hisarönü’nden dönerken eve, deliler gibi sevinçliydim. -aslan babam dedim, güzel babam sağol! -sen asıl kardeşine teşekkür et, diye gülmüştü babam. o getirdi bunu sana. şenay pembe kundağının içinde, minicik bir bebekti o günlerde. o doğdu diye devlet demiryollarının verdiği yüz elli lira ikramiyeye yirmi lira da babam eklemiş tam yüz yetmiş lira saymıştık, mavi bisikletime. ama annemin de hakkını yememeliyim. -ne yapalım be şükrü bey, alıver bari, çok istiyor baksana demişti. -yahu kadın evin badanası, sıvası… bin tane harç borç. -idare ederiz be adamcığım. bak sınıfını da geçti takıntısız tukuntusuz. şeker annem benim, canım annem, yorgun annem. çocukluğumun en güzel, en güneşli günlerinden biriydi. bisikletimi, evimizin önüne duvara dayamıştım. arkadaşlarım, bisikletimin iki metre uzağına yarım ay gibi dizildiler. bizim sokakta bisikleti olan tek çocuk bendim. kadir: -bir kerecik çalayım mı zilini dedi. -çaldırma lan çaldırma dedi coşkun. herkes bir parmak atacak olursa ohoo. ama ben çaldırdım zilimi isteyene. kadir’e de, tarcan’a da, alekos’a da. sonraları arsada tur atmalarına bile izin verdim. arka seleye bindirip gezdirdim de çoğunu. ah, bir de nurhayat’ı gezdirebilseydim. orta üçe geçtiğim yaz nurhayat’ı seviyordum ve günü geldiğinde onunla evlenmeyi kesin olarak kafama koymuştum. onu, cumhuriyet alanında kore gazilerini karşılama töreninde görmüştüm. ana baba günüydü ortalık. bando mızıka çalıyor, zeybekler oynanıyor, askerler kunuri silverstar madalyalarıyla gemiden inerlerken inliyordu izmir: -ya ya ya şa şa şa türk askeri çok yaşa. yaşayanlar geri dönmüş, yaşamayanlar oralarda kalmışlardı, kimileri de topallıyordu. coşkun’la ben pasaport iskelesinin orda, tam kalabalağın içinde, bir o yana bir bu yana dalgalanıp duruyorduk. nasıl olduysa oldu, birdenbire kadının biri sille tokat girişti coşkun’a; -seni piç kurusu, seni! seni dürzünün oğlu! ulan ben, benim kızıma bulaşacak itin… kimseye bulaşmamıştı coşkun, bulaşsaydı bilirdim, görürdüm. -teyzeciğim, vallahi de, billahi de… iki gözüm önüme aksın ki, ekmek kuran çarpsınki. kadın sapıtmıştı tümden bas bas bağırıyordu. -poliiis, poliiiis! öte yandan kadının kızı, çekiştiriyor annesini, iki gözü iki çeşme, yalvarıyordu. -anneciğim güzel anneciğim… kimse bir şey yapmadı bana, kimse ilişmedi yanlışın var… rezil oluyoruz anneciğim… kız, tıpkı tıpkısına “dudaktan kalbe” filminde ki kıza benziyordu. neyse, araya girenler oldu, kadının şamatası davul zurna gürültüsüne karıştı, arkadaşımı çektim kolundan, kalabalığa dalıp sıvıştık. hıncından ağlayacak gibiydi coşkun: -bir günahım olsa yanmam diyordu. eh ama, ben de o karının kızını kıstırayım bir yerde, götürüp bahribaba parkı’na kasnaklamazsam… -hooop dedim. yavaş gel! -anlamadım, dedi. bir şey söylemedim. lozan alanı’ndan fuar’a doğru yürüdük. o yıllarda herkes, en çok da hidayet teyzem, beni muzaffer tema’ya benzetiyordu. hani şu “dudaktan kalbe” filmi var ya, işte o filmin başrolünü oynayan artiste. | |