Mircea Aliade Matmazel Christina
Mircea Eliade


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

08.04.2015

 


  Editörün Notu:  "Bu roman genç bir kadının aşk hikâyesi. Fantastik türündeki ilk çalışmam olan kitapta Rumen folklorunun, 1880'lerde büyük şair Eminescu'nun da ilgisini çekmiş bir temasını ele almak istedim... Gündelik tasalarına dalmış oldukça sıradan kişiler bir an gelir, başlarından alışılmadık, anlaşılmaz maceraların geçtiği hem garip hem de tanıdık bir dünyaya sürüklendiklerini fark ederler... Mucize, ancak onu bir mucize olarak görmeye hazırlıklı olanlara görünür, diğerleri için görünür değildir, o yüzden de yoktur; aslında nesnelerin ve günlük olayların içinde gizlenir." (Mircea Eliade)

 
Eliade'ye ilhan veren şair Eminescu'dan şiirler
 

Hıristiyan teolojisini kısır bulmuştu

http://dunyabizim.com

Dinsiz insan dini bilinçli olarak yaşama yeteneğini ve böylece onu anlama ve üstlenme olanağını kaybetmiştir; fakat varlığının derinliklerinde hâlâ bunun anısını muhafaza etmektedir. Aykırı ve derin bir din tarihçisi, bir fenomenolog

Şahin Torun Mircea Eliade derken, genel anlamda ‘kutsal’ olandan, eleştirel anlamda ‘tarihsel’ olana, kutsalın muhatabı konumundaki ‘insan’a, ‘dinler tarihi’ne, ‘simgeler’e, ‘fenomen’lere, ‘karşılaştırmalı dinler tarihi’ne ve ‘fenomenoloji’ye, oradan da sözgelimi Hıristiyan teolojisinden, ‘metafizik’e, ‘ritüeller’e, toplumdan topluma değişebilen pek çok ‘norm’ ve ‘form’lara, ‘ilk insan’a, ve ‘tasavvuf’a kadar pek çok konu gelir aklımıza. Ama her şeyden önce o, bir din tarihçisi ve din fenomenolojisi uzmanıdır. Bundan dolayı da, Mircea Eliade’nin din hakkındaki görüşlerini kavrayabilmek için öncelikle onun akademik hayatının, gelişme ve değişme evreleriyle bu değişimin anlaşılabilmesi dolayımında, onu hem aykırı hem de yol açıcı bir dinler tarihi araştırmacısı haline getiren ‘Fenomenoloji’ kavramının kısaca da olsa bilinmesi gerekmektedir.

Mircea Eliade kimdir?

Mircea Eliade 20. yüzyılın başlarında Romanya­ Bükreş'te doğmuş ve tüm çalışmalarını yönlendirdiği bir kutsal’ın peşinde, geleneksel ve çağdaş toplumlardaki kutsallığın algılanış ve görünüş biçimleri üzerine yaptığı çalışmalarla adeta otorite olmuş bir din tarihçisidir. Her ne kadar köken olarak ‘din tarihçisi’ ise de sonradan daha oylumlu bir çabayla ortaya koymuş olduğu çalışmaları onu bir ‘din fenomenologu’ haline getirmiştir. Bükreş Üniversitesi'nde felsefe okumuş Eliade. Ve, 1928’den itibaren 3 yıldan fazla Kalküta Üniversitesi'nde Sanskritçe ve Hint felsefesi eğitimi almış. Hint Felsefesinden çokça etkilendiğinden olacak, bu yılların sonuna doğru Himalayalar'daki bir ‘ashram'da altı ay inzivaya çekilmiş. Hindistan sonrası Eliade’de meydana gelen bu değişime bakınca insan, C.Meriç’in ‘Bir Dünyanın Eşiğinde’ rgusunu anmadan edemiyor. Hindistan’dan böylesine etkilenen Eliade, Romanya'ya dönüşle birlikte bu değişimin izleğinde çalışmalara başlamış. İlk çalışması, ‘Yoga: Hint Mistisizminin Kökenleri Üzerine Bir Deneme’ olmuş ve bu çalışmasıyla Felsefe doktoru olmuştur.

Felsefeci, denemeci ve romancı Eliade

1945 yılında Paris/Sorbonne Üniversitesinde İnsan Bilimleri konulu dersler veren Eliade, 1956'da Chicago Üniversitesi'nde dinler tarihi profesörü olmuş ve akademisyenliği sırasında alanında epeyce etkin olan History of Religions dergisini çıkarmış. 1985 yılında akademiden emekli olan Eliade 22 Nisan 1986'da Chicago'da ölmüş. Birçok dil üzerinde çalışan Eliade üç dil ­ Rumence, İngilizce, Fransızca­ kullanmış, kitaplarını yazarken. Daha çok bir din tarihçisi ve fenomenolog olarak bilindiğinden edebi kimliği, düşünür kimliğinin gerisinde kalmış olsa da, ortalama akademik dili çokça aşan bir üslup ve yazma becerisine sahip olması ise Eliade’nin bir başka ayrıcalığı sayılsa gerek.

Metis Yayınlarınca Türkçeye de çevrilen ilk romanı Domnisoara Christina/ Matmazel Christina’ ve Kabalcı Yayınlarınca çevrilen Maitreyi /Bengal Gecesi’nden başka , özellikle Fransa’da çokça okunan Le vieil homme et l'of icier /Yaşlı Adam ve Subay, Minuit à Serampore /Serampore'da Geceyarısı, Les Noces au Paradis / Cennette Düğün adlı romanlarını sayabiliriz. Bunlardan başka, Eliade'nin bir kısmı Türkeçeye de çevrilen 50'den kitabından bahsedebiliriz. Özellikle, her birisi alanında büyük katkılar sağlayan dinler tarihi eksenli kitapları arasında arasında, Le Mythe de l'Éternel Retour /Sonsuz Dönüş Mitosu, Le Chamanisme et les techniques archaïques de l'extase /Samanlık ve Vecdin Eski Teknikleri ile Le Sacré et Le Profane / Kutsal ve Dünyevi en başta gelenlerdir.

Din, eklektik bir düşünce, her din farklı bir dünya görüşü

Mircea Eliade’yi, dinler tarihi ve din fenomenolojisi alanında eserler veren bir çok düşünür ve teologdan ayıran en önemli fark, onun dine bakışında oldukça net bir kutsal ile kutsal olmayan ayrımı yaparak işe başlamış olmasıdır. Bu bağlamda, din ve dinler tarihini incelerken ilahiyat bilimini, tarihi, tarih felsefesini, mitoloji’yi, arkeoloji’yi ve her birini ayrı ayrı incelediği tarih ve felsefeyi işin içine katarak, sağlıklı bir senteze ulaşma çabasına girişmiş olması ise açmış olduğu perspektifin genişliğini gösterir. Bu yolla Eliade, sadece kutsal’ a ya da kutsal olana değil kutsal yoluyla insanoğlu’nun düşünce tarihine de ışık tutmuştur. Kutsal’a ve dine ait olanın bu şekilde düşünce tarihi içerisinde verilmiş olması ise başta Hıristiyan ve Yahudi Teolojisi olmak üzere özellikle Batı’lı toplumlardaki geleneksel din algısının tartışılması anlamında bir devrim niteliğindedir. Eliade bunu yaparken, hemen hemen bütün ilahiyat bilimlerinde söylemsel ve simgesel biçimde bir ortaklığın var olduğundan bahsetmiş gerek mitolojilerde ve gerekse literatürde yer alan ortak temellerden bahsederek bir anlamda da, dinin öyle kolayından ayrıştırılamayacak ve özel kılınamayacak bir genel temelinin olabileceği ve bu temel üzerinde de, din olgusunun kendisini oluşturduğu öne sürülen ögelerden bağımsız bir sistem olabileceği, insanlığın tarihi boyunca gelen eklektik bir yapıya dayandığı görüşünü öne sürmüştür. Eliade’ye göre bu bağlamda her din, aynı zamanda, pek çok ortak kutsal’ı da içeren bir dünya görüşüdür.

Sözgelimi, Mircea Eliade, ‘Dinler Tarihine Giriş’ adlı kitabında, ilkin, din nedir sorusundan yola çıkarak böyle bir sorunun sağlıklı biçimde cevaplanabilmesi için, din’e şu yada bu teolojiye göre sınırlandırılmış biçimlerde bakılamayacağını ve kutsalın belli sayıda tezahürünün incelenmesi gerektiğini öne sürerek, öncelikle kutsal’ın tezahürlerini sınırlayan Hıristiyan teolojisinin kısırlığına dönük bir eleştiri geliştirir. Tam da buradan yola çıkarak, tıpkı incelemesine açmaya çalıştığı evrensel ortaklığa benzer biçimde hemen hiçbir teolojiye ve topluma göre temel de farklı anlamlandırılama ­yacak, olsa olsa farklı imgelerle şekillenmiş tezahürleriyle ele alınabilecek3/25/2015 Hıristiyan teolojisini kısır bulmuştu | Önemli Adamlar | Dünya Bizim http://www.dunyabizim.com/?aType=haberYazdir&ArticleID=8040&tip=haber 3/4 toprak, taş, su, gökyüzü ve mekan/yer gibi farklı kozmik düzlemlerde kutsal olanın farklı tezahürlerini ortaya koymaya çalışır. Bundan da öte, güneşin ve ayın değişik hal ve biçimleri, türlü bit ler ve tarımsal ürünlerle, tarımsal kültürü, çeşitli ev içi hallerle, komşuluk, cinsellik vs. bağlamında kutsalın mekanla ilgili tezahürlerini, mitolojik ve simgesel boyutlarda inceleyerek hem din nedir sorusuna evrensel bir cevap bulmaya çalışır hem de hangi aşamada bir din tarihinden söz edebileceğini sorunsallaştırarak tartışmaya açar.

Eliade çerçevesi ve Eliade üslubu

İşte Eliade aslında çoklukla sorulsa da, hep aynı metodolojik alışkanlıklar çerçevesinde cevaplana gelen bu sorulara anlaşılır bir cevap verebilmek için öncelikle, geniş bir perspektifin gerekliliğinden bahseder ve bu perspektiften sonra sanki de bir örneğini sergilemek istercesine, salt didaktik amaçlarla sınırlanan klasik teolog anlatımının tekdüzeliğini kırarak bir üslup başarısı sergiler. O kadar ki, alışılmışın tersine, her dini ayrı ayrı inceleyerek ötekileştirmenin aksine başlıca ‘ilkel’ ve ‘gelişmiş" diye ayırmış olduğu kadim bir sınıflandırmadan yola çıkarak, dini hem gelişmiş hem deilkel yönleri ve biçimleriyle aynı anda inceleyerek ortak öğeleri böylece bulmaya ve insanın kutsal ile ilişkisini bu geniş çerçevede çözümlemeye çalışır.

Eliade’ nin açmış olduğu bu özgün çerçeveye ve savunmuş olduğu bu özel üsluba bakarak; onu Batı’lı teoloji nezdinde aşkın bir kutsal’ın arayıcısı ve çözümleyicisi olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Sözgelimi, kutsal hayatın hem tarihsel hem de güncel bağlamdaki temel formlarını ortaya çıkarmaya çalışması, din ve inanma olgusunun fıtri kokenlerine dönük bir vurgu niteliğindedir ve bütünüyle fenomenolojik bir durumdur. Bundan dolayı onun çalışmasını bir ölçüde, Durkheim'ın ‘Dini Hayatın Temel Biçimleri’ adlı kitabına benzetebilir, hatta bu anlamda Eliade’nin açılımını Durheim’den daha detaylı ve kapsamlı bir bakış açısının ürünü olarak değerlendirebiliriz. Sözgelimi ‘Kutsal ve Dindışı’nda, tarihselci bakış açısının dogmatik önerilerinin tam tersine, dini kozmografyanın ortak özelliklerini, ortak iç ve temel yapısını ve genel arketiplerini ortaya koymuş olması bile bu kapsam ve derinliği açık etmeye yetecek niteliktedir. Modern zamanın din dışılığı ve insanın kutsal’ a yatkınlığı… Bu temel yapıdan yola çıkan Eli de’nin öne sürmüş olduğu kutsal olana dair temel formlar üzerinde düşünüldüğünde, din olgusunun Batı’lı Yahudi­Hiristiyan anlayışının tam tersine, çok farklı biçimlerde ortaya çıktığı arkaik bir zeminin varlığı öne çıkmaktadır. İnsana, başta İslam olmak üzere tüm İlahi dinlerin öngördüğü ‘fıtrat’ olgusunu da hatırlatan bu ortak arkaik zemin, standart kutsaldindışı ayrımını farklı bir zemine taşımıştır.

Bu arkaik zemin üzerinde insanoğlu sürekli biçimde, kozmos'a, farklı kozmik ritimlere ve dolayısıyla kutsal’a çok daha bağlı, çok daha yakın durumdadır. İşte insanoğlu kökende böylesine ortak bir kutsal zemin üzerinde durmaktadır. Bu durum bir biçimde temel formlar üzerinde de olsa, kutsal’ın egemen olduğu bir durumdur. Ve bu durum aynı zamanda modern zamanların ‘din dışı’lığına da ters bir durumdur. Zira varlığını daha çok ‘din dışı’ bir temel üzerinde olmaya borçlu olan modern zaman bu ortak kutsal zeminden rahatsız durumdadır. Bununla beraber, dindışının bir çok alanda egemenliğini ilan etmiş olduğu modern zaman, ne yaparsa yapsın, kutsalın bu arketiplerini tümüyle ortadan kaldıramamış, silip yok edememiş ve onlardan doğacak boşluğu farklı simgelerle ikame edememiş durumdadır. Bu anlamda Eliade’nin, Kutsal ve Dindışı’ adlı kitabındaki şu vurgusu ne kadar da manidardır;

‘…Dinsiz insan dini bilinçli olarak yaşama yeteneğini ve böylece onu anlama ve üstlenme olanağını kaybetmiştir; fakat varlığının derinliklerinde hâlâ bunun anısını muhafaza etmektedir.’


 

"Başlangıçta ölüm vardı ve sonra döngü tamamlandı", edebiyathaber, 25 Aralık 2013

http://www.metiskitap.com


Anıl Ceren Altunkanat,

Başlangıçta ölüm vardı. Ve bu, girdabına hepimizi çekecek o büyük ve yılgın devinimi başlatmak için yeterliydi. Başlangıçta ölüm vardı; sonra kösnül bir inilti duyuldu –

Aşk.Hep tekinsiz, hep yıkıcı; ne denli tutkuluysa o denli hüzünlü. Bir tehlike ünlemiyle anılıp bir vatan hasretiyle koşulan. Yaşamın matematiğine gelmiyor ama denklemlerle arası iyi. Bilinmeyeni çok; içine girince benliği de bilinmeze katan bir bataklık. İçinde çıkınca ben dediğinin bir kısmı – kimi tamamı – kalır sanki o bataklıkta; bir hüzün bataklığıdır aşk. Ve belki diriliş pınarı.

Mircea Eliade’nın (evet, “o” Eliade) Matmazel Christina’sında hüzün ve diriliş yan yanadır. Bir ölüdür Christina; kötü bir ünle yaşamış, trajik bir şekilde öldürülmüş – ama ölmemiş. Küçümseyici güzelliği, dayanılmaz cinsel cazibesi ve – küçük bir ayrıntı olarak – ölü olması… Evet, belki en çok ölü olması. Hakkında konuşulamayacak alana geçmiş, dolayısıyla her söze egemen olmuş bir hüzün yaratığı. Vahşi, kıyıcı; âşık ve çaresiz.

"Matmazel Christina’nın gözlerin eki çöküntü ve ıstırap çok derindi. Egor’u tanıyormuş gibi gülümsemesi boşunaydı; küçük mavi şemsiyesini sımsıkı tutması boşunaydı; belli ki hiç sevmediği ama annesi istedi diye taktığı fazla iri ve süslü şapkasına (‘Bir genç kızın kusursuz bir kıyafetle poz vermesi yakışık alır!’) gülmeye davet eder gibi gizlice bir kaşını havaya kaldırması boşunaydı. Matmazel Christina kıpırtısızlığının içinde acı çekiyordu.

" Christina’nın kız kardeşi, Madam Mosco ev sahibesidir; kendisinden çok ölgün uyuşukluğu yer eder anlatıda… ruhunu çoktan yitirdiğini anlamak için onu derinlemesine incelemek gerekmez; kendinde ve kendi için ölmüş denli barışıktır varlığının silikliğiyle. Madam Mosco’nun küçük kızı Simina – küçük ama eksiksiz bir cadı, çocuk bedenine sıkışmış şehvet ve ölüm tanrıçası – teyzesinin adanmış uşağı. Büyük kız Sanda ise daha dünyevidir; teyzesinden ve ölümsüzlüğün – kanın – lanetinden kurtulma umudu taşır… bu yüzden ölüme en yakın olandır. Ve ev, evin ağdalı bir kâbusu andırır havası… Rüyaların gerçek soluklardan daha çok yer kapladığı bir yerdir Tuna’dan esintilerin ulaştığı bu malikâne. Tuna’nın erkeksi gücü bile çekip çıkaramaz evi bu rüya diyarından; çünkü “Rüyaların, aynı anda birçok kişi tarafından, insanın göremediği ama yakınında hissettiği birçok kişi tarafından görüldüğü” bu coğrafyada "Aslında dünya ruhumuzun rüyasıdır...

" Aşk, işte bu bungun, trajik ve kan kokusu denli yoğun Romen atmosferinde, Sanda’ya duyduğu ilgi nedeniyle malikânede konaklayan Egor etrafında şekillenir: Egor’un damarında gür akan kan, kadını şehvete çağıran kan, acıtmaya ve acı çekmeye davet eden erkeksi yan elbet gereğinden fazla kadını uyandıracaktır. Egor’un varlığı Christina’yı baştan çıkarır; bir menekşe kokusuyla Egor bu rüya âleminin ve hiç bilmediği, hiç bilemeyeceği bir tutku ve korku yoğunluğunun içine dalar. Ve Matmazel Christina’nın alaycı ezgileriyle büyülenir.

"Gel artık, beni çağıran kötülük meleği
Çünkü bazı anlar var ki, seni görsem
Kanın uğruna hayatımdan vazgeçerim,
Ruhumdan da… inansaydım ruha!"

Christina için yaşamdır Egor… Bir ressam, yaratıcı; gıdıklayıcı cazibesi ve oyunbazlığıyla sıkıcı olmaktan çok uzak. Gençliğin taze kokusu var onda; ışıklı gecelerin, saatler süren dansların ve sevişmelerin coşkusu… Ölünün tutkusuna Sanda’ya duyduğu ilgiye bürünerek karşı koymaya çalışıyor; oysa ellerin ateşiyle yazılan başka bir öykü var ve Christina ellerin dilini çok iyi biliyor. (Evet, eller bir ilişkinin, bir dokunuş tarihinin, bir varoluş biçiminin güncesidir.)

Bir ölüyü sevemeyecek kadar korkak; “Kandan korkuyorsun!… Kendi canından, ölümlü kaderinden korkuyorsun!” Ama aşktan – yani lanetten – kurtulmak için bir ölüyü öldürecek kadar gözü kara – belki bir benlik kaçkını ve sinik… Ve artık, Christina dönmemek üzere gitmişken, perişan: “Hüzünle gülümsedi. Her şey doğruydu. Kendisi öldürmüştü onu. Bundan böyle en ufak bir umudu nereden bekleyecek, kime dua edecek, Christina’nın sıcak kalçasını hangi mucize yanına getirecekti?…

” Aşk ve o kopkoyu tutku, gulyabaninin ölmesi, evin alevler içinde lanetten arınmasıyla sonlanır; “iyilerin” zaferinde sonsuz bir burukluk vardır oysa.

 "O müthiş yalnızlığında, artık kimsenin kıramadığı, en ufak sesin delemediği gece karanlığında". Egor, kendi içindeki en canlı yanı, benliğinin en kudretli kaynağını da Christina ile birlikte öldürdüğünü bilir. Egor eksilmiştir; Christina’nın kalbine sapladığı demirin soğukluğu bundan böyle hep tenindedir. Çünkü bir kadını, bir erkeği değil; bir ölüyü, bir diriyi değil; bir dokunuşu severiz daima. Yeni bir ben’e ilişkin umudun dokunuşunu, yeni bir ben’in umudunu. Aynalar değişir, imgeler zamanın dokusuna göre yeniden ve yeniden biçimlenir. Biz hep bir başkasının gövdesinde yeni bir ben’in doğuşuna ilişkin o yakıcı ve doğurgan umuda sevdalanırız. İster ölü ister diri; ister kadın ister erkek – aşk olsa olsa ben’in, başka ben’i bulacağını hayal ettiği tene dokunuşudur.

Bundandır ki aşkın doruk noktası iki bedenin ayrılığına, asla bir olmayışına; her bedenin kendi sorumluluğunu yüklenme zorunluluğuna, yani bedenin, yalnızlığın sorumluluğunu kucaklayışına yakılan ağıttır. Ağıt bitince her beden kendi varoluş koşullarına ve olanaklarına geri döner; ister çoğalmış ve yeni ben’i kucaklamış olsun ister kısır ve ketum kalsın. Biri hep yeniktir, diğeri suçluluk dolu. Biri ölü kalacaktır şimdilik, biri yeniden ölene dek diri.Başlangıçta ölüm vardı. Ve sonra döngü tamamlandı.



 Vampirlerin anavatanında
BANU YILDIRAN GENÇ
http://www.agos.com.tr/

Matmazel Christina bir vampir hikâyesi ama alabildiğine ince, hatta hüzünlü bir aşk hikâyesi bile sayılabilir.


Metis Yayınları, yayım hakkını aldığı bir kitabı, aradan uzun bir süre geçmiş de olsa tekrar basmakla çok iyi ediyor. ‘Baskısı bulunmayan kitaplar cenneti’ ülkemizde, Mircea Eliade’nin ilk baskısı 1991’de yapılan ‘Matmazel Christina’sı da, uzun bir süre sonra yeni ve şık bir kapakla tekrar yayımlandı. Mircea Eliade, dünyaca tanınmış bir dinler tarihi uzmanı. Uzun yıllar başka ülkelerde yaşasa ve akademisyenlik yapsa da doğduğu Romanya’nın mitlerinden etkilenerek yazmış Matmazel Christina’yı.

Kont Drakula’dan ‘Alacakaranlık’a

Bütün dünyada ona yakın inanışlar var fakat en popüler vampir hikâyesi Ulah Prensi III. Vlad’dan etkilenilerek yaratılan Kont Drakula. Bram Stoker’ın romanıyla iyice ünlenen bu karakter, vampir efsanelerini yaygınlaştırmış, özellikle 2008’de yayımlanan Stephenie Meyer’in Alacakaranlık serisinin kitapları ve ardından çekilen filmleri vampirlerin kahraman olmalarını, sevilmelerini bile sağlamıştır.

Matmazel Christina da bir vampir hikâyesi ama alabildiğine ince, hatta hüzünlü bir aşk hikâyesi bile sayılabilir. Eliade, kitabın sonundaki notunda “Matmazel Christina, yirmi küsur yıl önce ölmüş ve vampir olmuş bir genç kadının aşk hikâyesidir. Bu türdeki ilk çalışmam olan bu kitapta, Rumen folklorunun, 1880’lerde büyük şair Eminescu’nun da ilgisini çekmiş bir temasını ele almak istedim” diyerek yazmasının nedenlerini anlatır.

Z diye anılan Romanya taşrasındaki ıssız bir köşkte geçen roman, köşke konuk olmuş ressam Egor ve arkeolog Mösyö Nazarie’nin geçirdiği sıra dışı birkaç günü anlatmakta. Evin sahibesi Madam Mosco, koca köşkte kızları Sanda ve Simina’yla yaşamaktadır. Egor’un köşke konuk olmasının başlıca sebebi Sanda’ya olan aşkıdır, bu nedenle resim çizmek yerine genellikle onunla yalnız kalacak anları kollamaktadır.

Kadınlardan oluşan bu çekirdek ailenin garipliğini anlatırken Mircea Eliade oldukça güçlü bir atmosfer yaratabilmiş. Öylesine edilen birkaç söz—köyde kimsenin köşke tavuk, yumurta satmaması, çalışanların ansızın işi bırakıp gitmeleri— gelecekte okuru bekleyenleri hafif de olsa imlemekte. Sanda’nın saf ve iyi niyetli bir genç kız olarak betimlenmesi, onun zıddı dokuz yaşındaki Simina’nın garip davranışları, kaybolup durması gerilimin yavaş yavaş artmasını sağlıyor.

Bir akşam yemeğinde bahsedilen, köylüler tarafından öldürüldüğü söylenen Madam Mosco’nun kızkardeşi Matmazel Christina, önce evdeki özel ve farklı portresiyle, sonra da farklı hikâyesiyle kurgunun odak noktası olacaktır.

Mösyö Nazarie kısa bir süre sonra köylülerden Christina hakkındaki söylentileri duyar, köydeki erkeklerle zorla birlikte olup sonradan öldürmesi, işkenceleri, en sonunda sevgilisi tarafından vurulup öldürülmesiyle ilgilidir bunlar. Eliade, kitaba adını veren karakterini yaratırken tüm derinliğiyle vermeyi başarmış, ilk başta hakkında korkunç şeyler duyduğumuz Christina, geceleri Egor’u ziyaret etmeye başladığında, ona tehditler savurduğunda ve korkuttuğunda tam da gerçek yüzünü göstermiyordur aslında. Sona doğru yaklaşırken onun gencecik yaşta öldürülmüş fakat ölememiş bir kadın olduğunu, Egor’a delicesine âşık olduğunu, hatta bir ölümlüyle birlikte olabilmek için birçok fedakârlık yaptığını öğreniriz. Cinsel cazibesi, güzelliğiyle herkesi baştan çıkarabileceğine inansa da yaşadığı son hayal kırıklığı her şeyin sonu olur.

Romanda vampir efsanesi temel alınsa da, köylü ayaklanması, pedofili, ensest gibi birçok farklı nokta yer almakta. İki kere sinemaya da uyarlanan Matmazel Christina, vampirlere farklı açıdan bakmak isteyenler için...

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!