Tayep Salih


Kuzeye Göç Mevsimi

Tayep Salih


Sayfa 1 - Sayfa 2

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

28.3.2012

 


 

Editörün Notu:"Kuzeye Göç Mevsimi" Arap Akademisi tarafından 20. yüzyılın en önemli kitabı ilan edilmiştir.  Edward Said kitabı, Joseph Conrad'ın "Karanlığın Yüreği" ile bir hesaplaşma olduğunu söyler.  Conrad Londra'dan yola çıkan  beyaz adamın Afrika'nın derinliklerine yaptığı yolculukta yüzleştiği "karanlık yüreğinin" dehşetini anlatırken, Tayep Salih bu yolculuğu Sudan'dan Kuzeye, Londra'ya çevirir.  Avrupa'nın bin yıldan fazla zamandır taşıdığı "zorbalığın virüsü" güneyin barışsever topraklarına bulaşmış ve bu yolculuk sonucunda bir bumerang misali Londra'yı vurmuştur.


 

“her şeyden öte… kimseden nefret etmem ben…”

http://azbilmisozneler.blogspot.com

Emre Can Dağlıoğlu

O coğrafyaya can veren Nil’in kuzeye doğru akışı, Arapların alın yazısı olur bir süre sonra. Osmanlı hükümranlığıyla yüzyıllar boyu süren bu süreç, Arapların Nahda dediği Aydınlanma döneminde daha da hızlanır. Rifat Tahtawi ile entelektüellerin yolculuğu başlar. Güney’deki diyarlarına geri gelseler de, ruhları Kuzey’de kalmıştır artık. Fikri bölünme, ruhsal bölünmeyi de beraberinde getirir. Her kuşak hem emperyalizm öncesi, hem de emperyalizm sonrası kuşaktır. Yükselen bağımsızlık sesleri, beraberinde ancak seküler milliyetçiliği ve despotizmleri getirir. Yükselen baskın muhalefetinse, bir ayağı nefret dolu bir Garbiyatçılıkta durur. Çöl giderek daha da çoraklaşır. Samir Kassir’in “Arap talihsizliği” dediği dönem gelir çatar. Kuzey, anti-modern bulduğu her öğeyi, bir etnik kökene ve bir coğrafyaya etiketler. Fikri bölünmüşlüğü, yaşatılan zulümler, fakirlik ve açlık daha da derinleştirir. Tek hâkimi güneş olan çölde, bir vaha belirir: Arap Baharı…

Arap Baharı’nın yeşerttiği umut, bir yazarı hatırlatır bize. Eşikte kalmış bir kuşağın, dünyaca ünlü olsa da, Türkçede pek tanınmamış bir siması: Tayyip Salih. Nil’in doğduğu çölün dünyaya armağanı, Sudanlı bir Müslüman siyah… Ne emperyalizmden Aydınlık doğacağına inanmış bir Nahdacı, ne de “en iyi bizdedir ve bizdendir” diyen bir Garbiyatçı… Arada kalmış bir ruhun ve bir fikrin, yerellikten beslenerek evrensele uzanan eşikte kalan Peygamberi…

1929’da Kuzey Sudan’da Bedevilerin, Arapların ve Siyah kabilelerin yaşadığı bir köyde doğar. Ailesi, ileride eserlerinin mikrokozmosu olacak bu küçük köyden, Sudan’ın en büyük şehri ve Kuzey Sudan’ın şu andaki başkenti Hartum’a taşınır. Üniversite eğitimini buradaki Gordon Memorial’da tamamlar. Bu fakir ülkenin ona verecek bir şey kalmadığından, onun da Kuzey’e göç mevsimi gelmiştir artık. Bağımsızlıktan 3 yıl önce, 24 yaşında İngiltere’ye gider, uluslararası ilişkiler bölümünde okur ve Arapça çıkan El Mecelle gazetesinde çalışır. Bir süre için Sudan’a döner ve yeni kurulmakta olan bu ülkede öğretmenlik yapar. Fakat hayatını sonuna kadar etkileyecek yabancılaşmışlık hissi onu toprağından koparır. Anglo-Sakson kültüre, kendini kabul ettirir Sudanlı, Londra’daki BBC’ye geçer ve Arapça Servisi’nde görev alır. Daha sonra, Katar Enformasyon Bakanlığı’nın başında görev alır. Sudan’dan uzak geçen ömrünün sonraki durağı Paris’teki UNESCO’dur. Körfez ülkelerinin UNESCO temsilcisi olarak görev yapar. Ömrünün son demlerinde, Güney’den havalanan bu göçmen kuş, Sudan’a dönmek ister ama kalbi kırıktır. Soykırımın kanına bulanmıştır toprakları. Göçmenliğini, sürgünle taçlandırır. Londra’ya geri döner ve bu dünyaya, 2005’te Kahire’de yapılan Arap Romanı Konferansı’nda aldığı “Çağdaş Arap Edebiyatı’nın En İyi Romancısı” payesiyle, 2009 yılında veda eder. Yaşadığı 70 yıldan geriye çok az eser kalmıştır. Bu yüzden, yaşamını edebiyata adamamakla çok suçlanır. Aslında yazdığı tek roman bile, bu ömre yetmiştir: Kuzey’e Göç Mevsimi (Türkçesi 1982’de Adam Yayınları’nca Göç Mevsimi ismiyle yayınlanmıştır). Bunun yanı sıra, Zeyn’in Düğünü (Türkçesi 1985’te İnsan Yayınları’nca aynı isimle yayınlanmıştır) isimli bir uzun hikâyesi ve Bir Avuç Hurma (A Handful Dates), Bandarşah (Bandarshah) ve Wed Hamid’in Palmiye Ağacı (The Doum Tree of Wad Hamid) isimli öyküleri yazmıştır.

Başyapıtı Kuzey’e Göç Mevsimi, adı üzerinde bir hicret romanıdır. Salih’in kendi hayatında olduğu gibi, Hz. Muhammed’inki gibi Asr-ı Saadet’le biten bir yolculuğun değil, Hz. İsa’nın yürüdüğü çile dolu bir yolun romanı… Hayatı Salih’inkini andıran, İngiltere’de eğitim görüp, Sudan’a öğretmenlik yapmaya gelen isimsiz bir anlatıcı tarafından anlatılır tüm hikâye. Romanın başında, ailesine ve toprağına uzun bir aradan sonra kavuşmanın mutluluğunu yaşayan bu anlatıcı, köyde daha önce görmediği bir adamda garip bir şeyler sezer. Onun bir şeyler sakladığından şüphelenir ve hep bu gizemi kovalar. Ta ki bir sarhoşluk gecesine kadar…

Mustafa Said’dir o karakter. Babası, o doğduktan kısa bir süre önce ölmüş, sömürgecinin eğitim misyoneri onu bulana kadar annesinin yanında yaşayan Said, o sarhoşluk gecesinde, mükemmel İngilizce aksanıyla okuduğu bir şiir kaçırır ağzından. Hikâyesini anlatmak zorunda kalır anlatıcıya. Eğitim misyoneri onu okula davet ettiği gün hayatı değişmiştir. Annesinin yanından ayrılır ve eğitim görmeye başlar. Hızla soğurur öğretilenleri. Okulda fark yaratır. Bursla Kahire’ye yollanır okula devam etmesi için. Orada İngiliz bir aile olan Robinson çiftinin himayesinde yaşar. Mrs. Robinson’a âşık olur ve hayatının çizgisi bir kez daha kırılır. Kuzey’e âşık olmuştur artık, onu elde etme hayaline kapılmıştır. Mükemmel bir aksanla İngilizce konuşur. İngiltere’ye doğru yola çıkar. Salih, Said’in olduğu geminin Londra’ya yanaşmasını efsanevi bir biçimde anlatır. Said için her şey yabancı olsa da, suyun sesi ve köpükleri tanıdıktır. Geldiği yerleri çağrıştırır. Hikâyesi de, su da son bulacaktır. Ona hayat veren bir tanıdığın kucağında…

Diğer oryantalist anlatılardaki gibi, Kuzeyli kadınların arzu nesnesine dönüşür, ama bir farkla. Said, egzotik bir hayvan değildir sömürgecinin gözünde. “Kafatasındaki keskin bıçak”, herkesi hayran bırakır. Kısa zamanda ekonomi profesörü olur. Renk ayrımına karşı çıkan İngiltere solunda kendine esaslı bir yer edinir. Ama kalbi soğuktur “Siyah İngiliz”in. Diğer anlatılardaki gibi, Kuzeyli kadınların gözünü açtığı, dünyayı tanıttığı ve modernize ettiği bir vahşi değildir. Kadınları bir av olarak görür ve beş tanesinin kanına girer. Dördünün intiharına sebep olur ve birisini, eşini, kendisi öldürür. İşte o an, Şimal’le Cenup arasındaki kadim kavgayı kaybeder. Çünkü eşinde vücut bulan Kuzey onun aklını çelmiş, kendine tutsak etmiş ve kendini öldürtmüştür. İngiltere’nin en ünlü hukukçuları, onun için bir mahkeme salonunda toplanır. Aslında istediği zaferi kazanmıştır. O salonun, “sömürgecisi” artık odur, 100 yıldır eşi görülmemiş bir şiddete maruz kalan topraklardan gelmiş eğitime ve her halükarda Kuzey’e muhtaç Siyah bir vahşi, emperyalist asilzadeleri kendini hâlâ dinletmektedir. Ama her zamanki gibi kaybeden odur, çünkü Siyahlığı sayesinde bağışlanmıştır ve sadece yedi yıl hapiste kalacaktır. Hapisten sonra, tüm dünyada huzuru arar Said, gitmediği yer kalmaz. Sonunda, anlatıcının köyüne döner ve evlenir. İki çocuğu olur ama Kuzey’in damarlarına enjekte ettiği “zehir” kanındadır hâlâ. Her ne kadar makul görünse de, köyde de duramaz Said, kendini Nil’in taşkın sularına bırakır.

Anlatıcı da, yeni kurulan ülkesinin eğitim programı için yollardadır. Durmadan aklına Said düşer. Said üzerinden ülkesini düşünür, velisi kılındığı Said’in karısı ve çocuklarını düşünür. Ne Garp tipi modernist bir devlet örgütlenmesini evla görür ülkesi için, ne de köyün Said’in karısı ve yeni eşinin ölümüne sebep olan tutucu siyasetini… Onun için esas olan, yerelin merkezi birebir etkilediği bir sistemdir, köydeki en cevval iş insanlarından Mahcub’u cesaretlendirmeye çalışır bu yolda ama başaramaz. Çünkü o bir yabancıdır artık. Said’in karısını yaşlı bir adamla evlendirmeye çalışan köy ahalisine yabancılaşır, İngiltere’de aldığı eğitime yabancılaşır ve nihayet kendisine de... O da gidip kendini Nil’in sularına bırakır, eş bir ölüm düşler Said’le ama beceremez ve yardım dilenir.

Sonuç olarak, Tayyip Salih Arap Edebiyatı için olduğu kadar Dünya Edebiyatı için de çok önemli dev bir yazardır. Batı’nın çizdiği haritada Doğu’da kalmış toprakların ve entelektüellerinin halinin pür mealidir. Her yanı zulümle dolu bir yol seçmenin acılarına göğüs geremediği ve kimseden nefret etmediği için kıymetlidir. Oryantalizmi ters yüz edebildiği için değerlidir. Ne Emperyalizmi bir modernleşme aracı olarak baş tacı eder, ne de içine kapanık bir dünya hayal eder. Eşikte durabilmenin rahatlığıyla sözünü söyler ve bu kadar arada kalabildiği için bir ikondur. “Çölden aldığını çöle, hayattan aldığını hayata”[1] verebildiği ve Sudan’ın sandal ağacı ile akasya kokusunu hissedebilmek için okunmalıdır.

Türkçede Tayyip Salih
Yukarıda da belirttiğim gibi, Salih’in sadece iki eseri Türkçeye çevrilmiş. Değeri isminden menkul başyapıtının adına hiç gözünü kırpmadan kıyarak bir diğer “böbür-adam” Özdemir İnce tarafından Fransızcadan yapılan çeviri, okura keyif vermesi açısından iyiyse de, zahmet edilip yer ve kişi adlarının Fransızcada geçtiği şekliyle bırakılması ne kadar özensiz bir zihniyetin ürünü olduğunu açıkça ortaya koyar. Zeyn’in Düğünü de, yine çevirinin çevirisi olarak İngilizceden Zeynep Neslihan Önderoğlu tarafından çevrilmiş. Üzülerek, çok vasat bir çeviri olduğunu belirtmek zorundayım. Hele ki, çevirmenin kitapta birçok kez geçen “Kelime-i Tevhid”i bile Türkçeleştirmesi, çevirinin romanın kurduğu dünyaya ne kadar uzak durduğunun önemli bir göstergesi. Sözün özünde demek isterim ki, Tayyip Salih’in gazete yazıları dâhil tüm eserleri, kapsamlı ve titiz bir çalışmayla Türkçeye çevrilmesi Türkiyeli edebiyatseverler için büyük bir kazanım olur. Arap Baharı’yla birlikte gözünü nihayet bu coğrafyaya çevirmiş olanlara da duyurulur.

Başlık Mahmud Derviş'in Kimlik Kartı şiirinden.
[1] Bejan Matur’un Onun Çölünde şiirinden.

Bu yazı, Agos Kirk/Kitap'ın Ağustos 2011 sayısında yayınland



 "Kuzeye Göç Mevsimi"nin kaderi…

Oylum Yılmaz
02-02-2012

http://www.sabitfikir.com

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma. 1966 yılında yazmıştı Sudanlı Tayep Salih bu romanı. Ülkesinde hem komünistler hem de İslamcılar tarafından reddedilmişti roman ama 25 yıl boyunca özgürce okunabilmişti. Ta ki yeni yönetim tarafından yasaklanana dek. Sadece Sudan değil Mısır, Beyrut gibi ülkelerde de oldukça inişli çıkışlı bir seyri vardı “Kuzeye Göç Mevsimi”nin, yasaklamalar, toplatılmalar, ağır eleştirilerden bolca nasibini almıştı..

Özellikle İslami kesimler kitabı yıkıcı, dini aşağılayıcı ve pornografik olarak görüyordu. Hikaye doğrusu yazarına hatırı sayılır bir ün getirmişti ama para, o yoktu işte. Sovyetler Birliği’nden Avrupa’ya pek çok ülkede, dilde yayımlanıyordu ve hatta çok satıyordu ama türlü gerekçelerle yazarına itibar da para da kazandıramıyordu.

Ancak kitabın kaderinde yine de değişim vardı. “Kuzeye Göç Mevsimi” bugün Arap Edebiyatı Akademisi tarafından 20.yüzyılın en önemli romanı olarak ilan edilmiş bir kitap artık ve yazarı Tayep Salih ise modern Arap edebiyatının en önemli, en saygın yazarlarından biri. Şimdi yeniden Türkçede…

“Kuzeye Göç Mevsimi”nin isimsiz bir anlatıcısı var, Nil’in kıyısındaki bir köyde doğup büyümüş, yedi yıl İngiltere’de İngiliz edebiyatı üzerine eğitim alıp ait olduğu topraklara geri dönmüş bir kahraman. Anlatıcımız köyüne döndüğünde oraya tamamen yabancı olan bir adamla karşılıyor: Mustafa Said.

Birkaç yıl önce gizemli bir şekilde bu köye gelip yerleşmiş, köyün kızlarından biriyle evlenmiş, geçmişi bilinmeyen bir adam… Daha en baştan anlatıcının kulağına bir “sır” olduğunu fısıldayan bir kahraman…

Anlatıcı elbette sırrın peşine düşüyor. İlk elden öğrendikleri Mustafa Said’in İngiltere’de okumuş ve orada bir tür dahi kabul edilen, hatırı sayılır bir ekonomist olduğu. Üç kadının onun için intihar ettiği ve karısını bıçaklayarak öldürdüğü de cabası…

Ama neden? Anlatıcı sırrı çözmeye yaklaşırken Mustafa Said’in ortadan kayboluveriyor, işler daha da karışıyor. Tayep Salih’e düşen ise her şey böyle karmaşık ve gizemli bir hal aldığında sömürge ruhuna dokunmak, kadın ve erkeğe, aşka ve şiddete, doğuya ve batıya dair temel çelişkileri, ikilemleri tel tel çözmek…

Mustafa Said, yakışıklı, zeki ve çekici bir adam. Şeytani bir çekicilik onunki. Kadınların ruhlarına doğunun egzotik ve gizemli havasıyla girerek onları baştan çıkarıp geriye ruh enkazları bırakıyor. İçinde sevgi yok, ya da o olmadığını sanıyor. Ona bahşedilen beyin gücünü gerçek yaşam gücüne çeviremiyor. Ta ki bir kadına gerçekten aşık olana kadar. Aşk ve şiddetin, yaşam ve ölümün karşılaşması gibi oluyor bu iki insanın ilişkisi ve elbette kanla son buluyor.

“Gemiler Nil’e ilk önce ekmek değil silah taşımak için açıldılar ve demiryolları aslında askerleri taşımak için çalışıyordu, okullarda bize onların dilinde ‘evet’ dememiz öğretiliyordu. Bize en büyük Avrupa zorbalığının virüsünü boşalttılar. Somme ve Verdun’daki, dünyanın daha önce hiç bilmediği bu virüsü, onların bin yıldan fazla zamandır taşıdıkları virüsü. Evet, beyler, sizin evinize bir istilacı olarak girdim, tarihin damarlarına enjekte ettiğiniz zehrin bir damlası olarak. Ben Othello değilim. Othello bir yalandı.”

Peki Mustafa Said’i bencil bir şeytana dönüştüren şey neydi? Sömürülmeye mahkum bir Üçüncü Dünya ülkesinde doğması mı, orada sömürenlerin eğitimini ve kültürünü alması mı, herkesi hayrete düşüren zekası mı yoksa kadınları şehvete boğan oryantalist yakışıklılığı mı? Daha da önemlisi onun kimlik meselesini, kuzeyin soğuğu ve güneyin sıcaklığı arasındaki farkta, iyilik ve kötülük arasında gidip gelen o sonsuz ruhani sarkaçta bulmak mümkün mü?

“Bu topraklarda peygamberlerden başka hiç kimse yetişemez. Bu kuraklığı yalnızca gökyüzü iyileştirebilir.”

Tayep Salih, hikayenin bütününde ortada bir sırrın olmadığını, aslında sır dediğimiz şeyin gözümüzün önünde olan bitenleri yorumlama, okuma biçiminin kendisi olduğunu söylüyor. Yani hikayenin neresinden dahil olduğunuzun, hangi coğrafyayla hangi karakterle özdeşleştiğinizin önemini belirtip bunun hikayeyi var eden şeyin ta kendisi olduğunun altını çiziyor…

Arap Edebiyat Akademi’sine hak vermemek elde değil, “Kuzeye Göç Mevsimi”, sade ve bir o kadar nefis edebi dili, sürükleyici anlatım biçimi, 20. yüzyılın temel meselelerinden biri olan kültürel değişim ve kimlik meselesine eğilişle kuşkusuz geçtiğimiz yüzyılın en şahane romanlarından biri.



KUZEYE GÖÇ MEVSİMİ

Serap Çakır


13 Ocak 2012 tarihinde Birgün Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

Kuzeye Göç Mevsimi, Tayeb Salih’in sömürgecilik deneyiminden geçmiş Üçüncü Dünya ülkelerine tuttuğu bir ayna. Kimlik arayışı ve kültürel değişim üzerine kurulu roman, karamsarlığı ve umudu aynı anda içinde barındıran yıkıcı bir isyanla kurgulanmış.

Size ait olmayan bir ülkenin topraklarına ansızın giriyorsunuz. Önce yönetimini, ordusunu ele geçiriyor; daha sonra eğitimine el atıyorsunuz. “Yüksek” ölçekte bir kültürün evlatları olan sizler, topraklarına yayıldığınız ülkedeki insanlara dilinizi öğretiyor ve onlara “medeniyeti” bahşediyorsunuz. Sizin sisteminizle, sizin kurallarınız, askeriniz ve polisinizle on yıllar boyu ilmek ilmek işliyorsunuz çocukları ve kendinizce kurtarabilecek her ruhu. Bükemediğiniz bilekleri gecenin bir yarısı evlerinden alıyor ve karanlıklarda hiçbir iz bırakmadan kaybediyorsunuz ya da ibret-i âleme ders olsun diye eğilmeyen o başların ulu orta cezasını veriyorsunuz. Siz sömürgeci bir zihniyetsiniz. Medeniyetiniz, sisteminiz ve kurallarınız özgür bir halkı eğip bükmek, damarlarındaki özgürlük, bağımsızlık duygularını bir sülük gibi emmek üzerine kurulu. Sömürgeci zihniyetiniz, bir ulusun sırtından yıllar boyu haksız kazanç elde etmenin peşinde.

Siz sömürgecisiniz! İçinizden bazıları yayıldığı toprakların çocuklarını kurtarmak, onlara daha iyi bir hayat sunmak için vatanına götürüyor, evlerinde ağırlıyor. Sizin aksanınızla konuşacak, en az sizin kadar kibar, sizin kadar entelektüel ve en az sizin kadar sahiplendiğiniz ulusunuzun çıkarlarına hizmet edecek gençler yetiştiriyorsunuz. Bir gün çıkıp gitmek isterlerse nankör, kendi dillerinde haykırmak isterlerse asi oluyorlar. Taş kafalı ve güneyli ve doğulu ve koyu renkli ve çekik gözlü ve her daim cahil kalıyorlar. Siz sömürge kültürünün yüksek medeniyetinden bakıyorsunuz dünyaya ve geleceği şekillendireceğinizi sanıyorsunuz.

Tayeb Salih’in yarattığı karanlık karakter Mustafa Said, sizin sisteminizin altını ince bir zarafetle oyan güneyli bir adam. Ondan korkuyor ve yaptıklarına ölesiye şaşırıyorsunuz. Siz istilanızla en masumların hayatlarını çalarken, Mustafa Said, sizin en masumlarınızı yine sizin öğrettiğiniz kurallar içinde kandırıyor. İstila ederken akıttığınız kanların aksine elini kirletmeden, gizlice teker teker intikamını alıyor medeniyetinizden. Kütüphanesinde kendi diline ait bir tek kitap yok Said’in. Sizin dilinizin şiirlerini okuyarak ve yazarlarınızdan alıntılar yaparak etkiliyor kurbanlarını. Mistik Said. Gizemli ve otantik Said. Etkileyici, pürüzsüz koyu teniyle ve kendine has cezp edici kokusuyla ve biraz da tütsülerin yardımıyla tek tek avlıyor kurbanlarını. Medeniyetinizin her sokağına ve evine korku bulaştırıyor. Mustafa Said’i eğitiyorsunuz. Said yüksek sosyeteye ve en güçlü politikacıların yanına sokuluyor. Ancak her avcı gibi o da günün birinde av olmaktan kurtulamıyor. Avcı, bir kadın suretinde çıkıyor kahramanın karşısına. “Balıkların soğuktan öldüğü” memleket Kuzeyin, ta kendisi oluyor. Nihayet, toprağını, ailesini kaybetmiş bu adam, sizin topraklarınızda da barınamıyor.

Sömürülenin kimlik arayışı

Tayeb Salih, yıllar yılı sömürülen bir toprağın Sudan’ın, bağımsızlık öncesi ve sonrası arada kalmış ruhlarını anlatıyor Kuzeye Göç Mevsimi’nde. Kuzey ile güney kültürünün arasına sıkışmış Mustafa Said’in yaşam eğrisinde ilerlerken, başka ayaklarca kirletilmiş topraklarda her bireyin karmaşık duygularını aksettiriyor bize yazar. Ülkesi fakirlikle ve açlıkla boğuşan, sömürgenin toprağında iyi bir eğitimle donatılmış, ancak ne ülkesine ne de kendisine mehlem olabilmiş nice Mustafa Said’ler, yaşam-ölüm çizgisinin hemen kıyısından bakıyorlar geçmiş ve geleceğe. Adını hiç bilemediğimiz anlatıcının ise, aynı çizgiyle karşılaştığında yapacağı seçim o yüzden çok önemli okuyucu için. Çünkü umutlar isimsiz anlatıcının ellerine bırakılıyor bir anlamda.

Yakıp gidebileceği bir eski, yani geçmiş ve umursamayabileceği bir yeni, yani şimdi zaman ve gelecek var isimsizin elinde. Kültürel bir değişimin ve yeni bir kimlik arayışının içinde debelenen isimsiz, daha özgür, daha demokratik, daha insani yaşam koşullarını arayan, ancak aynı zamanda geleneklerin kıskacına da dolanan bir adam. Ancak Mustafa Said gibi yenilgiyi seçmemesini umuyoruz ister istemez. Çünkü isimsizin yenilgisi baharları erteleyecek, belki de o bahar isimsiz yenilirse hiç gelmeyecek! Çünkü anlatıcının “suya fırlatılmış bir taş değil, tarlaya ekilmiş bir tohum” olduğunu içten içe biliyoruz. Bahar geldiğinde o tohumun topraktan fışkıracağını, belki de Muhammed Buazizi’ler yaratacağını, güzel bir bahar esintisiyle o tohumların geniş topraklara yayılacağını umuyoruz. Toprağın altındaki o tohumların uygun zamanda çıkmayı bekleyen küçük direnişçiler olduğunu da… İlk defa 1966 yılında Beyrut’ta yayımlanan “Kuzeye Göç Mevsimi” yıllar yılı yasaklı kitaplar arasında yer aldı. Mısır’da tam otuz yıl kitabın baskısı yapılamadı. Körfez ülkelerinin tümünde tamamen yasaklandı. Çünkü romanın arka planında hüküm süren umutsuz ve karanlık hava o coğrafyanın genel karamsarlığıyla birebir örtüşüyordu. Yine aynı coğrafyada “pornografik”, “yıkıcı” ve “dini aşağılayıcı” olduğu gerekçeleri nedeniyle büyük yaygara kopardı Kuzeye Göç Mevsimi.

1929 yılında Sudan’da doğan Tayeb Salih de tıpkı kahramanları gibi İngiltere’de eğitim gördü. İngilizceye tamamen hâkim olmasına karşın eserlerini Arapça kaleme alarak direniş kültürünü benimsediğini tüm dünyaya haykırdı. Ayrıntı Yayınları’nın yakın zamanda yayımladığı “Kuzeye Göç Mevsimi” de Arapçadan dilimize Adnan Cihangir’in özenli çevirisiyle aktarıldı. Afrika ve Arap edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Tayeb Salih’in bu unutulmaz eseri, Arap Edebiyatı Akademisi tarafından da yirminci yüzyılın en önemli romanı ilan edilmiştir.

  Kuzeye Göç Mevsimi’ni yazdı

http://www.izdiham.com/index.php/

Ömer Türkeş

Afrika ve Arap edebiyatının en en önemli yazarlarından Tayeb Salih, 1929 yılında Sudan’da doğdu. Hartum Üniveristesinde eğitim gördü. Bir süre ülkesinde öğretmenlik yaptıktan sonra İngiltere’ye yerleşen Salah, uzun bir süre BBC’nin Arapça bölüümünü yönetti, ardından Unesco’da çalıştı. Çok iyi İngilizce bilmesine rağmen romanlarını kendi dilinde kaleme alması direniş kültürünü benimsemesindendir. Sadece dili ile değil seçtiği konularla da direnişi sürdüren Tayeb Salih’in Afrikalı veya Afrikalı Arap olarak toplumsal, dini ve politik kimliğini sergilediği romanları -“Al-Rajul al Qubrosi” (“The Cypriot Man”, 1978), “Urs al Zayn” (“The Wedding of Zein”, 1969), “Mawsim al-Hijra ila al-Shamal” (“Season of Migration to the North”, 1969), ve “Daumat Wad Hamid” (“The Doum Tree of Wad Hamid”, 1985)- Batı’da ses getirmiş, pek çok dile çevrilmişti. Kısa hikayeleri de modern Arap edebiyatının en iyileri arasında sayılan Salih’in “Urs al Zayn” (“Zeyn’in Düğünü”) romanından uyarlanan Arapça film 1976 yılında Cannes Film Festivali’nde ödüllendirildi.

1966 yılında Beyrut’ta yayımlanan “Kuzeye Göç Mevsimi” 2001 yılında Arap Edebiyatı Akademisi tarafından 20.yüzyılın en önemli romanı olarak ilan edilmişti.

Göç Mevsimi

Batı literatürüne olduğu kadar klasik Arap yazınına, İslam ve Tasavvuf literatürüne de hakim bir yazarın Doğu-Batı sorununa bakışını yansıtan “Kuzeye Göç Mevsimi”, yoksul bir Sudan köyündeki basit yaşamı, köy halkı arasındaki karmaşık ilişkileri, geleneklerin boğucu baskısını ve bütün bunlarla çevrili bireyin özgürlük arayışını anlatıyor; Yedi yıl Avrupa’da eğitim görüp Sudan’a, Nil kıyısındaki köyüne dönen anlatıcının, köyde tanıştığı Mustafa Said’in, Said’in karısı Hasna’nın ve Sudan’ın hikayesini… Köye dönüşünden kısa bir süre sonra olağanüstü inceliği ve yakışıklılığı ile dikkatini çeken Mustafa Said ile tanışır anlatıcı. Köyde diğerleri gibi basit bir hayat sürdüren Said’in göründüğünden çok daha farklı bir kimliği olduğunu çok geçmeden öğrenecektir. Ancak onun hakkındaki bilgilerin tümüne ulaştığında Said çoktan ölmüştür. Başkent Hartum’da çalışmaya başlayan anlatıcı köyüne döndüğünde Said’in bıraktığı intihar mektubunu okur. Karısıyla çocuklarını kendisine emanet ettiğini yazan Said, anlatıcıya yeni bir ufuk açmıştır. Çünkü Said, Batı kültürü ile yetiştirilmiş, Londra’da çevresi kadınlar tarafından sarılmış, önemli mevkilerde bulunmuş ve Sudan siyasi tarihinde yeri olan bir adamdır. Onun neden inzivaya çekilip sıradan bir Sudan köylüsü gibi yaşadığını çözmeye başlar anlatıcı ve hikaye bir kimlik tartışmasına açılır.

Doğrusal görünen zaman akışının kırıldığı andır bu; sömürgecilik döneminde yetişmiş ve geleneğin dünyasını temsil eden Mustafa Said’in hayatı ile yeniliğin dünyasının temsili -bağımsız Sudan’da büyüyen- anlatıcının hayatları birbirini keser, birbirine karışır. Geçmiş yaşanıp tüketilmiş midir, yoksa yeni olanda geçmişin o en kötü kültürel izleri hala egemenliklerini sürdürmekte midirler? Mustafa’nın hayatındaki sırları farkeden anlatıcıdaki değişim aydınlarla halk arasındaki kültürel bir uçurum ifadesidir, ama Said’in her şeyi bırakıp köyle bütünleşme çabası bir çözüm müdür?

Benzer bir yolu kendisinden önceki dönemde geçen Said’in intiharı anlatıcının hayatını da etkiler. Ancak köyün hayatı basit ve gerçekçidir. Doğumu, çocukluğu, evliliği, yoksulluğu, yaşlılığı ve ölümü doğal bir akış içerisinde yaşar halk. Şimdi çok beğendiği Hasna’nın töreler gereği yeniden evlendirilmesinin önüne geçmek arzusundadır. Ancak bu kez de kültürel bir çatışmada buluruz kendimizi. Anlatıcı Sudan’ın yüzlerce yıllık gelenekleri ile mücadele etmekte güçsüz ve pasif kalacak, Hasna’yı trajik kaderinden kurtaramayacaktır.

İlk bakışta klasik roman kalıplarında yazılmış ve hikaye anlatımını öne çıkaran bir görünümü var “Kuzeye Göç Mevsimi”nin. Oysa, klasik romanın ben anlatımı ile yazılan hikayesinde, bu biçimi yalnızca geçmişin sömürgeci metinlerinden “Karanlığın Yüreği”ni taklit etmek ve onun ifade ettiği anlayışla hesaplaşmak için kullanıyor Tayeb Salih; Joseph Conrad’ın “Karanlığın Yüreği” romanında beyaz adamın Afrika’nın derinliklerine bir ırmak üzerinden yaptığı yolculuğu tersine çeviriyor. Edward Said’e göre “Kuzeye Göç Mevsimi”, üçüncü dünya edebiyatının direniş kültürünü yansıtır. İlk olarak dil artık İngilizce değil Arapça’dır, ikincisi yolculuk Sudan’dan Londra’ya doğrudur ve son olarak anlatıcı metropolden değil Sudan’ın bir köyünden konuşmaktadır.

Direniş aracı olarak roman

Sudan’da misyonerler elinde Batı kültürü ile yetiştirilen ve Afrika’nın Kuzeyine, Avrupa’ya göç eden Mustafa Said, sanki Conrad’ın roman kahramanı Kuntz’un negatifidir. Kuntz’un Afrika’da geçirdiği değişim ve ruhuna işleyen şiddet, İngiltere’de Said’e geçmiştir artık. Sömürgeci mirasın düşünsel ve kültürel izlerini taşıyan İngiliz toplumunda yaşarken öfkesini kadınlara yöneltir gençadam, ardından da -yine Kuntz gibi – kendisine. Üstelik onun anılarını okuyan, o şiddete ve ölüme tanık olan anlatıcı da farklı bakmaktadır artık hayata.

Bu kısa romanın görünürdeki hikayesinden çok daha derin göndermeleri ve yan anlamları var. Jameson’un ifadesiyle, bireysel kahramanın kaderinin üçüncü dünya kültür ve toplumunda mücadele veren kamunun allegorik temsiline dönüştüğü bir anlatı. Hikayedeki kişilerin toplumsal sınıf ve katmanları simgelediği ve aydının giriştiği mücadelenin, mücadelenin verildiği mekanla sınırlı olmayıp bütün bir ülkeyi ifade ettiği “Kuzeye Göç Mevsimi” Sudan’ın özel tarihidir.

Edward Said “Kültürel Emperyalizm” adlı incelemesinde Tayeb Salih’ın kurgusunun son derece bilinçli bir şekilde Joseph Conrad’ın “Karanlığı Yüreği” romanını izlediğini ve tersine çevirdiğini söyler. Kuzeyden güneye ve güneyden kuzeye olan müdahale ve geçişler, Conrad’ın çizdiği sömürgeci gidiş-geliş yörüngesini genişletip kabarıklaştırır. Salih sömürgeci edebiyatın kendine mal ettiği kurgusal toprakları gerçek sahipleri adına geri istemekle kalmaz, Conrad’ın görkemli düzyazısında boğulup kalmış farklılıkları ve bunların imgesel sonuçlarını da dile getirir. Çünkü “Üçüncü Dünyanın sömürgecilik sonrası yazarları, geçmişlerini yanlarında taşımaktadırlar; aşağılayıcı yaraların izleri olarak, çeşitli pratiklerin kışkırtıcısı olarak, geçmişe ilişkin, sömürgecilik sonrası bir geleceğe yönelerek gizil bir biçimde gözden geçirilen anlayışlar olarak, eski sessiz yerlinin genel bir direniş hareketi içinde sömürgecilerden geri istediği topraklar üzerinde konuştuğu ve yapıp ettiği, ivedilikle yeniden yorumlanıp yeni bir düzene sokulan deneyimler olarak”…

Simgelerle yüklenmiş bu sert ve eleştirel romanda hayatın anlamına ulaşamıyor anlatıcı. İntihar eden Mustafa Said ise eski ve yeni arasındaki bir sentezin başarısızlığını simgeliyor. Tayeb Salih, erkek kahramanların kültürel kimlikler çevresinde verdiği mücadelede başka bir meselenin ihmal edildiğini vurgularken, yüzeysel bir batılılaşma serüveninin sınırlarını çizmiş; Sudan’da erkek egemen toplumun ve geleneklerin gücü karşısında Mustafa Said de, anlatıcı da aciz kalıyorlar. Bir başka kültüre geçişin acılarını aynı duygularla paylaşıyorlar belki, ama onların hissettikleri acı yalnızca kurgulanmış bir bilinçte yaşanır, farklı kuşaklardan gelen bu iki erkek benzer bir kimlik kavgası sürdürürlerken yanı başlarındaki Hasna’ya kaderini sessizce kucaklamak düşüyor.

Tayeb Salih roman kişilerinin iç dünyalarını farklı düzeylerde ve yoğunlukta psikanalitik tahlillerle yansıtırken gerçeklik ve hayal, Batı ve egzotik şark arasındaki kültürel fark, kardeşliğin uyum ve çatışması, bireyin sorumluluğu gibi temaları öne çıkarmış. Bu motifler ve onların bağlamını yazarın İslâmi kültürel geçmişi ile pre-kolonyal ve post-kolonyal modern Afrika deneyimine dayanıyor. Ve sonuçta Tayeb Salih bireyin uyumlu bir varoluşunun ancak insani değerler etrafında kurulu bir toplumda mümkün olabileceğini vurguluyor.

Kuzeye Göç Mevsimi sömürgecilik deneyiminden geçmiş bir üçüncü dünya ülkesindeki kültürel değişimi ve kimlik meselesini bireylerde yarattığı yurtsuzluk duygusuyla birlikte ele alan yakıcı bir roman.


Sudanlı kült yazar Tayyip Salih'in ardından
Güneye göç mevsimi

Stefan Weidner
Almancadan çeviren Ogün Duman

Sudanlı kült yazar Tayyip Salih'in vefatıyla, Arap edebiyatı önemli bir yazarını daha kaybetti. Necip Mahfuz'dan bu yana eserleriyle anlatı dünyasında önemli bir yer tutmuş olan olan Salih için, Stefan Weidner bir anma yazısı kaleme aldı.

Sudanlı kült yazar Tayyib Salih

Tayyip Salih atmışlı yıllarda Beyrut'un cadı kazanı gibi kaynayan edebiyat sahnesine adım atmadan önce, Sudan edebiyat atlaslarında beyaz bir leke, edebi bir terra incognita, yani bilinmeyen bir topraktı. Salih, edebiyat için hiçbir mekânın dar, ırak ya da önemsiz olmadığını kanıtlama sanatında büyük bir ustaydı.

Sudan'ın kuzeyinde, Nil nehrinin büyük bir dirsek yaptığı, buharlı nehir gemilerinin haftada bir uğradığı, su pompalarının gece gündüz demeden çalıştığı ve 1929 yılında Salih'in dünyaya geldiği minik bir Afrika köyü bile edebiyat sahnesinde küçük bir yer sayılmazdı. Salih'in, öykü ve romanlarında köyün adı Wadd Hamid olarak geçiyor. Üstelik her Arap okurun burayı bildiğini söylersek de abartmış olmayız.

Kuzeye göç mevisimi

Salih, her biri Lenos yayınevi tarafından Almanca'ya da çevrilmiş ancak dört kitaplık dar külliyatına karşın, gerek siyah Afrika, gerekse Arap dünyasının en büyük yazarları arasında anılıyor. 1966 yılında yayınlanan romanı "Kuzeye Göç Mevsimi", modern Arap edebiyatının hiçbir zaman değişmeyecek ilk onunda yer almakta ve Ortadoğulu aydınların koca bir nesli için bir kült kitap olmanın yanı sıra Arap 68 Kuşağı'nın da başlangıcı sayılıyor.

Kitapta, son derece yetenekli, üniversite eğitimi almak amacıyla 1920'li yıllarda İngiltere'ye giden ve sırf eski sömürgecileri aşağılamak için kariyer merdivenlerini hızla tırmanan, cinsel iştahı doymak bilmez Sudanlı aydın Mustafa Said'in öyküsü anlatılıyor. Bu öyküyü daha o zamanlar clash of civilisations, yani medeniyetler çatışması kavramıyla etiketlemek mümkündü. Bugün dönüp bakıldığında Mustafa Said, gerçekten de Muhammed Atta'nın edebi selefi izlenimi yaratıyor. Ancak Tayyip Salih hiçbir zaman siyasi bir propagandacı ya da her şeyi siyah beyaz gören biri olmadı.

Salih, Mustafa Said'in yanına ikinci bir roman kahramanı olarak bir anlatıcı ekler. Bu kahraman bir nesil sonra yine İngiltere'de okumuş ve ardından her şeyin eskisi gibi kaldığı köyüne dönmüştür; köyde değişen yegâne şey, artık buraya yerleşmiş olan ve anlatıcının merakını uyandıran Mustafa Said'tir. İşte roman bu noktadan itibaren başlıyor. Anlatının sonundaysa Mustafa Said Nil nehrine atlayarak ölümü seçerken, anlatıcı araştırmalarının sonuna ulaşıyor ve yine Nil'in sularına kendini bırakmasına karşın son anda yaşama sarılıyor.

Köy yaşamı

Kitabın üçüncü kahramanı, aslında Tayyip Salih'in tüm öykülerinde karşımıza çıkan köyün ta kendisi. Salih'in ilk uzun öyküsü olan "Sain'in Düğünü"nde Wadd Hamid hâlâ bozulmamış bir kırsaldı; oysa "Kuzeye Göç Mevsimi"nde yavaş yavaş dengeleri bozulmaya başlamıştır. Burası artık zamanın nehrinde bir adacık değildir ve zamanla birlikte sürüklenir ve burada yaşayanlar arasında bunu fark edecek kadar hassas olanlar da bu süreçte tepetaklak olur.

Anlatıcının, köklerini yitirmiş Mustafa'nın nihilizmine karşı söyleyecek bir şeyleri mutlaka vardır: "Mümkün olduğu kadar birlikte vakit geçirmek istediğim birkaç insan ve yerine getirmem gereken görevlerim olduğu için yaşamaya devam edeceğim. Yaşamanın bir anlamı olup olmadığı beni hiç ilgilendirmiyor."

Salih'in eserleri sadece Şark ile Garp arasındaki ilişkiyi konu edinmekle kalmıyor, aynı zamanda bu eski İngiltere sömürgesinin edebiyatıyla belli belirsiz bir diyalog da sürdürüyor. Kendini sürekli Othello'yla karşılaştıran Mustafa Said, Viktorya Dönemi sonrası İngiltere'nin karanlık kalbine ve özellikle de kendi karanlıklarına doğru seyahate çıkıyor. Ve tıpkı Joseph Conrad'ta olduğu gibi, selefinin sırrının ve ona karşı duyduğu hayranlığın izini karanlığın kalbinde sürmek isteyen bir anlatıcı tarafından tasvir ediliyor Mustafa Said.

Postkoloniyal edebiyat şaheseri

"Kuzeye Göç Mevsimi", sömürgecilik sonrası edebiyatın en iyi örneği bir tür avant la lettre! (çağının ötesinde)

Oysa Salih'in yazar olmak gibi bir kaygısı yoktu. Tıpkı bir söyleşisinde söylediği gibi Londra'da onu yazmaya iten şey en nihayetinde sıla hasretiydi. Salih 1952 yılında BBC'nin Arabistan bölümüne spiker olarak İngiltere'ye gitmişti. Son döneme kadar İngiltere'nin başkentinde yaşayan yazar, kendini inançlı bir Müslüman olarak tanımlıyordu. Darfur'daki sürgün ve cinayetleri açık biçimde yargılayan Salih, Sudan rejimine de katı biçimde muhalifti.

Bu sebeple Sudan tarafından düzenli olarak ülkeye giriş yasağıyla karşılaştı. Kişisel olarak son derece candan, tevazu sahibi ama aynı zamanda çekingen biri olarak geri planda kalmayı severdi. Ona göre Klasik Arap edebiyatının her bir şiiri, kendi romanlarından çok daha değerliydi.

Ancak her ne kadar Salih son eserini 1971 yılında kaleme almış olsa da, belli ki edebiyat tarihi bu konuda farklı bir karara varacak. Sanatçının "Bandarshah" adlı romanı karanlık, zor, neredeyse mistik bir kitap. Bu eser, sadece on yıl içinde oluşan ve Salih'in zamanın Britanya İmparatorluğu'nun sömürge ülkelerinin edebiyatta nasıl intikam aldıklarını bütün kuramcılara gösteren bir belge gibiydi.

Mısırlı çoksatar yazarı Ala El-Asvani'den ("Yakubiyan Apartmanı"), eserlerini İngilizce olarak kaleme alan ve "Cidde'nin İki Aşığı" adlı kitabında, zamanında Werther ile Lotto'nun Klopstock okuduğu gibi, iki kahramanına "Kuzeye Göç Mevsimi"ni okutan Suudi Süleyman Addonia'ya kadar genç kuşak Arap edebiyatçılar sürekli Salih'in eserlerine başvuruyor.

Bir zamanların kervan yollarının günümüzde Batı ile Doğu, Kuzey ile Güney arasındaki edebiyat alışverişinin otoyollarına dönüşmüş olmasını da Tayyip Salih'e borçluyuz: Yani şimdi Güneye (edebi) Göç Mevsimi"!

 © Qantara.de 2009

 


'Kuzey', 'güney'in kanına girdi

EMRE TÜRÜN

Radikal Kitap / 23/12/2011

Mustafa, kadınların oryantalist fantezilerini kullanarak onlarla birlikte oluyor ve 4 kadının intiharına sebep olmak ve karısını öldürmek suçundan yargılanıyor

Modern Arap edebiyatının sessizliğini bozan Necib Mahfuz’un eserleri gibi Arap edebiyatının tüm dünyada konuşulmasını sağlayan kısacık bir roman ‘Kuzeye Göç Mevsimi’… İlk kez 1966 yılında yayımlanan bu kitap otuzdan fazla dile çevrildi. Sudan, Beyrut, Mısır gibi ülkelerde ‘dini aşağılayıcı’ ve ‘pornografik’ olduğu gibi iddialarla yasaklandı. Tayeb Salih’in önsözünde belirttiği üzere, kitap ilk yayımlandığında ülkesinde hem komünistler, hem İslamcılar tarafından bütünüyle reddedildi. Yayımlandığı yıllarda kutuplaşmalara yol açan, hakkındaki tartışmalar ve eleştiriler bir türlü bitmek bilmeyen kitap, 2001 yılında Arap Edebiyatı Akademisi tarafından 20. yüzyılın en önemli romanı ilan edilerek tartışmalara bir nebze noktayı koymuş gibi görünüyor.

‘Karanlığın Yüreği’ çarpmaya devam ediyor

Edward Said dahil birçok kuramcının ve eleştirmenin dikkatini çeken, makalelere ve tezlere konu olan ‘Kuzeye Göç Mevsimi’, Joseph Conrad’ın ‘Karanlığın Yüreği’ kitabıyla karşılaştırılıyor. ‘Kuzeye Göç Mevsimi’nin ‘Karanlığın Yüreği’nin devamı olduğunu söyleyen Edward Said’e hak vermemek mümkün değil. Conrad, İngiltere’nin, Kongo’da kolonileşme sürecini eleştirir ‘Karanlığın Yüreği’nde; Salih ise yine İngiliz işgaliyle tanışmış Sudan’da kurar hikâyesini. Conrad’ın Marlow’u, Salih’in isimsiz kahramanıyla birçok yönden benzer. Marlow, İngiltere’den Kongo’ya yolculuğa çıkar, Salih’in karakteri ise Sudan’dan İngiltere’ye eğitim görmeye gider. ‘Karanlığın Yüreği’nde dolaysız bir biçimde uygulanan, yerli halka karşı şiddetin koz olarak kullanıldığı bir kolonileşme süreci okuruz. ‘Kuzeye Göç Mevsimi’nde okuduğumuzu ise post-kolonizm (ileri sömürgecilik) kategorisinde incelemek daha doğru olur. Çünkü ‘Karanlığın Yüreği’ndeki beyaz adamın, üçüncü dünya ülkesinde kurduğu şiddetli baskı yerini siyah adamın İngiltere’ye kendi isteğiyle eğitim görmeye gitmesine bırakır. Artık işin içine emperyalizmin demir yumruğu değil, ‘görünmez el’i karışır. Kültürel ve politik açıdan fark ettirmeden kendisini benimseten bir kolonileşme vardır ‘Kuzeye Göç Mevsimi’nde. Bunun yanında, iki kitaptaki karakterler de yaptıkları yolculukların etkisiyle kendi içlerinde de bir yolculuğa çıkmış bulurlar kendilerini.

Kısaca romanın olay örgüsüne değinmek gerekirse; hikâye kitabın isimsiz kahramanı tarafından anlatılıyor. İngiltere’de yedi yıl İngiliz Edebiyatı eğitimi gören kahramanımız, doğduğu ve büyüdüğü yer olan Sudan’daki köyüne ailesinin yanına dönüyor ve köyün yerlisi olmayan ve köyün yerlilerinden Hasna ile evli Mustafa Said ile tanışıyor. Köy halkına kendisini uyumlu ve basit bir çiftçi olarak tanıtan Mustafa Said bir gece sarhoşken İngilizce bir şiir okuyor ve kahramanımızın gerçekte kim olduğunu sorgulaması üzerine hayat hikâyesini, yani gerçekleri, kahramanımıza anlatmak zorunda kalıyor. Mustafa’nın bıçak gibi keskin zekâsını, Kahire’ye burslu okumaya gidişini, orada kendisine bakan İngiliz Robinson çiftini ve en çarpıcı kısımlar olan İngiltere’de kadınlarla ilişkisini okuyoruz. İngiltere’de kısa zamanda ekonomi profesörü ve prestijli bir statü sahibi olan Mustafa kendisini ‘kuzeyin ve soğuğun özlemini duyan güney’ olarak tanımlıyor ve kadınlara bir avcı gibi yaklaşıyor. Kadınların oryantalist fantezilerini kullanarak ve keskin zekâsının yardımıyla söylediği yalanlar sayesinde kadınlarla birlikte oluyor ve sonunda birlikte olduğu dört kadının intiharından sorumlu olmakla ve karısını öldürmekle yargılanıyor. Hikâyesini kahramanımıza anlattıktan kısa bir süre sonra da karısını ve çocuklarını kahramanımıza emanet ettiğini yazdığı bir mektup bırakarak kayboluyor Mustafa. Cesedi bulunamasa da taşan Nil Nehri’nin sularında can verdiği sanılıyor. 1899 yılından 1956 yılına kadar İngiliz işgalinde kalan ve post kolonizm sürecine tabi tutulan Sudan’da geçen bu romanı okurken, ülkenin, hikâyenin geçtiği tarihlerdeki siyasi ve kültürel yapısı hakkında bilgi sahibi olmak, romanı eksiksiz anlayabilmek için yadsınamaz bir gereklilik. Toplumsal gerçeğin etkisini önemli bir şekilde hissettirdiği bu romanda Salih, coğrafyasındaki üzüntüleri, sevinçleri, gizemi ve kültürün bireylerin yaşamında minimalize oluş şeklini anlatıyor. Farklı iki kuşak olan Mustafa Said’in ve kahramanımızın, yaşadıkları topraklara hayat veren Nil Nehri gibi hayatlarının kuzeye akışını ve geri dönüşlerinin sonuçlarını okuyoruz. Mustafa en sonunda huzur bulmak için, bir sonraki kuşak olan kahramanımız ise yönetici statüsünde ‘büyük adam’ olarak İngiltere’den doğduğu topraklara dönüyor. Bu da bize gösteriyor ki, emperyalizmin bu Üçüncü Dünya ülkesi üzerinde yürüttüğü politikada taşlar zaman geçtikçe yerli yerine oturmaya başlamıştır. Globalleşen dünyamızın tüm Üçüncü Dünya ülkelerinde olduğu gibi…

KUZEYE GÖÇ MEVSİMİ
Tayeb Salih
Çeviren: Adnan Cihangir
Ayrıntı Yayınları
2011, 144 sayfa, 10 TL.

>

Valid HTML 4.01 Transitional