Yaşar Kemal Kuşlar da Gitti - Yaşar Kemal
Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor - Alain Bosquet



Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

08.04.2015

 


  Editörün Notu:  "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.” Yaşar Kemal

  Umutsuzluktan Umut Yaratmak

Bahar Vardarlı
Dipnot Kitap Kulübü


Kuşlar da Gitti adlı bu romanla, Kemal Sadık Gökçeli'yi sevgiyle anıyorum. Ne büyük acıdır ki bir insanın adını, kimliğini, benliğini saklamaya mecbur kalması. Hele bu kişi bir yazarsa eğer…
 
Umutsuzluktan umut yaratma çabasının romanı olarak tanımladığım bu kitabın sonunda ne yazık ki umutsuzluk galip geliyor. Yaşar Kemal gene bir insanlık destanı anlatıyor, bu kısacık ama çok kapsamlı romanıyla. Az bir anlatımla özü damıtıyor sanki... İnsan olmanın; görmek, ilgi, sevgi, etik değerler olduğunu; bu kuş avlayıcısı üç sokak çocuğunun serüveniyle okura aktarıyor. Her satırıyla bu roman bir insan olarak farkındalığımızı arttırıyor.

Normal yaşantımızda sadece varlığından haberdar olduğumuz kuşlar ve sokak çocukları birer belgesele dönüşüyor. Uzun tasvirleri konusunda Yaşar Kemal'i eleştirenler, onu okumaktan sıkılanlar mutlaka bu kısacık kitabı okumalı! Bu kitapta bir yaşam, bir Türkiye, bir evren aktarıyor Yaşar Kemal.   Fethi Naci'nin deyişiyle, "Yaşar Kemal için doğa yaşamın içindedir". Bu kitabı ele alır almaz, biz kentli okurlar, dışında durduğumuz, varlığından haberdar olmadığımız doğanın içinde buluyoruz birdenbire kendimizi… Kitap öyle farkındalık yaratıyor ki bizde, etrafta sesini duyduğumuz her kuşun; nerede, ne renk, hangi boyutta, ne tür olduğunu araştırır oluyoruz. Sokak çocuklarını artık göçlerin şehrin başına getirdiği bir felaket, sakınmamız gereken tipler, görmezlikten gelinmesi gerekenler olarak algılayamıyoruz.

Kuşlar ve çocuklar arasında çok paralellikler var romanda.   Aslında yaşam karşısında kuşlar da, çocuklar da çaresizler… Kuşlar nasıl göçmen kuşlarsa, çocuklarda köylerinden, kasabalarından kopmuş gelmiş göçmenler, tanımadıkları bu şehir yaşamında. Kuşlar nasıl yiyecek bulmak için çırpınıyorlarsa çocuklar da çırpınıyorlar yiyecek derdiyle… Kuşlara nasıl tuzaklar kurulmuşsa kafese koymak üzere, kentin vahşi koşullarında; aç, sefil çocuklar da aynı kuşlar gibi kent kafesine tıkışmış kalmışlar. Nasıl kuşlar hapsedilmişse sıkış tepiş kafeslere; eğitimsizlik, bilgisizlik, sevgisizlik, ilgisizlik çocukların çoğunu sonunda suça, yolsuzluklara, hırsızlığa götürecek. Bu kaçınılmaz sonları olacak… Onların da umutsuz gelecekleri hapishaneler, yani büyük demir kafesler olmayacak mı?  Nasıl kuşlar üst üste sıkışıp, kafeste ölmeye mahkum olacaklarsa çocukların sonları da pek farklı olmayacak. Onlar da hapishanelerde bir yatakta üç kişi tıkıştırılmayacak mı? Açlık, kötü şartlar sonucu hastalanacak belki de ölmeyecekler mi?

Azat buzat geleneğini temel alan bu roman, folklorik bir özelliğimiz olan, kuş azat etme ve böylece cenneti garantileme inanışını anlatıyor. Bu büyük bir aldanma ve aldatma aslında... Dünyada işlenen bir suça karşı, kuşun parayla satın alınması ve minicik kuşun azad edilerek kurtarıcı olması... Dinler, inanışlar, bu tip çareler, nesiller boyu bireysel sorumlulukları insanların üstlenmesini ertelemiş. Suç işlememek, erdemli olmak yerine, işlediği suçtan kurtulmanın yollarını aramış insanlık; hatayı yapmamaya gayret edeceğine, özünü kontrol edeceğine... İşte bu anlatılan öyküde de çocuklar bu suç çemberinin bir halkasına takılıyor. Boş inançlar bu cahil çocuklarda egemen oluyor çünkü başka sığınacakları dayanakları yok. Duyduklarına inanmaya, ona tutunmaya, onu umut etmeye mahkumlar... Kendilerine anlatılan her hikayeye inanıyorlar, ucunda kendileri için para umudu görür görmez peşinden gidiyorlar. Yeter ki karınları doysun, daha fazlasını istemiyorlar.

Kitapta en büyük ikilem, kuşların öbür dünyada azat edecek kişiye sağlanacak özgürlük için; daracık kafeslerde sıkıştırılarak ölüme mahkum edilmesi, telef olmaya terkedilmesi. Çocuklar bu kadar kuşu satamayacaklarını bile bile gene de avlıyor, durmadan yeni kafesler alıyorlar. Hem de annenin tek değerli yadigar kilimini çalıp satarak... Ayni milli piyango gibi, "ya çıkarsa" umudu var çaresiz çocukların gönlünde.

Yaşamda hiçbir şeyin kesin siyah beyaz olmadığı gibi bu romanda da griler çok; çocuklar onca hırsızlıklıklarına, yoksulluklarına, bilgisizliklerine karşın gene de ilkeli. Karşılıksız para almaya direniyorlar baştan, sonra da aldıkları parayı ödemek için çırpınıyor, kuşu alıp kaçan arkadaşlarını ayıplıyorlar, dışlıyorlar. Bu çocukların içinde, yaşadıkları acımasız yaşam koşullarına rağmen, en önemli insanı değer, ‘ sevgi’ barınmakta. Analarını, ailelerini seviyorlar; kazanacakları para ile onları mutlu etmek asıl amaçları.

Geleceğimiz dediğimiz çocukların, kente göçmüş, çaresiz , yoksul ailelerin bu çocuklarının yaşamına odaklanan bu roman bir belgesel gibi anlatılıyor. Gerçekler olduğu gibi sergileniyor. Okura hiçbir duygusal istismarda bulunmuyor yazar. Okura karşı tarafsız davranıyor, bırakıyor okur kabı kadar alsın alacağını, bu insanlık dersinden.

Çadırın karşısında elleri dizlerinin altına kenetli çocuk, seyirci çocuk gibi olmayı da seçebilir okur. Hiçbirşey yapmadan seyretmek biz çoğu kentlilerin suçu değil midir? Sonradan seyircilerin sayısı altıya çıkıyor... Sonuçta da kavga çıkıyor, kavganın çıkacağını bize anımsatıyor, belki de uyarıyor yazar. Yaşam adalete dayanır, adil paylaşımın olmadığı ortamda kavga kaçınılmazdır.

Kitabın sonunda, çocuklar açlıktan, çaresizlikten kafesteki kuşları yiyecek, zaten olmayan, ama sahip olduklarını sandıkları, insanlıklarını da yitirecekler, birer canavara dönüşecekler. İnsanlıklarına yabancılaşan bu çocuklarla biten roman, Yaşar Kemal’in kendini anlattığı röportajında , "insan çok zengin ve sonsuz. İnsan ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın, insanları insan yapan koşullar değil mi? Onları toprak, gök, hava, deniz, güneş yaratmadı mı? Onların sosyal, kültürel kalıtımları yok mu? Öyleyse insanlar, kaldıkları yerden, kendilerini yeniden yaratmaya başlarlar; hem de daha yeni, daha güzel, daha insanca değerleri yaratabilirler. İnsan oğlunun nihai amacı ulaşacağı güzellik, iyilik değil mi?" demesiyle insanlığın geleceği konusunda beni karamsarlıktan uzaklaştırıyor, içimi umutla dolduruyor.

Gene aynı röportajda, "insan yaratıcı gücünü, değerini kendisi yarattı. Tükendi dediğimiz anda aydınlığın sevincin türküsünü söylemek gerek. İnsanın mayasında bu aydınlık, bu bitmez tükenmez yaratma, düş dünyasına sığınma ve en umutsuz anlarda bile umut yaratma olasılığı var. Dünyaya her güneşin doğuşunda mutluluk sevinci varsa, insanlığımızdan korkmamalıyız," der.

Yaşar Kemal için en büyük tehlike insanlığın tarih boyunca yarattığı değerlerin yok oluşu ve bir daha yerine getirilememesidir. Yeniden yaratılamamasıdır değerlerin. İnsan yaratıcılığının yok olmasıdır korkunç olan! İnsanın en büyük değeri yaratıcılığıdır.


"Yaşar Kemal'e veda ederken"

Selim İleri:
02 Mart 2015

Bir arkadaşım, “Hangi sayfasını açsam destan çıkıyor karşıma” der, Yaşar Kemal’in romanları konuşulduğunda. Belki. Fakat yalnız destan değil; çağına tanıklık ederken, giderek artan şiddet, kabagüç, vahşet karşısında cesur bir itiraz! Yaşar Kemal’le 1960’ların sonunda tanıştım. O, büyük bir romancı, hayranı olduğum bir yazar; ben, yolun başında bir yazar adayı. Atatürk Erkek Lisesi’nde Fransızca hocam Vedat Günyol’un evindeyiz. Bir kasırga gibi gelmişti Yaşar Kemal. Hocanın sessiz, ıssız evi birdenbire gürültüler patırtılar, sevgiler, iyilikler, yaşama sevinciyle dolmuştu.

Şimdi o yılları hatırlarken, içim titriyor. O yıllar, edebiyatımızda “Üç Kemal’ler” dönemiydi: Orhan Kemal - Kemal Tahir- Yaşar Kemal. Artık hiçbiri aramızda değil. Bu üç büyük romancı genç edebiyatseverleri alabildiğine etkiliyor, hatta kimileyin tartışmalara yol açıyorlardı.

Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı yürüyüp, hangisi daha büyük romancı diye saatlerce konuştuğumuzu hatırlıyorum. Ve her defasında için için üzüldüğümü de.

Gerçek bir vefa insanı

Yaşar Kemal benim için her zaman akıllara durgunluk verici bir anlatış ustası oldu. Günyol’un evine kasırga gibi gelen adam, yazdığı her şeyde de büyük rüzgarlar estirir. Yalnız romanlarında, öykülerinde değil; onun yıllar önce kaleme aldığı, işte şimdi benim yapmaya çalıştığı gibi, bir veda yazısı vardır: Milliyet Sanat’ta yayınlanmış bu yazısında, Yaşar Kemal, unutulmuş bir romancıyı, Reşat Enis’i dile getirir. Kendisine yol açanlardandır Reşat Enis; Yaşar Kemal ısrarla vurgular…

Öyle sanıyorum ki, gerçek bir vefa insanıydı. Yazarlar çizerler arada bir birbirlerini çekiştirirler, bazen olur böyle şeyler. Yaşar Kemal yolunu açanlara hep sevgiyle, iyilikle yaklaşmıştır.

Yolun başındakilere de! 1980 Kasım’ında annemi kaybetmiştim. Camiden mezarlığa bizimleydi Yaşar Kemal. Bu inceliğini, bu duyarlığını asla unutmadım. Doğan Hızlan’la birlikte gelmişlerdi. Hızlan’la arkadaştık; ama o kadar ünlü bir yazar, kalkıp geliyor, genç bir yazarın acısını paylaşıyordu…

Yeryüzünün acılarını paylaştı

Yaşar Kemal, yaşamı, eseri boyunca da herkesin, yurdun, yeryüzünün acılarını paylaştı. Bu acıların dinmesi için sonsuz çaba harcadı. Üstelik, ucuz siyasetin tuzaklarına hiç düşmeksizin. Onun çok okunmuş, sık sık anılan eserleri arasında bir de ‘Kuşlar da Gitti’ var. Uzunöykü deniyor ama, ‘Kuşlar da Gitti’ Yaşar Kemal’in en güzel romanlarından biridir bence. Yazar, “İstanbul’un tarihini yazanlar”a seslenerek başlar. Dileği, Florya düzündeki kuşların, kuş yakalayıcılarının İstanbul’un tarihi yazılırken unutulmamasıdır. “Salıverilmiş” kuşların sevincini hatırlatır.

Sonra bütün acımasızlığıyla düzen belirir. Kuşlarla kuş yakalayıcıların birbirine karşıt görünen serüveni, ‘Kuşlar da Gitti’de bambaşka bir perspektiften değerlendirilir. Toplumda herkes kendi başına bırakılmış, yaşayabilmek için herkes, bir başkasının acılarına kayıtsız… Ama romancı, Yaşar Kemal, boyuna merhamet söyler!

Muhakkak ki bir merhamet romancısıydı. Onun eşsiz güzellikteki ‘Al Gözüm Seyreyle Salih’i bütünüyle bir merhamet ağıtıdır. Çocuk Salih’in sözlerini anmadan geçemeyeceğim. Hayatın kaskatılığına dayanamamış Salih’in kanadı kırık martısı için söyledikleri, bugünün Türkiye’sine belki her zamankinden daha çok sesleniyor:

“Bir küçücük kuş, insan değilse de insan gibi soluk almıyor mu, insan, insan gibi bakıyor vallahi, insan gibi yemiyor mu, içmiyor mu, insan gibi de arkadaşını tanıyor, vallahi de billahi de tanıyor, beni ta uzaktan görünce o bir tek kanadını çırparak, sevincinden bana doğru bir yuvarlanışı var, tıpkı insan gibi değil mi ana?”

Şiddet ve vahşete cesur bir itiraz

Son dönem eserlerinde bu sonsuz merhamet adeta bir sayıklamaya dönüşür. İnsanın insana yaptığı zulümden bütün bütün iğrenmiş bir Yaşar Kemal çıkar karşımıza.

Onun epik söyleminden söz açılmıştır. Bir arkadaşım, “Hangi sayfasını açsam destan çıkıyor karşıma” der, Yaşar Kemal’in romanları konuşulduğunda. Belki. Fakat yalnız destan değil; çağına tanıklık ederken, giderek artan şiddet, kabagüç, vahşet karşısında cesur bir itiraz!..

Son görüşmeyi, buluşmayı da anlatmalıyım. Yapı Kredi Yayınları, önceki yılda galiba, bir Yaşar Kemal oturumu düzenledi. Üç konuşmacıydık: Türkan Şoray, Zülfü Livaneli ve ben. Kapının önündeki kalabalıktan on sekizlerinde bir delikanlı yanıma yanaştı. Van’dan gelmiş, sırf Yaşar Kemal’i görmek, onunla tanışmak için. “Beni tanıştırır mısınız?” diye rica etti.

“Sen niye kendin tanışmıyorsun?” dedim. Çekiniyordu. “Öyle bir adam değil, çok alçakgönüllü bir insan” dedim. Oturum bittiğinde tanıştırdım. Gözleriyle görmüştü o genç, tanıştığı ünlü yazarın içten yakınlığını, dostluğunu.

Annemin cenazesine gelip, tabut yerleştirilirken kürek kürek toprak atan insanı hatırlıyordum, delikanlıya Yaşar Kemal çok alçak gönüllü derken…
 


"Yaşar Kemal yurdunun ve Ortadoğu'nun tartışılmaz sesi. O bize Homeros'la Eugene Sue arasındaki köprülerin daha yıkılmadığını gösteriyor. -Alain Bosquet/ Magazine Litteraire, Fransa-

"Yaşar Kemal'in yeteneğinin yaratıcı sıcaklığı üstün yapıtlar yaratıyor. Binbir Gece Masalları'nın atmosferi ile Kafka'nın bunaltısını bağdaştırabilmek azımsanır bir yetkinlik değil." -Alain Bosquet/ Magazine Litteraire, Fransa-

"Nobel Jürisi'na açık mektup: Oyunuzu Yaşar Kemal'e verin. Bugün size, neslinin ve çağının en büyük yazarlarından saydığım bir romancıdan söz edeceğim. Kuşkum yok ki, ileride bir Thomas Mann, bir Nikos Kazancakis, ya da bir Sinclair Lewis'le birlikte anılacaktır. Öylesine güçlü, öylesine inandırıcı." -Alain Bosquet/ Le Quotidien de Paris-İ

 

 

BİR BÜYÜK BULUŞMA : YAŞAR KEMAL KENDİNİ ANLATIYOR

24 MART 2015 OZDEMİRİ - 28 Şubat 2015 günü, yurt dışında,yazdığım ve aynı gün siteye koyduğum YAŞAR KEMAL TÜRKİYEDİR başlıklı yazı şu cümlelerle bitiyordu:

“Alain Bosquet bir Yaşar Kemal hayranıydı, en büyük hayali onun mutlaka Nobel Ödülü almasıydı. İsveçlilerin Yaşar Kemal’den ürktüğünü söylerdi. Nesinden ürkmüşlerdi?

Alain Bosquet, Yaşar Kemal’le bir nehir söyleşi yapmak istiyordu. Kendisi sorularını yazılı olarak Yaşar Kemal’e soracak, onun verdiği cevapları Tilda Kemal fransızcaya çevirecekti. Alain Bosquet soruları soruyor ama cevaplarını kolayca alamıyordu. Tıkanma noktalarında Alain bana ya yazar ya da telefon ederdi. Ben de Ağa’ya aktarırdım. 1980’lerin sonlarında başlayan yazılı görüşme, yanlış hatırlamıyorsam, 1990’da sonuçlandı ve Gallimard Yayınevi tarafından 1992 yılında yayınlandı. Kitabın Türkçesini oğlu Raşit kendi yayınevinde yayınladı. Yılını tam olarak hatırlamıyorum. Alain Bosquet ile Yaşar Kemal kitaba benim bir önsöz yazmamı istediler. Yazdım. Önsöz bilgisayarıma kayıtlı değil. Kitap daha sonra YKY (Yapı Kredi Yayınları) tarafından “Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor – Alain Bosquet ile Görüşmeler” adıyla yayınlandı. O arada YKY ile aram açıldığı için önsözün YKY’nin yayınladığı kitapta var mı, bilmiyorum. Türkiye’ye dönünce bakacağım.

Daha başka bir şey yazmak istemiyorum. Hakkında düşünce ve duygularımı, okuyacağınız iki yazı aktarmaya yeter.”

On gün kadar önce ülkeye geri döndüm. Kitaplığa baktım: Kitabın Toros Yayınevi tarafından yayınlanan ilk baskısı yok, ama YKY yayınladığı kitabın 5.baskısı var. Benim önsözü de yayınlamışlar. Bu arada, Bilkent Üniversitesi’nde yapılan bir sempozyumda yaptığım bir konuşmanın yayınladığı bir kitabı da buldum. Bu metni yakında siteye koyacağım.

Bu yazıyı yazmadan önce, kitabı tekrar okudum: Yaşar Kemal’in hayatı ve sanatı üzerine söylenmiş ve yayınlanmış en eksiksiz metin. Çünkü kendi ağzından çıkan sözler. Bu bakımdan Yaşar Kemal okurlanının mutlaka okumaları gereken bir kitap. Özellikle de eleştirmenlerin ve sanat tarihçilerinin mutlaka okumaları gerekiyor.

Düzeltici ve tamamlayıcı bilgi: Alain Bosquet’nin sorularını Türkçe’ye Onat Kutlar, cevaplarını ise Fransızcaya Altan Gökalp çevirmiş.

Özdemir İnce 24 Mart 2015
 




BİR BÜYÜK BULUŞMA ALAIN BOSQUET-YAŞAR KEMAL

Elinizdeki kitabın oluşumuna tanık olmuş talihli insanlardan biri de benim. Alain Bosquet ile Yaşar Kemal aracılığıyla 1978 yılında tanışmıştım. Alain’in Une Mère Russe[i] adlı romanı ile şiirlerini [ii] çevirirken mektuplaştık, telefonla konuştuk. Bu süre içinde onun en yakın ikinci Türk dostu ve arkadaşı oldum. İlk kez 1980 yılının nisan ayında Paris’te karşı karşıya geldik. Ala­in Bosquet’nin yapıtıyla ilk kez 1965 yılında Paris’te tanışmış, Verbe et Vertige[iii] adlı poetika kitabını büyük bir dikkatle oku­muştum. Bu kitap poetikayla ilgilenmemin başlangıcı sayılabi­lir. Ama onu gerçekten tanımaya başladığım dönem 1978-1980 yılları arasındadır. Bu süre içinde yayımlanmış bütün kitap­larını okudum, yaşamını öğrendim. Alain Bosquet şair ve ro­mancı olmasının dışında, çok etkili bir yazın ve resim eleştir­meniydi; daha doğrusu, Aydınlanma ve Ansiklopedi anlamın­da tam bir kültür adamıdır, bir bilgindir. Çok ilginç yaşamı vardır; bu yaşam ona özverili sevgi ve tutkuyu öğretmiştir. Karşı uçtaki duygular da yabancısı değildir Alain Bosquet’nin: Düşman olma sanatını bilir, ödünsüz nefretten kesinlikle ürkmez. Bir anlamda bir aydın kabadayıdır. Kabadayılık bağla­mında d’Artagnan’dan çok Robin Hood’a yakındır. Başta Ya­şar Kemal olmak üzere yabancı yazarlarla, yaygın olmayan dillerde yazan yazarlarla ilgilenmesi, onların tanınmasına katkıda bulunmak istemesi, sanırım, onun bu adalet ve hakseverlik duygusundan, düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Yaşar Kemal’in de dediği gibi “Burnundan kıl aldırmayan çok sert bir eleştirmendir,” ama bu sertlik yalnızca eleştirmenliğiyle sınırlı değildir, gündelik yaşamında, özel ilişkilerinde de bir tür sertlik gözlemlenebilir. Ne var ki bu sertlik yazar-insanları çok derinden sevmesine, çok anlamlı dostluklar kurmasına kesinlikle engel değildir. Ama onun yazın dünyasında, en yakınlarına bile özel muamele ettiği görülmemiştir. Özellikle sevdiği, dost bildiği yazar ve şairler yapıtlarıyla onu hayal kırıklığına uğrattıkları zaman, kendi deyimiyle “yarı canavar” olur ve o zaman kan gövdeyi götürür. Bulunduğu, konuştuğu yerlerde insanların, yazar ve şairlerin ondan nasıl çekindiklerini, ürktüklerini gözlerimle gördüm. Bu nedenle, düşmanlarının sayısı dostlarının sayısından yüzlerce kat fazladır.

Bu “yarı canavar” tam bir Yaşar Kemal hayranıdır. Bu hayranlık onun Yaşar Kemal üzerine onlarca yazı yazmasına yol açmış; Yaşar Kemal’in özellikle bu kitap konusunda tekrarladığı yan çizmelere katlanmasını sağlamıştır. Alain Bosquet’nin Yaşar Kemal’le bir söyleşi kitabı hazırlamak düşüncesini açtığı ilk kişi ben değilsem, Yaşar Kemal’den sonra ikinci kişi benim. Bu nedenle ikisi arasında, mektupla, telefonla ya da sözlü olarak özel ulak görevini yüklendim; Alain Bosquet’nin yakınmalarını, öfkelerini, dahası tehditlerini Yaşar Kemal’e aktardım. Bunlar sıradan çekiştirmeler değildi, Yaşar Kemal’e aktarmam için bana özel olarak söyleniyordu. Bu davranış, Alain Bosquet’nin doğulu yanını ortaya çıkartıyordu. Fransız dilinin en büyük ustalarından biri olan (birkaç gün önce, bütün yapıtlarına Fransa’nın Dili Ödülü verildi) Alain Bosquet bir yanıyla tam bir batılı, bir yanıyla da tam bir doğuludur.

Alain Bosquet özel yaşamıyla yirminci yüzyılın en ilginç insanlarından biridir. Ülkemizde Bir Sürgün Ana adıyla yayımlanan ve 1978 yılı “Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü”ne değer görülen yapıtını okursanız, bu okumadan duyacağınız sınırsız estetik hazzın yanı sıra onun ilginç yaşamından kesitleri de öğrenebilirsiniz.

Alain Bosquet, 28 Mart 1919 günü Odessa’da doğdu. Asıl adı Anatole Bisk’tir (bazı belgelere göre Biske). Sanayici, şair ve Rainer Maria Rilke’nin ilk Rusça çevirmeni Alexandre Bisk ile kemancı Berthe Turiansky’nin oğludur. Önce dedesinin, sonra babasının tutuklanıp ölüme mahkûm edilmesi üzerine, ailesi 1920’de Odessa’dan kaçarak Bulgaristan’a sığındı. Dedesi, bütün servetlerinin, mücevherlerinin içinde bulunduğu çantayı yolda yitirdiği için Varna’da yoksul bir yaşam sürmek zorunda kaldılar. Babası çeviri yaptı, annesi keman dersi verdi. Daha önce sözünü ettiğim Une Mère Russe ile L’Enfant que tu Etais (Marcel Proust Ödülü, 1982) adlı romanlarında yaşamının bu bölümünü ele alır.

Aile, ailenin bir kanadının yaşadığı Brüksel’e (1925) yerleşti. Okulda çok hırslı, parlak bir öğrenciydi. Almanların Belçika’yı işgal ettikleri gün (10 Mayıs 1940) askere alındı. Belçika ordusunun kısa zamanda teslim olması üzerine Fransız ordusuna katıldı ve yaşamının, yıllarca sürecek olan göçebelik dönemi başlamış oldu. Fransız ordusunun da bozguna uğrayıp silah bırakışmasının imzalanması üzerine bir süre Fransa’nın güneyinde, Montpellier’de oturdu. 1941 yılında Marsilya, Oran (Cezayir), Kazablanka (Fas), Havana (Küba) üzerinden ABD’ye ulaştı. New York’a gelir gelmez (1942) De Gaulle’cü gazete “La Voix de France”ın redaksiyon sekreteri görevini üstlendi. Bu arada André Breton, Saint-John Perse, Marc Chagall, Fernand Léger, Jules Romains, Thomas Mann, Hermann Broch, Piet Mondrian ve Bela Bartok gibi yazar, ressam ve müzisyenlerle tanıştı. Ve, bu yıl, yazdıklarını yayımlamaya başladı. İlk şiir kitabı yayımlandı. Aynı yıl ABD vatandaşlığına geçti. Orduya katılıp Teksas’ta piyade eğitimi gördü. Daha sonra ordunun haber alma servisine alındı. Londra’ya SHEAF’in 2. Bürosuna atandı ve Normandiya çıkarmasının hazırlıklarına katıldı. 1944 yılında Eisenhower’m karargâhıyla birlikte Normandiya’ya çıktı. 1945 yılında işgal altındaki Berlin’de, Müttefik Devletler Denetim Kurulu’nda görev aldı. Bu görevde ve daha sonra atandığı Müttefik İlişkileri Müdür Yardımcılığı ve Protokol Şefliği görevlerinde dönemin en önemli müttefik komutanlarını, devlet adamlarını ve politikacılarını tanıdı. Alexander Koral ve Edouard Roditi ile birlikte “Das Lot” adlı Almanca yayımlanan bir dergi kurdu. Gottfried Benn’e göre, yenilgiden sonra Alman edebiyatının en önemli olayı bu derginin yayımlanmaya başlamasıdır. Paul Celan ilk şiirlerini bu dergide yayımladı. Mac Carthy’ciliğin Almanya’ya ulaşması üzerine 1951 yılı nisanında görevinden istifa etti ve üstlerine, yaptığı işle ilgili olarak on yıl açıklamada bulunmamak sözü vererek Paris’e yerleşti, 32 yaşında tekrar öğrenci olup Sorbonne Üniversitesi’ne girdi. ABD’nin eski askerlerine bağladığı küçük bir maaşla geçinmeye çalışarak sıradan bir yaşam sürmeye başladı. İlk romanı La Grande Eclipse Paris’e yerleştiği yıl Gallimard yayınevi tarafından yayımlandı. 1952 yılında “Combat” gazetesine girdi. 1952 yılında, Langue Morte adlı şiir kitabına Guillaume Apollinaire Ödülü oybirliğiyle verildi. Jean Cocteau bu ödülle ilgili olarak Bosquet’ye şunları söyledi: “Sana bir ödül verildi, bunun nedeninin birazı şiirlerinin iyi olması, ama asıl önemli nedeni tanınmaman, düşmanın yok. Ama üzülme, yarından sonra bir yığın düşmanın olacak, bir yığın düşman kazanacak-sın.” Jean Cocteau’nun tahmini doğru çıktı, düşmanları çoğaldı. Ama şiir ve romanları biribiri ardınca ödüllendirildi: Sainte-Beuve Ödülü, Max Jacob Ödülü, Fémina-Vacaresco Ödülü, Broquette Gonin Ödülü, Fondation Jungamann Ödülü, Interallié Ödülü, Fransız Eleştirmenler Sendikasının Yılın En İyi Şiir Kitabı Ödülü, Fransız Akademisi Roman Büyük Ödülü, Marcel Proust Ödülü, yapıtının tümüne R.T.L. Ödülü, Fransız Akademisi Büyük Şiir Ödülü, Chateaubriand Ödülü (2 kez) ve bu yıl yapıtının tümüne Fransa’mn Dili Ödülü. Toplam, yanlış saymadıysam 14 ödül. Şimdiye kadar 16 şiir kitabı, 4 anlatı kitabı, bir oyun, bir aforizma kitabı, iki deneme, bir antoloji, 18 roman ve iki çeviri kitabı yayımlayan Alain Bosquet’nin yapıtları aralarında Türkçe de olmak üzere yirmi kadar dilde kitap olarak yayımlandı. Çevirmenleri arasında Samuel Beckett, Lawrence Durrell, Wallace Fowlie, Denise Levertov, Paul Celan, Vasco Popa, Vlada Uroseviç, Yevgeni Vinokurov, Adonis gibi kendi dillerinin en büyükleri arasında yer alan yazar ve şairlerin adlarını anabiliriz.

Halen Mallarmé Akademisi 2. Başkanı ve birçok ödül jürisinde üye olan Alain Bosquet tam anlamıyla bir yazın eri, yazın savaşçısıdır. Pek iyi olmayan sağlığına karşın “Le Monde”, “Le Figaro”, “Quotidien de Paris” gibi gazetelerde, “Magazine Littéraire” gibi dergilerde eleştirilerini ve yazılarını sürdürmekte ve “Nota Bene” adlı çok önemli bir uluslararası dergiyi yönetmektedir.

Alain Bosquet, Yaşar Kemal’le olan yakın dostluğu ve onun üzerine yazdığı yazılarla, bu satırların yazarının çevirdiği bir roman ve iki şiir kitabı nedeniyle okurlarımız tarafından oldukça tanınmaktadır. Bildiğim kadarıyla, önümüzdeki yıl, bir romanı (belki iki roman) ve bir anı kitabı (Marléne Dietrich) yayımlanacak ülkemizde.[iv]

1980 yılında Fransa vatandaşlığına geçen Alain Bosquet’nin Fransız dilinin yaşayan en büyük şair ve romancılarından biri olması bir yana, günümüzün en saygın uluslararası yazın oto-ritelerinden biri olduğunu da söyleyebiliriz. Edebiyat ve sanatla böylesine bir doluluk ve bağlılıkla bağlanmış pek az yaşam vardır.

Elinizdeki kitapta, Alain Bosquet’nin Yaşar Kemal’e sorduğu soruları okudukça, onun çağımızın roman sanatını ve Yaşar Kemal’in yazınsal dünyasını nasıl göz kamaştırıcı bir zekâ ve yürekle kavramış olduğuna sizler de tanık olacaksınız. Yaşar Kemal’e bu soruları soran kişinin Alain Bosquet olması kitabın değerini daha da arttırıyor. Bu çetin sorularla Yaşar Kemal’i yanıtlamaya zorlaması, kitabın oluşması için inatla direnmesi Yaşar Kemal’e duyduğu sevgi ve hayranlığın somut kanıtlarıdır. Alain Bosquet olmasaydı, sanırım, Yaşar Kemal yaşamıyla ilgili ayrıntılara belki de hiçbir zaman girmeyecek ve yazma bağlamında düşüncelerini açıklamak gereksinimini duymayacaktı. Elinizdeki kitap olmasaydı, hiç kuşkunuz olmasın, bizler için de, Yaşar Kemal için de bir eksiklik, bir tamamlanmamışlık söz konusu olacaktı. Bu nedenle her ikisine de engin bir gönül borcu duymamız gerektiği kanısındayım. İki büyük yazarın buluşması çok önemli bir yapıtın yazınsal kalıtımıza eklenmesine yol açıyor. Bu ortaklıktan çıkartılacak birçok yazınsal ve insansal dersler bulunduğunu düşünüyorum.

Yazımı, 11 Kasım 1992 günü Atatürk Kültür Merkezi’nde, Yaşar Kemal Gecesi’nde yaptığım konuşmadan bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Cumhuriyet Dönemi’nde Türk dili elbette büyük şairler ve romancılar çıkardı. Bu büyük şairler içinde Nâzım Hikmet bir simgedir, tıpkı Puşkin’in Rus dilinin, Walt Whitman’m Amerika’nın, Pablo Neruda’nm Güney Amerika’nın, Lorca’nın İspanya’nın, Victor Hugo’nun Fransa’nın simgesi olması gibi, Nâzım Hikmet de Türk şiirinin simgesidir. Yaşar Kemal de Türk romanının simgesidir; tıpkı Tolstoy ve Dostoyevski’nin, Stendhal ve Balzac’ın, Kafka’nın, James Joyce’un, Virginia Woolf ve Faulkner’in kendi ülkelerinin ve dillerinin simgeleri olması gibi. Yaşar Kemal çağımızın, bütün roman çağının en büyük yazarlarından, ustalarından biridir. İnsanların çalışmadan, yaratmadan övündükleri, “Türk, öğün, çalış, güven!” sloganına sığındıkları ülkemizde, ulusal ve evrensel düzeyde bir dev yapıt yaratmış olan ve bilinçli yazma eylemini sürdüren Yaşar Kemal’in gerçek büyüklüğüne zihnimizi, vicdanımızı ve dilimizi alıştıralım. Çünkü ‘Büyük’ sıfatı onun yazarlık eylemine yakışmakta ve onun kimliğinde inandırıcılık kazanmaktadır. Türk edebiyatının Yaşar Kemal’in büyüklüğüne gereksinimi vardır; Türk edebiyatı onun büyüklüğünü kavradıkça ve benimsedikçe, onun büyüklüğüne alıştıkça kendine güven kazanacak ve evrensel saygınlığına ve yaygınlığına kavuşacaktır.”

Bu büyüklüğün bilincine varmamıza, bu büyüklüğü kavramamıza olanak sağladığı için Alain Bosquet’ye derin bir gönül borcu ve saygı duyuyorum.

Özdemir İnce, Şişli, 9 Aralık 1992

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!