Ahmet Büke Kumrunun Gördüğü
Ahmet Büke



Anasayfaya
Eleştiri sayfasına
11.05.2016

 

  Editörün Notu:  Ahmet Büke, öykülerinde kişilerin ruhsal sorunlarının toplum sorunlarıyla bir arada oluşunu, sosyal ve ekonomik sistemin birey üzerinde müthiş bir baskı mekanizması kurarak onu nasıl ezip yok etmeye çalıştığını gösteriyor. Birey-toplum ilişkisinin karmaşık yapısını, açlık, yokluk, yoksulluk, işsizlik gibi temel sorunların dip dalgası gibi toplumu sarsarken bireylerin dünyasında ne denli derin kırılmalar yarattığını okuyoruz bu öykülerde. Yazarın, toplumu dikkatli ve bilinçli bir bakışla gözlemleyerek, toplumsal olguları yaratan dinamikleri, görünenlerin arka planını, bunların bireyler üzerindeki etkileri ve yarattığı tepkileri, yazınsal dilin ve kurmaca sanatının olanakları içinde başarıyla dile getirdiğine tanık oluyoruz. Bu görme ve sezme gücü, yazarın “insan, yaşam ve toplum” odaklı dünya görüşünden kaynaklanıyor asıl olarak. (Hülya Soyşekerci)

  Karmaşa"KİLİTLİ KALAN ANILAR"
O kadar acıdı ki içim zamanı çekip durdurdum bir ikindi vaktinde.” “Sarı Rüya Defteri” / Ahmet Büke

http://mavimelek.com/
Tuğçe Ateş


İstanbul'un Anadolu yakasının kuşu, tabii kumrusu çoktur. Böyle guguşçuk diye ses çıkaran, kahverengi kumrulardan. Datça civarındaki gri renkli, boyunlarına kolye gibi halkalar takınmış kumrulardan farklı, hem uçarken de pırrr diye ses çıkarıyordu onlar. Alt tarafı kuş deyip geçmemek lazım. Bir keresinde, dişi bir kumru balkonumuza yuva yapmıştı. Annem, kumru hanım daha rahat etsin diye içinde iki de yumurta bulunan özenli yuvasını kenara çekivermişti. Ondan sonra ne gelen oldu, ne giden. Meğer insan kokusunu sevmezmiş kumrular… Güvercinler öyle değildi, yavruları içeri bile aldık, bana mısın demediler, işleri görüldükçe sorun yoktu. Kargalar kuşların mafyası; başka kuşlar zaten söz geçiremiyor, insanlara sataşıyor çirkefler. Martılar, kargaların bahriyelisi, yumurtalarını kargalara kaptırmama peşinde, sürekli ekmek hatırına insanlardan yana gibiler. Serçelerse cingöz yumurcaklar adeta, carpe diem diye uçuşacaklar neredeyse. Kumruya dönersek, hem uzak hem sessiz hem de her nasılsa hisli bir kuş… Bu yüzden Ahmet Büke'nin son öykü kitabı Kumrunun Gördüğü'ne ismini vermesine şaşmamalı. İnsanların ne yaptığını gören, bilen ama kendine saklayan kuş… Ama Ahmet Büke, ortak olmuş onun dediklerine…

Acıyla tatlıyı yan yana olağan bir şekilde anlatmak
Kumrunun Gördüğü, iki bölümlü bir kitap. İlk bölüm “Tuzdan Köprü”de, genelde hatırlamak üzerine, yalın ve canlı bir dille, kimi zaman biçimsel oyunlarla yazılmış kısa öyküler var. Sarı Rüya Defteri, Şimdi Ölmüyorum, Mahur Beste, Vesikalıklar, İki Gün Sonrası, “Herkes Her Şeyleşiyordu…”, Kötülerin Karası, Belki, Kafesteyiz, Günah Topu, “Ruhi Bey, Biz Hepimiz Nasılız?”, Melek Annem, Mahallenin Bazı Ölüleri, “Zeki Kıraç, Akhisar Oteli”, Vazgeçmem, Hiç, Bitti: Arka Bahçede Kumru. İkinci bölüm “Sesler”de de kısa öyküler var. “Hatırlamak”, Kusmak – Unutmak, Bilmek – Gerçek. İlk bölümdeki öyküler arasında anıştırmalar, karakter ödünç almalar olsa da, bu bölümdeki öyküler yapboz gibi birbirini tamamlıyor ve okudukça anlıyorsunuz tam olarak neler yaşandığını. Adrenalin yüklü, postmodern bir film noir/kara film de denebilir aslında.

Kumru Kâmil. Olay yerinin üstünde uçar, insan gibi düşünür, “Neme lazım” diyerek uzaklaşır ve es kaza suratına yapışan cinayet notuyla yuvasına gider. Küfreder, “Allah Allah! Ne fenayız hepimiz,” der, hele bir de Bandista'nın “Her Şeyin Şarkısı”nın nakaratını söylemeye başladı mı gülümsemeden edemezsiniz. Kumru bunları hazin bir olaya istinaden söyler halbuki. Madem yeri geldi, acıyla tatlıyı yan yana olağan bir şekilde anlatmak da Ahmet Büke'nin öykülerinde içkin bir özellik.

Tek şahitler kumrular mıdır? Tabii ki hayır. Başka kuşlar da. “Üzerimizden sesler, kokular, kuşlar geçti.” Mesela güvercinler… “Mahur Beste”de bir cumartesi annesinin acılarına tanık olur, hatta belki onları paylaşmaya niyetlenir bir güvercin. “Karalı güvercinin biri üzerimizden uçarken yanımda duran koluma dokundu.” “Vesikalıklar”da kırlangıçlar. “Kırlangıç sürüsü geçti üzerimizden.” “Belki…”deki serçeler. “Yılanlı is öldürüyor serçeleri ve her şeyi.” (“Yılanlı is”, “ihtiyar öğrenci liderleri”nin yakıldığı bir çukurdan çıkan is. Yani, serçeler bu sefer insanın fena eylemlerinin tanığından çok kurbanı olur.)

Hafızanın bölük pörçük pencereleri
Kuşlar dışında, başka hayvanlar. Mesela kediler… “Sarı Rüya Defteri”nde kedi Yusufçuk, Kumru Kâmil gibi dile gelmese de ailenin başından geçenlerin sessiz tanığıdır. Sokak kedilerinden de sık sık bahsedilir. “Günah Topu”nda da evin kedisi Sarman'dır arka plandaki izleyici. “Sarman dışarıdan miyavladı, mutfak penceresinden atlayıp perdenin aralığından olup biteni izlemeye çalıştı.” Yine “Günah Topu”nda kısa süreli de olsa civcivler. Zira evin çocuğu dolaylı yoldan, ısıtıcıyı kapatıp donmalarına yol açarak onların ölümüne neden olur. (Çocuk büyüyünce bile, annesinin o civcivleri neden öldürdüğünü sormasını, ona büyük bir günah yüklemesini hiç unutamamıştır çünkü civcivler büyüseydi onlarla karınlarını doyuracaklardı.) Karıncalar, özellikle “Sarı Rüya Defteri”nde, “süreklilik konusunda” imgesel bir anlam taşır. “Şimdi bütün bu süreklilik diyelim ki bir noktada kesiliversin. Mesela karınca mermer parçasına dokunur dokunmaz kendini yuvaya daha yakın bir mesafede ama yine asıl patikanın üzerinde buluversin. Peki, bu süreksizliği nasıl ifade edeceğiz?” Horozlar, sığırcıklar, ateşböcekleri. Bunlar haricinde, sözü geçen yılan, kartal…

Hayvanlardan başka, bitkiler, ağaçlarla çiçekler de insanların hayatındadır. Çınarlar… “Ruhi Bey, Biz Hepimiz Nasılız?”da çınarlar adeta bir şeyler söylemek, müdahale etmek ister. “Çınarlar soyunurken kimse fark etmez ama içleri kıyılır. Kıvranırlar ve bize hep bir şeyler anlatmak isterler. Belki bunu daha sonra anlarız.” “Koca çınar”lardan başka, selviler, hurmalar, narlar, ayvalar, salkımsöğütler de selam verir okuyucuya ve sardunya, hanımeli, yasemin, aslanağzı, manolya gibi çiçekler de güzelliklerini paylaşır. Çiçeklerin çoğu özellikle en narinlerden seçilmiş. Aynı öykülerin narin yapısına yakışır nitelikte.

Peki, hayvanlar, bitkiler ve nesneler nelere tanık oluyor? İnsanların fena eylemlerine tabii ki. Toplumsal ve kişisel çatışmaların doğurduğu içler acısı sonuçlara. Öykülerde, toplumsal olaylar dahi bireysel pencerelerden gösterir kendilerini. Hafızanın bölük pörçük pencerelerinden. Başka bir deyişle, Memento filminin başarılı Türkçe adı gibi “Akıl Defteri”nden. Öykülerde de, bahsi geçen film gibi kişilerin geçmişinden anı parçaları birden ve sırasız beliriverir. İnsanlar unutkandır ve hatırladıkları bu parçaları bir araya getirmek genelde onları aşan bir çabadır.

En etkileyici öykülerden biri olan “Sarı Rüya Defteri”nde öykünün sonuna gelene kadar karakterle beraber kaybolur, onunla beraber hatırlamaya çalışırız. Ama neyi/neleri? “Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisi” bize ihtiyacımız olan iki önemli ayrıntıyı sunar: “ 'hayata dönüş': 19 Aralık 2000. Saat 05.00.” ve “wernicke-koesakoff:…Uzun süreli açlık grevlerinde ileri derece beslenme yetersizliğine bağlı genel durum bozukluğu.” Boğazınızdaki yumruyu yutkunup öyküyü baştan okuduğunuzda taşlar yerine oturur. Karakterin onu tanıdığını söyleyen insanları kendinin hatırlamamasından dolayı “yalan söylemelerine” sinirlenmesi, ezbere söylediğini sandığı şeyler, karakolu “uzay gemisi” gibi algılaması, ayaklarının alev alev yandığını hissetmesi, uzun süre fark etmediği halde birden yorulması, nereye gittiğini bilmemesi, anlatmak istediklerini “yavaş ve tane tane” dile getirmesi, uyuştuğu için bir şey tutamaz hale gelen ellerine “bakıp ağlayasının gelmesi”…

Bu öyküde parantez açılması gereken bir yer daha var. Genelde bir unutkanlık, karışıklık, bilmezlik içindeki karakterin başkalarının ona farklı davrandığını hissettiği bir yer bu.

“Zorla bellenen bir derim mi var yoksa? Hayır, diyorsunuz. O zaman neden ısrarla anlamaz ama idare eder gibi bakıyorsunuz bana? Daha tehlikeli olsam, misal evlerinize girip siz yokken elektrik sarfiyatınızı artırsam, yataklarınızda debelensem, ilaç kutularınızın içinde öğürsem, böyle sevimli ama beş ayaklı bir köpek yavrusuna içlenir gibi bakamazsınız bana.”

(Burada ayrıca Eğitmenler filmi de akla gelir. Üç genç, varlıklı ailelerin evlerine girip hiçbir şey çalmaksızın onların eşyasının yerini değiştirir. Ev sahipleri döndüğünde kendilerini güvende saydıkları evin düzenini değişmiş bulunca korkuya kapılır.)

Öyküler arasındaki karakter ortaklığı
“Sarı Rüya Defteri”nde açlık grevinden dönmüş bir karakter varken, ikinci öyküde halihazırda açlık grevi yapan bir karakterin gözünden görürüz o kasvetli ortamı. Veysel, açlık grevinde sona kalır ama fiziksel olarak tehlike arz etmesine rağmen bundan vazgeçmez. Kendi kafasında canlandırdığı bir filmi beyaz perde de izlediğini zanneder. Halüsinasyon görmeye de başlamıştır. “'T', bu. Duvara konuyor. Film oynamayan perdeme kaçtı. Elimi uzattım. İşaret ve orta parmağım uzadı. Öyle hızlı ilerledi ki iki tırnağım. 'T'yi kıskıvrak yakalayıp geri getirdim.” Veysel'in pamuk ipliğine bağlı yaşamına karşın “YAŞASIN HAYAT, YAŞASIN HAYAT, YAŞASIN HAYAT…” diye bağırması tüyleri diken diken eder. Bunların yanı sıra, öyküde Kumru Kâmil'in Numan Çelikbilek'in midesine indiğini de öğreniriz. İç parçalayan akıbeti bir kenara koyarsak, öyküler arasındaki karakter ortaklığının da bir örneği sayabiliriz bunu. Karakterlerin başka öykülerde karşımıza çıkması bir tanıdıklık hissi yaratır, küçük bir yerleşimde öyle ya da böyle bağlantılı her insanın başına gelenleri izliyormuşçasına okuruz öyküleri.

Acıklı olaylar bununla bitmez tabii. Öyküler toplumsal yönü ağır olaylardan daha bireysel olaylara doğru ilerler. “Mahur Beste”de eşinin de oğlunun da acısını taşıyan bir cumartesi annesinin sağlık durumuna rağmen İzmir'den İstanbul'a gitmesi. “Vesikalıklar”da siyasi nedenlerle Almanya'ya işçi olarak göç eden anne babasının geride bıraktığı (güya ileride alacakları) çocuklarının yalnızlığı. “İki Gün Sonrası”nda “İki gün sonrası mayıstı” cümlesinden yola çıkarak 27 Mayıs 1960 öncesi baskı döneminde, sakınca doğurabilecek afişler bastırmaya çalışan adam, baskıcıda çalışan bir işçinin “eski sevişmelerinden birini” sokağa düşüren sevgilisi. “Herkes Her Şeyleşiyordu”da işyerinde patronun seviştiği “çirkin” Gülten, abisinin namus temizlemek için cinayet işlettirmesi. “Kötülerin Karası”nda, İzmir'in Konak ilçesinin Karataş semtine gelen Fransız bir kadın ve onun hatırlattığı, bir sabah ailece “ölü anılarını” bırakarak giden Hacı Mikayel. “Kafesteyiz”de işyerine bir nevi hapsolmuş “Afrikalı adamlar” ve iki şirket çalışanın biten yasak aşkı. “Günah Topu”nda annesinin civcivleri -dolaylı da olsa- öldürmekle suçlamasını “yağlı, kat kat bir hörgüç” gibi içinde taşıyan karakter. “Melek Annem”de çocuğunun geleceği uğruna alkolik kocasını öldüren, sevgilisine kaçan ama sevgilisi çocuğunu istemediği için ondan da vazgeçen bir anne. Özetle, toplumsal olayların yanında, hemen her öyküde bir aile ferdinin gidişi, kaybolması, ölümü (özellikle de anne babanın ölümü), öldürülmesi ön planda.

Ahmet Büke“Bütün dünyayı sarıya boyadım”
Sokrates, hatırlama konusunu en yoğun işlediği Menon adlı diyaloğunda, Menon'a yeni bir şey öğrenmediğini, aslında her şeyin zihninde olduğunu ama unuttuğunu, klasik tarzı diyalektik yöntemle hatırlatma yoluna gider. Ahmet Büke'nin öykülerinde zihnin kapalı bölmelerinde kilitli kalan anılar çıkmak için debelenir ama orada diyalektik yöntem değil (“Sarı Rüya Defteri” ve “Hiç” belki biraz dışarıda bırakılabilir), canlıları (hafızada kıvılcım oluşturan insan, hayvan ve bitkileri) bir kenara bırakırsak, koku hafızası çok sık kullanılır. Koku hafızası, insanın en derin iz bırakan ve yıllar geçse de bilinçaltındaki etkisini yitirmeyen hafızadır. “'Koku hissiniz nasıl? Koku alabiliyor musunuz?'” “…acıyla karışık hatırlama –hatırladıkça daha çok sevmeye, hiç unutamamaya, pişmanlığa, keşkelere ve aniden yastıklardan fışkıran eski bir kokuya dönen o his–” “Annem kızartmanın üzerine domates sosunu döktü içeride. Kokusu içime doldu.” “…üstelik hâlâ terle karışık bir koku ve titremelerle dolu eski sevişmelerinden birisi sokağa yuvarlanıverdi.” “Saçları yasemin kokuyor.” “Yüklük kokusu, eski Mushaf kokusu doldu genzime.” “Öleceksem burada ölmek isterdim. Bu kokunun üzerinde. Güneşte kalmış armudun çürüklüğü gibi, yere dökülen gülsuyunun topraklı yanıklığı gibi… avuçlarıyla toplayıp geri içine tıkmaya çalıştığı kokusuna sarınıp hiç uyanmayabilirim.” “Yanık kokusu kaldı içimde. Hiç gitmiyor şimdi.” “'Zeki Kıraç gibi kokuyorsun.”

Doğurgan metinlerden süzülüp kaleme akanlar… Yukarıda bir kısmı alıntılanan koku kullanımlarından başka, ölü ve deliler, cam kırıkları ve pek tabii renkler de sık sık geçer. En sık kullanılan renk sarı, yani ayrılığın ve hastalığın rengi. “Kocaman, taşlanmış, yorulmuş, gün görmüş de solmuş bir cam parçası buldum. Kirli sarı avuçlarım kadar büyük. İki gözümün önüne getirip dünyaya baktım. 'Artık her şey böyle olacak,' dedim. … Bütün dünyayı sarıya boyadım.” Kırmızı, kanı, ateşi, sonuçta ölümü simgelediği için yine sıkça karşımıza çıkar. (Nar meyvesi de kırmızı renginden dolayı birkaç kez görülür.) Siyah, kara, karanlık zaten öykülerin anlatmak istediği atmosferler için biçilmiş kaftan. Beyaz da bazen ölüme, bazen de el değmemiş geçmişe duyulan özleme (örneğin beyaz badanalı evler) dokundurur. Ara ara yeşiller çıkar karşımıza, bize bir yandan hayat, canlılık da var demeye çalışırlar belki. Hepsi de, feci bir olaya kurban gidip parçalanan, yitirilen hayatlar için kullanılan etkileyici imgeler.

Kumrunun Gördüğü, bizim bir türlü göremediğimiz, bilinçaltımızın bir köşesine ittiğimiz, hatırlamadığımız veya hatırlayamadığımız hazin olayları inceden inceye yüzümüze vuruyor aslında. Her gün etrafımızda gördüğümüz insanlar, hayvanlar, bitkiler, cansız nesnelerin her birinin bize bir hikâye anlattığını gösteriyor. Ufak ayrıntılar, renkler, kırık camlar ve daha birçoklarının neler gizlediğini. İnsan doğasının nelere gebe olduğunu. Hepsi de, Ahmet Büke'nin doğal, yalın, akıcı, zıtlıkları olağan göstererek anlatan satırlarından dökülüyor. Burada yazılabilenlerse, klasik tabirle bu doğurgan metinlerden süzülüp kaleme akanlar…

Kumrunun Gördüğü / Öykü
Ahmet Büke Can Yayınları, 2010, 184 s.
tugce@mavimelek.com
 

Ahmet Büke’nin muhteşem hikâyeleri: ‘Kumrunun Gördüğü’ http://arsiv.taraf.com.tr
Pakize Barışta

Edebiyat görür. İnsanın görmediğini, göremediğini görür.

Kalemin gezintisi ve rasadıyla, insanın sınırlı gezintisi ve algılaması farklıdır; insan, edebiyatın gerisinden koşar çünkü hep.
Bir de şu var: Edebiyat, yoldaşlarıyla birlikte bu coğrafyayı seçmiştir: Edebiyat-felsefe-tarih; Homeros, Thales, Herodot, bu coğrafyanın, Anadolu’nun Ege’nin hem seçilmişleri, hem de seçenleridir. Binlerce yıllık birikim istifinin, yol haritasının önemli bir durağıdır bu çığlık, bu hezeyan.
Görmenin, anlamanın, algılamanın; acının, acılı sevincin, kederin via edebiyat hissedilişidir bu.
Edebiyat, insanı yola çıkarır; sistem ise insanı edebiyattan uzaklaştırır.
Bu çatışmanın merkezinde edebîlikle anti-edebîlik vardır. Edebiyat yaşatırken, sistem onu yakar. (İnsanın görmesini zorlaştıran da, bu ‘yakma’dır işte; edebî çığlığın susturulma projesidir.)
Edebiyat, insanın tek ve gerçek yoldaşıdır bana göre, Ahmet Büke’nin edebiyatı gibi.
Ahmet Büke’nin kalemi, hayat içinde dört boyutlu (üç boyut+zaman) geziniyor; derinlikler ve inceliklerin göründüğü bir panorama çıkıyor karşımıza.
Ve bu panoramada insanın doğasıyla karşılaşıyoruz.
Belki de kusurlu bir doğanın (varoluşu kusurlu, varlığı kusurlu, hayatı kusurlu) kusursuzlaştırılması çabası onunki.
İşte, Kumrunun Gördüğü budur, benim için!
Masumiyetle, bu tür görmenin acısı, insanın bu yerkabuğu üzerinde –zaman boyutunu da altüst ederek- ne hallerde yaşadığını bir nebze olsun fark ettiriyor. Bu haller, yazarın ince mizahı ve hoşgörüsüne rağmen, pek öyle kaldırılacak, pek öyle unutulacak bir yük değil. Bu öyle bir masal ki, gerçeğin de, gerçekliklerin de ta kendisi aslında!

Kumrunun Gördüğü adlı kitapta yer alan sıradışı hikâyeleri, Nilgün Marmara’nın şu dörtlüğü açıyor:
“Uyanıyorum küstah sözcüklerle:/ Ey, iki adımlık yerküre/ Senin bütün arka bahçelerini/ Gördüm ben!”
Kumrular görür.
Ahmet Büke’nin hikâyelerinin örgütlendiği insanın doğası içinde; insanla eşleşmiş diğer bütün doğalar var. Hayvanlar, bitkiler, denizler, taşlar.. hepsi birer karakter, birer kahraman, birer konuşan ve birer gören.
Bunlar birbirlerine sesleniyorlar, birbirleriyle uzaktan bakışıyorlar ve işaretleşiyorlar.. birbirlerine hem tek tek, hem de hayatla ilgili olan aidiyetlerini sunuyorlar; birbirlerinin ortak hayat aidiyetlerini sorguluyorlar. Ve yazar, bunları örgütlerken, okurun okuma ezberini de zorluyor, hatta bozuyor: Alışılagelmiş edebî sürekliliğialtüst ediyor; sonuç, başa çekiliyor, dipnot üst-not oluyor âdeta. Ahmet Büke, özgün bir duygu akımı örgütlemiş yazısıyla; bilinç akımını teğet geçiyor!

Duygunun sürekliliği yerine, hayatın süreksizliğine uygun bölüklü bir duygu akımı yaratmış. Bu özel edebî akım, görüneni (hissedilen görünen) kadrajladığı gibi, kadraj dışına da akıtıyor duyguyu; zamanın dışına taşırıyor, algı dışı bir algı oluşturuyor, duygu dışı duygu akıtıyor. Ve sonuçta yazarla okur arasında bir gizli mesaj akımı yaratıyor! Ancak, gerçekleşmiş olan bu mucize; yani okuma, sahip olduğumuz mevcut okuma ezberiyle kolay kolay çözebileceğimiz bir şey değil.

Antenlerin çok açık olması gerekiyor.
Kumru çok saf çünkü! Bir şekilde arınıp, bu safiyetin içine girmek gerekiyor:
“Bütün bunları torbaya tıkıp makatımda sakladığım küçük kurşun kalemle yazıyorum. Beni bıraktıkları kuru yatağın uzun tahtalarının arkası mükemmel bir defter oldu. Sert ve katı bir defter. / ... Gözüm kararıyor. Ama yine de yazıyorum. Hey, hey, heeeeey. Sesler var dışarıda. Duvarlara vuruyorlar. Kapılar yumruklanıyor. ‘YAŞASIN HAYAT, YAŞASIN HAYAT, YAŞASIN HAYAT...’ Ağlamasana Veysel. (Aslında ‘Ağlama oğlum Veysel,’ dedim. Sevdim kendimi biraz. Arkadaşların sesleri bunlar. Beni bu hücreye gömebileceğinizi mi sandınız. Bütün o harfler kendi seslerine tutunup uçuyor havada. Buraya kadar geliyor işte.) Şimdi ölmüyorum. Vazgeçtim. İkinci tahtaya başladım. Her şeyin bir anlamı var. Öyle mi? Aç kalınca ve açlığı unutunca yani bu dünyadaki kütleni havadan daha hafif bir noktaya getirince bütün bunları görebiliyor insan. Şimdi bütün söylenen sözlerden daha yukarıda ve onlara dokunabilecek yükseklikteyim.”

Ahmet Büke, yedi kat yerin altıyla, yedi kat göğün arasında sıkışıp kalmış olana, kumrunun gözüyle sesleniyor. Okurun, uçuşan harf duygularını, savrulan hece duygularını yakalamasını istiyor bir bakıma. Kumrunun gördüğü, Mevlâna’nın, Yunus’un, Proust’un, Kafka’nın gördüğüdür bence.
Ve yazar bu masalı (bu kadim masalı), çağdaş bir edebî inovasyon yaratarak sürdürüyor.
Kumrunun Gördüğü, edebiyatı felsefeleştiriyor bana göre.
Ahmet Büke’nin gerçekle, fanteziyle örülmüş muhteşem hikâyelerinin edebî dili de sıradışı bir melodiye sahip; içinde bütün renkler ve bütün renklerin karışımları var.
Ahmet Büke, benim için –tartışmasız- bir dünya yazarıdır. İyi çeviriler ve iyi bir ajanla bütün dünyada geniş bir okur kitlesi edinebilir, büyük edebiyat ödüllerine doğru yürüyebilir kanısındayım.
(Kumrunun Gördüğü, Ahmet Büke, Can Yayınları)
pakizebarista@gmail.com


Sonsuz şimdiki zamanda öyküler
BEHÇET ÇELİK
Radikal Kitap / 11/06/2010
'Kumrunun Gördüğü'ndeki öykülerde anlatılanlar kadar anlatma üslubu da insanı iki duygu arasında gezdiriyor. Kederli bir üsluptan söz edebileceğimiz gibi neşeli bir üsluptan da söz edebiliriz. Kederin de yaşama dair olduğunu unutturmayan, neşenin ise vurdumduymazlık olmadığını sezdiren bir yaklaşımla anlatılıyor öyküler Ahmet Büke’nin önceki kitaplarını (İzmir Postasının Adamları, Çiğdem Külahı, Alnı Mavide) okuyanlar öykülerinde çocukların ve delilerin ayrıcalıklı bir yeri olduğunu bilirler. Büke’nin öykülerini okurken daha ilk cümlelerde bildiğimiz dünyaya hem çok benzeyen, hem de ondan bir hayli farklı yeni bir dünyaya çekiliriz. Bizi bu hem tanıdık hem de uzak atmosfere çeken, başka bir deyişle, bu çok özel atmosferi yaratan, olup bitenlerin toplumsal değer ve kabulleri henüz bilmedikleri ya da tanımadıkları için modern dünya tarafından dışlanan kişilerin gözünden görülüp onların diliyle anlatılmış olmasıdır. Onların gözünden görülüp onların dilinden anlatılan dünya bizim dünyamızı andırır; kullanılan kelimeler de çoğunlukla sözlüklerimizde karşılıkları olan sözcüklerdir, ama bu kelimelerin bir araya gelerek oluşturduklar evren içinde yaşadığımız, parçası olduğumuz evrenden farklıdır. Bizim cansız bildiğimiz nesnelerin kalbinin attığını işitiriz orada; düşünmez sandığımız hayvanlarla bitkilerin akıl fikir yürütüp konuştuklarına tanık oluruz, ya da köpeğin biri eski bir sevişmeyi ağzına atabilir. Daha önemlisi, bunların hiçbirini yadırgamayız. Masal okurken de olağandışılıkları yadırgamayız, fantastik bir metni okurken de... Hazırlıklıyızdır. Fantastik metnin yazarı yabancı bir âlemi anlattığını isimlerle, mekânlarla duyurur çok zaman; masalcı, “Bir varmış bir yokmuş...” diyerek hazırlar bizi, -mişli geçmiş zaman kipinin masalsı bir yanı vardır. Ahmet Büke’nin öykülerinde böyle bir giriş, böyle bir hazırlık yok. Olağandışılıkları bize olağanmış gibi gösteren geniş zaman kipi olabilir bu öykülerde. ‘Çok geniş zaman’ kipi de diyebiliriz buna. Bildiğimiz geniş zamandan da geniş bir zamana yayılıyor gibidir anlatılanlar.

“Arsada Ford. Aynaları kırık. Böyle dalgalar gibi patlamış arka camı. Senihi Abi’nin şapkası vites kolunda, torbaları şoför koltuğunda, arka koltukta battaniyesi, altında Senihi Abi. Uyur o kimseye ses etmeden.” Görüntülerle beslenmiş bir geniş zamandır buradaki. Normalde bir araya gelmeyecek nesnelerin (battaniye ve vites kolu) bir araya gelişiyle hikâyesi sezdirilen arabanın çok uzun zamandır orada durduğu anlaşılır, ama bu cümleler bize bir şey daha duyurur. Senihi Abi de çok uzun zamandır orada uyuyordur, bundan sonra da bir o kadar zaman boyunca, hatta sonsuza dek orada uyuyacaktır. Belki de bu ‘çok geniş zaman’ kipine ‘sonsuz şimdi’ kipi diyebiliriz. Zamanın sürekliliği kopmuştur. Çocuk ve deli için anımsananlar geçmişe olduğu kadar şimdiye de aittir. Hayaller, beklentiler ve kurgular için de geçerlidir bu. Olmuş olan, olmakta olan ve olacak olan... hepsi şimdiye aittir. Bu ‘sonsuz şimdi’nin içerisinde hatırlamak da bizim akıp giden zamanımızdaki şey değildir unutmamak, unutamamak halini almıştır.

‘Zaman çakıldı kaldı’ Büke’nin öykü kişileri, bizim geçmişte bırakıp şimdiye taşımak istemediklerimizi geçmişte bırakmaya yanaşmazlar. “Peki, bu sesten, görüntüden kısaca an dediğimiz, çoğunu bitirince unuttuğumuz kayıtları boşuna mı açıyorum ortalık yerde,” diye sorar bir öykünün anlatıcısı. Üstelik “kalıcı hafıza kaybı ve kayıt bozukluğu” vardır onda. Hatırlamaz, ama hatırlatır; hatıranın kendisi olmuştur çünkü. Zaman onun için belirli bir anda durmuştur “Zaman çakıldı kaldı. Sonsuz şimdi başladı” der. Zamanla birlikte benliği de çakılıp kalmıştır. Dünyanın egemenleri bizzat yaptıkları ya da sebep oldukları kötülükleri bir an önce unutabilmemiz için zamanı hızlandırmanın yollarını arayıp bulurlar. Böylece farklı kötülükler arasındaki ilişkilerin de görülmeyeceğini düşünürler. Kötülüklere maruz kalanları, görünmezleştirmeye çalışırlar, bir yerlere kapatıp saklarlar. Bunları yapamayacakları zaman yaşadıklarını anlatamamaları için onları yaftalarlar, dillerini, dağarcıklarını söküp alırlar. Ama bu arada onların varlıkları anlatmak istedikleri şeye dönüşür. Onlara bakıp başlarından geçenleri okuyacak bir şifre çözücüye ihtiyaçları vardır sadece. İşte, hikâye anlatıcısının işi budur onlara görünürlük kazandırmak, karartılmaya çalışıldığında üzerlerine edebiyatın, dilin, kurgunun ışığını tutmak.

Ahmet Büke’nin öykülerinin atmosferi gücünü ve çekiciliğini iyiden iyiye unutulan, daha insani bir dünyayı hatırlatıyor olmasından alır. Anlatılanlar yüreğimizi burkan, boğazımızı düğümleyen şeyler bile olsa, “yaşasın hayat” dememize engel olmayan bir ton bulunur bu öykülerde. “Hiç”teki gırnata sesi gibi kederli, ama hayatı duyuran, hatırlatan: “İnce, hüzünlü, cambaz ipinde heyecanlı, sedirdeki ölü kadar sessiz, beyaz tende yuvarlandı; o canlı, sarıya çalan, buğday kokulu, terli damlalarına sarılıp iç geçirdiğimizdi. (...) Gırnatanın körüğü incecik çatlaklardan sızıp evlere girdi. Doğduğumuz, seviştiğimiz, dövüştüğümüz, ağladığımız evlere giriverdi. Pis su borularından yeniden derelere, derelerden denize aktı. Orada boz bulanık suda yüzen eski arkadaşlarını buldu.” Kumrunun Gördüğü’ndeki öyküler de şehirlerin, kasabaların arka mahallelerinden, bahçeli evlerin loşluğundan geçip, annelerin özene bezene pişirdikleri yemeklerin kokusuna bulanıyor, oradan komşu sokaktaki kırık dökük metruk binalardaki gizli sevişmelerin tanığı börtü böceğin, kedinin köpeğin gözlerinden aldığı güçle mahallenin işkence görmüş ağabeylerinin yüzlerindeki yaraları yalıyor. Sabahtan akşama ayakta çalışanla işsiz kahvesinde akşama dek oturanın yorgunluklarını görüp kederlenen bir kumru gibi süzülüyor havada.

Ne gelir elimizden... Nerede ve nasıl insanlıktan çıktığımızın öykülerini kaleme alıyor Ahmet Büke. Trajik ikilemlere dikkat çekiyor; çalışmak insanı kafese kapatıp nesneleştiriyor, ama işsizlik, eve nasıl ekmek götüreceğini düşünmek de insanın ruhunu kafesliyor. Peşinden gidemediğimiz ya da gitmemizin engellendiği arzularımızı terk ettiğimiz yerde, kendimizden de bir şeyler bırakıp eksiliyoruz. Tanık olup sessiz kaldığımız kırımlar, kıyımlar, sadece bu kırımların mağdurlarını değil, tanıklarını da insanlıktan çıkartıyor. Unutursak rahatlarız sanıyoruz, oysa unuttukça kendimizi kaybediyoruz. Unutamamanın ağırlığını unutmanın hafifliğine yeğlememizi öneriyor Büke’nin öykü canlıları; hafifleme sandığımız şeyin insanlığımızı bir kenara bırakıp uçuşan bir nesneye dönüşmek olduğunu duyuruyor.

Bir öyküsünde “nasıl olan Ruhi Bey’e” selam ediyor Ahmet Büke; Edip Cansever’in başka bir dizesini ise Kumru Kamil’in fısıldadığını işitir gibi olabiliriz. “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka.” Evet, Büke’nin öykülerinde insana insanlığı hatırlatan bir kumru, bir köpek ya da bir kedi olabilir. Hatta dünyanın kendisi de, kulak verene bir şeyler söyleyebilir bu konularda. “Yollarınıza döşediğiniz bütün asfaltlar eriyor, kemikten sıyrılan parçalar gibi dökülüyor. Alttan gelen eski taşları görüyorum ben. Kimisi kırgın, mahcup ama madem verildi bu görev razıyız yeniden ezilmeye diyorlar kestirmeden.” Kumrunun Gördüğü’ndeki öykülerde anlatılanlar kadar anlatma üslubu da insanı iki duygu arasında gezdiriyor. Kederli bir üsluptan söz edebileceğimiz gibi neşeli bir üsluptan da söz edebiliriz. Kederin de yaşama dair olduğunu unutturmayan, neşenin ise vurdumduymazlık olmadığını sezdiren bir yaklaşımla anlatılıyor öyküler.

Ahmet Büke bu kitabında hayli uzun bir de öyküye yer vermiş. ‘Sesler’ adındaki bu öyküde Büke’nin öteden beri anlatmayı sevdiği çok şey var: Delilik, arkadaşlık, hunharca işlenmiş yasal cinayetler ve onlardan intikam almadan rahat edemeyen öykü kişileri, aile arasında saklanmış duygusal işkenceler ve cinayetler, İzmir, deniz, doğa ve hayvanlar.
  Kumrunun Gördüğü

“Kumrunun Gördüğü”nü görebilmek | Hülya Soyşekerci
http://www.edebiyathaber.net

Kumrunun Gördüğü Öykücülüğümüzün genç ustalarından Ahmet Büke, İzmir Postasının Adamları (2004), Çiğdem Külahı (2006), Alnı Mavide (2008) adlı kitaplarının ardından 2010’da Kumrunun Gördüğü ile seslenmişti okurlarına. 2011 yılı Sait Faik Ödülü’nü alan bu kitabından sonra Ekmek ve Zeytin (2011), Cazibe İstasyonu (2012), Yüklük (2014) gelmişti sırasıyla.

Ahmet Büke, bütün bu öykülerinde yaşamdan, toplumsal ilişkiler ağındaki insani dramlardan ve bireyin kırılma noktalarından hareket ederek yepyeni bir yazısal gerçekliğe ulaşıyor. Öykülerde yaşamın akış sesini duyuyor, yazarın dil içinde kurduğu gerçekliğe bütün ilgi ve dikkatimizle yoğunlaşıyoruz. Geçtiğimiz ay gerçekleştirilen dördüncü basımıyla yeni okurlarına kavuşmayı bekliyor Kumrunun Gördüğü. Kitabın ilk sayfalarında bir hüzün çağrısını okuyor gibiyiz. Geç yaşta yaşamına son veren iki değerli insanın anısıyla başlıyor sayfalar. Önce Nilgün Marmara, yoğun anlam yüklü dizeleriyle fısıldıyor: “Uyanıyorum küstah sözcüklerle/ Ey iki adımlık yerküre/ senin bütün arka bahçelerini/ gördüm ben!” Kumruların gördüğüdür o arka bahçeler. Sonraki sayfada, kitabın genç sosyolog Dicle Koğacıoğlu’nun anısına adandığı cümlesi, bambaşka bir hüzün ve acıyı çağrıştırıyor: “Çok acı var, dayanamıyorum” notunu ardında bırakarak ölüme atlayan Dicle’yi anımsıyoruz iç sızısı ve ürperişlerle.

Seçilen bu iki ad, Kumrunun Gördüğü’nde bireysel ve toplumsal acıların derin katmanlarında dolaşan; yaşama hüznün buğulu pencerelerinden bakarak bir iç sızısı gibi çoğalan öykülerin dünyasına gireceğimizi sezdiriyor. Ahmet Büke, öykülerinde kişilerin ruhsal sorunlarının toplum sorunlarıyla bir arada oluşunu, sosyal ve ekonomik sistemin birey üzerinde müthiş bir baskı mekanizması kurarak onu nasıl ezip yok etmeye çalıştığını gösteriyor. Birey-toplum ilişkisinin karmaşık yapısını, açlık, yokluk, yoksulluk, işsizlik gibi temel sorunların dip dalgası gibi toplumu sarsarken bireylerin dünyasında ne denli derin kırılmalar yarattığını okuyoruz bu öykülerde. Yazarın, toplumu dikkatli ve bilinçli bir bakışla gözlemleyerek, toplumsal olguları yaratan dinamikleri, görünenlerin arka planını, bunların bireyler üzerindeki etkileri ve yarattığı tepkileri, yazınsal dilin ve kurmaca sanatının olanakları içinde başarıyla dile getirdiğine tanık oluyoruz. Bu görme ve sezme gücü, yazarın “insan, yaşam ve toplum” odaklı dünya görüşünden kaynaklanıyor asıl olarak.

Kumrunun Gördüğü, ‘Tuzdan Köprü’ ve ‘Sesler’ adlı iki ana bölümden oluşuyor. Toplam 20 öykü var kitapta. Tuzdan Köprü’den geçerken şu dizeler yüreğimize sokuluyor sessizce: “Yalnız hüznü vardır/ kalbi olanın” (İlhami Çiçek) Okudukça seziyor ve kavrıyoruz ki hüzün bir iç ses olarak kitaptaki tüm öyküleri sarıyor; bir ağrı olarak içimizde yer alıyor. Ahmet Büke’nin öykülerinde hüzün duygusunun yanı sıra nükteli söyleyişlerin olması, yazarın her ikisini ince bir çizgide buluşturması, öykülerindeki özgünlüğün altını çiziyor. İnce ve derin sözler yer yer ironiye dönüşerek öykünün içerdiği anlamı çoğaltıyor. Bu tarzı, bence yazarın yaşama, insana dair umudunu yitirmeyip öykülerini bu umut üzerinden ifade etmesinden kaynaklanıyor. Çünkü yaşam da ince ve derin anlamlar taşıyan dinamik ve daimi bir olgudur; her an değişip dönüşür, şaşırtır; Ahmet Büke’nin öykülerinde göstermeye çalıştığı gibi yaşamın da kendi içinde bir esprisi vardır. Bu öykülerdeki umut, hayatın sonsuz diyalektik sarmalının farkındalığına ulaşmış yazarın iç dünyasından, yüreğinin derinliğinden yükselmektedir.

Sarı Rüya Defteri’nde kısa kısa yaşam parçalarını, bir yanıp bir sönen rüyalar ve gerçekleri, parçalı yapıdaki kurguyla bir araya getiriyor Ahmet Büke, anlamlı bütünü bizim zihnimize, algı ve yorumlarımıza bırakıyor. Yaşamın kıyısında duranları, unutulmuş, göz ardı edilmiş yoksul mahalle insanlarının dünyalarını içtenlikle ve ustalıkla işliyor. Sık sık okuru şaşırtan, irkilten cümleler kuran yazar, hem okurun ilgisini hem de öykü akışını canlı tutmayı başarıyor. Yaşamdan kısa kısa kesitler, anlık izlenimlerle; zamanda parçalanmalar ve atlamalarla, zamansal ileri geri gidişlerle, yaşadığımız dünyanın insanda yarattığı algı düzensizliğine koşut bir kurgulama tarzını önceliyor Büke. Yaşamı parça parça, fragmanlar halinde algılayan günümüz insanının zihniyle uyumlu bir kurgusal yapılanma oluşturuyor. Böylece, okurla bir algı arkadaşlığı da geliştiriyor, duygu arkadaşlığının yanı sıra.

Ahmet Büke, öykü dilini de bu algı üzerinden kuruyor; öykü dilinin ne olduğunu daha yakından kavrıyoruz böylelikle. Etkin, işlevsel kısa cümlelerle yazıyor; kesintili, duraklı, atlamalı yazarak öykü içindeki kurgusal zamanı oluşturuyor. Bu yolla dili hem aktarımcı, hem de oluşturucu/yaratıcı işlevleriyle bir arada kullanarak özgün bir üsluba ulaşıyor. Zamansal geçişlerin, atlamaların arasında kalan boşlukların içindeki anlamları sezmeyi okura bırakıyor. Yazar, bilinçli bir biçimde etkin okura yönelik yazıyor ve istiyor ki okur da kendi algı ve yorum gücüyle öykünün boşluklarını anlamlı kılsın; böylece okurun okuma yolculuğu kendisinin yazma yolculuğuyla buluşsun. Bu buluşmanın ortaklaşa bir yaratım olduğu sezgisine ulaşsın. Ahmet Büke, anlatmaktan çok göstermeyi yeğliyor bu nedenle. Bazen dış dünyaya çeviriyor dikkatleri: Bir kenar mahalleyi, sokakları, evleri, kahveleri… gösteriyor; sonra da insanları, kumruları, kedileri… Bazen öykü kişilerinin iç dünyasını gösteriyor; adeta onların zihinlerini saydamlaştırıyor. Bunu gerçekleştirmek için yer yer bilinç akışı tekniğini işlevsel ve etkin bir biçimde kullanıyor. Kitabın öykülerinin çoğu fragmanlar, enstantaneler şeklinde yansıyor okurun zihnine; böylelikle birer kısa film ve bazen de bir fotoğraf karesi gibi oluyor öyküler; etkileyici, çarpıcı, şaşırtıcı ve sarsıcı… Bazen de hüzün ve ironi sarmalında ilerliyor öyküler. Küçücük mimari yapının içine dünyalar sığıyor böylelikle.

Orhan Kemal ve Sait Faik’in öyküye bakışından yepyeni bir bileşime ulaşıyor Ahmet Büke. Toplumsal adaletsizlik, işsizlik, yoksulluk, sömürü ve bunların insan ilişkilerinde oluşturduğu travmaları, insanın iç dünyasında yarattığı hüzünlü, çelişik, sarsıcı ve kötücül duyguları ifade ederken bunları da o kısa, şiirsel ve özlü dilin içinde harmanlıyor. Haldun Taner tarzı ironi ve nükte de katıyor bu bileşime. Ahmet Büke, yapıtıyla öykü ustalarından bu yana devam eden geleneğe yepyeni bir halka eklerken, farklı ve özgün tarzıyla öykücülüğümüz mecrasında ileri doğru bir akış ve sıçrama yaratıyor.

Ahmet Büke’in öykülerinin odağındaki insanlar kadar, bu insanların çevresini kuşatan, onlarla ilgi, iletişim ve ruhsal bağ kuran hayvanlar da başlı başına bir inceleme konusu olabilir bence. Onların çoğu öykü metni içinde kişilik kazanıyor ve bilgece yorumlar yapıyorlar. Yazar, gözlerimizi yaşadığımız dünyaya açıyor. Karıncalar, martılar, kumrular, kediler, köpekler, sinekler, böcekler hatta tahtakurtları… Hepsinin çevremizde ve öykülerde soluk aldığını duyumsuyoruz. Kumru Kâmil, kitapta unutulmaz bir öykü kişisi olarak var oluyor. Mahalledeki evlerin üzerinde uçan, çatılardan, pencere pervazlarından bakan; her şeyi gören ve bilen Kumru Kâmil, “gördüğüne inanma, gördüğüne inanma” seslenişiyle türküsünü söyleyerek, görünenin ardındaki asıl gerçeklere, derinlerde, dipte yatan temel nedenlere dikkatimizi çekmeyi başarıyor. Kitaptaki birçok öykünün içinde kanat sesleri duyuluyor Kumru Kâmil’in. O, yazarla da yer değiştiriyor sık sık; böylelikle farklı bir bakış açısıyla, değişik görme biçimleriyle bakıyoruz Kumru Kâmil’in gözlerinden. Yazarın öykülerdeki tutumu da bu; görünenin ardındaki asıl gerçeklere işaret etme; dış’tan iç’e doğru geçiş yapma. Kumru Kâmil aracılığıyla okur da yaşamın ve öykü parçalarının içinde geziniyor; yazarın amaçladığı parça etkili vuruş, Kumru Kâmil’in gördükleri aracılığıyla gerçekleşiyor.

‘Tuzdan Köprü’ bölümü içindeki öykülerde siyasi- toplumsal olay ve dönemlerin izlerini görüyoruz. Sarı Rüya Defteri ve Şimdi Ölmüyorum öykülerinde, cezaevlerinde bir dönem yaşanan açlık grevleri trajedisine odaklanıyoruz. Sarı Rüya Defteri yer yer sürrealist tablolar halinde canlanan ayrıntılarla, ince anlamlı sözlerle ilgiyi canlı tutarken, bir yandan da yazarın ilginç şifrelemeleriyle derinlik kazanıyor. Öyküde iki kumru, şifreli adlarla yer alıyorlar: Benim anlamlandırdığıma göre, A: Ahmet; 970: Ahmet Büke’nin doğum yılını çağrıştırmakta. Yazar, kişiliğini iki kumruya bölüyor; ayrıca insanları, olayları gözlemleyen bir de genç adam var satırlarda. O da yazarın kendisi ya da kendi cephesinden var ettiği öykü kişisi. Sonuçta, bu öyküde Ahmet Büke, yazar bakışını üçe bölerek gösteriyor öykünün ve yaşamın gerçeklerini. Öyküdeki ‘sosyal ayrıntılar ansiklopedisi’nin “h” harfinde “hayata dönüş” adındaki cezaevi operasyonuna gönderme var. Bu noktada inanılmaz etkili bir ironiye açılıyoruz. Öyküde zamanın durduğu anlarda; anlık resimler, enstantaneler yakalıyor havada kumrular. Zamanın durduğu noktadan içeri giriyorlar ve görünenin arka planına, önceki zamanlara ulaşıyorlar. Çoklu anlatıcıların olduğunu belirttiğim bu öyküde, açlık grevindeki gencin zihnindeki karmaşa da gösteriliyor. Zihindeki kopukluklar, zaman kesintileri ve atlamalar, öykünün kurgusal yapısıyla dengeleniyor. Bu öyküye bağlı olan Şimdi Ölmüyorum’da gencin hücre duvarındaki böceklere odaklanması, gördüğü sanrısal harflerle oynaması, anlamlar kurup anlamlar bozması, Kafkaesk bir atmosferi çağrıştırır. Geriye dönüş yoktur artık; ilerisi karanlıktadır. Duvardaki görünmez bir televizyon gencin sanrılarını gösterir sürekli. Her şeye karşın, öyküye direnişin gücü damgasını vurur…

Mahur Beste, pazartesiden cumartesiye bir haftanın gösterildiği günlük biçiminde kurgulanmış. Kimin günlüğünü okuduğumuzu, olayları kimin bakışıyla gördüğümüzü, okudukça adım adım kavrıyoruz. Anneye hitaben yazılmış olan bu duygu dolu metnin içinde yol alırken, öykü sonundaki çarpıcı, şaşırtıcı etkiyle sarsılıyoruz. Annesine seslenerek olayları anlatan, siyasi kayıplardan bir gençtir. Anne, Galatasaray Lisesi önüne gider elinde oğlunun fotoğrafıyla. Başka anneler de oradadır, ellerinde evlatlarının fotoğrafları… İki farklı dilden iki anne birbirlerini bakışlarıyla selamlarken, iki kayıp genç de annelerini yukarıdan izler; birbirleriyle konuşur gülümserler, kumrunun gördüğünce…

Vesikalıklar başta olmak üzere kitabın pek çok öyküsünde İzmir’in kenar mahalle yaşamından kesitler, özellikle eski günler bağlamında yer alıyor: Yoksulluğun pençesindeki insanlar, yaşamı emeğiyle omuzlayan aileler… Yerel renkler de yoğunlaşıyor Ahmet Büke’nin öykülerinde. Gevrek, çiğdem gibi yerel sözcükleri kullanan, ölenlerin ardından lokma döktüren, akşamüstü saksılardaki sardunyaları sulayan, yıkanmış balkonlarda rakı sefası yapan, sokak aralarında düğün kuran, mahalle dayanışmasını kimselere bırakmayan İzmir insanı soluk alıyor bu öykülerde. Palmiyeli sokakları ve imbat rüzgârı esen körfeziyle İzmir var oluyor; bir de mahalle araları, ev içleri, eşyalar, kokular, izler, ayrıntılarda yoğunlaşan kişisel yaşamlar… Vesikalıklar’da 12 Eylül anıları, çocuk dünyası içinde yeniden canlanıyor. Mahalledeki çocuk çeteleri, arsada oynayan çocuklar, arsada eski bir Ford’un içinde yaşayan Senihi Abi, yeniyetme erkek çocukların cinselliklerini keşfetme süreci, mahallenin “Fahriye Abla”sı olan Nermin Abla’sı, yoksul insanlar arasındaki yardım ve dayanışmanın hüzünlü güzelliği, çocuk sevinçleri… bir çocuk anlatıcı aracılığıyla dillendiriliyor: 12 Eylül sabahı her şey bir karabasana dönüşür. Baba o gece eve gelmez, ev aranır, anneyi polisler alıp götürür. 12 Eylül’den hayat parçaları dile gelirken, darbenin sarsıntılı dip dalgalarına odaklanırız. Sürecin çocuk ruhlarda yarattığı derin travma, içimizi sızıyla doldurur… Belgeler, zamanda donmuş kareler, yaşanmışlıklar havada uçuşur. Kumru Kâmil gibi yakalayıp okuruz onları. İki Gün Sonrası da 12 Eylül’e öykü kişisi bağlamında açılan, yarı fantastik havası ve masal tadıyla ilgi uyandıran bir öykü.

Bandista adlı müzik topluluğuna adanan “Herkes Herşeyleşiyordu” öyküsü, Bandista’nın bir şarkısından izler taşıyor. Bandista, Ulus Baker’in metinlerinden kolajlamayla düzenlediği Her Şeyin Şarkısı’na şöyle başlar: “Her şey herkesleşiyordu/Herkes herşeyleşiyordu” Şarkı, “gördüğüne inanma sen” nakaratıyla doruğa ulaşır. Ahmet Büke, Marksist terminolojiden gelen “şey’leşme” kavramından hareket ederek sistemin içinde insanın durumuna, açmazlarına işaret ediyor. Hem şarkının sözlerine hem Marksist entelektüel Baker’e göndermeler yaparak, kapitalist sistemin çarkları arasındaki insanın dramına odaklanıyor: Sistemin tutsak edip çaresiz bıraktığı insanlar… Ekonomik kriz… İşsizlik… Emek sömürüsü… İşsiz kalma korkusu… İşyerlerindeki tedirgin ortam… Kadınların uğradığı taciz ve cinsel sömürü… Bu zorlu dünya içinde psikolojik açıdan sarsıntıya uğrayan bireylerin çıkmazları, küçük-büyük kötülüklerle birbirlerine zarar vermeleri… Öykünün bazı parçaları “ne fenayız hepimiz”, “insan dediğin ne fena bir şey” sözleriyle başlıyor. Bu sözlerle, “şey’leşme” olgusunun altı çiziliyor. Kapitalist üretim tarzında, eşya ilişkilerinin toplumda kendini insan ilişkileri biçiminde göstermesinden kaynaklanan bir olgudur bu. İnsanın kendi özüne, insanlığına yabancılaşmasıdır şey’leşme.

Kumrunun Gördüğü içinde yer alan birçok öyküde olduğu gibi burada da kötülüğün soyut bir kavram olmadığı, kötülüğün toplumsal sistemin bireylerde yarattığı kırılma ve yabancılaşma olgusundan kaynaklandığı sezgisine ulaşıyoruz. İronik ifadeler öykünün dokusuyla uyum sağlarken, 12 Eylül sendromu yine karşımıza çıkıyor. Darbeden birkaç yıl sonra kahvehanelerin durumu ilginç ayrıntılarla karşımızda. Bu arada, öykü atmosferinde kanat çırpan bir kumru var yine. Öykü kişisi Recep’in öykünün içinde zamanı belirleyen, kahve duvarındaki eski bir saatle kavgası, insanın eşyaya yüklediği anlamı sorguluyor. Masalsı anlatımı olan bu öykünün birçok noktasında Kumru Kâmil kanat çırpıyor. “Açlık başka şeye benzemez. Ne fenayız hepimiz,” diyor Kumru Kâmil. “Gördüğüne inanma sen…” türküsünü söylüyor. Kötülüğün, cinayetin altında toplumsal çürüme, ekonomik çöküş, yoksulluk ve açlık var. Kumru Kâmil aracılığıyla yazar, görünenin ötesine açıyor gözlerimizi. Kafesteyiz öyküsü de iyilik ve kötülüğün temellerini ve altyapısını sorguluyor. Bu öyküde bakış açısı ve anlatıcılar sık sık değişip birbirine dönüşüyor. Kafesteyiz’de sistemin çaresiz, çözümsüz bıraktığı tedirgin insanların dünyası var yine. Bu öyküyü de yazar yaşamın sürekliliğinin vurgusu ve umutla bitiriyor. Melek Annem öyküsü, adıyla ilginç bir ironi yaratıyor. Melek Anne’lerin cinayet işleyebildiğine tanık oluyoruz bu öyküde. Hayat bazen öyle bir dayatır ki zorluklarını, melekler iyiliği bırakır bir an. Günah Topu, çocukluktaki kötülük ve günah kavramının sorgulandığı sürrealist tarzıyla ve sonundaki ironiyle dikkati çeken bir öykü… Başka bazı öykülerinde, “semtin üzerine çöken kara bulut” ve “dipten gelen kaynamayla fokurdayan çukur” gibi imgelere toplumsal bir işlev kazandıran Ahmet Büke, metni alegorilerle zenginleştirerek yarı fantastik bir öykü atmosferi yaratıyor.

Kitabın ikinci kısmını oluşturan Sesler’de uzun soluklu üç öykü yer alıyor. Hatırlamak öyküsünde geçen “Acıyor bana bıraktığınız yaşamak” sözü baştaki sayfalarda karşılaştığımız Nilgün Marmara ve Dicle’nin hüzünlü anılarına bağlanıyor. Bu öyküde Savaş ve Hikmet’in olağanüstü dostluk, özveri ve bağlılıklarını okurken, onların geçmişteki yaşamlarına açılıyor; her ikisinin de 12 Eylül mağduru olduğunu fark ediyoruz. Hikmet, çektiği acı ve işkenceler nedeniyle ruhsal bir travmaya uğramış, çocuksu bir saflığa bürünmüştür. Savaş ise kendisinin, Hikmet’in ve işkencede ölen ya da zarar gören devrimci arkadaşlarının intikamını, eski emekli polisleri araştırıp izlerini sürerek alıyor. Onları bir köşede kıstırarak korkutuyor: “Sana bir hikâye anlatacağım,” diye başlıyor sözlerine. Anlattıklarıysa çok acı hikâyelerdir 12 Eylül’den kalan. “Büyük saat sallanan sarkacıyla hâlâ yaşıyordu.” şeklindeki son cümleyle yazar yaşamın devam edişini, sürerliliğini vurguluyor. Kusmak Unutmak adlı yol öyküsünde, vahşi kapitalizmin kanlı ve kirli yüzüyle karşılaşıyoruz. Gemi söküm firmasında mühendis olarak çalışan Sait’in dünyasına giriyor; sistemin onu nasıl araçsallaştırdığına tanık oluyoruz. Gemi söküm atölyesinde bir iş kazasında ölen işçinin adının bile öneminin olmadığını yüreğimiz burkularak okuyoruz. Mühendis, sistemin dişlileri arasına sıkışmış ve yaşamdan bezmiş durumdadır. Şirketin arabası ve şoförüyle birlikte, sıkıntılı bir yolculuk yapmaktadır ölen işçinin köyüne doğru. Mühendis Sait, ölen işçinin ailesine emanet olarak ne götürmektedir? Yazar, öykü boyunca ilgi ve merakımızı canlı tutuyor. Emaneti işçinin ailesine teslim eden Sait’in dönüş yolu boyunca iç dünyasının karmaşıklığı, içindekileri yoğun bir bulantıyla dışarı çıkarması şeklindeki yarı simgesel anlatımla veriliyor. Bilmek-Gerçek, psikolojik derinlik taşıyan, şaşırtıcı sonla biten bir öykü. Bu metnin bir ucu da 12 Eylül’e bağlanıyor.

Ahmet Büke, belirttiğim gibi yoğun, şiirsel, imgelerin izini süren, yer yer masalsılık kazanan bir dilin içinde yazıyor öykülerini: “İnsan dediğin ürperir. Üşür sonra. Üşüdükçe de rüya mı görür? Çölde soğuk rüzgârlar eser üzerine. Güneşe doğru açtıkça yüzünü, sırtında soğuk, karlı bir dağ büyür. Dönmek ister, olmaz da olmaz. Ayakları kök, ardı yalçın kaya olur annemin. Çığ düşer sırtına.” (s. 37) Yazar, ironiye, nükteli söyleyişlere de yer vererek; hüzün ve duyarlılıkları çoğaltarak, öykülerle yaşamın kırılma noktalarını buluşturuyor.

Kumrunun Gördüğü, ilgiyle okunan, düşündüren bir kitap… Öykücülüğümüzün, genç ustaların kalemiyle kat ettiği yolu görmemiz açısından da iyi bir örnek oluşturuyor. Daha birçok yeni okurla buluşacağından emin olduğum Kumrunun Gördüğü, zaman içindeki yazınsal uçuşunu başarıyla sürdürüyor…

Hülya Soyşekerci – edebiyathaber.net (13 Ağustos 2015)


Kurunun Gördüğü

Kumrunun Gördüğü
edebistan.com

Ahmet Büke’nin Kumrunun Gördüğü (Can Yay., İstanbul 2010) adlı kitabı, bana, örneğin Orhan Kemal’in, Sabahattin Ali’nin, Adnan Özyalçıner’in sesini, okuduğum öykülerde en son ne zaman duyduğumu uzun uzun düşündürdü. Modernliğin inşa ettiği birey fikri bizi, bildiğimiz, dokunduğumuz, yan yana yürüdüğümüz insandan o kadar uzaklaştırdı ki, elimizde kala kala insanın içi, ruhunun labirentleri denen kör bir karanlık kaldı. Elbette bu kör karanlık özellikle hayata; orada yaşanan ve kendisinin de yoğun olarak yaşadığı gündelik hayata, bir anlamda gerçeğe sırt dönen öykücünün işini kolaylaştırdı. Çünkü kör karanlık, onunla aydınlanmaya, onun aydınlatmasına muhtaçtı. O, kendi içini ya da bütün insanlarda varsaydığı kör karanlığı aydınlatadururken, ‘dışarıda olmadık işler’ oluyordu; ama olsun varsındı; o, yüce bir vazifeye kendini vakfetmişti.

Ahmet Büke, son yılların genel teamülüne aykırı durmayı; öykücü dikkatini bu olmadık işlere çevirmeyi başarabilmiş nadir isimlerden biri. 12 Eylül, Cumartesi Anneleri, Hayata Dönüş Operasyonu gibi insanlarda derin yaralar açmış, toplumsal hayatı mefluç etmiş olaylar; Büke’nin öykülerinde alabildiğine yalın bir dille tahkiye edilmiş. 1950 ve sonrası Türk öyküsünün bütün kazanımlarını, öykülerini kurarken seferber eden Büke; bir dönem sosyal gerçekçilerin elinde ziyan edilen hayat içindeki insanı, yeniden tüm çıplaklığıyla, yalınlığıyla bir anlamda ‘olduğu gibi’, hayat içindeki yerine oturtabilmiştir. Öykünün gücünü dilden aldığının, dilinse yalınlık sayesinde güçlendiğinin farkında olan Büke, her zaman şiirli bir Türkçe ile tahkiye ettiği metinlerinde yalınkatlığa düşmemiştir: “Bütün o harfler kendi seslerine tutunup uçuyor havada” (s. 35). “Güneşe doğru açtıkça yüzünü sırtında soğuk, karlı bir dağ büyür. Dönmek ister, olmaz da olmaz. Ayakları kök, ardı yalçın kaya olur annemin. Çığ düşer sırtına” (s. 37). “Kimi zaman insan kendi yaşam alacağından vazgeçebilir. Kendi hikâyesini geriye iter. Hatta görünmez kumların altına saklar. Başkasının yolculuğunu sırtlanır. Olmadık anda bir haber gelene kadar” (s. 119). Şunu cümleyi de alıntılamasam çatlarım: “Denize doğru açılan terasta ağladı durdu. Mutfak içeride titriyordu;” (s. 176). Görüleceği üzere, yalınlığın bir gereği olarak kelimeler öncelikle asal anlamlarıyla kullanılmıştır; okuyucu onları anlamakta herhangi bir zorlukla karşılaşmaz. Kelimelerin vekalet ettiği asıllarıyla arasında herhangi bir ‘numara’ yoktur; kurguyla kasten oynanarak metin ‘zorlaştırılmamıştır’. Olaylar bildiğimiz, tanıdığımız bir uzamda; yine bildiğimiz, tanıdığımız insanlar arasında cevelan eder.

Her öykü kendi bütünlüğü içinde kurduğu atmosfer sayesinde bize inceden inceye bir şeyler söyler ve edebiyatın estetik hazzını yaşatır. Örneğin öyküde, hiç 12 Eylül lafı geçmez; ama sözünü ettiğimiz öykü atmosferi sayesinde okuyucu küçük bir imayla aslında bir darbenin anlatıldığını kavrayıverir. Elinde fotoğrafla Galatasaray Lisesini soran bir anneyle Cumartesi Anneleri arasında bağ kurmakta hiç de zorlanmaz ya da uzun süreli açlık grevlerinde ileri derecede beslenme yetersizliğine bağlı genel durum bozukluğu, okuyucuyu Hayata Dönüş Operasyonuna götürür ve öyküde anlatılan bölük-pörçük anlatı parçaları bütünleniverir.

Sözünü ettiğimiz atmosferin kanlı-canlı olmasının en önemli nedeni; öykülerin yüzünün hayata dönük olması, insanların hayat içindeki halleriyle tahkiye edilmesidir. Örneğin Sesler bölümündeki üç öykünün eylem/fiil esasına dayalı anlatımı, öykünün ritmini hızlandırır ve hayatla öykü arasında eşzamanlılığı sağlar. Bu bölümü soluk soluğa okuruz; nefeslenecek bir an yoktur.

Unuttuğumuz, unutturulan insanlık, Büke’nin öyküleri sayesinde yeniden kapımızı çalar; unutmaya meyyal yanlarımızı hatırlatarak utandırır bizi: Tütün tarlalarına değindiği birkaç cümleyle hafızamızın derinliklerinde kalakalmış Çukurova’nın pamuk tarlaları arasında bağlar kurmaya zorlar bizi. Üzerimizden sesler, kokular, kuşlar geçerken; başımızın üstünde başka bir kırlangıç uçarken; dışarıda akasyalar çırpınırken, yine de hayata doğru mırıldanırız. Sosyal ayrıntılar ansiklopedisi bize; 19 Aralık 2000, saat 05.00’i hatırlatır; hayata zorunlu bir dönüş, bütün çağrışımlarıyla bizi sarsar. Ayrıca kimi olağandışılıklar muhayyilemizi kışkırtırken, öykünün kurduğu atmosferi de alabildiğine genişletir ve fiziki dünyanın sınırlarını zorlar. Dahası okuyucu bu olağandışılıkları yadırgamaz; çünkü onlar, öykülerin genel başarısı içinde olağanlaşıp insana yoldaş olurlar: hayvanlar, deniz, bitki ve hatta taşlar; Edip Cansever’in Ruhi Beyi metinlerarasından fırlayıverir; mahallenin bazı ölüleri de aramızdadır. Ancak Büke zaman zaman, ‘soğuğun atomları’ gibi zeka gösterilerine kalkıştığında ya da ayrıntıları kovalarken bildiğimiz, gündüzü-gecesi olmayan saklambaç oyununu, ‘gece saklambacı’ diye adlandırırken dilini gölgelemektedir: ‘Şakırtılı sakal’, ‘yıkıklık bir sokak’ diğer örnekler. Öykücü, Kumrunun Gördüğü’ndeki yalın ve şiirli dilin rüzgarına zaman zaman öylesine kapılır ki, çok basit kimi dilsel hataları, fazlalıkları, yanlış kelime tercihlerini göremez olur: Abdestin, aptese dönüşmesiyle neler yitirilmektedir? Basit bir dikkatsizlik olmalı: “bulduğu izmaritleri ortak edecek bana” veya “Bir-iki kedi çöpten falan başlarını kaldırıp bakıyor.” “Pijama ıslaklık içinde” öykülerin şiiriyetiyle hiç de mütenasip değil gibi veya “Tam da o anda yollarını kamyonun yoldan yana tarafından fırlayan birisi kesti”; “Arabada tarif edilen yerde durdu.” Bir de tashih hatası olarak saydıklarımızdan birkaç örnek: “Demirdeki parmaklarımın sızladı ince ince.” “Kuru soğukta bir sokağın karanlığın bekliyorsunuz.” “Dışarıdan kocaman bir gökyüzü.” Ayrıca kitaptaki çok fazla tashihin, Can Yayınlarına yakışmadığını da belirtmeliyim.

Aslında kumrunun gösterdikleri; modern hayatın yarattığı ışıltıyla bize unutturmaya çalıştığı insandır, insana dair hallerdir. Nisyanla malûl insan belki de bu malûliyetini ancak sanatın, edebiyatın dikkatiyle aşabilecektir.
 

 



Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!