Sadık Hidayet


Kör Baykuş

Sadık Hidayet
 

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Kör Baykuş'a yakından bakın


HÜLYA SOYŞEKERCİ
hsoysekerci@gmail.com
(Radikal Kitap 30.09.2011)

(“Yazarın Gölgesi, Sadık Hidayet: Ölüm, Kadın ve Kör Baykuş’un Yeniden Yazılışı”, Rıza Beraheni- Haşim Hüsrevşahi- Saba Kırer, İnceleme, Kavis Kitap, Ağustos 2011, 174 s., 12.50 TL)
20. yüzyıl modern İran edebiyatını kuran yazarlardan Sadık Hidayet’in Kör Baykuş adlı romanı (1936) dünya edebiyatında bir başyapıt olarak değerlendirilir. Kör Baykuş, İran edebiyatında romana bağımsız bir tür olarak yeni bir estetik değer kazandırdığı için tarihsel bir öneme sahiptir.

Sadık Hidayet, eserlerinin önemli bir kısmının odağında yer alan ölüm ve intihar düşünceleriyle, kâbuslarla dolu bunalımlı bir dünya içinde yalnızlık, gerçeklerden kaçış, boşluk duygusu ve ölüm gibi temel izlekleri sürdürür. Kafka, Poe, Çehov, Rilke gibi yazarlara yakın olan Sadık Hidayet, yarattığı yazınsal evrende çoğu zaman düşlerle gerçekleri bir arada işler. Kör Baykuş, zaman kavramının sekteye uğradığı; geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanın iç içe geçtiği; gerçeklerle düşlerin karışıp kahramanların birbirine dönüştüğü özgün bir masalsı anlatıdır. Bu masalsılık yer yer gerçeklere dokunarak yazarın yaşamına ve birtakım kültürel kodlamalara açılır.

Sadık Hidayet’in başta Kör Baykuş olmak üzere birçok eseri, yapısalcı, psikanalitik, sosyolojik, feminist… okumalara açık; yoğun, derinlikli ve zengin metinler olarak dikkat çeker. İçerdiği anlam yoğunluğu dolayısıyla Sadık Hidayet’in eserlerine dair birçok inceleme, araştırma yapıldı; kitaplar, makaleler yazıldı. Onun sıra dışı dünyasına yorumsal açılımlar kazandırıldı; Sadık Hidayet ile eserleri arasındaki bağıntılar, farklı perspektiflerden ele alınarak işlendi.

Geçtiğimiz ay yayımlanan Yazarın Gölgesi adlı ortak çalışma, Sadık Hidayet’le ilgili uzun zamana yayılmış bir araştırma sürecini kapsayan ilginç ve özgün bir inceleme kitabı olarak dikkati çekiyor. Rıza Beraheni, Haşim Hüsrevşahi ve Saba Kırer’in ayrı ayrı kaleme aldıkları ve birbirini bütünleyen yazınsal eleştiri metinlerinin toplamından oluşan kitap, yazarları tarafından “bir atölye çalışması” olarak nitelendiriliyor.

Kitaptaki yazılarda Kör Baykuş odağa alınıyor; roman metnindeki bazı bulgular yazarın öteki metinleriyle ve yazarın yaşamındaki olaylarla karşılaştırılarak önemli sentezlere ulaşılıyor. “Kör Baykuş’un yeniden yazılışı” alt başlığıyla sunulan kitapta, psikanalizin verilerinden olabildiğince yararlanılarak Sadık Hidayet’in Diri Gömülen, Perde Arkasındaki Bebek, Üç Damla Kan, Karanlık Oda gibi sürrealist öykülerinde ve Kör Baykuş romanında işlenen ölüm-aşk-korku-intihar-ölümseverlik-ölüsevicilik gibi birtakım kavramlar ayrıntılı olarak ele alınıyor. Karakterlerdeki çift eşeylilik olgusundan hareketle bazı sonuçlara ulaşılıyor. Ölüm ve korkunun bir duyumsama olmaktan çıkıp birer varlık haline dönüşmesinde bireyin ruhsal yapısının işlevselliği üzerinde durularak Sadık Hidayet anlatısının asli niteliklerinden birinin bu dönüşüm süreci olduğu ifade ediliyor.

Kitap, akademisyen psikiyatr Yıldırım B. Doğan’ın önsözüyle açılıyor ve Sadık Hidayet’in Perde Arkasındaki Bebek öyküsüyle sürüyor. Rıza Beraheni imzalı yazıda öyküdeki cansız, ruhsuz bir vitrin mankenine âşık olan ve onu yaşamının odağına alan takıntılı, yalnız ve bunalımlı öykü kişisinin iç dünyasının psikanalitik açıdan çözümlemesi gerçekleştiriliyor. Anlatıcı konumundaki öykü kişisinin bakış açısından aktarılan öykü kadınlarının durumuna da dikkat çekiliyor. Perde Arkasındaki Bebek’te, Kör Baykuş’ta ve yazarın öteki birçok öyküsünde kadınların, suskun, konuşmayan, sormayan, boyun eğen, edilgin, ölü ya da cansız varlıklar olmalarına; anlatıcı tarafından put, biblo ya da heykel konumuna indirgenerek şey’leştirilmelerine işaret ediliyor kitabın yazarları tarafından. “Kör Baykuş’un yeniden yazılışı” şu anlama geliyor: Eleştiri metni bir bakıma yeniden yazma girişimidir; eleştiri yazarken asıl metne paralel olan yeni bir metin üretilir; bir paralel dünya yaratılır. Bu, aynı zamanda asıl metnin içine girmek, onun içindeki bir parçaya müdahale etmek anlamına gelir.

Rıza Beraheni’nin yazısında kişi adlarının etimolojisinden mitolojiye açılıyor; Freud’cu simgelerle bazı ipuçlarına ulaşıyoruz. Derin bir çözümleme içinde buluyoruz kendimizi; doğaya ve kadına egemenlik ilişkisinin Descartes’çı mantık bağlamında ele alınışının ilginç yorumlarıyla karşılaşıyoruz. Burada Doğu erkeğinin kadına bakışının Batı’nın Descartes’çı mantığıyla buluşmasına tanık oluyoruz. Bir anlamda Sadık Hidayet’in bazı eserlerinin feminist açıdan eleştirisi gerçekleşiyor ya da Kör Baykuş’un yeniden yazımının taşıdığı itirazı görmemiz sağlanıyor: “Çünkü Kör Baykuş’ta kadınlar konuşmuyor.” Kör Baykuş’un yeniden yazılması “bu kadınların Kör Baykuş’un anlatıcısının zihninde dil açması” anlamına da geliyor böylece. Metnin ayrıntılarından toplumsal kültürel kodlamalara geçiş yapılıyor.

Saba Kırer yazısında, George Bataille’in Annem: Göğün Mavisi adlı romanıyla Kör Baykuş’u ölü çekiciliği, nesne ilişkileri, imge, mekân gibi öğeler açısından karşılaştırarak ilginç benzerlikler ve buluşma noktalarına ulaşıyor.

Haşim Husrevşahi, Sadık Hidayet metinlerinde kadının durumunu analiz ederek intihar, ölüm, çift cinsiyetlilik, nekrofili, kişilik parçalanması olgularına yeni yorumlar kazandırıyor. Sadık Hidayet’te varoluş sorunsalının anne rahmine geri dönme; zamansız- mekânsız bir evrene açılma gibi nihai boyutlarını gözler önüne seriyor.

Kitapta belirtildiği üzere, Sadık Hidayet öykülerinin tersine çevrilip yeniden yazılması; metnin sorgulanmasıyla; anlatıcının bakış açısından anlatılan-gösterilen- öldürülen kadınların suskunluktan konuşmaya geçişleriyle, dolayısıyla okurun yeni yorumu ve görme biçimiyle gerçekleşecek. Bu durum, bir uyanmayı ve farkındalığı beraberinde getirecek böylece.

Sadık Hidayet metinlerinin derin analizini gerçekleştirerek okurun zihninde yaratıcı düşünce ufukları açan bu inceleme kitabının son cümlesiyle sonlandıralım satırlarımızı: “Kadınlar konuşmadığı sürece öykülerdeki cehennemin kapıları asla kapanmayacak.”


Vatansız Bir Doğulu Sadık Hidayet
 

http://ilkeedebiyat.wordpress.com/2009/11/22/hello-world/
 
Gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa,  benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır.  Belki de benim hiç yıldızım yok”(*)

20. yy.ın en önemli çöküş yazarı Franz Kafka’nın yapıtlarındaki ikiz dünya arayışı; iktidar, yerleşik hayat algısı, sahiciliğin sonrasızlığı ve amaçsızlığı gibi varoluşsalı da içeren sorunlar karşısında reaksiyonel ve kendiliğinden bir mekanizmayı, egosantrizmi içermeyecek bir biçimsellikle ortaya çıkarıyordu. Kurmacalarındaki çizgisel bütünlüğün; kayma, boşluk çelişik ve çatışkıları içermeyen bir dizgesellikle yansıtılması savımızı doğrulamak adına göz önünde bulundurulabilir. “Kapı ve pencereler bu dünyaya kapatıldı mı yine de yer yer güzelim bir varoluşun görüntüsü hatta başlangıcı sayılabilir” diyor Kafka ve ekliyor: “Yaşamak için gereken şey kendi kendinden haz duymayı boşlamaktır. Evi hayranlıkla seyretmeyi, süsler ve bezeklerle donatmayı bırakıp içine taşınmaktır”. Bu kapsamda” Gilles Deleuze’nin, Kafka yazınsalını minör edebiyat çerçevesinde dil-düşünce ve üslup olarak da değerlendirmesinin haklılık payı yerli yerinde bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz.

Kafka’nın varlık ve yaşamla ilgili anlamlılık arayışındaki bu sistematik tamlık ve iç tutarlılık; çağdaşı veya değil benzerlik gösterdiği yazarların tümünden hedonist, seküler ve sansasyonel olana kapalılık konusunda da kesin bir çizgiyle ayrılıyordu. Söz gelimi Hidayet’in bütün yazınsal deneyimi içerisinde varmaya çalıştığı ve cennet tabiriyle kutsadığı yokluk durumunu bir başlangıç noktası olarak ele alıp, yine yazın serüveni içerisinde eksiksizce disipline etmeyi başarmış devasa ve ikincil bir dünya ortaya çıkarabilmişti. Tabii ki Hidayet köken ve süreç itibariyle toplumsal ve tarihsel aidiyet konusunda batılı bir yazar kadar serazat olamayacağı bir kültürün kodlarını taşıyordu. Fars uygarlığının büyük birikimi, İran’ın 20. yy.da karşı karşıya kaldığı toplumsal ve siyasal keşmekeşle birlikte, Uzak Doğu ve Batı Avrupa’yla ilgili izlenimleri de Hidayet’in düşünsel ve yazınsal çabası üzerinde çok değişik izler ve etkiler bırakmıştı. Kimi romanlarındaki doğrudan doğruya siyasal yapıya dönük sistem eleştirisi, içinde doğduğu topluma ait yüzeyi işaret eden yergiler bu kendine kapalılık hissini kendinde bir doygunluğa değil geçici bir boşalmaya bırakıyordu. İşte Behçet Necatigil’in Kör Baykuş isimli çevirisine ek olarak alınmış Bozorg Alevi imzalı biyografide de aynı yazar; Hidayet’in romanında bir kurtuluş olamayacağı olsa olsa bir boşalmadan söz edileceğine değiniyordu.

Elbette Hidayet de kötücül yazgı imajının bağlısı bir yazar olarak konu karakterlerini oluşturuyordu. Yapıtlarındaki varoluşçu, Kafkaesk ve tecridi unsurlar, tercih edilenin dışında yaradılışın kişilik ve yaşayış düzeyindeki etkisi, yaşantının  istem dışı olay ve durumlarla bağı bir çeşit yok oluş yazgısı gibi sunuluyordu. Yaşamın aldatıcı sürekliliği, ölümün doğallığı ve her  ikisi arasındaki mevhum kopuş ya da tutunuş olarak süre giden bir akışın farkındalığı, Hidayet’in bir kader olarak gördüğü bu sahiplenilmiş yazgının tanımı olarak açıklanabilir aslında. Fizik ötesi ve hiçbir boşluğa olanak tanımayacak kadar kuşatıcı bir etkinin örgülediği zorunluluk olarak da adlandırılabilecek bu durum, yine anlatılardaki bir konu tipine atfedilen “Ne yapabilirim yazgım benden daha güçlü.” sözleriyle daha iyi anlaşılabiliyor. Ölümü neredeyse yeniden doğuştan sıkılacak denli içselleştirmiş bir ruh durumunun konu karakterlerinin hemen hiçbirinden esirgemediğini gördüğümüz yokluk aşığı bir duyarlığın bağlısı olarak Hidayet’in de eserlerinde kendisiyle çelişecek bir anlatıma yer vermediğini söyleyebiliriz. Bu noktada ölüm kavramı da Hidayet’te genelde zor ve sıkıntılı bir son olarak düşünülse de; eksik, travmatik ve illetli kişilerin, mecburi münzevilerin nefes almayı unutarak sahip olabildiği doğal bir hiçlik durumu olarak da olumlanabiliyor.

Ölüm kavramından bağımsız olmamakla birlikte işlenen hayat sorunsalı Poe’nun gizil, dehşetli ve şeytansı güçlerinin hüküm sürdüğü alanlara değip, mitsel öğelere sıçrayabiliyor; buradan bilmecemsi ve labirentimsi boşluklarda iz sürebiliyor. Gerçeküstü bir yazar olarak Hidayet’in toplumsal realiteyi boşlamadığını da okurlar olarak biliyoruz. Burada da yazarın yaşamındaki tüm etkileri yazınsal serüvenine taşıdığı gerçeğini gözlemleyebiliyoruz. Yalnızca anakronik değil yaşadığı döneme özgü zamansal kesitlere de eserlerinde yer verebiliyor. Birey sorunsalını karşı karşıya olduğu sosyal açmazlarla temellendirerek realitenin tanıdığı sınırlar çerçevesinde açıklayabiliyor. Hidayet’in kötümserlik edebiyatında; kan tutması, cinayetler, intihar, terk ediliş, eksik din algısı, kötülük toplumu, tekinsiz ve sonrasız bir hayat ve ölüm kurgusu içerisinde samimiyet arayışına yönelik nüveler de yakalanabiliyor.

Tabii Hidayet’in düşünsel açıdan savruk kabul edilebilecek etkiler içerisinde olduğu da gözden uzak tutulamayacak bir izlenim. Kimi yerde teknik ilerlemenin yaşama sirayetini ruhtan yoksun bir yaşayış biçimi olarak ele alıp eleştirebildiği gibi kimi yerde materyalist felsefenin çıkış noktalarından bir olan Darvinizm’in etkisinde kaldığı da gözlemlenebiliyor. Bunu kapalı ve katı toplumsal bir bilincin içinde yer alıp mekanik ve seküler batı toplumunu da tanıma  imkânı bulmuş bir yazarın gel-gitleri olarak da anlayabiliriz belki de.

Tahayyül ettiği ahret inancında da belli belirsiz bir Araf ya da kör noktaya sıkça dokunduğu gözlemlenebiliyor yazarın. Yaşadığı toplumla paralel olarak Zerdüştlük ve İslam’la birlikte Budizm’in etkilerini de öykülerinde hissedebiliyoruz. Hidayet metinlerinde gizemli çağrışımlar taşıyan kimi ayrıntıların anlatımla bağdaşık durmayan bir düzenek kapsamında somutlanmadığı, hesap edilip düşünülmüş bir yapıya sahip olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Olay öykülerindeki yerli yerinde diyalogları, yoğun ve aydınlatıcı betimlemeleri, yerel hayatın içindeki feodal, politik etkilerden,  insanlar arasındaki çıkar ilişkilerindeki realizme; karanlık sembollerden, boşluk ve ölüm duygusuna uzanan bir gerçeküstücülüğe kadar;  Modern İran edebiyatının bu en önemli ustalarından biri olarak gösterilen yazarın yaşamı boyunca sorduğu sorulara bulduğu ve bulamadığı yanıtlar olarak okuyoruz.

Folklora duyduğu ilgiyle halk arasındaki diyalogları zenginleştirerek ironiyle bütünleştirip aktarabilen bir üslubun yanı sıra şaşılacak kadar büyük acıları hiçliğe gömebilecek bir çöküşün yazarı olarak da anılıyor Sadık Hidayet. Yazarın yurtsuzluk kavramıyla ilintisi, yapıtlarındaki gerçeküstü öğeler açısından ele alınması felsefe ve edebiyat bilimlerinin konusu olarak değerlendirilecek hususlar. Bizim buradaki Hidayet okumamız, hakkındaki genel kanılarla birlikte öznel ve icmalen değinilmiş konuları içeriyor tabii ki. Hidayet metinlerindeki kaygan ve absürt zeminin Mehmet Kanar’ın çabalarıyla Türkçeleştirilen yapıtlarından varlığın ve hiçliğin, yaşamın ve ölümün belli belirsiz katlarına dair sunduğu çağrışımlardan edindiğimiz izlenimleri…

Burada ara söz olarak Hidayet’in bir aydın olarak toplumsal anlamda feodalite ve monarşiyle ilgili problemleriyle birlikte; eski Fars kültürünün üstünlüğünü savunarak idealiz etmeye çalıştığı düşüncenin İran’ın sosyal altüst oluşu içerisinde temeli sağlam bir yapıya sahip olamadığına da vurguda bulunmak gerekir. Zamanın İran toplumunun dinle ilgili problemlerinin yozlaşmış çıkar ve iktidar ilişkilerine alet edilmesinden kaynaklandığını bilmekle beraber; hâkim dinin salt mevcudiyetinin bu ilişkiler ve baskı ağı içerisinde konumlandığını düşünmek yanılgısını taşıdığını da okuyucuya hissettir.

Açmazları, acıları, arayışları ve sorularıyla 20. yy. Modern İran edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak anılmayı başarabilmiş bir yazar olarak Hidayet, Türkçeye çevrilmiş eserleriyle artık Türk okurlarının da yakından tanıdığı-tanıyacağı bir biçimde gözler önünde durmaktadır.

SERDAR AKDAĞ

(*) Hidayet,S. , Kör Baykuş, Çev: Behçet Necatigil, YKY,  İstanbul, 2002

Kertenkele Dergisi Eylül-Ekim 2009 Sayı 17
 


http://www.odasanat.org/index.php/2008/10/292/

Ölümün Lafazan Çığlıklarının Med-Cezirinde Hayyamla Kafka Arasında Doğulu Bir Aydın.

Sadık Hidayet, 17 Şubat 1903 yılında toprak sahibi, nüfuzlu bir ailenin çocuğu olarak Tahran’da doğdu. Kentin Fransız Lisesi’nde eğitim gördü. 1925 yılında Avrupa’ya gitti. Diş hekimliğine duyduğu ilgi saman alevi gibi sönünce mühendislik okumak istedi ve bu amaçla Belçika’ya gitti. Ne var ki edebiyata karşı beslediği yoğun alaka mühendislik öğrenimini yarıda bırakmasına ve Paris’e gitmesine neden oldu.

Paris’te bohem hayat tarzına özenen yazar, öğrencilik yıllarının ilerleyen dönemlerinde bu ne idüğü belirsiz derbeder hayat tarzından vazgeçip araştırmacı bir kimliğe büründü. Paris’te Fransız Dili ve Edebiyatını yakından inceledi, ilk öykülerini de bu şehirde yazdı.

Maupassant, Çehov, Rilke, Poe, Dostoyevski ve çağdaşı olan Kafka’nın eserlerini inceledi. Kafka’nın birçok yapıtı yanında “Ceza”’yı birçok dipnot kullanarak Farsça’ya çevirdi. Rainer Maria Rilke’nin 1926 yılında  ölümü Sadık Hidayet’i derinden sarstı. Bu durum onun “Ölüm” başlığı altın-da deneme yazmasına yol açtı. Aynı yıl Marne Nehri’ne atlayarak intihar etmek istediyse de kurtarıldı. Ancak intihar düşüncesi içinde sarsılmaz derin bir yer etti. Hayatı boyunca birçok intihar girişiminde bulundu.

Beethoven, Çaykovski seven ve afyon tiryakiliğiyle bilinen Sadık Hidayet bir dönem resimle de uğraştı. Kimi sanatçılar bu resimlerde sanatsal bir değer bulmazken, kimilerine göre bu re-simler geleceğin resimleriydi. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa’emian tarafından bir araya getirildi.

1930 yılında İran’a dönen yazar Tahran’da ilerici çevreler içinde önemli bir figür haline geldi. Bu dönem içerisinde İran’ın tarihini, folklorünü ve geleneksel inançlarını inceledi. 1932’de Mojtaba Minavi, Mesud Farzad ve Bozorg Alavi ile birlikte geleneksel İran edebiyatını sert bir uslupla eleştiren Rab’a Klübü’nü kurdu.

Monarşi ve Ruhban sınıfına karşı kağıdı ve kalemiyle savaş açtı. Monarşi karşıtı düşün-celeri, gelişmekten korkan toplumuna getirdiği sert eleştiriler Şah’ın dikkatini çekti. Otoriter yapının güçlenmesine, sosyal, politik ve ekonomik problemlerin etkisi dışında İran halkının üç maymun sevdasına bağlıyordu.

Rab’a Klübü kapatıldıktan sonra uzun zamandır ilgi duyduğu Budizm, Zerdüştîlik ve Hin-duizm dinlerini araştırıp incelemek üzere Hindistan’a gitti. Aramice ve Sanskritçe öğrendi. Buda’ya atfedilen Budist metinleri Fransızca’ya çevirdi. Hindistan’da geçen yıllarının büyük bir bölümünü Bombay’daki İranlı Zerdüştîler arasında geçirdi.

Sonraki yıllarda tekrar Tahran’a dönen Sadık Hidayet Müzik Dergisi’nde ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çeşitli çalışmalar yaptı.

Sadık Hidayet’in ilk çalışması 1923 yılında yayımlanan “Hayyam’ın Teraneleri” oldu.Bu kitap ölümü ve yaşamı mantığa, duygulara, gözlemlere ve yaşamın akışına dayanarak çözmek isteyen Hayyam’ın çok yönlü kişiliğinin, eserlerinin, rübailerinin incelenmesiydi. Hayyamı’ın Tera-neleri’nde şarabın kekremsi tadı ve iyimserliğin süzgecinden damıtılan kötümserlik çığlığı unutulmadı, unutulmayacaktı: Mutluluk buydu. Çünkü ömür dediğin bir andı.

1927 yılında çıkan “Vejetaryenliğin Yararları”’nda modern İran Edebiyatı’nın büyük ustası Sadık Hidayet’in Yoga’dan etkilendiği görülür. Kitap, yalnızca kişisel bir tercihi değil bir dünya görüşünü nakleder.

“İnsan kan döküyor, zulüm tohumu ekiyor. O halde sonuçta savaş, acı, yıkım ve toplu kıyım biçecek. İnsanlık ilerlemeyecek, huzur bulmayacak, mutluluk, özgürlük ve barış yüzü görmeyecek etobur olduğu sürece

Vejetaryenliğin Yararları bir hayat kılavuzudur. Kendisi de vejetaryen olan yazar, Hazreti Ali’nin “ Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın.” sözüyle başladığı kitapta vejetaryenliği tüm boyutlarıyla inceler.

1930’da İran’a döndükten sonra yazdığı ilk öykü kitabı olan “Diri Gömülen”’de hayatı boyunca onun en belirgin özelliği olacak olan ölüm saplantısını ve hayata ve anlaşılmaya dair bütün hafakanlarını oldukça karamsar bir uslupla dile getirir.

“Hiç kimse anlayamaz, hiç kimse anlamayacak. Her taraftan çıkmaza düşen kimseye “al başını, git geber” derler. Ancak ölüm insanı istemediği zaman, ölüm de insana sırt çevirdiği zaman, gelmeyen ve gelmek istemeyen ölüm…!”

1932 yılında “Üç Damla Kan” adlı öykü kitabını çıkardı. Üç Damla Kan’da gerici ve yoz geleneklerin insanların özellikle genç kızların hayatına nasıl mal olduğunu gözler önüne seriyordu. Geleneksel aile bağları, yozlaşmış töreler ve klasik feodal ilişkilerin girdabında kendi hayatlarına sessizce son veren insanların acılı öykülerini sade cümlelerle dile getiriyordu. Kafka gibi Sadık Hidayet de öykülerinde bunaltılı, karabasanlı bir dünya çiziyor; yalnızlık, gerçek dünyadan kaçış, boşluk duygusu ve ölüm gibi temel izleklerini sürdürüyordu.

Sadık Hidayet 1933 yılında yayımlattığı toplam yedi öyküden oluşan “Alacakaranlık” adlı yapıtında diğer öykülerinde olduğu üzere 1930’lu yıllar İran’ının geri kalmışlığını ve idare tarzını dolaylı bir uslupla anlatır. Öykülerinde çokeşlilik, dayak, sevgisizlik, hurafeler, esrar bağımlılığı ve sıtma gibi konuları ele alır. Değişmez izlekleri olan ölüm, ruh ve ahiret üzerine tartışıyor; Fars Kültür ve Medeniyeti’nin Arap Kültür ve Medeniyetinden üstün olduğunu kanıtlamaya çalışırken Budizm ışığında hayatı ve ölümü işliyor.

1942 yılında yayımladığı “Aylak Köpek” adlı yapıtında ise başıboş bir köpeğin başına gelenlerle, herkesin bu köpeğin yok olmasını istemesini anlatır. Dönemin edebî sanatları kullanılarak yazılan kitap, yaşam ve toplum görüşünü İkinci Dünya Savaşı’nın doğurduğu yıkımla çok olumsuz bir havaya büründüğü, inziva ve intiharın kurtuluş yolu olarak gösterildiği, mutluluğu bu dünyada bulmanın mümkün olmadığı teması üzerine kurulur

Sadık Hidayet’in 1945 yılında çıkan “Hacı Ağa” adlı eserinde ise, okur, İran’ın sermaye çev-relerinin dini bile çıkarlarına alet etmekten çekinmeyen yüzsüz politikacıların ipliğini pazara çıkaran gerçekçi taşlama yazarı yönüyle karşılaşır. 1930’lu ve 40’lı yıllarda yaşanan siyasi geliş-melerin ve özellikle yayılan Bolşevizm akımının etkileriyle yoksul kitlenin İran’da politik bir ağırlık oluşturmaya başlaması ve feodal toprak sahiplerinin servetlerini kaybetme endişesiyle, ironik bir şekilde Hitler savunucusu haline gelişi alaycı bir uslupla dile getirilir.

Bütün eserleri arasında başyapıtı sayılan “Kör Baykuş”’u 1936 yılında yazmasına rağmen, kitap İran’da 1941 yılına kadar basılamadı. Türkçe’ye de Behçet Necatigil tarafından çevrilen ve 1977 yılında Varlık Yayınları tarafından basılan bu roman da bir ressam ölümün varlığının düşsel olan her şeyi yok ettiği hummalı, ölümcül kabuslar görmektedir. Romanda yer alan karakterler aslında aynı kişinin değişik varyasyonlarıdır. Adeta geleneksel İran inanışlarındaki “hulûl”’ü* hatırlatırcasına sürekli birbirlerine dönüşen kahramanların dünyasında geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman; gerçekle hayal tamamen birbirine karışmıştır. Olaylar arasındaki nedensellik mantıklı bir sebep-sonuç ilişkisi değil, masal mantığıdır. Ancak bu masalsı anlatı tamamen gerçek bir hayatı saptar.

1944 yılında  Sadık Hidayet Özbekistan’da bir yolculuğa çıktı ve son kitabı “Yarın”’ı kaleme aldı. Bu son kitabı 1946’da yayımlandı. Hayatının bundan sonraki kısmı ise uyuşturucu ve alkolden kaynaklanan sorunlarla geçti. 1950’de Paris’e yerleşen Hidayet İkinci Dünya Savaşı’nın yerle bir ettiği şehirde büyük bir hayal kırıklığına düştü. Yaşadığı bunalımlar sonucunda 1951 yılının 9 Nisan’ında yeniden intihara teşebbüs etti ve bu sefer başardı.

Kadim dostu Bozorg Alevi, intiharını “ Paris’te günlerce hava gazlı bir apartman aradı ve aradığını Championnet caddesinde buldu. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri kapattıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş ve traş olmuştu. Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları yanıbaşında yerde duruyordu.” Şeklinde anlatır.

Sadık Hidayet, Yılmaz Güney’inde yattığı Pere Lachaise mezarlığına gömüldü.

Hulûl: Tanrı’nın veya kutsal bazı kişilerin alelade bir insan görünümünde tecelli edişi.

Sadık Hidayet

Bahar Vardarlı
Dipnot Kitap Kulübü

Kör Baykuş, Hidayet için hayatının bunalımlarını, tekdüze ve karanlık gerçeklerini semboller, alegoriler ve birsamlarla nasıl şiirsel bir plâna yükselttiğinin kanıtıdır. Afyon tiryakisi bir ruh hastasının, güzellik ve dürüstlüğü aradığı yolda yenik düşerek kendini şeytana teslim edişini anlatan bu eserde olay; zaman ve mekânın dışında geçer. Şimdi ile geçmiş, iki zaman; anı, rüya ve birsam olarak iç içe kaynaşmış, kenetlenmiştir.

Romanı ve hikâyelerinin konularını yoksul halk kesimlerinden alan, gerçekleri sosyal devrimci bir yaklaşımla ve korku yüklü fantstik bir hava içinde değerlendiren Hidayet, bir yandan da yalnız adamın varlık nedenlerini araştırır.

 Eserlerinde en belirgin leitmotiflerin boşluk duygusu ve ölüm olduğunda yabancı kaynaklar söz birliği etmiş gibidir. Hidayet benim için, devletlerin, rejimlerin sınırları içinde edebiyatın bağımsız ve yıkılmaz cumhuriyetler olduğunu bir kez daha hatırlatmış, mutsuzluğunda ölümsüz mutluluğa erişmiş sayılı yazarlardan biri oldu,” diyor Behçet Necatigil kitabın giriş bölümünde.

BOZORG ALEVÎ ise onun  25 yıllık bir yakın dostu olarak onu söyle anlatır:Alçak gönüllülüğü, insan ve hayvan sevgisi, haksızlık ve gadre uğrayanların, ezilenlerin kaderlerine ilgisi, acıması, fedakârlığı, güzelliğe saflığa karşı sonsuz arzusu ve bunları boşuna araması; dostları arasında her zaman söylenir dururdu.

Adamdan saymadıklarına karşı dümdüz tutumu, bayağılık ve şirretlikleri maskaraya çeviren kıvılcımlı zekâsı, hiçbir ayrıntıyı atlamayan çok belirgin gözlem yeteneği; karakterinin belli başlı özellikleridir.

Bir nükteciydi, çoğu zaman şakacı maskesi ardındaki üzgün düşünürü görmek imkânsızdı hemen hemen. Afyona gelince ölümüne yakın yıllarda ara sıra içmiştir. Ama Kör Baykuş’u yazdığı sıralarda çok seyrek içerdi. Ömrünün son yıllarında afyon düşkünlüğü, kapıldığı ümitsizlikten ve hayatını yavaş yavaş ölüme teslim etmek niyetinden ileri geldi.

Hidayetin yaratıları; kaynağını, yüzyılımızın başında beliren ve gayesi, İran edebiyatını klasik gelenek temeli üzerinde geliştirip çağın gerçeklerine uygun düzeye getirmek olan edebi akımdan alıyor.

Özentili edebiyat yerine samimi ve halka bağlı bir edebiyat koyma gereksinimini hisseden Cemalzâde gibi halka yakın bir edebiyat, dilde sadelik; şiire değil, anlatı türlerine öncelik verir. Karakterleri keskin çizgili, tasvirleri inandırıcıdır. Anlatıyı, o vakte kadar İran edebiyatında kimsenin ulaşamadığı mükemmelliğe Hidayet götürdü.

Hikayelerinin çoğu güçlü bir realizm taşır. Elimizdeki Kör Baykuş’a gelince olayları, zaman ve mekân dışında kalır.Karakterleri birbirlerine dönüşürler. Baba, amca, arabacı,mezarcı,ihtiyar, hurdacı ve romanın kahramanı aslında tek kişidir.Esrarengiz genç kız, bayader ile kahpe karısı da öyle.  Normal zaman düzeni yoktur. Şimdiki zamanla geçmiş zaman; anı, rüya ve hayal olarak birbiriyle kaynaşmıştır.  Sebeple sonuç arasında bir nedensellik yoktur, onları masallardaki mantık bağlar.Korkular, özlemler, ümit ümitsizlik, bu olay içinde, öteden beri insan kaderinde olduğu gibidir.

Hidayetin Kör Baykuş’ta yazar olarak muammalı bir değişime uğrayışının sebebine gelince; 1930-1940 yıllarındaki İran’ın politik şartlarına bağlanabilir. Hidayet de dostlarının çoğu gibi, özgürlük düşüncelerinin açığa vurulmasını önlemek, böylece iktidarda kalabilmek için, Rıza Şah rejiminin kaba kuvvet tedbirlerine kurban giderdi, asıl düşüncelerini dile getirseydi.

Bu roman, daha çok, sessizce katlanılan bir acının ifadesidir; kendisinin çektiği, onunla beraber hisseden ve terörün susturduğu diğerlerinin çektikleri acıların ifadesi.

Kitapta yalnız kişisel ve güncel olan acılar dile gelmiyor, aksine güzelliği, safiyeti aramak uğuruna kendini yiyip bitiren sanatçının o hiç eksilmeyen, ebedi acısı dile geliyor. İran kültürünün derinliklerine dalıyor. 

Örnek: HAYYAM

Hidayet Hayyam için, Hayyam’ın Teraneleri adlı kitabının önszünde, “Hayyam felsefesi hiçbir zaman tazeliğini yitirmeyecek. Rubailerle çağlar boyu insanı şaşırtmış, yanıltmış, önemli, karanlık bütün felsefi sorunlar ele alınıyor. İnsana zorla kabul ettirilen düşünceler inceleniyor, çözülmeden kalmış sırlar araştırılıyor. Hayamın feryatları; hep spekülasyonlarla ezilmiş milyonlarca insandaki acının, kaygının, yılgınlığın, korkunun, ümit ve ümitsizliklerin yankısıdır,”diyor.


Dünya ona hep dokundu

 

Sâdık Hidâyet, İran-Avrupa-Hindistan üçgeninde geçmiş bir ömrün içli sahibi. Onu okudukça, gadre uğrayanlar için üzülen fedakârlığa, saflığa, güzelliğe düşkün bir yazarla tanışıyorsunuz

BURCU AKTAŞ (Arşivi)

Yirmi beş yaşında Paris'teki Marne Nehri'ne atladı. Köprünün altında sevişen çift onu gördü ve kurtardı. Aradan yirmi üç yıl geçti... "Paris'te günlerce, havagazlı bir apartman aradı, Championnet caddesinde buldu aradığını; 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş, güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları yanı başında, yerdeydi." Böyle ölmüştü çağdaş İran edebiyatının kurucularından Sâdık Hidâyet.
Bugüne kadar Hidâyet'in kitaplarını Türkçeye kazandıran Mehmet Kanar'ın hazırladığı ve çevirdiği Hidâyetname, bu büyük yazarın önemli metin ve öykülerini bir araya getiriyor. Selahattin Özpalabıyıklar'ın Sâdık Hidâyet'in yaşamı ve yazınını mükemmel bir şekilde özetlediği bir yazıyla açılan kitap, yazarla ilgili oldukça iyi bir derleme.
 

İran'a benzeyen bir yaşam
İran-Avrupa-Hindistan üçgeninde geçmiş bir ömrün en içli sahibi Sâdık Hidâyet, bir dünyadır. Ağacı, toprağı, taşı, havası başka bir dünya. Onu okudukça dünyanın kötü gidişatının, insanların ziyan içinde olmalarının ömrü boyunca ona ne kadar dokunduğunu anlamak mümkün. Kısacası o kadar hassas adamdı ki Hidâyet, dünya ona hep dokundu.

Bu hassas adam, bu yalan dünyaya 17 Şubat 1903'te Tahran'da gözlerini açar. Doğduğunda İran'da Meşrutiyet Devrimi'nin başlamasına iki yıl vardır. Batılılaşma sürecine girilen bir dönemde büyür. Kuzey İran'dan gelmiş soylu bir ailenin oğlu olan Hidâyet, kendi hâlinde içine kapanık bir çocuktur. Batılı bir eğitim alır ve Saint Louis Akademisi'ne yazılır. Yirmi yaşına geldiğinde babasının evindeki odasına sırtını döner ve ailesiyle bağlarını koparır. Ailesininkinden başka bir sosyal yaşımı tercih eder. Böylelikle ailenin koruyucu kabuğunu kendi isteğiyle reddetmiş olur. Yirmi yaşındayken ilk kitabı Rubaiyyât-ı Hakîm Ömer Hâyyam'ı (Filozof Ömer Hayyam'ın Rubaileri) yayımlar. 1925-26 yılında Saint Louis Akademisi'ni bitirdiğinde, Rıza Şah tarafından bir grup öğrenciyle birlikte Avrupa'ya gönderilir. Önce müdendislik, sonra diş hekimliği okumaya kalkar. Ama kendini gezip görmekten ve yazmaktan alıkoyamaz. Yazmaya adar naçizane ömrünü. Efsanevi eseri Kör Baykuş'ta yazacağı gibi: "... beni bu oda köşesinde tümörler gibi, kanserler gibi azar azar yemiş bitirmiş dertlerimi kâğıda geçirmek istiyorum..." der adeta. Avrupa'da geçirdiği yıllar boyunca hayat ve ölüm sorunları üzerine çalışır. 1927'de Vejetaryenliğin Yararları adlı kitabı yayımlanır. Hidâyet, iflah olmaz bir vejetaryendir. Çocukken bir bayramda kurbanı kesilirken görür ve hayatı boyunca ağızına bir daha et koymaz. Hidâyet, 1927'de Tahran'a döner. 1936 yılına kadar birçok kitabı yayımlanır (Diri Gömülen, Üç Damla Kan, Alacakaranlık, Hayyam'ın Terâneleri, Aleviye Hanım, Isfahan: Yarım Cihan) ve aynı yıl Hindistan'a gider. İşte başyapıtı ve unutulmaz eseri Kör Baykuş'u da burada yayımlar. İran'a döndüğünde ortalık iyice karışmıştır. Her şey daha da kötüye gitmektedir. Ömrü boyunca İran'ın yaşadığı değişimlere tanık olan, İran ile birlikte altüst olan Hidâyet, gitgide karamsarlaşır ve alegorik bir tarz seçerek yazmaya devam eder. İşte tüm bunlardan Aylak Köpek doğar. Birkaç yıl sonraysa Hacı Aga ile tam anlamda gerçekçi, sert ve saldırgan bir noktaya ulaşır yazınında. Ömrünün son yıllarını ise Kafka'nın ve Avrupalı başka yazarların kitapların çevirmekle geçirir. 1950 yılının sonlarına doğru İran'dan ayrılır ve Paris'e gider. Gidişinden dört ay sonra da intihar eder.

İran toplumu çöktükçe Sâdık Hidâyet de sarsıldı. 20. yüzyıl başlarında İran'ın yaşadığı Doğu-Batı ikilemini o da yaşadı. Onun yaşamı ve kişiselliği toplumdan bağımsız değildi. Bundan dolayı, okunduğunda şaşkınlıkla karşılanacak, okuyanı yerine mıhlayacak ya da zamansız ve mekânsız bir âleme götürecek kitaplar yazdı. Ölüm üzerine bu kadar çok yazması, ona methiyeler düzmesi, kitaplarının kahramanlarını ve onu başka bir âleme yakınlaştıran yegâne şey oldu belki de. Doğu'nun öykücülüğü ile Batı yazınını bütünlüklü bir şekilde kaynaştırdı. Hidâyet'in kitaplarını Türkçeye çeviren Mehmet Kanar, özellikle Kör Baykuş, Diri Gömülen ve Üç Damla Kan'da Hidayet'in kendini anlattığını ve intiharın yazılı provasını yaptığını söyler. Özellikle, "bir afyon tiryakisinin güzelliği ve dürüstlüğü aradığı yolda yenik düşerek kendini şeytana teslim edişini" anlattığı Kör Baykuş, Hidâyetin tüm yaşamını özetler. "Alçakgönüllülüğü, insan ve hayvan sevgisi, haksızlık ve gadre uğrayanların, ezilenlerin kaderlerine ilgisi, acıması, fedakârlığı, güzelliğe saflığa karşı sonsuz arzusu ve bunları boşuna araması; dostları arasında her zaman söylenir, konuşulurdu" diyor en yakın arkadaşı Bozorg Alevî. "Ömrümde ilk kez, ansızın içimde bir ferahlık hissettim" der Kör Baykuş'un kahramanı, acaba Sâdık Hidâyet huzursuz yaşamı boyunca bir anlık da olsa bir ferahlık hissedebildi mi? Hiç zannetmiyorum...

İşte böyle bir insan ve böyle bir yazardı Sâdık Hidayet.

'Hidâyetname'de neler var...


Hidâyetname, içeriği gereği sıkıştırılmış bir Sâdık Hidâyet okuması sunuyor diyebiliriz. Kitapta, neredeyse yazarın çok yönlü yazının tüm örneklerinden birer parça bulunuyor. 'Sâsân Kızı Pervin' adlı oyunu, 1932 yılında Isfahan'a yaptığı bir gezi sırasında yazdığı antropolojik ve edebî bir metin olan 'Isfahan: Yarım Cihan'nı bulmak mümkün örneğin. İran halk inançlarını anlattığı 'Nîrengistan'ın bir kısmı, Kör Baykuş'tan sonra Fransızca olarak yazdığı 'Aysar' ve 'Sampinge' adlı öyküler, ömrünün son yıllarında yazdığı 'Kafka'nın Mesajı' adlı deneme de Hidâyetname'de yer alanlar arasında. Son olarak ise 'Sâdık Hidâyet'in Mektupları' başlığı altında, yazarın Avrupa ve Hindistan'da geçirdiği dönemde yazdığı mizah ağırlıklı mektupları okuyabilirsiniz. Tabii ki Mehmet Kanar'ın 'Hidayet ve Ölüm', yazarın 'Ölüm' başlıklı denemesini unutmamak gerekir.

Türkçede Sâdık Hidâyet

  • DİRİ GÖMÜLEN, 1995, 71 sayfa, 6 YTL.
  • VEJETARYENLİĞİN YARARLARI, 1997, 73 sayfa, 6 YTL.
  • HACI AGA, 1998, 105 sayfa, 10 YTL.
  • ÜÇ DAMLA KAN, 1999, 110 sayfa, 6 YTL.
  • HAYYAM'IN TERÂNELERİ, 1999, 117 sayfa, 10 YTL.
  • AYLAK KÖPEK, 2000, 84 sayfa, 6 YTL.
  • ALACAKARANLIK, 2001, 112 sayfa, 6YTL.
  • KÖR BAYKUŞ, 2001, 95 sayfa, 6 YTL.
*Yazarın tüm kitapları Yapı Kredi Yayınları tarafından basılmıştır.

HİDÂYETNAME
Sâdık Hidâyet, Hazırlayan ve çeviren: Mehmet Kanar, Yapı Kredi Yayınları, 2005, 196 sayfa, 10 YTL.

 


KENDİ DİLİNDEN UZAKTA BİR YAZAR:  SADIK HİDÂYET

http://hertaraf.net/kendi-dilinden-uzakta-bir-yazarsadik-hidayet

Tanrı’nın Azrail’i yanına çağırmasıyla başlar hikâye ve Tanrı Azrail’den Kafka adında bir adamı öldürüp kendine getirmesini ister. Azrail elindeki öldürülecekler listesinde küçük bir oynama yaparak Kafka’nın adını ilk sıraya alır ve canını almak için dünyaya iner. Prag’dan başlar aramaya ve tüm Avrupa’yı dolaşır, ama bulamaz. Tanrıya karşı mahcup olmak istemediğinden hiç ara vermeden devam eder yolculuğuna ve tüm mevsimlerde, tüm kentleri dolaşır… Tanrı’nın huzuruna çıktığında eli boştur. Tanrı Kafka’yı sorar kendisine, Azrail boyun büküp cevap verir, “Yok” der önce… “Sizin yarattığınız evrende Kafka adında bir adam yaşamıyor.” Tanrı öfkelenir bu sözün karşısında, belki de ilk defa istediği bir şey yerine gelmemiştir. Gür sesiyle bağırır Azrail’e “Git o zaman onu kendi yarattığı dünyada bul ve getir.”

DOĞU’NUN KAFKA’SI
Böyle bir hikâye anlatılır Batı’da Kafka’nın ne kadar büyük ve ne kadar özgün bir yazar olduğunu vurgulamak için. Bu tip hikâyeler elbette Batı kültürünün ürünleri değildir… 1001 Gece Masalları‘nın çevirileriyle Batı tanıştığı bu masallardan yeni masal, öykülerden yeni öykü yaratmış ve övgüsünü de sövgüsünü de bunlarla yapmaya başlamıştır. Elbette, Kafka belki de yeryüzünün en özgün ve en kendi halinde yazarlarından biridir ve sadece kendinin yaşadığı bir dünya yaratmaya başlamıştır. Ama biri daha vardı, bu hikâyeyi sonuna kadar hak eden ve bu hikayelerin yazıldığı topraklardan gelen… “Doğu’nun Kafka’sı” denir ona, ama bu tanım bile tam olarak karşılamaz onun önemini. Çünkü bir kıyaslama vardır. Kafka nasıl Tanrı’nın yarattığı bu evrende var olmamış ve kendine bir dünya kurmuşsa, o da tıpkı başka bir evren yaratıp orada yaşamıştır. Sadık Hidâyet ne bizim bildiğimiz anlamda Doğulu olmuş ne de sürgün yıllarında Batılılaşmıştır, Sadık Hidâyet hep başka bir yerdedir ve bu evreni ne Kafka, ne Tanrı yaratmıştır, o her şeyin temelini kendi atmıştır. Müslümanların Tanrı’sı kendine eş koşulmayı sevmediğinden dolayı, başka bir evren yaratır Sadık Hidâyet de, yetiştiği topraklarda yasaklanmış, yazdığı yerlerin uzağında kalmış ve çok uzaklardan kendi ülkesine, orada geçen çocukluğuna ve gençlik yıllarına bakarken, puslu bir perdenin arkasından kendi dünyasını yaratmıştır. Çünkü böyle yapmak zorundaydı o ve İran hâlâ onu yasaklıyordu. Ama bu yasaklar yavaş yavaş delinmeye de başladı. Çünkü uzun zaman sonra, kısa bir süre önce İran’da Sadık Hidâyet ismi yeniden anıldı. Bu ismi tüm yasaklara ve yok sayma çalışmalarına rağmen İran’a hatırlatan isim de Oğuz Demiralp oldu. Demiralp’in yazdığı Kör Okur Sadık Hidâyet Üzerine Kör Baykuş Merkezli Okuma Denemesi, Kelag-e Sefid Yayınevi’nce Farsça yayımlandı. Ve tabii ki, yazımı bu kadar kolay ve basit görünen bu cümlenin gerçekleşmesi o kadar kolay olmadı. Kitap Farsçaya 2006 yılının haziran ayında çevrilmişti. Yayımlanması için izin alması gerekiyordu ve İran hükümeti bu izin için kitabı tam üç yıl bekletti. Dönemin Tahran Büyükelçisi Hüsnü Gürcan Türkoğlu’nun önerisiyle gerçekleşecekti ve bu yakın dönem İran edebiyatı için devrim niteliğinde bir atılımdı. Neden bu kadar zordu Sadık Hidâyet adını anmak İran’da… Ya da Sadık Hidâyet yazmak dışında ne yapmıştı ki…

MONARŞİYE DİRENDİ
Tüm hayatını Batı edebiyatı çalışmalarına adamıştı Sadık Hidâyet. İran tarihi ve folklorunu araştırıyor, İran’nın kültürünü ve Doğu’nun Batı kültürü karşısındaki ezilişini yok etmeye çabalıyordu. Batı’nın birçok yazarını kendi süzgecinden geçirerek yorumladı ama en çok, Guy de Maupassant, Çehov, Rilke, E.A. Poe ve Kafka’yla ilgilendi ve bu yüzden Kafka’yla arasındaki bağ o zamanlar kuruldu. Çünkü Kafka’dan ne kadar çok etkilendiği aşikârdı. Hidâyet’in suçu yazmaktı, birçok Doğulu yazarın ortak suçu işleyip ortak cezalar aldığını ve tarihin ortak bilincine bunların kazındığı biliyoruz. O kendinden öncekiler gibi yazdı. Hikâyeler yazdı, tarihi oyunlar kaleme aldı. Bir seyahatnameye imza attı ve dergilerde yazdıkları yayımlandı. Edebiyatı eleştirdi. Fransızcadan çeviriler yaptı. Bu çevirileri bir yana bırakırsak, onun işlediği en büyük suç İran dilini ve edebiyatını önemsemek, belki hak ettiğinden fazla önemsemek, kendi dilinin dünya edebiyatının bir parçası haline gelmesi için çalışmaktı ve bunu da başardı. Batı’nın en çok tanıdığı İranlı yazarlar arasında yerini aldı, ama kendi ülkesi ona yaşama şansı vermedi. Bunu sadece ona değil, dediğimiz gibi birçok yazarına yaptı ve Fars dili sanki yazılmak istemiyordu. Kağıtlara dökülmesi günahtı sanki bu dilin…

Tek sorun elbette ki edebiyat değildi ve bir yazar elbette ki yaşadığı çağın her şeyinden sorumluydu. O da öyle yaptı, edebiyata saygınlık kazandırmaya çalışırken ülkesinin saygınlığı gitgide düşüyordu. Ülkesi geriliyordu ve Sadık Hidâyet bu gerilemenin sebebi olarak gördüğü monarşiye karşı tavır aldı. Edebiyat eleştirilerinin yanında İran’ı da eleştirmeye başladı, ama monarşi eleştirilmeyi sevmiyordu. Hidâyet bir numaralı düşmandı artık, hatta vatan hainiydi. İslam devrimine karşı çıkan bir zıdıktı… Böyle bir adamın İran’da yeri yoktu. O da yeri olmadığını anladı ve gitti şimdi ise kendi ülkesinde yeri olmayan birçok yazar, şair, ressam ve sinemacının yattığı bir mezarlıkta yatıyor. Belki de benzer acıları yaşamış Yılmaz Güney‘le birlikte Père Lachaise mezarlığının karanlığında uzun uzun sohbetler yapıyor geceleri. Azrail hâlâ Kafka ve onun dünyasına girmeye çalışıyor canlarını almak için…


Çagdas Iran Öyküleri - Seçkiler

http://www.tulumba.com/storeItem_tr.asp?ic=zBK981823ZE312


Asirlardir hakli bir söhrete sahip olan Iran edebiyatinda çagdas öykücülügün mustucusu Cemalzade, ilk kez 1922'de Berlin'de basilan Bir Varmis Bir Yokmus adli hikayaler mecmuasinda daha önce Dihhoda'in Sundan Bundan'inda karikatürize ettigi insan tiplerini isledi. Sadik Hidayet, Cemalzade'nin açtigi yolda ilerledi ve psikolojik öykücülüge dogru adim atti.

Fransiz edebiyatindan etkilenen ve sürrealist bir hikayeci olan Hidayet, Kör Baykus adli eserleriyle Türkiye'de tanindi. Freud'un ögretilerinden esinlenen Bozorg Alevi Elliüç Kisi ve Zindan Hatiralari adli hikayeleriyle "Hapis Edebiyat"nin temelini atti. Sadik Çübek, Celal Al-i Ahmed, Muhammed Hicazi, Mahmud Itimadzade, Kirmani, Nasir Müezzin, Feridun Tunkabuni, Mahmud Keyanüs, Baba Mukaddem, Resül Pervizi, Mesud Kimyager, Nasir Takvayi gibi bir çok ünlü yazariyla elindeki aynayi bireye ve topluma çeviren Iran öykücülügü çagdas bir çizgi yakalamayi basardi. Olabilir'i degil, olan'i konu edindi kendine.


http://www.1forum.us/biyografiler/sadik-hidayet


Sadık Hidayet Kimdir?


Modern İran Edebiyatı'nın önde gelen düzyazı ve kısa hikâye yazarı.


Hayatı

17 Şubat 1903 tarihinde Tahran'da dünyaya geldi ve bu kentteki Fransız Lisesi'nde eğitim gördü. 1925 yılında eğitimini sürdürmek amacıyla Avrupa'ya gitti. Bir süre diş hekimliğine ilgi duyduysa da mühendislik okumak için diş hekimliğinden vazgeçti. Fransa ve Belçika'da geçirdiği dört yılın ardından İran'a döndü ve kısa sürelerle çeşitli işlerde çalştı.

Sadık Hidayet sonunda tüm hayatını Batı Edebiyatı çalışmalarına ve İran tarihi ile folklorunu araştırmaya adadı. En çok Guy de Maupassant Çehov Rilke E.A. Poe ve Kafka'nın eserleriyle ilgilendi. Hidayet birçok hikâye kısa roman iki tarihi dram bir oyun bir seyahatname ile bir dizi yergili komedi ve taslak kaleme aldı. Yazıları arasında ayrıca birçok edebiyat eleştirisi İran folkloru ile ilgili araştırmalar ve Orta Farsça ile Fransızcadan yapılmış çeviriler yer alır. Sadık Hidayet İran Dili ve Edebiyatını uluslararası çağdaş edebiyatın bir parçası haline getiren yazar olarak kabul edilir.

Sonraki yıllarda zamanın sosyo-politik problemlerinin de etkisiyle İran'ın gerilemesinin sebebi olarak gördüğü monarşiye ve ruhban sınıfına yoğun eleştiriler yöneltmeye başladı. Eserleri aracılığıyla bu iki kurumun suistimallerinin İran milletinin sağırlığının ve körlüğünün sebebi olduğunu gösterme çabasına girdi. Çevresine özellikle de çağdaşlarına yabancılaşan Hidayet son eseri Kafka'nın Mesajı'nda ancak ayrımcılık ve baskı sonucunda yaşanabilecek bir melankoli umutsuzluk ve ölüm halinden bahseder.

Sadık Hidayet'in en tanınmış eseri 1937 yılında Bombay'da yayımlanan Kör Baykuş'tur.

Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi seven ve afyon tiryakiliği bilinen Sadık Hidayet resimle de uğraştı. Günümüze kalabilen resimleri Hassan Qa'emian tarafından bir araya getirildi. Kimileri bu eserlerde sanatsal bir değer bulmazken kimilerine göre de bunlar geleceğin resimleridir.

Ölümünü yirmi beş yıllık arkadaşı Bozorg Alevi şöyle anlatır: "Paris`te günlerce havagazlı bir apartman aradı Championnet caddesinde buldu aradığını. 9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı. Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu onu mutfakta yerde yatar buldu. Tertemiz giyinmiş güzelce tıraş olmuştu ve cebinde parası vardı. Yakılmış müsveddelerin kalıntıları yanıbaşında yerde duruyordu."

Yılmaz Güney`in de yattığı Père Lachaise (okunuşu: per laşez) mezarlığında gömülüdür.

Sansürlenmesi


Sadık Hidayet'in eserleri günümüzde Avrupa'daki politik İslamcı çevrelerden yoğun eleştiriler almaktadır ve birçok romanı (özellikle de Hacı Ağa) artık Fransa'daki kitapçılarda ve kütüphanelerde bulunamamaktadır. Kör Baykuş ve Hacı Ağa adlı romanları 2005 yılında düzenlenen 18. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı'nda yasaklanmıştır.

Kasım 2006 itibariyle Sadık Hidayet'in tüm eserleri geniş çaplı bir tasfiye politikası kapsamında İran'da yasaklı durumdadır.

>

Valid HTML 4.01 Transitional