Yekta Kopan

Karbon Kopya

Yekta Kopan



 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Editörün Notu :
"Karbon Kopya" adlı öykü kitabında, Yekta Kopan, edebiyat   ustalarının  başyapıtlarının "Karbon Kopya" larını yaparak paralellikler kuruyor.  Bizlere metinlerarası edebiyattan beslenen deneysel denemeler sunuyor. Dokuz öykü halinde sunulan eserde, edebiyat dünyası, kitaplar, kütüphaneler, yazarın yaratım süreci, dilin hayat ile ilişkisi gibi konular kurmaca ve gerçeklik arasında  gitgellerle okuyucuya aktarılıyor.


 

Yekta Kopan : Biyografi

Öğrenim hayatı Ankara’da geçti. Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri Hayalet Gemidergisinde yayınlandı.Hayvan dergisinde kısa metinler, sinema dergisi Altyazı’da film eleştirileri yazdi. Öykü üstüne metinler yazdığı Eşik Cini dergisinin aynı zamanda yayın kurulunda da görev aldı.

Öyküleri, denemeleri çeşitli dergilerde, seçkilerde ve antolojilerde yayınlanıyor. Radyo programcılığı ve seslendirme çalışmalarının yanı sıra NTVtelevizyon kanalında her gün yayınlanan kültür-sanat programı “Gece Gündüz”ün sunuculuğunu yapıyor.

İlk kitabı Fildişi Karası 2000 yılında yayımlandı. Fildişi Karası, Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri, Yedi Derste Vicdan Muhasebesi, Temir Köran'ın desenlerinin yer aldığı Kara Kedinin Gölgesi ve Karbon Kopya adlı öykü kitapları veİçimde Kim Var adlı romanı Can Yayınları tarafından yayımlandı. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri 2002 yılında Sait Faik Hikâye Armağanına değer görüldü.

2006’da İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali bünyesinde Tiyatro DOT tarafından sahnelenen ve bir Bülent Erkmen projesi olan İki Kişilik Bir Oyun’un metnini yazdı. Oyun Almanya, İtalya ve Hollanda’da sahnelendi. 2007'de yayınlanan Karbon Kopya adlı öykü kitabı, aynı yıl Dünya Kitap Ödülleri'nde "Yılın Telif Kitabı" ödülünü aldı.dtv (Deutscher Taschenbuch Verlag) tarafından yayınlanan Alles Blaue, alles Grüne dieser Welt seçkisinde bir öyküsüyle yer aldı. Daha Önce Tanışmış mıydık? adındaki e-kitabı altKitap.com tarafından okura ulaştırıldı.

6 yaş öncesi için yazdığı ve Şilili ressam Alex Pelayo tarafından resimlenen çocuk kitabı Burun, Marsık Yayıncılık tarafından 2009 yılında yayımlandı.

Bir de Baktım Yoksun adlı öykü kitabı Kasım 2009'da yayımlandı.


Yekta Kopan ile yeni öykü kitabı üzerine Söyleşi


http://aykutugur.blogcu.com

NTV’nin keyifli Gece Gündüz programının sunucusu ve yapımcısı Yekta Kopan’ın sesini nerede duysanız tanırsınız. Malum, Michael J. Fox’tan Jim Carrey’e birçok oyuncunun sesi oldu yıllardır. Geçtiğimiz yedi yıl içinde dört öykü kitabı, bir romanı, bir e-kitabı yayınlanan, Sait Faik Öykü Ödülü sahibi yazar, kitaplarında da özellikle kent insanın hayatını seslendiriyor. Yekta Kopan ile yeni öykü kitabı “Karbon Kopya”nın yayınlanmasının hemen öncesinde görüştük.

Öykülerinde kent ve insan ilişkilerini anlatan bir yazar olarak sizin için İstanbul neler ifade ediyor?

İstanbul benim için bir keşif alanı. Farklı nedenlerle, yeni bir coğrafyanın içinde kaybolmayı da yalnızlık duygusunu da ifade ediyor. Ben Ankaralıyım, İstanbul’a 25 yaşından sonra geldim. Bozkırla kıyaslandığında İstanbul’un doğası bile farklıdır. Bir yeniden doğuşu, yeniden varoluşu, yeni ilişkiler anaforunu, bütün o ilişkilerin içinde daha yalnız hissettiğimi ifade ediyor benim için İstanbul. Bunlarla birlikte tabii ki çok büyüleyici, insanın içinde kaybolmaktan zevk alacağı bir kent. Çok dar bir alanda bile farklı insanlar, farklı sınıflar, farklı karakterler görerek değerlendirebileceğiniz bir açık hava insan müzesi. İstanbul benim için, her yönden esen fırtına gibi. “Yedi Derste Vicdan Muhasebesi”, “Aşk Mutfağından Yalnızlık Muhasebesi” gibi ilk kitaplarınızda olayların daha ön planda olduğu göze çarpıyor. Daha sonraki öykülerinizde, örneğin “Kara Kedi’nin Gölgesi”nde olaylar varlıklarını korusa da daha şiirsel bir anlatım var...

Belirli bir noktaya kadar doğru. Özellikle “Kara Kedinin Gölgesi”ni düşündüğünüzde. Fakat “Kara Kedi’nin Gölgesi” benim son dönem edebiyatım değil, bütün edebiyat yolculuğum boyunca yanımda olan metinlerden oluşuyor. Sadece kitaplaşmasına karar vermem böyle bir döneme denk geldi. Mayıs ayında yayınlanacak olan “Karbon Kopya”, yine olay örgüsünün yoğun olduğu bir öykü kitabı. Sonuçta geçen yıllar içinde, ilk öykülerimi yazdığımda şu andan on yıl daha genç olduğum düşünüldüğünde, daha dışa dönük arayışım daha içe dönük bir arayışa dönmüş olabilir. Fakat bu da yeniden değişebilir tabi ki.

Beni daha çok etkileyen edebiyatçılar, samimi edebiyatçılar. Bana yukarıdan bakan, tanrı yazarlardan ve onların kutsal kitaplarından hoşlanmıyorum. Edebiyatla samimi bir ilişki kurmak istiyorum. Okur olarak da, beni okuyacak kişilere yazan kişi olarak da...

Öykücülüğünüz nerelerden besleniyor? Siz neler okuyorsunuz?


İyi bir okur olmak isteği olan her insan, yıllar içinde okuduğu çok sayıda şeyden etkilenir. Benim edebiyatla olan ilişkimde, temeldeki hedefim de iyi bir okur olmaktır. Öncelikle okurluğumla gurur duyarım. Türk edebiyatının geleneğinden çok beslenirim. Dünya edebiyatında ruhuma yakın hissettiğim, okumaktan çok zevk aldığım, her okuduğumda şapkamı kafamdan uçuran isimler vardır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, öykücülüğü ama özellikle de “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanıyla beni her zaman çok etkileyen bir yazardır. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Erdal Öz, Sait Faik, Haldun Taner etkilendiğim yazarlardır. Aziz Nesin çok değerlidir. Orhan Pamuk, çok severek okuduğum bir yazardır. Dünya edebiyatından Kafka, Borges, Edgar Allen Poe, Paul Auster, ilk aklıma gelen isimler. Aslında beslendiğim kaynaklarla ilgili soruları öykülerimin içine yerleştirmeyi de severim. “Karbon Kopya”da, sevdiğim yazarlarla ve onların metinleriyle okurluk ilişkimi, bunu okurla paylaşma durumumu bir adım daha ileriye taşıdığımı düşünüyorum.

Diğer profesyonel alanlarınız yazarlığınızı nasıl etkiliyor?

Bu alanlar yazma alanıyla iç içe diyebileceğim alanlar; ama yazma eylemi o kadar nev-i şahsına münhasır, o kadar yalnız bir eylemdir ki aslında onu diğer hiçbir iş alanıyla karşılaştırmak pek mümkün değildir. Diğer iş alanlarının çoğu kolektif eylemlerdir. Belki de benim yazma anındaki mutlak yalnızlığım, diğer işlerdeki kolektif dünyayla birbirlerini dengeliyor ve böylece dünyanın bu iki yönünü de taşıyabilir hale geliyorum. Bunun dışında çok sayıda film seyretmemi gerektiren bir iş yapıyorum. Çok sayıda farklı kültürel atmosferden insanla ilişkide olmamı gerektiren bir iş yapıyorum. İnternet yayıncılığı işi çok sayıda yazar ya da yazar adayıyla ve onların metinleriyle ilişkiye girmemi gerektiriyor. Bütün bunların tabii ki yazarlığımı olumlu etkilediğini düşünüyorum.

Okur olarak zaman zaman bu alanlardaki sosyal çevrenizin öykülerinize temas ettiğini düşünmekten kendimizi alamıyoruz…


Bu kaçınılmaz. Ancak gerçekle öykü arasındaki bu ilişki hep, “mış gibi.” Bazen de hiç bilmediğim bir dünyadan bir insanın peşine düşerek, onun dünyasının içine girmek, o dünyada kendimin neler yapabileceğini keşfedebilmek hoşuma gider. Bir tuhafiye dükkanında çalışan bir adamı yazacağımı düşünelim. Bu adamı yazabilmem için, gidip tuhafiye dükkanını görmem ya da kafamda çok iyi canlandırmam lazım. Bir süre sonra da ben o adam olmaya başlıyorum; kalemim o adam olmaya başlıyor. Benim kalemim böyle bir dükkanın tezgahtarı olsa nasıl davranır? Bu çok güzel bir macera. Zaten edebiyatın büyüsü de biraz bu. Hepsi sizsiniz ve hiçbirisi değilsiniz.

Tüm bunlar samimiyet duygusunun açıkça aktarılmasına olanak tanıyor sanki…

Şu anki sohbetimiz de dahil olmak üzere, ikili ilişkilerde ya da “çoklu ilişkilerde” samimiyete çok önem veriyorum. Özellikle de edebiyatta… Beni de daha çok etkileyen edebiyatçılar, samimi edebiyatçılar. Bana yukarıdan bakan, tanrı yazarlardan ve onların kutsal kitaplarından hoşlanmıyorum. Edebiyatla samimi bir ilişki kurmak istiyorum. Okur olarak da, beni okuyacak kişilere yazan kişi olarak da.

Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü alması ülkemizde önemli yansımalara yol açtı. Siz bir edebiyatçı ve haberci gözüyle ödülü nasıl değerlendiriyorsunuz? Ödül, Türkçenin bir edebiyat dili olduğunu, bir dünya dili olduğunu, bir kültür dili olduğunu tüm dünyaya gösteren bir haberdir. Sanat dünyamıza katkısından söz etmiyorum bile. Ancak ödülün düşünce dünyamıza da katkısı büyüktür. Çünkü düşünebildiğiniz dilin dünya dili olarak kabul görmesi çok önemlidir. Özellikle de bize dayatılan dillerle düşünmeye başladığımız bir dönemde…

Karşımızda bir yazar var. Bu yazar yıllarca çalışıyor ve romanlar yazıyor. Bu romanlar dünya üzerinde okunuyor ve beğeniliyor; roman sanatında verilebilecek en büyük ödülü alıyor. Bu yazar bizim bu söyleşiyi yaptığımız yerden iki üç kilometre ötede bir yerde oturan, aynı sokaklarda gezdiğimiz, aynı dili konuştuğumuz, aynı esprilere güldüğümüz, aynı sıkıntılarla canımızın yandığı bir insan. Ayrıca, ben bugüne kadar hayatımda ilk kez, Nobel Ödülü almış bir yazarın bütün kitaplarını ana dilinden ve ödülden önce okumuş oldum. Bunu da bize Orhan Pamuk yaşattı.

Altzine dergisinin ve Altkitap’ın kurucu ve editörlerindensiniz. Dilerseniz, biraz da internet yayıncılığından söz edelim…


İçinde bulunduğum dost çevresinin bakışının da etkisiyle internet üstü dergi yayıncılığına ve hem de internet üstü bir sayısal yayınevi olan Altkitap projelerine erken sayılabilecek bir dönemde başladık. Bunun karşılığını da alıyoruz. Öngörülerimiz arasında projelerin daha da büyümesi, daha çok kişiye ulaşabilmesi için tanıtımının daha çok yapılması, bu tanıtım için gönüllü olabilecek sermayeyle buluşması, fikri üreticilerine bu sermaye üzerinden değer kazandırması gibi hayaller vardı. Ama zaman içinde insan şunu da öğreniyor: Bahsettiğimiz konu kültür sanat ve yaşadığımız yer Türkiye. Ne yazık ki hâlâ okur-yazar oranının nerelerde olduğunu gayet iyi bildiğimiz, bir türlü bir kültür sanat politikası oluşturamadığımız bir ülkeden bahsediyoruz. Bu koşullarda yaptığımız kadarıyla çok mutluyuz. Kitaplarımız 10 bin, 20 bin gibi download sayılarına ulaşıyor. Bu bizim romantik zihniyetimize göre kitabın 10 baskı, 20 baskı yaptığı anlamına geliyor. Üstelik bu sayılar örneğin, tiyatro üzerine, sivil toplum üzerine araştırma kitapları için geçerli. Roman ve öyküler çok daha büyük rakamlara ulaşıyor. Bu bizi etkiliyor tabii ve bu kadarıyla yetinmeye çalışıyoruz. Şöyle düşünüyoruz: Günün birinde dünyada bir kitap yayınlanıyor. O kitaba Kayseri’deki, Cape Town’daki, Kuala Lumpur’daki ve San Francisco’daki insanlar aynı anda ulaşabiliyor. Biri diğerinden daha geride değil.

İnternet üzerinde fiziksel yayıncılık yaptığımız zamandan Hayalet Gemi dergisinin çok büyük bir arşivi var. Bunların dünyada pek örnekleri yok.

‘SESLENDİRMEDE OYUNCUYA SADIK KALIYORUM’

Yekta Kopan seslendirmeye çok küçük yaşlarda başlamış. Tiyatrocu olan babasının aracılığıyla dört-beş yaşındayken TRT’de küçük bir çocuk rolü konuşmuş. Bunda erken yaşta okuma yazma öğrenmiş olmasının etkisi büyük tabii. Kopan, Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu. Öğrencilik yaşamı boyunca da seslendirmeyi hiç bırakmamış. Seslendirmenin zorlu bir süreç olduğunu, sektörün dinamiklerinin de değişmesiyle giderek daha az seslendirme yaptığını belirten sanatçıya, “konuşmaktan” en keyif aldığı oyuncu ve filmleri sorduk…

Son yıllarda sinemada yaptığımız işler, örneğin Star Wars’ta Ewan McGregor’u konuşmak çok keyifli oldu. Sonra, Edward Norton’u konuşmak keyiflidir. Güzel, rahat bir konuşma alanı yaratır. Michael J. Fox artık bir marka gibi oldu; konuşurken de çok keyif almıştım. Animasyonları da severek konuşuyorum.

Seyirci koltuğundan merak edilen noktalardan biri de, seslendirme sanatçılarının role ve repliklere ne ölçüde müdahale ettikleri…

Normalde seslendirme yaparken asla oyuncunun üzerine çıkmak gibi bir gayretim yoktur. Oyuncu ve yönetmen çok derin kararlar vererek belirli sonuca ulaşıyorlar. Bu yüzden oyuncunun yaptığının daha azını da daha fazlasını da yapmamak için özel çaba harcarım. Oyuncunun alanına mutlak sadakat göstermek gibi bir yaklaşımım vardır. Ama kimi filmlerde bizim tınılarımızı biraz daha hissettirmek gerekiyor. Örneğin, “The Truman Show”da değil ama Jim Carrey’nin ticari komedilerinde bu gerekebilir. Animasyonda, durum biraz farklı, çünkü üretici firmanın da istekleri oluyor. “Biz burada Amerikan çocuklarının anlayacağı türde bir espri kullandık, bunu yerelleştirin” denebiliyor. Çeviriden stüdyoya kadar uzanan bir yerelleştirme süreci yaşanabiliyor. Burada da yapımcının tercihleri belirleyici. Ayrıca animasyondaki alanınız biraz daha geniş. Stüdyodaki eğlence, sizin animasyon karakteriyle kurduğunuz keyifli ilişki, sonuca yansıyor. Örneğin “Ice Age”de ben de çok eğlenmiştim, sonuçtan da çok keyif aldım.

http://www.marslogistics.com/


"Bir oyun oynayacağız, bu da sana bir davetiye..."

http://aykutugur.blogcu.com/

Edebiyat kimileri için tehlikeli bir oyundur, kimileri içinse yolları çatallanan bir bahçe. Yazarın hayalinde kurduğu dünyalar yavaş yavaş okurun zihnine sızar ve onu değiştirir. Oyuna katılan okur için mucizelerle dolu o bahçede gezinmek eşsiz bir deneyimdir. Borges’in ayak izlerinde yürüyen, Kafka’nın atmosferini soluyan, Atay’ın ironisiyle acı acı gülümseten ama aslında sadece kendisi olan öykülerinde okuru oyuna davet ediyor yazar. Kurmaca yazarlığında yetkinliğini önceki kitaplarıyla kanıtlamış olan Yekta Kopan, oyunlarla, göndermelerle, dipnotlarla, kolajlarla, parodilerle yaptığı yolculuğun seyir defterini sunuyor Karbon Kopya’da. Öykünün sınırlarını sorgulatan metinler-arasında hatta türler-arasında bir maceraya dönüşen bir yolculuk bu. Yalın bir üslup, zekice bir kurgu ve tüm bunları harmanlayan içtenlikli bir anlatım. Kitaba dönelim. Hatta sizce sakıncası yoksa kitabın içine girelim.



 

Bizim Yazılarımız

'KARBON KOPYA’DA GERÇEĞİN HALLERİ

Hülya Soyşekerci

(Yekta Kopan, öyküler, Can Yayınları, Mayıs 2007, 180 sayfa)

Bir yazar, kurmaca yapıtının içinde bir yolculuğa çağırır okurunu. Bu yolculukta iki ayrı çıkış noktasından hareket eder; iki ayrı yolculuk seçeneği sunar. Biri yaşam gerçeklerinin izlerini süren bir yolculuktur; diğeri ise yapıtlar arasında, kendinden önce yazılmış başka metinlere, başka sanat yapıtlarına göndermelerle ilerleyen bir yolculuk. Bu ikinci tarzın içinde yol aldığımızda; yazarın kendinden önceki metinlerin yazarlarına ya da sanat yapıtlarının yaratıcılarına özel bir dille, bazen sıra dışı sözcük oyunlarıyla ya da benzetimlerle bir “yazar selamı” gönderdiğine tanık oluruz. İki yolculukta da sonuçta yaşamın izdüşümü ya da gölgesi yapıtın içinde sürer gider ve farklı uzam-zamanlara, farklı bilinçlere de açılım yaparak; yeni anlamlandırmaların çoğullanmış dünyasına kapılar açar. Edebiyatın bu iki ayrı kanaldan özsuyunu alması; doğrudan yaşamdan beslenen edebiyatın yanı sıra, edebiyattan beslenen edebiyatın varlığı; sonuçta daha rafine, daha incelmiş metinlerin ya da anlatımların yaratılmasına zemin hazırlamaktadır.Aslında “yazınsal miras”ın dikkatle, önem ve ciddiyetle  değerlendirilmesidir bu tarz çalışmalar; yazın ve yaşamın yeniden kurgulanmasıdır aynı zamanda. Genç yazar Yekta Kopan öteki yapıtlarında olduğu gibi

Karbon Kopya adlı öykü kitabında da deneysel yollara; sıra dışı çalışmalara yönelerek, gerçek edebiyat meraklıları için farklı tatlar sunuyor. O da okuru metinlerarası bir yolculuğa; bu yolculukta karşılaşılan imge, sözcük, tarz, üslup vb. benzetim özelliklerini kavramaya; bir “anlamlandırma oyunu”na çağırıyor.

“Karbon kopya”, düz anlamında; daktilo ya da elle yazılmış metinlerin karbon kağıdıyla çoğaltılması esasına dayalı bir kopyalama sistemi. Öyle oluyor ki, üst üste konulan karbon kağıdı vasıtasıyla kopyalandıkça silikleşiyor metin. Yazının izleri giderek kayboluyor. En sondaysa hiçbir şey kalmıyor geriye; bomboş bir sayfa duruyor yalnızca… Bilgisayarlı haberleşme sisteminde ise CC komutuyla yazının ya da iletinin sayısız türetmeleri yapılabiliyor. Sanatta kopyalama işlemi, bir zaman önemli bir eğitim yolu olarak düşünülmüş. Özellikle resim sanatında çırağın ustalığa giden zorlu yolda kendinden önceki ressamların yapıtlarını kopyalaması önem taşıyor; sanatın temel bilgileri edinebilmesi, el becerilerinin geliştirebilmesi için… “Meraklıları bilir. Rönesans’tan günümüze, ressamlar, zaman zaman kendilerinden önceki ustaların yapıtlarına başvurmuşlardır, kopya ederek onların yaratma süreçlerini izleyip öğrenmek ya da yorumlayıp (bir yapıttan yola çıkıp) kendi resmini, resimlerini yaratmak için. Picasso, Rembrant’ın, Goya’nın, Manet’nin bir resminden yola çıkıp yüzlerce Picasso yaratmıştır.” diyor Ferit Edgü. (1) Müzik sanatında da “bir tema üzerine çeşitlemeler” başlığıyla pek çok esinlenme/kopyalama örnekleri bulmak mümkündür. Canlıların bile kopyalanabildiği zamanlardayız; kopyalar şimdilik asılları kadar sağlam ve sağlıklı olamasalar da. Belki bir gün dünyayı kopyalar dolduracak; asl’olanın ne olduğu aranmayacak; hakikat’in kaynakları unutulacak. Sanal gerçekliğin, kopya dünyanın içinde yitik bir gölge gibi kalacak hakikat. Bu türden olabilirliklerin ve düşlerin sonu, sınırı olmasa da “asıl” olanın, “kopyalar egemenliğine” boyun eğmemesi gerekir. Bazı durumlarda, çoğalan kanser hücreleri gibidir kopyalar; çoğaldıkça tüketir ve yok eder.

Yekta Kopan, Karbon Kopya ’da okuma kültürü sağlam, pek çok yazar ve yapıtın özelliklerini bilen, araştırmacı okuru hedefleyerek yazmış öykülerini. Çağırdığı oyunu oynayabilmek için nitelikli/yaratıcı ya da “örnek okur”lardan olmak gerekiyor. Dokuz öykünün yer aldığı kitapta yazar, pek çok yazma-okuma deneyimlerinin içinden geçiriyor bizleri. Kitaptaki öykü sayısı da Salinger’in “Dokuz Öykü”süne bir gönderme mi diye düşündürüyor insanı. Dokuz öykünün tümünde yazmak, kitaplar, kütüphane, yazma sancıları, okuma alışkanlıkları, dil ve yaşam ilişkisi gibi temalar; kurmacayla gerçekliğin arasındaki kıldan ince kılıçtan keskin çizgide ilerliyor. Metinlerin içinde çıkılan yazınsal yolculuk; okuru kurmacanın, sözcüklerin, harflerin özel dünyasına alıp götürüyor. Bu harfler bile edebiyatın gizemli sesini taşıdığı kadar, yaşamın izlerini ve seslerini de taşıyor aynı zamanda.

Kitabın başında yer alan “Çevirenin Notu”,  çok katmanlı öykü yapısıyla ilgi uyandırıyor. Ayrıntılarda, dipnotlarda sıkışıp kalan bir çevirmenin dünyasına ayna tutuyor yazar. “Garcia  Perez Samango” adlı “yazarın” öyküsünü “orijinalinden” çevirdiğini öğrendiğimiz “çevirmen”, boğa güreşi/güreşçisi konulu öyküye bütün yüreğini, bütün varlığını koyuyor dipnotlarda. Ayrıntıların önemi o kadar fazla ki, çevirenin notları öykünün kendisinden daha fazla öne çıkıyor. Öykünün ilk katmanındaki olay silikleşerek, çevirmenin verdiği bilgiler, öykü olayı ve kişileri hakkında yaptığı yorumlar, ansiklopedik bilgiler, çevirmenin kendi iç dünyası, anıları, çocukluğu, yaşamı, … her şeyi;  tüm varlığı yansıyor dipnotlarda. Öykü silinirken, çevirmenin varlığı öyküye damgasını vuruyor. Sanki “çevirmen” kendi varoluş sorununa odaklanmamızı istiyor bu öyküde. Sonuçta o da asıl varlığına; bir öykü kahramanına dönüşüyor. Yazarın “…dipnotları metin içinde öne çıkarıyor olması, çoğu okurun o kadar önemsemediği bir hususa, ayrı bir dikkat getirerek, metin içinde metin hattá içte bir metin daha yerleştirerek çok katmanlı bir öykü oluşturuyor. Bir çeviri metnine, müdahil olarak onu yorumluyor, zenginleştiriyor, okuru okuma çeşitliliğine çekiyor.” (2)

   Yazar, öteki öykülerinde Franz Kafka dan, Borges’ten, Vincent Van Gogh ’dan kopya çeker gibi yaparak okura şöyle fısıldıyor satır aralarında: “Sorgula yazdıklarımı, metnimi didikle, parçalara ayır, incele, araştır; bu metnin aslı ne /nerede; onu bul. Kopyalar, asıllarına giden bir yolculuğun da ipuçlarını taşırlar. Asıllarını bulup benim bütün sözlerimi, yazdıklarımı bir kez daha gözden geçir; yeni dokular, renkler, tatlar getirebilmiş miyim? Metinlerin asıllarına yaptığım katkıları görebildin mi? Yoksa silik bir kopya olarak mı kalmış kağıt üzerindeki kendi “özgün” el yazım?”  Burada içten içe sarmallanan bir devinime çağrı var aslında. Önce ipuçlarından hareketle asıl metinleri bulup onlara açılmak; “özgün” olanı incelemek… Sonra da yeniden yazarın (Yekta Kopan’ın) öykülerine dönüp onun kendi özgünlüğünün derecesini, metinlere katkılarını ve yaratıcılığını sorgulamak… Resim sanatındaki çıraklıktan ustalığa geçiş onayını edebiyatta kendi okurundan bekliyormuş gibi görünüyor yazar. Ama aslında bunların hepsini bilinçli ve zekice bir plan, bir oyun doğrultusunda gerçekleştiriyor. Şöyle ki; amacı ya da hedefi okuru uyandırmak; onun, yazınsal metinlerin devasa mirasına karşı duyarlı olmasını sağlamak. Bunu da okurun gözünü açarak ve onu araştırmaya yönlendirerek gerçekleştiriyor. Yekta Kopan bir söyleşisinde, iyi bir okur olmanın kendi açısından daha önde geldiğini belirtiyor: “Benim edebiyatla olan ilişkimde, temeldeki hedefim de iyi bir okur olmaktır. Öncelikle okurluğumla gurur duyarım. Türk edebiyatının geleneğinden çok beslenirim. Dünya edebiyatında ruhuma yakın hissettiğim, okumaktan çok zevk aldığım, her okuduğumda şapkamı kafamdan uçuran isimler vardır(…) Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Erdal Öz, Sait Faik, Haldun Taner etkilendiğim yazarlardır. Aziz Nesin çok değerlidir. Orhan Pamuk, çok severek okuduğum bir yazardır. Dünya edebiyatından Kafka, Borges, Edgar Allen Poe, Paul Auster, ilk aklıma gelen isimler. Aslında beslendiğim kaynaklarla ilgili soruları öykülerimin içine yerleştirmeyi de severim. Karbon Kopya’da, sevdiğim yazarlarla ve onların metinleriyle okurluk ilişkimi, bunu okurla paylaşma durumumu bir adım daha ileriye taşıdığımı düşünüyorum.” (3) Yazarın bu sözleri, yukarıda belirttiğim gibi, onun, kendi okurunu duyarlıklı ve araştırıcı kılma amacını da doğrulamakta. Kopyalamak ya da kopyalanmak, bir anlamda aynılaşmak olduğuna göre, yazarın başka bir amacı da “aynılaştırılmaya, tektipleştirilmeye” karşı okuru uyarmak. Yekta Kopan bütün bu hedeflerini metnin içinde özümsenmiş, dokuya sindirilmiş olarak ortaya koyduğu için, okur, yazar tarafından yönlendirildiğinin farkına varmadan, kendisine metinlerarası bir rota çizdiği düşüncesiyle hareket ediyor. Yekta Kopan da sonuçta, okuruyla birlikte karşılıklı, güzel bir paylaşım serüvenini bu kitabındaki metinler aracılığıyla gerçekleştiriyor.Kitaptaki öykülerden “meme” adlı olanında, cinselliğini doğallıkla yaşayamayan genç bir erkeğin traji-komik iç çelişkilerine ayna tutuyor yazar. Lise yıllarında cinselliğini gereğince yaşayamayan öykü kahramanı, ileriki yıllarında da cinsel sorunlarına takıntılı kalıyor. Kütüphanesinin ciddi kitaplarla gizlediği bir köşesinde cinsel içerikli kitapları saklayıp arada bir gizli bir zevkle okuyor onları. Kitap metinlerinde yer yer karalanmış bantlar var; yani sansürlü kısımlar… Öykü kişisi, düş gücüyle bantla karalanmış bu sansürlü satırları yeniden yazıyor beyninde. İşte o “beyinde yazma”  anında okuma eyleminden müthiş keyif alıyor. Yazarın, geçmişte gerçekten de akıl dışı bir biçimde; sansürün utanç karalamalarıyla yayımlanmış olan “Sudaki İz” ya da “Oğlak Dönencesi” gibi kitaplara gönderme yaptığını düşündüm bir okur olarak. Asıl kara(n)lık “o kafalar”ın içindedir elbette; sayfalardakinde değil.

“Becerikli Bay Kerim İnal”, ad olarak Patricia Highsmith’in “Yetenekli Bay Ripley”ini çağrıştırıyor. Ünlü polisiye yazarı Highsmith gibi yazamayan, ama ona öykünen Bay Kerim İnal’ın yazma, yazarlık alanındaki “becerileri”ni sergileyen bir öykü. Kendisinden hızla okunup tüketilecek iyi polisiyeler istenen Bay Kerim İnal, “seri üretim”e geçince iyi kazanıyor; ama piyasa koşulları onu ne yazık ki düpedüz başka yazarlardan “çalma” noktasına getiriyor. Bir yazarın tükenişini izliyoruz satırların içinde. Kopya, kopya, kopya… Ve sonuçta elde kalan, kocaman bir boşluk, hiçlik… Kerim Bey kendisini şöyle sorgular: “Hep kendime kaçtım. İçimi kendimle doldurmaktan daha fazlası gelmedi elimden. İyi bir yazar olmadığımı düşündüğüm günlerde daha iyi bir kitap yazmanın umuduna kaçtığım gibi, yaşamım boyunca daha iyi olmayı düşlemek için kendime kaçtım.” (s.57)

“Borges ve Ben” adlı öykü, Yekta Kopan’ın Borges’e hayranlığını başka bir boyutta ifade ettiği ve okurunu gizliden gizliye Borges metinleri okumaya çağırdığı bir metin.  Yaşamdan kaçıp kütüphanelerin tozlu, nemli, gölgeli ortamlarına sığınan iki insan: Öykü anlatıcısı genç ve Mahir T. Şenel adında ‘hem var hem yok’ bir araştırmacı… Şenel, büyük bir tutkuyla Borges metinleri üzerinde çalışır ve anlatıcı gencin dünyasını sarsıp geçer bir gün… “Borges ve Ben” başlıklı kendi yazısından onlarca kopya hazırlayan araştırmacının çantasından bir kopyayı aşıran gencin, Borges okuma serüveni başlar; hem de ne başlayış!.. “Kafka ile Yolculuk”’ta Franz Kafka öykü metnine dahil olur; o da bir öykü kişisine dönüşür. “Çarpışma Testi Kuklaları” iletişimsizliğin doruklarına çıkarır okuru. Çok şey anlatmak, sözcük ve ses bolluğu, seslerin gürültüye ve iletişimsizliğe dönüşmesi... yanıt alınamayan, anlaşılamayıp boşluğa düşen sözler…“Sevgili Kardeşim” ise Vincent Van Gogh’un Teo’ya yazdığı bir mektuptur. Ama bambaşka bir karakterdir bu öyküde Van Gogh. Resimden çok yazıyla uğraşır; kalemiyle kavgalıdır. Kendi tragedyası yansır öykü-mektubunun satırlarında. Yazarın yaratma sancılarını, bölünen kişiliğini, ruhsal sorunlarını, yaşamla savaşını dile getirirken, Dostoyevski metinleri içinde geziniyor izlenimine kapılıyoruz. Bütün kitabın özünü bulduğum birkaç cümle: “Artık sadece yazıyorum; sadakatle sevmeyi sürdürebileceğim tek değer yazmak. Hafızamın oyunlarına yenik düşsem de, yazdıklarımın hangi limana ait gemiler olduğunu kestirememenin acıyla geceler boyu terlesem de, tıpkı buradaki incir ağaçlarının birbirine benzerliği gibi ikiz ruhlu metinlerin gelgitinde boğulsam da, benden önceki yazarların bir olmaktan öteye gidemesem de yazmaya, bitmesini istediğim güne kadar da yaşamaya devam edeceğim.” (s.105) Yazma sancısı bütün gerçekliği ve trajedisiyle okurun karşısında duruyor. “Gerçeğin Halleri” adlı öykü ise, daha önce söz ettiğim, resim sanatındaki kopya yöntemini işliyor. Öykü, Jean François Millet adlı ressamla Vincent Van Gogh’un benzer iki resminin üzerine kurulan iki yazınsal metne dayandırılıyor. Resimaltı öykülerde kişilerin bakış açıları değişse de her iki resmin tema ve tarz olarak birbirine oldukça yakın durduğu görülüyor. Yine de tam anlamıyla birbirinin kopyası değiller. Ressamlar, kendi üsluplarını -bir şekilde- resimde duyumsatmaktalar. Yekta Kopan’ın, esas aldığı iki resmi öyküsüne kolajlaması ilginç bir yöntem. Yani, resim kolajlı bir öykü “Gerçeğin Halleri”. Elbette, kolajlanan da resimlerin aslı değil; binlerce reprodüksiyonundan  birisi…Kitabın en son öyküsü “Metafor” adını taşıyor. “ …dilin açık uçlu olma özelliği vardır. İnsan dili kullanırken eşdeğer olmayanı eşdeğer kılmaktadır-metafor yaparak. Dilin dibine kadar metaforlarla dolu olduğuna işaret eden Derrida, herhangi bir sözcüğün standart yazınsal anlama sahip olduğuna inanmanın yanılgıdan başka bir şey olmadığını ileri sürmektedir. İnsan metafor yaparak, bir benzetme kümesinin başka bir benzetme kümesinin yerine geçmesine yol açmaktadır ama bu keyfi bir süreçtir. Özetle ifade etmek gerekirse, dilin gerçekliği yansıttığı ama aynı zamanda gerçekliği oluşturduğu söylenebilmektedir.” (4) Metafor; dilin, yaşamın, algılamanın, gerçekliğin, yanılsamanın buluştuğu noktada kendini var eden çok önemli bir yazınsal gerçeklik. Bu öykü, metafor yoluyla yaşamın ve hakikatin sorgulanmasını içeriyor. Öyküde Yekta Kopan türler arasındaki sınırı da ortadan kaldırıyor: “Öykü Olarak Tasarlanmış Oyun ya da Oyun Olarak Tasarlanmış Öykü” diye adlandırıyor eserini. Sahaf, Genç Adam ve Genç Kadın arasında geçen üç kişilik bir oyun-öykü bu. Yazınsal metinler oluşturan Genç Adam, bunları Sahaf’la paylaşır, Sahaf onları beğenmese de. Genç Kadın yıllarca dış ülkede büyümüştür, farklı(yabancı) bir dille anlamlandırır dünyayı. Ana dilindeki incelikleri, deyim ve metaforları pek ayırt edemez. Yazın, dil, anlam, adlandırma, metafor, kurmaca, yapıt, yazar, yaşam, gerçeklik… üzerine sayısız düşüncenin kaynaştığı yoğun bir metin “Metafor”. Genç Adam şöyle der:“Herkesin benzer metinlerden zevk almasını beklemek saçmalık. Dünyaya farklı yerlerden bakıyoruz, kağıt üzerinde de farklı dünyalar görüyoruz. (s.129) Genç Kadın da şöyle der bir yerde: “Her ne şekilde olursa olsun, bir roman karakteri olmak, herkesin özlemi değil midir?” (s.132) Bütün yazarların düşünmesi gereken bir soru da var: “Peki, sence metaforlar mı daha tehlikelidir, klişeler mi?” (s.136) Sahaf’ın bir sözü de derinlikli: “Unutmak, dilin içindedir, dışında değil ki…” (s.147) Bu metin içinde, Genç Kadın’ın annesi ve Sahaf’ın geçmişlerinden kaynaklanan bir ensest vakası var ki Baba ve Piç’i anımsatmakta; sanki o romana göndermede bulunmakta. Yazma- okuma süreci içinde yaşayanların öncelemesi gerekli olan bu oyun-öykü’de her sahne, farklı bir karanlık tanımlamasıyla biter. “Karanlık, karanlıktır” diyemez okur. Karanlığın onlarca metaforik hallerini yüreğinin içinde duyumsar; sahnede ve yaşamda duyumsadığından da fazlasıyla; koyu bir karanlık olarak…

  Karbon Kopya , Yekta Kopan’ın yazma-okuma süreçleri üzerine, okuru, en derinlikli kuramsal kitaplardan daha fazla etkileyeceğini düşündüğüm; sıra dışı, farklı ve deneysel bir öykü kitabı. Sorgulamaya, araştırmaya kapılar açan, aynılaşmanın, ‘karbon kopya’ olmanın, silinip gitmek olduğunu sezdiren, tam anlamıyla rafine bir kitap. Has edebiyat okurlarına önerilir.

Hülya SOYŞEKERCİ

(Hülya Soyşekerci, OKUMA YOLCULUKLARI, s: 138-146’dan alıntıdır.)


  Dipnotlar: (1) Ferit Edgü, “Nijinski Öyküleri”, Önsöz, Sel Yayıncılık, Mayıs 2007, s.10-11.(2) Doğan Hızlan, “Hürriyet”, 12 Mayıs 2007.(3)

http://www.marslogistics.com/ logilife/Dergi/ Sayi15/soylesi.asp(4)Gencay Şaylan, “Postmodernizm”, İmge Yayınları, Ekim 2006, s.207.

 
>

Valid HTML 4.01 Transitional