Kurbağa kardeş
Tokyo'yu kurtarıyor


Haruki Murakami


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

28.03.2011


 


Kurbağa kardeş Tokyo'yu kurtarıyorKurbağa Kardeş
Haruki Murakami


www.radikal.com.tr
27/03/2011


Japonya, tarihinin en büyük yıkımlarından birini yaşıyor. Ülkede bir önceki felaket 1995’te meydana gelen Kobe depremiydi. Ünlü Japon yazar Haruki Murakami, o tarihte ABD’den dönüp travmanın atlatılması için çaba göstermişti. Bu sürecin bir sonucu da Murakami’nin deprem temalı fantastik öykülerini topladığı kitabı ‘Depremden Sonra’ oldu. Kitabın en etkili öykülerinden ‘Kurbağa kardeş Tokyo’yu kurtarıyor’u Japonca aslından H. Can Erkin, Radikal için çevirdi...


 Katagiri apartman dairesine döndüğünde, onu dev bir kurbağa bekliyordu. İki arka ayağının üzerinde yükselen sırtı iki metreyi geçiyor olmalıydı. Bu görüntü karşısında, boyu 1.60’ı geçmeyen cılız Katagiri kendini iyice ufalmış gibi hissetmeye başlamıştı.

“Bana kurbağa kardeş diyebilirsin” dedi kurbağa, çok rahat anlaşılır bir ses tonuyla.

Ne diyeceğini bilemeyen Katagiri, dairesinin girişinde öylece kalakaldı.
“Bu kadar şaşıracak bir şey yok. Sana bir zararım olmaz. İçeri girip, kapıyı kapat lütfen” dedi kurbağa.

Katagiri sağ elinde iş çantası, sol elinde içinde sebze ve somon balığı konservesi bulunan alış-veriş poşetiyle durduğu yerden bir adım bile kımıldayamadı.
“Haydi bakalım Katagiri Bey, kapıyı kapat, ayakkabılarını çıkart.”

Katagiri adını duyunca nihayet kendine gelebildi. Kurbağanın söylediğini yaparak kapıyı kapatıp, poşeti yere bıraktı ve çantasını koltuğunun altına kıstırmış halde ayakkabılarını çıkarttı. Sonra da kurbağanın işaretlerine harfiyen uyarak mutfağa geçip, masanın başındaki sandalyeye oturdu.

“Baksana Katagiri” dedi, kurbağa kardeş. “Sen evde yokken izin almadan girdim, kusura bakma. Çok şaşırmış olmalısın. Ancak, böyle yapmaktan başka çarem yoktu. Çay içer misin? Dönüş saatin yaklaşınca su kaynatmıştım.”
Katagiri çantasını hâlâ koltuk altında tutuyordu. Bu bir şaka mı acaba? Birisi kurbağa kılığına girmiş de benimle dalga mı geçiyor? Fakat burnundan melodi mırıldanarak çay demliğine sıcak su aktaran kurbağa kardeşin vücudu ve hareketleri, ne şekilde bakılırsa bakılsın gerçek bir kurbağaya aitti. Kurbağa kardeş fincanlardan birini Katagiri’nin önüne, diğerini de kendi önüne koydu. “Biraz sakinleştin mi” diye sordu kurbağa kardeş, çayından bir yudum alarak.   Katagiri hâlâ nutku tutulmuş haldeydi.

“Aslında randevu alarak gelmem gerekirdi” dedi, kurbağa kardeş. “Bunu çok iyi biliyorum, Katagiri Bey. Evine dönüyorsun, bir de bakıyorsun, seni kocaman bir kurbağa karşılıyor. Kim olsa şaşırır. Fakat çok acil bir işimiz var. Terbiyesizliğimi bağışla.”

“Acil iş?” dedi Katagiri, dil kullanma yeteneğini yıllar sonra yeniden kazanmış gibi.
“Evet öyle, Katagiri Bey. Ne olursa olsun, acil bir işim olmasa tanımadığım birinin evine izin almadan girmem. Öyle görgüsüz biri değilimdir.”

“Yaptığım işle ilgili bir durum mu var?”

“Yanıtım hem evet hem de hayır” dedi kurbağa kardeş, başını hafifçe yana eğerek. “Hem hayır, hem de evet.”

Katagiri aklından, bir an önce sakinleşmesi gerektiğini geçirdi. “Sigara içmemin mahsuru var mı?”

“Buyurun, buyurun” dedi kurbağa kardeş, neşeli bir yüz ifadesiyle. “Ev senin ne de olsa. Benden izin almana gerek yok. İster sigara, istersen içki içebilirsin. Ben kendim içmem, ama bir başkasının evinde sigarayı reddetme hakkımı öne sürmek gibi bir edepsizliği de yapmam.”

Katagiri paltosunun cebinden sigarasını çıkartarak, kibriti çaktı. Sigarasını yakarken elindeki titremenin farkına vardı. Kurbağa kardeş ise karşısındaki sandalyede o bir dizi hareketi ilgiyle izliyordu. “Umarım bir çete üyesi falan değilsindir” dedi Katagiri, cesaretini toplayarak.

“Hahhahhah” diye, yüksek sesle güldü kurbağa kardeş. En üst perdeden, neşeli bir kahkahaydı. Sonra perdeli elini şakırtılar çıkartarak dizine vurdu. “Katagiri Bey, müthiş bir mizah anlayışınız var. Haksız mıyım? Şu âlemde, her ne kadar eleman eksikliği olsa bile, bir çete tutup da kurbağa çalıştırmaya kalkar mı? Öyle bir şey yapacak olurlarsa, herkesin alay konusu olurlar.”

“Eğer sen kredi borcunun ödenmesi meselesini konuşmaya geldiysen, yanlış adrestesin” dedi Katagiri, rahatça anlaşılabilir bir ses tonuyla. “Benim hiçbir yetkim yok. Ben üstlerimin kararlarına uyar, emir alarak hareket ederim yalnızca. Her ne şekilde olursa olsun, senin için yapabileceğim hiçbir şey yok.”

“Baksana Katagiri Bey” dedi kurbağa kardeş, parmaklarından birini havaya dikerek. “Ben öyle basit bir iş için gelmedim buraya. Senin Tokyo Finans Bankası’nın Şincuku Şubesi’nde yatırım bölümü şef yardımcılığı yaptığını biliyorum. Fakat bu meselenin borçla, harçla hiç ilgisi yok. Benim buraya gelme nedenim, Tokyo’yu büyük bir yıkımdan kurtarmak.”

Katagiri çevresine bakındı. Farkında olmadan bir kamera şakasının kurbanı oluvermişti belki de. Fakat hiçbir yerde kamera yoktu. Küçük bir apartman dairesiydi. Birilerinin gizlenebileceği hiçbir yer yoktu.

“Burada bizden başka hiç kimse yok, Katagiri Bey. Sanırım benim çılgın bir kurbağa olduğumu düşünüyorsun. Hatta belki de uyanık halde rüya gördüğünü. Fakat ben çıldırmış değilim, bu rüya falan da değil. Bu son derece ciddi bir durum.”
“Baksana Kurbağa Bey” dedi Katagiri.

“Kurbağa kardeş” diye düzeltti kurbağa kardeş, yine bir parmağını havaya kaldırarak.

“Baksana kurbağa kardeş” dedi Katagiri, yeniden. “Sana inanmadığımı sanma sakın. Ancak ben bu durumu tam olarak kavrayabilmiş değilim. Şu an burada neler olduğunu anlayamıyorum. O yüzden, birkaç soru sorabilir miyim?”

“Elbette, buyurun” dedi kurbağa kardeş. “Karşılıklı anlayış çok önemlidir. Anlayışın aslında yanlış anlamalar yumağından ibaret olduğunu söyleyenler de var ve ben de bunun çok ilginç bir düşünce olduğunu düşünüyorum, ama ne yazık ki şu an böylesi tartışmalara girebilecek durumda değiliz. En kısa yoldan karşılıklı anlayışı sağlayabilirsek çok iyi olur. Onun için, istediğiniz kadar soru sorabilirsiniz.
Buyurun.”

“Sen gerçek bir kurbağasın, değil mi?”

“Elbette. Gördüğün gibi gerçek bir kurbağayım. Metafor, alıntı, yapıbozumu ya da numune gibi bir şey değilim. Gerçek bir kurbağayım. Biraz vıraklayayım mı?”
Kurbağa kardeş başını tavana doğru kaldırıp, boğazını oynattı. Vırrak, vırak, guvarak, gurrak. Son perdeden bir kurbağa sesiydi. Duvara asılı çerçeveleri titretip, yerinden oynatacak kadar da güçlü bir sesti.

“Tamam, tamam” dedi Katagiri, telaşla. Duvarları ince, ucuz bir apartmandı. “Yeterli. Evet, sen gerçek bir kurbağasın.”

“Belki de kendimin bütünsel olarak kurbağa olduğumu söylemem gerekir. Fakat öyle bile olsa, bu benim kurbağa olduğum gerçeğini değiştirmez. Benim kurbağa olmadığımı, ancak pis bir yalancı söyleyebilir. Onu da, paramparça ediveririm.”
Katagiri başını evet anlamında salladı. Sonra biraz daha sakinleşebilmek için fincanını eline alarak bir yudum daha içti. “Tokyo’yu büyük bir yıkımdan kurtarmak istediğini söylemiştin değil mi?”

“Evet, arz ettim.”

“Bu ne türden bir yıkım peki?”

“Deprem” dedi kurbağa kardeş, bir yükün altında eziliyormuş gibi bir ses tonuyla.
Katagiri ağzı açık kalmış halde kurbağa kardeşe bakıyordu. Kurbağa kardeş de bir süre tek kelime etmeden Katagiri’nin yüzüne baktı. Bir süre öylece birbirlerini süzdüler. Sonra kurbağa kardeş sessizliği bozuverdi.

“Çok büyük bir deprem. Bu deprem 18 Şubat günü sabah 08.30’da Tokyo’yu vuracak. Yani üç gün sonra. Bu, geçen ayki Kobe depreminden çok daha büyük bir deprem olacak. Tahminen ölü sayısı 150 bin civarında olur. Bunların çoğu, çarpışıp, devrilecek toplu taşıma araçlarında işine gitme telaşındaki insanlar olacak. Otobanın yarılması, metronun çökmesi, viyadüklerde ilerleyen trenlerin hattan düşmesi, tankerlerin patlaması. Binalar biriket yığınları haline gelecek, altında kalan insanlar ezilecek. Her yerden alevler yükselecek. İnsanlar boşu boşuna ölüp gidecek. Ölü sayısı 150 bin. Müthiş bir deprem. Şehir gibi her şeyin bir araya toplandığı bir mekânın aslında ne kadar tehlikeli olduğunu insanlar daha iyi anlayacaklar.” Kurbağa kardeş sözlerinin burasında başını iki yana salladı. “Depremin merkezi Şincuku vilayet binasının yakınlarında, yani Tokyo’nun hemen altı olacak.”

“Şincuku vilayet binasının yakınları?”

“Daha net olarak söylemek gerekirse, Tokyo Finans Bankası Şincuku Şubesi’nin tam altı olacak.”

Bir süre ağır bir sessizlik oldu.

“Yani sen de” dedi Katagiri. “Sen de bu depremi engellemek mi istiyorsun?”

“Aynen öyle” dedi kurbağa kardeş, başını yukarıdan aşağıya sallayarak. “Aynen öyle. Ben seninle Tokyo Finans Bankası’nın Şincuku Şubesi’nin altına inerek, orada solucan kardeş ile savaşacağım.”

Katagiri, finans bankasının yatırım bölümünün bir elemanı olarak, o yaşına gelinceye kadar sert mücadelelerden geçmişti. Üniversiteden mezun olur olmaz Tokyo Finans Bankası’nda işe girmiş, sonra da 16 yıl boyunca yatırım bölümünde çalışmıştı. İşi kredi borçlarını geri almaktı. Kesinlikle sevilen bir bölüm değildi. Herkes kredi açma işlerini yapmak isterdi. Özellikle Japon ekonomisinin altın çağını yaşadığı dönemlerde öyleydi. Paranın havalarda uçuştuğu bir dönem olduğundan, ipotek edilebilecek mülk ya da hisse senedi olduğu sürece, yatırım uzmanları talep edilen parayı vermişti. İş performansı bundan ibaretti. Fakat bu paranın yandığı durumlar olduğunda, sorunu çözenler Katagiri’nin çalıştığı bölümdekiler oluyordu. Özellikle ekonomik durgunluğun baş gösterdiği andan itibaren, işleri iyice çoğalmıştı. Önce borsa düşmüş, sonra da arazi fiyatları çakılıvermişti. Durum böyle olunca, ipotek işlemi anlamını kaybediveriyordu. “Ne kadar olursa olsun, para kopartmaya bakın!” Yukarıdan gelen kesin emirler genellikle bu cümle çevresinde seyrediyordu.

Şincuku’daki Kabukiço Semti, mafya çetelerinin yuvası gibidir. Eskiden beri Japon yakuzaları ile Kore kökenli mafya çeteleri cirit atar. Çin mafyası da vardır. Silah ve uyuşturucunun kol gezdiği bir yerdir. Büyük paralar hiç gün ışığına çıkmaksızın, bir karanlıktan bir başka karanlığa akar gider. İnsanların aniden ortadan kayboluvermesi de, gayet olağan bir durumdur. Katagiri de, birçok kez kredi tahsilatına gittiğinde çevresi yakuzalar tarafından sarılıvermiş, ölümle tehdit edildiği de olmuştu. Fakat pek de öyle korkmamıştı. Finans Bankası’nın gezici elemanını öldürmek neye yarardı ki? Vuracaklarsa vursunlar, demişti her seferinde. Bıçaklayacaklarsa bıçaklasınlar. Karısı ve çocukları yoktu, anne ve babası da ölmüştü. Erkek ve kız kardeşine o bakmış, üniversiteye göndermiş, evliliklerini de o yapmıştı. Orada öldürülecek olsa, sıkıntıya düşecek tek bir kişi bile yoktu. Dahası, Katagiri’nin kendisi için bile sıkıntı yaratacak bir durum söz konusu değildi.
Fakat Katagiri öyle karşılarına geçip de tek bir damla ter bile akıtmadan durdukça, yakuzalar da tedirgin oluyor gibiydi. Böylelikle, Katagiri o âlemde gözünü budaktan sakınmaz birisi olarak nam salıvermişti. Şimdi ise ne yapacağını bilemez haldeydi. Ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. Tüm bu olanların anlamı neydi acaba? Solucan kardeş de neyin nesiydi?

“Solucan kardeş derken, kimi kastediyorsun?” diye sordu Katagiri, çekine çekine.
 
“Solucan kardeş yerin dibinde yaşar. Devasa bir solucandır. Sinirlendiğinde deprem yaratır” dedi kurbağa kardeş. “Şimdi de çok feci sinirli.”

“Neye sinirlenmiş peki, bu solucan kardeş?”

“Bilmiyorum” dedi kurbağa kardeş. “Solucan kardeşin o karanlık kafasının içinden neler geçirdiğini kimse bilemez. Onu görebilen de, neredeyse hiç olmamıştır. O normalde uzun uzun uyur. Yerin dibindeki karanlığın içerisinde yıllarca, on yıllarca uyur durur. Doğal olarak, gözleri de pek görmez. Beyni o uzun uykular sırasında pelteleşmiş, beyin denilemeyecek bir hal almış. Aslında, onun hiçbir şey düşünmediğini sanıyorum ben. Onun yalnızca uzaklardan gelen yankıları ve titreşimleri tek tek yakalayarak vücudunda biriktirdiği kanısındayım. Sonra bunların çoğu, kimyevi tepkimeler sonucunda nefrete dönüşüveriyor. Neden böyle olduğunu bilemiyorum. Bu benim açıklayamayacağım bir şey.”

Kurbağa kardeş bir süre sessiz kalarak, Katagiri’nin yüzüne baktı. Sonra konuşmaya devam etti.

“Yanlış anlaşılmak istemem. Benim solucan kardeşe karşı bireysel bir düşmanlığım ya da kinim yok. Ayrıca onu kötülüğün cisimleşmiş hali olarak görüyor da değilim. Arkadaş olmayı düşündüğüm falan da yok, ama solucan kardeş gibi bir varlığın dünyamızda olmasının bir zararı da yok. Dünya dediğin kocaman bir palto gibidir ve elbette bu paltoda çok farklı ceplerin olması da gerekir. Fakat şu an o, kendi haline bırakılamayacak kadar tehlikeli bir varlık. Solucan kardeşin yüreği ve vücudu uzunca bir süre içine emerek biriktirdiği çok farklı nefretlerle, şu ana kadar hiç olmadığı ölçüde şişmiş durumda. Üstelik, geçen ayki Kobe depremi sonrasında, huzurlu uykusu aniden bozuluverdi. Bu olay yüzünden, derin bir nefretten kaynaklanan bir ilham geliverdi ona. Tamam öyleyse, dedi, ben de Tokyo’da büyük bir deprem yaratayım. Ben bu depremin zamanı ve ölçeği hakkında, samimi olduğum böceklerden net bir bilgi alabildim. Burası kesin.”

Kurbağa kardeş, konuşmaktan yorulmuş gibi susarak, gözkapaklarını hafifçe indiriverdi.

“Öyleyse” dedi Katagiri. “Sen benimle birlikte yeraltına inip, solucan kardeşle savaşarak depremi engellemek niyetindesin.”

“Evet, öyle.”

Katagiri çay fincanını eline alıp sonra tekrar masanın üstüne bıraktı. “Hâlâ tam olarak kavrayamadım sanırım. Beni neden ortak seçtin?”

“Katagiri Bey” dedi Kurbağa kardeş, bakışlarını doğrudan Katagiri’nin gözlerine dikerek. “Ben eskiden beri sana saygı duymuşumdur. Şu 16 yıldır, sen başkalarının almak istemediği o monoton ve tehlikeli işi hiç şikâyet etmeden yapıyorsun. Bunun ne kadar zor olduğunu çok iyi biliyorum. Ne yazık ki, amirlerinin ve iş arkadaşlarının senin performansını adil olarak değerlendirebildiklerini sanmıyorum. Sanırım gözleri doğru işlevini yerine getirmiyor. Fakat seni kabul etmeseler bile, yükselemesen de, bir kez bile şikâyet etmedin. Yalnızca iş konusunda da değil. Annen ve baban öldüğünde, henüz onlu yaşlarda olan kız ve erkek kardeşini, erkek başına yetiştirdin, üniversiteye gönderdin, aile sahibi yaptın. Bunun için kendi zamanından ve gelirinden büyük fedakârlıkların oldu. Kendin de evlenemedin. Kardeşlerin, onlar için yaptıklarına bir parça olsun minnet göstermediler. Zerre kadar bile. Aksine, seni hafif görüyor, salak buluyorlar. Bence bu çok yanlış bir durum. Senin yerine iki tokat çakıp yere yapıştırmayı düşündüğüm bile oluyor. Fakat sen, bu durum karşısında bile hiç içerlemedin. Dürüst olmak gerekirse albenisi olan bir insan değilsin. Seni çekici kılan pek fazla bir şey yok. O yüzden de, çevrendekiler seni hafife alıyorlar. Fakat ben çok iyi biliyorum. Sen mantıklı, cesur bir adamsın. Tüm Tokyo’da birlikte savaşmak konusunda, daha fazla güvenebileceğim kimse yok.”

“Kurbağa Bey” dedi Katagiri.

“Kurbağa kardeş” diye düzeltti kurbağa kardeş, yine bir parmağını havaya dikerek.
 
“Kurbağa kardeş. Benimle ilgili bu kadar ayrıntıyı nereden biliyorsun?”

“Bu kadar uzun süre kurbağa olarak yaşamış olmam boşuna değil. Dünyada görmem gereken her şeyi net olarak görebiliyorum.” “İyi de, kurbağa kardeş” dedi Katagiri. “Hem benim bünyem pek o kadar güçlü değildir hem de yeraltının nasıl bir yer olduğunu hiç bilmem. Gücümün zifiri karanlık içerisinde solucan kardeşle savaşmaya yeteceğini hiç sanmıyorum. Benden çok daha güçlü insanlar mutlaka vardır. Bir karateci ya da ordudan bir komando mesela.”

Kurbağa kardeşin gözbebekleri yuvasının içerisinde bir halka çiziverdi. “Katagiri Bey, gerçekte savaşacak olan benim. Fakat tek başıma savaşamam. Bana senin cesaretin ve adalet duygun gerekiyor. Arkamda durup da ‘Haydi bastır. Başaracaksın. Yenebilirsin. Haklı olan sensin’ diyerek cesaretlendirmen yeter.”

 Kurbağa kardeş kollarını iki yana iyice açtıktan sonra, ellerini dizlerinin üzerine şaplatarak indiriverdi.

“Dürüst olmak gerekirse, ben de zifiri karanlık içerisinde solucan kardeşle savaşmaktan korkuyorum. Uzun zamandır sanat âşığı, doğayla iç içe, barışçı biri olarak yaşadım. Savaşmayı sevmem. Fakat yapmak zorunda olduğum için yapacağım bu işi. Çok çetin bir savaş olacağı kesin. Belki de sağ salim dönemem. Hatta vücudumun bir kısmını da kaybedebilirim. Fakat kaçmayacağım. Nietzsche’nin söylediği gibi, en üstün erdem, korkuyu beklememektir. Senden istediğim, cesaretini benimle paylaşman, bir dost olarak beni yürekten desteklemen. Anlayabiliyor musun?”

Bu sözlere rağmen, hâlâ Katagiri’nin anlayamadığı birçok şey vardı. Fakat nedense, kurbağa kardeşin söylediklerine –ne kadar gerçek dışı gelse de– inanmayı istiyordu. Kurbağa kardeşin yüz ifadesi ve konuşma şeklinde, insanın yüreğine doğrudan işleyen, dürüstlük yüklü bir hava vardı. Finans bankasının en sıkı biriminde çalışan Katagiri, böyle şeyleri anında hissetme yeteneğini, neredeyse ilahi bir güç gibi elde etmeyi başarmıştı.

“Katagiri Bey, birdenbire benim gibi kocaman bir kurbağa çıkıp geliyor, bu konuyu ortaya atıyor ve olduğu gibi inanmanı istiyor. Ne yapacağını bilemezsin elbette. Bu çok doğal bir tepki. O yüzden benim gerçekten var olduğuma dair bir kanıt göstereyim. Sen bu aralar Higaşi-Ookuma Ticaret’e verdiğiniz kredinin batması sorunuyla uğraşıyorsun değil mi?”

“Haklısın” diye onayladı Katagiri.

“Perde arkasındaki mafya çetesi bağlantılı tefeci, şirketi planlı olarak iflas ettirerek, krediyi sıfırlamaya çalışıyor. Bildiğin hayali iflas işte. Yatırım birimindekiler doğru dürüst incelemeden krediyi açıvermişler. Her zamanki gibi, kıçlarını silme işi de sana kalıyor, Katagiri Bey. Fakat bu seferki rakibin bir hayli zorlu. İşler istediğin gibi ilerlemiyor. İşin arkasında nüfuzlu siyasetçiler de var. Açtığınız kredi 700 milyon Japon Yeni. Durum anahatlarıyla böyle değil mi?”

“Aynen öyle.”

Kurbağa kardeş ellerini uzatarak gerindi. Parmaklarının arasındaki yeşil perdeler kuş kanadı gibi açılıverdi. “Katagiri Bey, dert edecek bir durum yok. Bu işi sen bana bırak. Yarın sabaha bu sorun çözülmüş olur. Sen rahat rahat uyu şimdi.”
Kurbağa kardeş doğrularak neşeyle gülümseyip, kalamar gibi yassılarak kapalı kapının menteşe aralığından dışarıya kayıverdi.

Katagiri odada yalnız başına kalıvermişti. Masanın üzerindeki iki çay fincanından başka, kurbağa kardeşin orada olduğunu gösterecek hiçbir şey kalmamıştı.

Ertesi sabah saat 09.00’da şirkete vardığı anda masasının üzerindeki telefon çaldı.
“Katagiri Bey” dedi adam. Resmi, soğuk bir ses tonu vardı. “Ben Higaşi-Ookuma Ticaret meselesine bakan avukat Şiraoka’yım. Sabah müşterim aradı. Şu an sorun haline gelen kredi ile ilgili olarak, sizin talep ettiğiniz miktarı ödeme süresi içerisinde ödeyeceklerini bildirdiler. Konuyla ilgili olarak teminat mektubu da hazırlamışlar. Kurbağa kardeşi artık üzerlerine salmamanızı istiyorlar. Tekrarlıyorum, ama bir daha sakın kurbağa kardeşi buraya yollamayın, diyorlar. Ben konunun ayrıntılarını bilemiyorum, ama bu şekliyle sizin için yeterli mi, Katagiri Bey.”

“Gayet yeterli” dedi Katagiri.

“Size söylediklerimi kurbağa kardeşe aynen iletirsiniz değil mi?”

“Kuşkunuz olmasın. Kurbağa kardeş bir daha asla karşınıza çıkmaz.”

“Tamam o zaman. Teminat mektubu yarına kadar elinizde olur.”

“Pekâl┠dedi Katagiri.


 

O gün öğlen tatilinde kurbağa kardeş Katagiri’nin finans bankasındaki odasında beliriverdi. “Ne dersin? Higaşi-Ookuma Ticaret meselesi halloldu değil mi?”
Katagiri çevresinde göz gezdirdi.

“Endişelenme. Beni senden başkası göremez, Katagiri Bey” dedi kurbağa kardeş. “Bu arada, artık benim gerçekten var olduğumu anlamışsındır. Ben senin hayallerinin bir ürünü değilim. Gerçekten hareket edip, bu hareketlerimden sonuçlar çıkartabilirim. Canlı bir varlığım.”

“Kurbağa Bey” dedi Katagiri.

“Kurbağa kardeş” diye düzeltti kurbağa kardeş, bir parmağını havaya dikerek.

“Kurbağa kardeş” dedi Katagiri, yeniden. “Ne yaptın sen adamlara?”

“Pek bir şey yapmadım. Yaptığım yalnızca, Brüksel lahanasını haşlamaktan biraz daha fazla zahmet gerektiren bir işti. Biraz korkuttum sadece. Onların zihnindeki korkuyu uyandırdım. Joseph Conrad’ın yazdığı gibi, gerçek korku insanların kendi zihinlerinde taşıdıkları korkudur. Ne dersin, işe yarıyor değil mi?”

Katagiri başını evet anlamında sallayarak sigarasını yaktı. “Öyle gözüküyor.”

“Artık, dün akşam söylediklerime inanıyor musun? Benimle birlikte solucan kardeşe karşı savaşacak mısın?”

Katagiri derince iç geçirdi. Sonra gözlüğünü çıkartıp camlarını sildi. “Dürüst olmak gerekirse pek içimden gelmiyor, ama içimden gelmiyor diye de kaçabilecek durumda değilim sanırım.”

Kurbağa kardeş başını sallayarak onayladı. “Bu sorumluluk ve onur meselesi. Her ne kadar içimizden gelmese bile, ikimizin yeraltına inerek solucan kardeşin karşısına dikilmemiz gerekiyor. Eğer olur da bu savaşta ölürsek, bize kimse acımaz. Diyelim herşey yolunda gider de solucan kardeşten kurtuluruz, o zaman da bizi kutlayan olmaz. Ayaklarının altında iyice derinlerde bir yerde, öyle bir savaşın yaşandığını insanlar bilemez. Bunu yalnızca ikimiz bileceğiz. Her halükarda yalnız kalacağımız bir savaş olacak.”

Katagiri bir süre ellerine, sigaradan yükselen dumanlara baktı. Sonra “Bak Kurbağa Bey, ben sıradan bir insanım” dedi.

“Kurbağa kardeş” diye düzeltti Kurbağa kardeş. Ancak, Katagiri bu kez duymazdan geldi.

“Ben son derece sıradan bir insanım. Hayır, sıradanın bile altında sayılırım. Başım kelleşmeye başladı. Göbekliyim ve geçen ay kırk yaşına bastım. Düztaban olduğum gibi, genel muayenede şeker hastalığına yatkın bir bünyem olduğunu söylediler. En son üç ay önce bir kadınla yattım. O bile profesyonel çalışan bir kadındı. Borçların tahsilatı söz konusu olduğunda şirket içerisinde övgüler aldığım olur olmasına, ama bana saygı gösteren tek bir kişi bile yoktur. İş ortamında olsun, özel yaşantımda olsun, tek bir sevenim bile yok. Konuşmayı beceremediğim gibi, utangacımdır. O yüzden arkadaşlık kurmayı beceremem. Hareket yeteneğim sıfıra yakındır, hantalım, bücürüm, penisimin derisi aşırı dardır ve hipermetropum. Feci bir yaşam. Yatıyor, kalkıyor, yiyor, boşaltıyorum yalnızca. Ne amaçla yaşadığımı kendim de bilemiyorum. Böyle bir insanın Tokyo’yu kurtarması neden gereksin ki?”

“Katagiri Bey” dedi kurbağa kardeş, uysal bir ses tonuyla. “Senin gibi birinden başkası Tokyo’yu kurtaramaz. Üstelik ben de senin gibi insanlar için Tokyo’yu kurtarmaya çalışıyorum.”

Katagiri bir kez daha derince iç geçirdi. “Pekiyi, ne yapmam gerekiyor?”

Kurbağa kardeş eylem planını anlattı. 17 Şubat (yani deprem beklenen tarihin önceki) günü gece yarısı yeraltına inilecek. Giriş Tokyo Finans Bankası Şincuku Şubesi’nin bodrumundaki kalorifer kazan dairesi olacak. Duvarda bir delik açılarak aşağıya doğru düz bir hat şeklinde ilerleyen oyuktan halat merdivenle 50 metre aşağı inilerek solucan kardeşin yaşadığı yere ulaşılacak. İkili gece yarısı kazan dairesinde buluşacak (Katagiri fazla mesai bahanesiyle bina içerisinde kalacak).

“Pekiyi savaş için bir taktik planın var mı?” diye sordu Katagiri.

“Var. Bir taktik planı olmadan yenebileceğimiz bir rakip değil. Ne de olsa, ağzıyla anüsü ayırt edilemeyecek ölçüde vıcık vıcık bir şey ve uzunca bir yük katarı kadar da büyük.”

“Planın ne pekiyi?”

Kurbağa kardeş bir süre düşüncelere daldı. “Hiç söylemesem daha iyi olur.”

“O zaman, sormamam mı gerek?”

“Belki de öyle.”

“Pekiyi son an geldiğinde, ben korkar da oradan kaçacak olursam ne yapacaksın, Kurbağa Bey?”

“Kurbağa kardeş” diye düzeltti, kurbağa kardeş.

“Ne yapacaksın, kurbağa kardeş? Eğer dediğim gibi olursa.”

“Tek başına savaşırım dedi kurbağa kardeş, bir an düşündükten sonra. “Benim tek başına o tipi yenme şansım, Anna Karenina’nın üzerine gelen lokomotifi yenme olasılığından biraz fazla sanırım. Katagiri Bey, ‘Anna Karenina’yı okudunuz mu?”
Katagiri okumadığını söyleyince, bir an kurbağa kardeşin yüzünde hayıflanırcasına bir ifade beliriverdi. ‘Anna Karenina’yı çok seviyor olmalıydı.

“Fakat Katagiri Bey, sen beni tek başıma bırakıp kaçmak gibi bir şey yapmazsın. Bunu biliyorum. Neden dersen, bu hayayla ilgili bir durum. Benim hayalarım maalesef yok gerçi. Hahhahhah.” Kurbağa kardeş ağzını iyice açarak gülüyordu. Kurbağa kardeşin yalnızca hayaları değil, dişleri de yoktu.

Planda hiç olmayan bir olay oldu.

17 Şubat akşamüstü Katagiri vuruldu. Tahsilat için dışarıya çıktıktan sonra, finans bankasına dönmek için Şincuku’da yolda yürürken deri montlu genç bir adam karşısına fırlayıverdi. Yüzü ifadeden yoksun, kolayca zihinde yer etmeyecek bir adamdı. Elinde siyah, küçük bir tabanca vardı. Tabanca öylesine siyah ve öylesine küçüktü ki, gerçek bir tabanca gibi bile durmuyordu. Katagiri donuk bakışlarla adamın elindeki siyah nesneye bakıyordu. Ucunun kendine doğrultulup, tetiğinin çekilmek üzere olduğunu bile idrak edememişti. Herşey çok anlamsızca ve aniden oluvermişti. Fakat silah ateşleniverdi.

Tepkimeyle namlunun havaya kalktığını görebildi. Aynı anda sağ omzuna çekiç indirilmiş gibi oluverdi. Acı hissetmedi. Katagiri o darbenin etkisiyle yola yuvarlanıverdi. Elindeki deri çantası ise tam ters tarafa uçmuştu. Adam namluyu bir kez daha ona doğrulttu, ikinci kez ateş etti. Burnunun ucundaki pub tabelası paramparça oluverdi. İnsanların çığlıklarını duyabiliyordu. Gözlüğü de bir yerlere fırlamıştı, çevresindeki manzarayı ancak bulanık bir şekilde görebiliyordu. Adamın elinde tabancayla kendisine yaklaştığını gördü. Ölmek üzere olduğu düşüncesi aklından geçiverdi. Gerçek korku insanların kendi zihinlerinde taşıdıkları korkudur, demişti kurbağa kardeş. Katagiri hiçbir tereddüte kapılmaksızın hayal gücünün devresini kapatarak, kendini yerçekiminden yoksun sessizliğin kucağına bırakıverdi.

Kendine geldiğinde, Katagiri bir yatakta yatıyordu. Önce tek gözünü açıp usulca çevresine göz attı, sonra da diğer gözünü açtı. Gözüne ilk ilişen başucundaki çelik askılık ve oradan vücuduna doğru gelen serum hortumuydu. Beyaz elbiseli bir hemşire de vardı. Kendisinin sert bir yatağa yatırılmış ve tuhaf bir giysi giydirilmiş olduğunu da anlayabiliyordu. Galiba o tek giysinin altında çırılçıplaktı.

Evet, yolda yürürken vuruldum ben. Omzumdan vurulmuştum. Sağ omzumdan. O anki manzara aklında canlanıverdi. Genç adamın elindeki siyah, küçük tabancayı anımsayınca, kalbi uğursuz sesler çıkartmaya başlayıverdi. Adamların kendisini öldürmek niyetiyle saldırdıklarını anlayabiliyordu. Fakat bir şekilde sağ kalabilmişti. Belleği sağlamdı. Acı da hissetmiyordu. Hayır, yalnızca acı değil, başka hiçbir şey hissetmiyordu. Elini bile kımıldatamıyordu.

Hastane odasında pencere yoktu. Gündüz mü, yoksa gece mi olduğu anlaşılmıyordu. Akşam saat beş sıralarında vurulmuştu. O andan itibaren ne kadar süre geçmişti acaba? Kurbağa kardeşle sözleştiği gece yarısı zamanı geçmiş miydi acaba? Katagiri odanın içerisinde bir saat aradı. Fakat gözlükleri olmayınca uzakta kalan hiçbir şeyi göremiyordu.

“Bakar mısınız?” diye seslendi Katagiri, hemşireye.

“Oo, nihayet kendinize gelebildiniz. Bu iyi işte” dedi hemşire.

“Şu an saat kaç?”

Hemşire kol saatine göz attı. “9:15.”

“Akşam mı?”

“Hayır, çoktan sabah oldu.”

“Sabah 9:15 mi?”diye sordu Katagiri hafifçe çatallaşan sesiyle, başını biraz kaldırarak. Çıkan sesin kendisine ait olduğuna inanası gelmiyordu. “18 Şubat sabahının 9:15’i mi?”

“Evet, öyle.” Kadın kolunu tekrar kaldırarak, dijital saatin tarihini kontrol etti. “Şu an 18 Şubat 1995.”

“Bu sabah büyük bir deprem oldu mu acaba?”

“Tokyo’da mı?”

“Tokyo’da”

Hemşire başını iki yana salladı. “Bildiğim kadarıyla öyle büyük bir deprem olmadı.”

Katagiri’nin içini bir huzur dalgası kaplayıverdi. Her ne şekilde olursa olsun deprem olasılığı atlatılmıştı.

“Bu arada, yaram nasıl?”

“Yara?” diye sordu hemşire. “Ne yarası?”

“Vuruldum ya.”

“Vuruldunuz mu?”

“Tabancayla. Finans bankası yakınlarında, genç bir adam tarafından. Sanırım sağ omzumdan.”

Hemşirenin yüzünde rahatsızlığını yansıtan bir gülümseme beliriverdi. “Ne diyeceğimi bilemiyorum. Siz tabancayla vurulmuş falan değilsiniz.”

“Vurulmadım mı? Gerçekten mi?”

“Gerçekten, vurulmuş değilsiniz. Bu sabah depremin olmayışı kadar gerçek.”

Katagiri’nin bakışları dalgınlaşıverdi. “Pekiyi neden hastanedeyim o zaman?”

“Katagiri Bey. Dün akşam Kabukiço Semti’nde yol üzerinde bilincinizi yitirmiş halde bulundunuz. Vücudunuzda yara yok. Yalnızca bilincinizi kaybedip, yere yığılmışsınız. Şu an nedenin ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Birazdan doktor gelecek, ona sorun isterseniz.”
Bilincini yitirmiş halde bulunmak? Kendisine doğrultulan tabancanın ateş edişini, Katagiri net olarak görmüştü. Derin bir nefes alarak kafasından geçen düşünceleri düzenlemeye çalıştı. Herşeyi tek tek netleştirmesi gerekiyordu.
“Öyleyse, ben dün akşamdan beri bu hastane yatağında yatıyorum, doğru mu? Bilincimi yitirmiş halde.”

“Evet öyle” dedi hemşire. “Dün gece çok feci inlediniz, Katagiri Bey. Herhalde çok kötü rüyalar görüyordunuz. Durmadan yüksek sesle ‘Kurbağa kardeş! Kurbağa kardeş!’ diye sayıkladınız. Arkadaşlarınızdan birinin lakabı kurbağa kardeş mi yoksa?”

Katagiri gözlerini kapatarak kalp atışlarına kulak verdi. Sesler sakince, ama düzenli bir şekilde yaşamın ritmini perçinliyordu. Acaba olanlar nereye kadar gerçekti ve nereye kadar hayal alanında kalıyordu? Kurbağa kardeş gerçekten var mıydı ve solucan kardeşle savaşarak depreme engel olmuş muydu acaba? Veyahut her şey bir rüyanın parçası olmaktan mı ibaretti yoksa? Katagiri artık hiçbir şeye anlam veremiyordu.

O günün gecesi, kurbağa kardeş hastane odasına geldi. Katagiri gözlerini açtığında, kısık lamba ışığı altında kurbağa kardeşi gördü. Kurbağa kardeş çelik tabureye oturmuş, sırtını duvara yaslamıştı. Çok yorgun görünüyordu. İyice şişkinleşen yeşil gözleri, kalınca düz çizgiler oluşturacak şekilde kapalıydı.
“Kurbağa kardeş” diye seslendi Katagiri.

Kurbağa kardeş göz kapaklarını yavaşça araladı. Büyük, beyaz karnı solunumuna paralel olarak inip kalkıyordu.

“Söz verdiğim gibi, geceyarısı kazan dairesine gitmek niyetindeydim. Fakat akşamüzeri aklımın ucundan bile geçmeyecek bir kaza oldu. Beni de bu hastaneye getirmişler.”

Kurbağa kardeş güçlükle anlaşılabilecek bir şekilde başını salladı. “Biliyorum. Fakat artık endişelenecek bir durum yok. Bana savaşımda çok iyi yardım ettin.”

“Ben sana yardım mı ettim?”

“Evet, öyle. Bana rüyanızın içinde olduğunuz halde çok iyi yardım ettiniz, Katagiri Bey. İşte o sayede ben de solucan kardeşe karşı sonuna kadar savaşabildim. Sizin sayenizde, Katagiri Bey.”

“Anlayamıyorum. Uzunca bir süredir bilincim yerinde değildi ve serum takmışlardı. Rüyamda neler yaptığımı hiç anımsayamıyorum.”

“Böylesi daha iyi, Katagiri Bey. Hiçbir şey anımsamamanız daha iyi. Neticede, o şiddetli savaşı hayal gücümüzle yaşadık zaten. Bizim savaş alanımız orası. Orada yener, orada yeniliriz. Elbette biz sınırları olan varlıklarız, sonuçta mutlaka yenik düşeriz. Ernest Hemingway’in çok iyi yakaladığı gibi, bizim yaşamlarımız kazandığımız zaferlerin şekline göre değil, nasıl yenilip çekildiğimize göre değer kazanır. Sen ve ben bir şekilde Tokyo’nun yıkıma uğramasını engelledik. 150 bin insanın ölmesini engelledik. Hiç kimse farkında değil, ama biz bunu başardık.”

“Solucan kardeşi nasıl yendin? Ben ne yaptım?”

“Canımızı dişimize taktık. Biz…” Kurbağa kardeş dudaklarını sımsıkı kapatarak derin bir nefes aldı. “Sen ve ben, elimize geçen tüm silahları kullanarak, tüm cesaretimizle savaştık. Karanlık solucan kardeşten yanaydı. Katagiri Bey, getirdiğin pedallı jeneratörü kullanarak orayı elinden geldiği kadar ışıklandırdın. Solucan kardeş karanlığın ilüzyonlarını kullanarak seni kaçırtmaya çalıştı. Fakat geriye tek bir adım bile atmadın. Karanlık ve ışık arasında çetin bir savaş yaşandı. O ışık sayesinde ben solucan kardeşle mücadele ettim. Solucan kardeş benim vücuduma sarılarak her yanıma korku sıvısını bulaştırdı. Onu lime lime doğradım. Ancak, paramparça olsa bile solucan kardeş ölmedi. Yalnızca parçalara bölünüyordu. Sonra…”

Sözlerinin burasında, kurbağa kardeş suskunlaşıverdi. Sonra tüm gücünü toplamaya çalıştığı belli olacak şekilde sözlerini sürdürdü. “Fyodor Dostoyevski, tanrının bile gözden çıkarttığı insanları çok güzel tasvir eder. Tanrıyı yaratan insanların, o tanrı tarafından gözden çıkartılmaları paradoksu içerisinde, Dostoyevski insan varlığının saygıdeğerliğini anlatır. Karanlığın içerisinde solucan kardeşle savaşırken, aklıma onun yazdığı ‘Beyaz Geceler’ geliverdi. Ben…” dedi kurbağa kardeş bir an duraksayarak. “Katagiri Bey, biraz uyuyabilir miyim? Ben çok yoruldum.”

“Rahat rahat uyu.”

“Ben solucan kardeşi yenemedim” diyen kurbağa kardeş, gözlerini yumdu. “Depremi engellemeyi bir şekilde başarabildim, ama solucan kardeşle savaşta ancak berabere kalabildim. Ben solucan kardeşe zarar verdim, o da bana… Fakat Katagiri Bey…”

“Söyle.”

“Ben saf bir kurbağa kardeşim, ama aynı zamanda kurbağa kardeşlerin dışında kalan dünyanın da sembolüyüm.”

“Anlayabildiğimi sanmıyorum.”

“Ben de tam olarak anlayamıyorum” dedi kurbağa kardeş, gözleri kapalı halde. “Yalnızca öyle bir his var içimde. İçimde, benim dışımda kalan bir şeyler var sanki. Kafamın içi iyice bulanıklaştı. Lokomotif geliyor. Ben yalnızca bunu anlamanı istiyorum, Katagiri Bey.”

“Kurbağa kardeş, sen çok yorgunsun. Dinlenirsen kendine gelirsin.”

“Katagiri Bey, ben gitgide bulanıklığa gömülüyorum. Fakat eğer… ben…”

Kurbağa kardeşin sözleri burada kesildiği gibi, uykuya dalıverdi. Uzun kolları neredeyse yere değecek kadar sarktı, o kocaman düz ağzı hafifçe aralandı. Dikkatlice bakınca vücudunun her yanını kaplayan derin yaralar rahatlıkla anlaşılıyordu. Rengi değişen sinir hatları her yanını kaplamış, kafasının bir kısmı içine göçmüştü.

Katagiri, kurbağa kardeşin o derin uykudaki halini uzunca bir süre izledi. Hastaneden çıkar çıkmaz ‘Anna Karenina’ ve ‘Beyaz Geceler’i okumayı geçirdi aklından. Sonra da o kitaplardaki edebiyatla ilgili olarak kurbağa kardeşle uzun uzun sohbet etmeyi.

Nice sonra kurbağa kardeş hafiften kımıldamaya başladı. Başlangıçta, kurbağa kardeş uykusunda sarsılıyormuş gibi geldi Katagiri’ye. Fakat öyle değildi. Kurbağa kardeş, sanki kocaman bir kukla arkasındaki biri tarafından oynatılıyormuş gibi, doğal olmayan bir şekilde hareket ediyordu. Katagiri nefesini tutarak izledi. Ayağa kalkıp kurbağa kardeşin yanına kadar gitmek istedi. Fakat uyuşan vücuduna söz geçiremedi.

Sonra, kurbağa kardeşin gözünün tam altı kocaman bir yumru halinde şişiverdi. Omzunda, böğründe de aynı türden yumrular oluşmaya başladı. Yumrular vücudunun her yanını kapladı. Katagiri’nin olup bitenlere dair hiçbir fikri yoktu. Yalnızca, nefesini tutmuş o manzarayı izliyordu.

Sonra aniden, yumrulardan biri patlayıverdi. Patlamayı andıran bir sesle patlayan o kısımdan kopan deri parçası havaya fırladı, açılan yaradan çıkan koyu sıvıyla birlikte içeriye kötü bir koku yayıldı. Diğer yumrular da birbiri ardına patlamaya başladı. 20, 30 yumrunun patlamasıyla, duvarlar deri parçacıkları ve o iğrenç sıvıyla kaplandı. Dayanılması güç bir koku dar odayı kaplayıvermişti. Patlayan yumruların olduğu yerlerde karanlık delikler açılıyor, oralardan irili ufaklı kurtçuk gibi bir şeyler kımıl kımıl dışarıya çıkıyordu. Tombul, beyaz kurtçuklar. Kurtçukların ardından, küçük çıyan gibi bir şeyler de çıkmaya başladı. Onların sayısız ayağından kulak tırmalayıcı sesler çıkıyordu. Gelen böceklerin ardı arkası kesilmiyordu. Kurbağa kardeşin vücudu; bir zamanlar kurbağa kardeşin vücudu olan cisim, farklı türlerden karanlık böceklerle kaplanıverdi. O kocaman iki gözü yuvalarından ayrılarak yere düştü. Çeneleri güçlü böcekler o gözlerin üzerine üşüşüp kemirmeye başladılar. Sürü halindeki solucanlar birbirleriyle yarış edercesine duvarda tırmanıp, nihayet tavana ulaştılar. Sonra florasan lambayı kaplayıp, yangın söndürme düzeneğinin içine daldılar.

Zemin de böceklerle kaplanmıştı. Tırmandıkları başucu lambasını kaplayan böcekler ışığı kesmeye başlamıştı. Elbette yatağa tırmananları da olmuştu. Olabilecek her türden böcek, Katagiri’nin yatağına dalmaya başlamıştı. Katagiri’nin bacaklarında sürünen böcekler, öylece ilerleyip geceliğinin altına, oradan da apış arasına daldılar. Ufacık kurtçuklar anüsünden, kulaklarından ve burun deliklerinden vücudunun içine süzüldüler. Çıyanlar dudaklarını zorla aralayarak, birbiri ardına ağzına doluşuverdiler. Katagiri çaresizlik içerisinde çığlık atıverdi.

O sırada birisi ışığı açıverince, odanın içerisi aydınlanıverdi.

“Katagiri Bey” diye seslendi hemşire. Katagiri o aydınlıkta gözlerini açtı. Vücudu üzerine su boca edilmişçesine tere batmıştı. Böceklerden eser yoktu. Yalnızca o vıcık vıcık dokunuşlardan kalan his tüm vücudunu kaplamıştı.
“Yine kötü bir rüya gördünüz değil mi? Yazık size.” Hemşire seri hareketlerle şırıngayı hazırlayarak, iğnesini Katagiri’nin koluna saplayıverdi.

Katagiri derin bir nefes alıp, sonra da yavaş yavaş verdi. Kalbi hızla daralıp, genişledi.

“Nasıl bir rüyaydı?”

Neyin rüya, neyin gerçek olduğunu ayırt edebilecek durumda değildi. “Gözümüzle gördüğümüz her şey gerçek olmayabilir” dedi Katagiri, kendine bir şeyler anlatmaya çalışırmış gibi.
“Orası öyle” dedi hemşire, gülümseyerek. “Özellikle rüyalarda.”

“Kurbağa kardeş” diye mırıldandı Katagiri.

“Ne olmuş kurbağa kardeşe?”

“Kurbağa kardeş Tokyo’yu tek başına deprem felaketinden kurtardı.”

“İyi olmuş” dedi hemşire. Sonra da serum şişesini değiştirdi. “İyi olmuş. Tokyo’da daha fazla kötü şeyler olmasın. Şu an olanlar yeter de artar.”

“Fakat bunun karşılığında, kurbağa kardeş kaybolup, yitip gitti. Belki de kendi bulanıklığına geri dönmüştür. Geri gelmez artık.”

Hemşire yüzündeki gülümsemeyi koruyarak, Katagiri’nin alnındaki ter damlalarını sildi. “Katagiri Bey, kurbağa kardeşi çok seviyordunuz herhalde.”

“Lokomotif” dedi Katagiri, peltekleşen diliyle. “Herkesten çok daha fazla.” Sonra gözlerini kapatıp, rüyasız, sakin uykusuna dalıverdi.
 

 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!

>