Kırılmalar

Hülya Soyşekerci'den bir Öykü

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 
Ağır aksak yürüyorsun parke taşların üzerinde. Ağır ve aksak... Kemeraltı buram buram… Işık sağanağına tutulmuş, ilerliyorsun. Koltuk değneğine sımsıkı tutunuyorsun yaşama tutunur gibi. Biraz daha, biraz daha... Ter şakaklarından süzülüyor. Ne zormuş bu taşları adımlamak... Oysa eskiden...

Duruyorsun, buz gibi karadut şerbetini yudumluyorsun. Damarlarına yayılan serin ve tatlı bir mutluluk... Küçük de olsa mutluluk işte… Süzülmüş bir sevinç damlıyor yüreğine. Sonra yine tutunuyor; dirençle ilerliyorsun. Kemeraltı da yüreğine uymuş, pıtır pıtır atıyor. Kalabalık… Sen yalnızlığını çoğaltıyorsun. Çoğalan(lar) ezemiyor içini. Güçlüsün artık.

O kırılma anında yaşamın uçurumlarına haykırıyordu yapayalnızlıktan incelen, saydamlaşan yüreğim. Cam bir sesti onunki tuzla buz olmaktı yazgısı. Geride ne kalmışsa toplamıştım; yeniden kurmaya çalışmıştım bütünlüğümü. Aksayan bir yaşam... Ama yeni(den) yaşam... Her şey ne kadar güzel ve anlam doluydu artık. Daha önce hiç olmadığı kadar... Göz bebeklerime sundum ışığını, yakaladığım her günün. Şimdi adımlamaya çalıştığım kentin güzelliklerine sığındım. Şakaklarım aklarla yeni tanışmışken henüz ak düşmüşken emekli olmak biraz zor geldi. Buna da alıştım. Zamanlar hep boş zaman... Boşlukta, şiirin sarhoşluğu... Durmadan ipeksi dizeler örüyorum içimde. Sokaklarda dolaşıyor, kentin ruhunu soluyorum. Hiçbir şey beni aksatamaz artık. Ne bacağım ne de yalnızlığım.

.. Başını kaldırıyorsun. Kararmış, ahşap cumbaların eski sahipleri sanki yine oradalar; göz göze geliyorsun penceredeki beyaz hayallerle. Kimse ayrımına varmıyor bu gizli bakışmanın. Kâgir binalardaki balkonlar da geçmişin gizemini hapsediyor demir parmaklıklarda. Kahve kokusu yayılıyor çarşıya. Biraz ileride elbiseciler, ayakkabıcılar... Satıcıların sesleri... Her gün bir bayram öncesi telaşı yaşanıyor burada.

Birden irkiliyorsun. Sana sesleniyor birisi. İncecik bir ses... Dönüp bakıyorsun. İşte o... Birbirinizi süzüyorsunuz. Sarışın küçük bir çocuk. Askılı kısa pantolonu ve gömleği, beyaz çorapları ve ayakkabıları, yüzünde ince gülümsemesiyle çok tanıdık. Yüreğin kadar yakın. Yanına gelmesini bekliyorsun çocukluğunun; hemen koşamıyorsun ona. “ Buraları çok özledim; çıkıp geldim işte...” diyor. Sesinde sanki bir fotoğrafın sararmış hüznü saklı. “Merak ettiğim bir şey var; aradığım bir şey... Birlikte arayalım mı ?” Onu kıramıyorsun. Öylesine kırılganlıklar yaşayacak ki... Biliyorsun bunu. Bir çocuk sesine dönüşüyor sesin.

Bu caddede nasıl da koşup oynardım... Arkadaşlarım evimizin olduğu mahalledeydi; buraya gelince hep yalnız kalırdım. Gördüğüm her varlıkla arkadaş olmayı öğrenmiştim o yüzden... Yüz yıllık çınar ağacıyla, dükkânların kararmış taşları ve ahşap dolaplarıyla, şerbetçilerle, şekercilerle, yaldızlı kâğıtlara sarılı şemsiye çikolatalarla... En çok baharatçıyı severdim. Babamın tuhafiyeci dükkânının bitişiğindeydi baharatçı. Parlak düğmelere, çıtçıtlara, renk renk kurdelelere, fermuarlara, bayramlık mendillere, ipek çoraplara sırtımı dönerdim. Yan tarafta buhurdan gibi tüten gizemli kokuların çağrısına uyardım. Çuvalların, kapların, torbaların içinde türlü türlü baharatlar... Kırmızıbiber, karabiber, zencefil, havlıcan, tarçın, karanfil, salep bildiklerimden bazılarıydı. Renk renk boyalar, kınalar... Şifalı otlar... Kış günlerinde buradan alınan ıhlamurun hoş kokusu dolardı evimize. Sıcak sobanın üzerindeki demlikten dalga dalga mutluluk yayılırdı. Ama en çok tarçındı sevdiğim. Çok uzak yerlerden söz ederdi Baharatçı Nedim Amca. Tar-çın... “Çın” sesi çok hoşuma giderdi; “tar-çın, tar-çın” diye hecelerdim. İçimde bir çınlama... çın… çın… çın… Sesimi yükseltirdim; seslerle oynamak ne hoştu! Şimdi çocukluğumun kulaklarında bir çınlama...

Çocukluğun da seni istiyor. Birlikte arayacağınız bir şey var: Oyuncak bir asker. Baharatçıda gizli bir bölmede(ydi).

“Bak, beni dinle. Oradan oraya koşturup durma öyle. Sana ayak uyduramıyorum; görmüyor musun halimi?” Yanına gelip muzipçe gülümsüyor. Bakışları pırıl pırıl.  “Oyuncak askerimi istiyorum.”

Nedim Amcanın dükkânında gizli bir yerim vardı döşeme tahtaları arasında. Oyuncak askerimi hep orada saklar, bu çarşıya her gelişimde onu yerinden çıkarırdım. Kimse benimle oynamazdı ki. Büyüklerin hep işleri olurdu ya da müşterilerle koyu bir sohbete dalıp giderlerdi. Varlığımın farkında olan, yalnızca baharatçı amcaydı. Ben de askerimi onun dükkânında saklardım. Sanki bir anlaşma vardı aramızda; bu gizi hep sessizce paylaşır, hiç ondan söz etmezdik. Askerimin adı Yılmaz’dı. Onu yanımda taşır, gezdirirdim. Birlikte kuşçulara giderdik. Ona kafeslerdeki kanaryaları, muhabbet kuşlarını gösterirdim. En güzelini seçerdik birlikte. Hiç savaş oyunu oynamadık onunla.

 
  “Hadi gel, o baharatçıyı bulalım önce.”

“Ama olmaz ki... Nedim Amca öleli yıllar oluyor.”

Oğulları bir süre daha sürdürdüler baharat işini. Sonra her şeyi bırakıp başkalarının yanında çalışmaya başladılar. Babaları gibi olamadılar. Nedim Amca kendi işinin efendisiydi. O günlerden ne kaldı? Koca bir hiç... Ben de memur olmayı yeğlemiştim. Babam ölünce dükkân da gitti, her şey bitti...

Yine yavaş yavaş yürümeye çalışıyorsun. Elinden tutuyorsun çocukluğunun. O iki dükkâna ne olduğunu biliyorsun ama bunu ona nasıl anlatacaksın? O kadar çok şey değişti ki... Baharatçı ile tuhafiyecinin izleri bile kalmadı. İki dükkânı birleştirip modern bir giyim mağazası yaptı hiç tanımadığın birileri. Yerler pırıl pırıl seramikle kaplı şimdi. Tahtaları söküp götürmüşler. Oyuncak askerin nerelerde acaba? Dükkânda kendini de gizlediğin o ahşap dolap, bir düşten başka bir şey değil artık. Her yerde aynalar... Parıltılı vitrinde donuk bakışlı mankenler... Gülümsemeleri, akan zamanı durduruyor. Sizin de gülümsemeleriniz donup kalıyor o anda. Taş sessizlik vitrinden parkelere düşüyor. Biliyorsun, asla dönemeyeceksin. Bu gerçeği çocukluğuna söylemen gerek. Askerini bulamayacak ne yazık... “Sus...” diyor sessizce. Aklından geçeni nasıl da okuyor. Üzgün üzgün bakıp içini çekiyor. Gözlerinden birkaç damla yaş süzülüyor yanaklarına. İçli ve sessiz bir ağlayış... Dudakları titriyor. Sımsıkı tutuyorsun o minik elleri.

Avutmak?

“Boş ver! Şimdi sana oyuncak bir kamyon alsam olmaz mı?”

Gözyaşları kuruyuveriyor.

“Hani bakayım?” diye soruyor. Oyuncakçıda güzel bir kamyon seçiyorsunuz. Sen parayı verirken o, arkanda kamyonunu sürüyor. Sesini ve kamyonun tıkırtısını duyuyorsun. Birkaç dakika sonra dönüp baktığında... Birden boşluk... Onu göremiyorsun. İçine bir sıkıntı sisi çöküyor, göz gözü görmüyor. “Nereye gittin? Neredesin?!” Kimse yanıt vermiyor çağrına.

“Kamyon harika. Sürücü koltuğuna oturup sürmeye başladım onu taş caddede. Yavaş yavaş uzaklaşıyorum. Ne güzel! Ben kendi masalımın Gulliver’iyim artık. Masalıma doğru gidiyorum.” Bakınıyorsun çevrene...Yok!..Yok!...“Neredesin? Söyle...”

Artık onu hiç göremeyeceğini yüreğin çok iyi biliyor. Çınarın gölgesinde, taş yapılarda, tarihi hanlarda, sebilin şırıltısında onu arıyorsun. Fakat biliyorsun... Gelmeyecek.

Tutuna tutuna metroya iniyorsun. Sonra, hıza veriyorsun yüreğini, varlığın hızla tükenirken... Eve geldiğinde kapıyı hiç kimse açmıyor. Anahtarı çeviriyorsun. Duvarlar soğuk yalnızlıkları paylaşıyor seninle. İçinden gelen sesin çağrısına uyuyor, arkadaki küçük odanın kapısını aralıyorsun. Komodinin üzerindeki fotoğraflara baktığında irkiliyorsun. O tarihi çarşıda bir bayram öncesinde, babanın çektiği fotoğraftaki askılı kısa pantolonlu, beyaz gömlekli çocuğu göremiyorsun. Zaman ve anılar söküp almış onu fotoğrafın içinden.

“Yitip giden çocukluğum, şimdi sen Kemeraltı'ndasın. Orada, geçmiş günlerden süzülen ay ışığı demetlerini ve yıldız serpintilerini oyuncak kamyonuna yüklüyorsun sessizce. Mutlusun... Belki bir gün oyuncak askerini de bulacaksın. Umudunu yitirme sakın.”

“ Umut hep içimde.” diyor incecik, sarışın bir ses...

Hülya SOYŞEKERCİ
 

 

Valid HTML 4.01 Transitional