Alexander Soljenitsin
İvan Denisoviç'in Hayatında Bir gün
Aleksandr Soljenitzin
 
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 
SOLJENİTSİN KİMDİR?
http://www.haber7.com/haber/20080805/Rusyada-Soljenitsine-veda.php

İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet ordusunda subayken Stalin'i eleştirdiği gerekçesiyle tutuklanarak hayatının sekiz yılını çalışma kamplarında geçiren Soljenitsin, bu sayede edebiyat alanındaki unutulmaz eserleri için en önemli deneyimi kazanmış oldu.

İlk kitabı ''İvan Denisoviç'in Hayatında Bir Gün'', 1970 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldü.

Bundan üç yıl sonra ise ''Gulag Takımadaları'' adlı kitabı Paris'te yayımlanınca, vatan haini ilan edilip vatandaşlıktan çıkarılan ve ülkesinden atılan Soljenitsin, ABD'de yaşamaya başladı ve 20 yıl burada kaldı.

1990 yılında Soljenitsin'in vatandaşlığını iade eden Mihail Gorbaçov, yazarın Stalin'in totaliter rejimini zayıflatmakta etkili olduğunu; milyonlarca kişiyi vicdanlarıyla hesaplaşmaya sevk ettiğini söylemişti.

Sovyet rejiminin çöküşünden sonra 1994 yılında ülkesi Rusya'ya dönen Soljenitsin, Rusya tarihi ve Rus kimliği üzerinde çalışmaya devam etti.

Dönüşünden sonra kaleme aldığı Rusya'nın tarihi ve geleceğine ilişkin makaleleri tartışma yaratan Soljenitsin, 2000 yılında tamamladığı ''Birlikte 200 Yıl'' adlı eserinde Yahudilerin Rus toplumundaki yeri ve Bolşevik Devriminde oynadıkları rolü irdeledi.


İvan'ın bitmeyen günü

Rusya'daki pek çok adi suçlu bugün Soljenitsin'in 'İvan Denisoviç'in bir günü' adlı kitabına konu olan çalışma kamplarında çile dolduruyor.
 
 
Stalin'in Rusya'ya 'mirası' Gulag çalışma kampları hâlâ insan öğütüyor. Sayıları 10 binlerle ifade edilen insanların bu kamplarda çalıştığı belirtiliyor. Tek fark siyasi muhalif değil adi suçlu olmaları

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=25573

LONDRA - 20'nci yüzyılın en başta gelen diktatörlerinden SSCB lideri Joseph Stalin'in Rusya'ya 'mirası' olan ve komünist dönemin en büyük utançlarından biri diye gösterilen Gulag çalışma kampları hala insan öğütüyor. Oxford Üniversitesi Coğrafya Bölümü öğretim görevlisi Dr. Judith Pallot'a göre Rusya'nın ücra köşelerindeki kamplarda hâlâ on binlerce mahkûm kabul edilemez şartlarda barındırılıyor, zorla çalıştırılıyor.

1930'lardan kalma
Dr. Pallot, Ural Dağları'nın kuzeyindeki Perm bölgesinde bulunan Kolva ve Berezovaya vadilerindeki iki kampta 10 binlerce kişinin kaldığını söylüyor. 1930'lardan kalma çalışma kamplarındaki tek fark eskiden Stalin ve komünist liderlere meydan okumaya cüret eden siyasi muhaliflerin kaldığı bu kampların artık adi suçlulara ayrılması.
Gündelik şartlar en az ünlü Rus muhalif Aleksander Soljenitsin'in 'İvan Denisoviç'in Bir Günü' adlı kitabında anlattığı kadar kötü. Kampların olduğu bölgede yılın sıcaklık ortalaması eksi 1 derece. Ekimden mayısa dek süren kışın ortalama sıcaklık eksi 40 derece. Dr. Pallot böcek sokmaları yüzünden yaz aylarının 'cehenneme' döndüğünü, mahkûmların düzenli olarak zorla ormana ağaç kesmeye götürüldüğünü anlatıyor.
Kuzey Kutbunun dibindeki Solovietski Adaları'ndaki çalışma kamplarına turistik turlar düzenlenirken, bazıların hâlâ kullanılır olması Pallot'u çok şaşırtmış. İnsanların ceza çekmek için suç işledikleri yerden binlerce kilometre
öteye gönderildiğini söyleyen Pallot "Bu kamplar kabul edilemez" diyor. Pallot, Rusya'nın ücra köşelerinde 122 kamp bulunduğunu belirtiyor.
Moskova hükümeti de cezaevi sisteminde bazı sorunlar yaşandığını kabul ediyor. Ceza hukuku, en küçük suçlar için bile hapis öngördüğünden hapishaneler dolup taşmış durumda. (The Independent)
 


Alev Alatlı Soljenitsin'i anlattı


05 Ağustos 2008 14:24

Alatlı'ya göre Soljenitsin; "Cesur, yüce gönüllü, soylu, ahlâkçı, muhteşem bir yazar. Dostoyevskî’den bu yana Rusya’nın en iyi romancısı. İlâhi Komedi’yi gözlemleyen Dante’nin en gerçekçi rakibi."

Erkam Çam'
ın haberi

Soljenitsin 11 Aralık 1918'de Kuzey Kafkasya'daki Kislovodsk'ta dünyaya geldi. Hem dünya hem de Rus edebiyatının en aykırı ve en muhalif yazarlarından biri olarak gösteriliyor. Stalinizm’in en dehşetli yüzünü bizzat kendi tecrübelerinden yola çıkarak anlattığı "İvan Denisoviç'in Bir Günü" ve "Gulag Takımadaları" gibi eserleriyle adını dünya edebiyatında duyurmayı başardı. Fakat dünyada uyandırdığı bu yankı kendi yurdunda uzun süre bir parya muamelesi görmesine neden oldu. Sürgünler ve hapislerle geçen bir ömür sürdü...

Türkiye’de Solijenitsin’in yeniden hatırlanmasına vesile olan isimlerin başında Alev Alatlı geliyor. Alatlı'yı (diğer pek çok meziyetinin yanında) hem Solijenitsin’in bütün kitaplarını okumuş ve onun entelektüel perspektifine vakıf olmuş bir yazar hem de Rusya üzerine ciddi araştırmalar yapmış ve bu suretle de Solijenitsin’i bütün bir Rusya bağlamında okuyabilmiş bir tarihçi olarak görmek mümkün...

Solijenitsin’i nasıl bilirsiniz?

- Cesur, yüce gönüllü, soylu, ahlâkçı, muhteşem bir yazar.  Dostoyevskî’den bu yana Rusya’nın en iyi romancısı.  İlâhi Komedi’yi gözlemleyen Dante’nin en gerçekçi rakibi. Nefretin ve zulmün cehenneme çevirdiği bir cinnet çukurunda telef olan milyonların hiç değilse insan olduklarının teslim edilmesini sağlayan, onlara isim veren bir yazar. Bir dünya nöbetçisi. 1918’de, yirmi milyon insanın katledildiği İçsavaş sırasında doğmuştu. Yaşadıkları düşünülünce doksan yaşını bulmuş olması başlı başına bir mucizedir. Yakınları “Saşa’yı yaşatan sorumluluk duygusudur” derlerdi. Kendisi de bir konuşmasında, “Ölenler göreve çağırıyorlar,” demişti, “Milyonlarca ölü... her gün, her birisi göreve çağırıyor. Onlar ölü. Sen yaşıyorsun. Görevini yap. Dünya olan biten herşeyi öğrenmeli.  Ölülere görev borcun var.  Görevini yap.” Zamana karşı yarışıyordu: “Bitirmeyi plânladığım işleri yaşam beklentimle ucu ucuna getirmeye çalışıyorum.” Korkarım ki, insanlığın son “kâhin-yazar”ıdır.  Bir daha onun gibisi asla gelmeyecek. 

Mussolini ve Hitler totalitarizmin (daha doğrusu toplama kampı düzenlerinin) sembol isimleri olarak tarihe geçtiler. Fakat Stalin belli bir döneme kadar bu iki isimle aynı minvalde değerlendirilmedi. Sanıyorum bu durumun değişmesinde ve Stalin’in bir “toplama kampı babası” olarak ifşa edilmesinde Solijenitsin’in ciddi bir etkisi oldu. Peki Solijenitsin’in totalitarizm eleştirisi sadece Stalin ile sınırlı kaldı mı?

-Önce şunu söyleyeyim, Soljenitsin’i bir rejim muhalifi veya Stalin muarızı olarak değerlendirmek indirgemecilik olur. Zatem toplama kampları Stalin’le başlayıp, Stalin’le de bitmedi. O’nun meselesi Rusya’nın ve dünyanın çektiği acılardaki payını idrak etmeyen, kendilerini ıslah etmeye çalışmak şöyle dursun, özeleştiri gibi, nedamet gibi kavramları dahi olmayanlardır.  Müthiş bir gözlem yeteneği, olağanüstü  hafıza,  deneyimlerini hızla yazıya dökmek becerisi ve  tutkunun  bileşimi, Soljenitsin’i  siperde, hasta yatağında, muharebenin ortalık yerinde yazmaya, tarihe kayıt düşmeye yönelten dürtülerdi.

Solijenitsin’in ABD’yi ve onun Vietnam’a yaptığı müdahaleleri sıhhatli bir biçimde değerlendirebildiğini düşünüyor musunuz? Başka bir ifadeyle Solijenitsin’in Sovyetler’e karşı yürüttüğü ateşli muhalefet kendisini ABD’nin zulümlerine karşı belli noktalarda körleştirmiş olabilir mi?

-Hiç olur mu?! Daha 1974 yılında Harvard Üniversitesinde yaptığı ağır bir konuşma vardır,  Harvard Nutku diye geçer. (“Eyy Uhnem, Eyy Uhnem” de bulabilirsiniz ) Rusya’da yaşanan cinnete karşın, Amerikan toplumunu kendi ülkesine örnek gösteremeyeceğini söylediği ve ağır bir biçimde eleştirdiği konuşmadır. Batı entelijensiyasının Soljenitsin’den soğumaya durmasının başlangıcı da bu nutuktur.  Nitekim, zaman içinde, daha doğrusu çıkarlarına hizmet etmeyeceği ortaya çıktığında, “Rus ayetullahı, Yahudi düşmanı” gibisinden aşağılayıcı sıfatlar takmaktan da utanmadılar. Soljenitsin’in güncele dönük bir politikacı değil, dünya nöbeti tutan bir yazar olduğunu unutmayalım. O’nun ilgilendiği toplumun bütününün ruh haliydi – bu bağlamda Amerikalıların sınıfta kaldıklarını söylemekten hiçbir zaman kaçınmadı.  Harvard nutkunda, örneğin, “İnsan yaşamının nihai hedefi, ne serbest piyasa ekonomisi, ne de genel refah seviyesinin artmasıdır. İster en mükemmel yönetim sistemi, ister sanayi kalkınma gerçekleştirilsin, bir ulusun manevi enerjisi tükenmişse,  o ulus çökmekten kurtulamaz” derken, Batıyı uyarmaya çalışıyordu.   Amerikalıları gezegenin sonunu getirmesi mukadder vahşi kapitalizmin olmazsa olmazı “arsız tüketim”i meşrulaştırmakla suçlayan da Soljenitsin’dir.  Arsız tüketici denilen yaratığın kendisine ‘hak’ olarak belletilen şeylerden, ne humanizma ne de Tanrı adına feragat etmesinin söz konusu olmayacağını görüyordu. Durum böyle olunca,  “özgürlüklerin şer lehine bükülmesi kaçınılmazdır’ derdi.

Sizce Solijenitsin için hukuk ve ahlak arasında nasıl bir gerilim söz konusu? Solijenitsin, toplama kampından hukuka kaçan adam mı?

Bu sorunuza kendisi cevap versin. Harvard nutkundan:  “Hayatını  komünist rejimin egemen olduğu bir ülkede geçirmiş birisi olarak, size hiçbir nesnel hukuk ölçüsü olmayan bir toplumun gerçekten korkunç bir toplum olduğunu söyleyebilirim. Ancak, yegâne ölçüsü yasalardan ibaret olan bir toplum da insanoğluna layık bir toplum değildir. Yasaların harfi üzerine bina edilen, daha yükseğini hedeflemeyen bir toplum, insanoğlunun yüksek kapasitesini değerlendiremiyor demektir… Yasaların haklı bulduğu birisinden daha başka birşeyler talep edilemez. Yasaların onayladığı haklılığı kimse sorgulayamaz. Kimse kimseden yasal haklarından feragat etmesini isteyemez, insaf telkin edemez. Yasal haklardan isteyerek vazgeçmek, fedakârlık, kendi çıkarlarını düşünmemek en basitinden saçma görünür. Gönüllü özveriye hemen hiç rastlanmaz... Yeni bir enerji türünün kullanımını önlemek üzere haklarını satın bir petrol şirketi yasal olarak suçsuzdur.  Ürünün raf ömrünü uzatmak için içine zehir katan gıda üreticisi de yasal olarak suçsuzdur, çünkü insanlar söz konusu ürünü satın alıp almamakta özgürdürler… Günümüz Batı toplumunda iyilik yapmak özgürlüğünün kötülük yapmak özgürlüğü ile bir olduğu bir durum sergilenmektedir…” Dediğim gibi, hal böyle olunca “özgürlüklerin şer lehine bükülmesi kaçınılmazdır’

Solijenitsin’in din ve geleneğe karşı olan yaklaşımı nedir? 

Soljenitsin’in düşüncesinin özünde, Rusya’nın ve dünyanın manevi seferberliği yatar. Bundan kastı, yasaların “hak” olarak tanıdığından “gönüllü feragat” etme hasletidir.  Ne gibi, meselâ, su kullanımı kısıtlayan hiçbir yasa yokken bile kuraklığı akılda tutup, diş fırçalarken suyun boşa akmasına seyirci kalmamak gibi.  Bu basit örnekte “feragat edilen” tüketim özgürlüğüdür. Soljenitsin’in deneyimi ona “gönüllü feragat”ın yasalar, antlaşmalar, Helsinki vb.vb. kriterlerden üstün ve çok daha bağlayıcı olduğunu göstermiştir. “Gönüllü feragat”ın kökleri ise dindedir, gelenektedir, örf ve adettedir. Bu bağlamda,  insanoğlunun yüksek kapasitesi değerlendirilecekse, manevi harcını, dilerseniz, bileşenlerini  ihmal etmemek gerekir – diye düşünür.

Sizi en çok etkileyen romanının hangisi olduğunu ve neden sizi bu kadar etkilediğini anlatabilir misiniz?

Öyle bir şey yok – yani tek bir roman söz konusu değil. Gulag Takımadalarını yıllar önce okumuştum ama koyun kaval dinler gibi okumuştum besbelli,  insan işin içine girmeden yazarın neyi işaret ettiğini, derinliğini anlayamıyor.  Rusya’nın başına gelenleri öğrendikçe, Soljenitsin’den ne bulsam okumaya koyuldum, makaleler, söyleşiler, tv demeçleri – ne için çırpındığı gördüm. İnsanlığın yüz akı, aziz  bir yaşam,  saygı ile anılacak bir yaşam. Toprağı bol olsun. 

 

Alexander Soljenitzin
http://www.yavuzcekirge.com/index.php?/archives/263-Alexander-Soljenitzin.html


Yalanı yazarak yendi

89 yaşında ölen Soljenitsin`e göre sıradan insanın görevi yalanın parçası olmamaktı, yazarınkiyse yalanı yenmek. Soljenitsin hapis ve sürgünle damgalanan yazarlık hayatına, 42 yaşında, dönemin reformcu Sovyet lideri Kruşçef`in, Ivan Denisoviç`in Bir Günü romanının basılmasına izin vermesiyle atılmıştı. Rejime direnen kalemiyle 1970`te Nobel alan, ardından başyapıtı Gulag Takımadaları`nı yayımlatın

Ekim Devrimi sonrasında Lenin`in sözü her şeyi açıklıyordu aslında, `Devrim ilk önce kendi evlatlarını yedi` diyordu Lenin. Haksız sayılmazdı Ekim Devrimi sonrasında karşı devrimcilerin kıyımı başladığında onların yanında devrimi elleriyle kurmuş bir dizi insan da kurşuna dizildi, birçoğu da ülkesini terk etmek zorunda bırakıldı. Devrim sonralarının yazgısıdır bu, devrime tanıklık etmiş, omuz vermiş, davayı sonuna götürmüş birçok insan yok edilir.

Yeni bir yaşam kuruluyordu Rusya`da ve bu sistem korunmak zorundaydı, her şey onu korumak için yapılacaktı bundan sonra. İnsanlardan sonra ilk darbe 19. yüzyılda muhteşem bir zenginlikle yükselmiş ve dünyanın en önemli eserlerini yaratan Rus edebiyatına geldi. Devrimle birlikte yazarlar kontrol altına alındı. Devrim kendi yazarlarını yetiştirdi ve Soyvet Rusya`nın istikbali için metinler kaleme almaya başladılar. Bu da doğal olarak, Çarlık Rusyası`nın kontrolsüzlüğü içinde filizlenmiş; Tolstoy, Çehov, Dostoyevski, Gogol gibi dünyanın en büyük eserlerine imza atmış yazarların arkasının kesilmesine neden oldu. Lenin ardından iktidara gelen Stalin yazarlar üzerindeki baskıyı daha da arttırıp kendi yaptıklarının eleştirilmesine katlanamadığı gibi, devrim sonrası Rusya`da yetişen edebiyatçıları birer baş belası olarak görüp ülkeden kaçmaları için zemin hazırlarken birçoğu için de çeşitli mahkûmiyetler uygun görmüştü.

Soljenitsin bu yazarlardan biriydi. Sovyet Ordusu`nda 1939 - 1945 arasında dört yıl görev aldı, 1942 yılında yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı`na katıldı. Cephedeyken yazdığı mektuplar yüzünden tutuklanarak sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yazdığı mektuplarda Stalin`i eleştiriyordu Soljetinsin... Sovyetler Birliği`nin Hitler ile uzlaşma yolu bulup savaşı önleyebileceğini, bu yüzden Sovyet halkının savaş sırasında yaşadığı yıkımdan Stalin`in Hitler`den daha fazla sorumlu olduğunu iddia ediyordu. Savaş bittikten sonra Moskova yakınlarındaki bir hapishaneye atıldı. 1950`de Kazakistan`da siyasal tutuklular için kurulan özel bir kampa gönderildi ve üç yıl burada kaldı. Cezası bittikten sonra da istenmeyen kişi olarak yaşadı ve önceki gece Stalin`in sevmediği, hakkında neredeyse ölüm fermanı çıkardığı yazar Aleksandr İsayeviç Soljenitsin 89 yaşında hayatını kaybetti. Rus İtar Tass ajansına göre, yazarın oğlu Stepan Soljenitsin, babasının Moskova`daki evinde kalp yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiği açıkladı.

Ekim Devrimi`nin hemen ardından, bir yıl sonra, 1918 yılında dünyaya geldi Soljenitsin, o bir devrim çocuğuydu... Hayatındaki en önemli kırılma noktası orduya girişiyle başladı. 1942`de üniversite diplomasını aldı, ama aynı yıl diplomalı bir asker olarak savaşa gönderildi. Burada gördükleri yüzünden yukarıda belirttiğimiz cezaları aldı ve mahkûmiyeti başladı.

Mahkûmiyetinin ardından Kazakistan`ın Kok Terek köyünde öğretmenlik yapmaya başlayan yazar, bu dönemde kansere yakalandı ve bir süre Taşkent`te tedavi gördü. Rusya bir değişime daha girmişti, Nikita Kruşçev Rusya`dan Stalin`in izlerini temizleyip daha özgür bir Rusya yaratmaya çabalıyordu ve operasyonlar çerçevesinde Soljenitsin`e haklarını geri verdi. Kazandığı bu özgürlük ortamında İvan Denisoviç`in Yaşamında Bir Gün adlı kitabı yayımladığında sene 1962 idi. Bu öyküsünün başarısı üzerine kendini tamamen yazarlığa veren Soljenitsin, zorunlu çalışmayı anlatan Stalin karşıtı bu yapıtının yayımlanmasından bir yıl sonra Sovyet Yazarlar Birliği`ne kabul edildi. Ama kendi tarafında esmeye başlayan rüzgâr her an terse dönebilirdi ve öyle de oldu. Matryonin dvor ve Dlya polzı dela adlı öyküleriyle partinin hedef tahtası oldu. Yaptığı eleştirilerin ardından 1966`da ülke dışına çıkması yasaklandı, üç yıl sonra Yazarlar Birliği`nden çıkarıldı.

1970`te Nobel Edebiyat ödülüne layık görüldüğünde anti-Sovyet propagandası yapan yazarlardan biri olarak gösteriliyordu. Çalışma kampları hakkında yazdığı kitabı Gulag Takımadaları sadece kapitalist ülkelerde yayınlandı. Yasaklar yüzünden ödülünü almaya ancak dört yıl sonra gidebildi. Rusya bu ödülün politik nedenlerle verildiğini öne sürdü. 1974´te Sovyet hükümeti tarafından vatandaşlıktan çıkarıldı. İlk önce İsviçre`ye gitti, ardında da tüm Sovyetleri kızdıracak bir şey yaparak Amerika`ya yerleşti. Burada yaşadığı dönemde kendisiyle çok uzlaşmayan açıklamalar yaptı. Aslına bakarsanız biraz Amerikan taraftarı olmaya başladığı düşünülüyordu. Amerika`nın Vietnam`a açtığı savaşı destekledi, gerekçe olarak da Vietnam`da Amerikalı tutsakların köleleştirildiğini iddia etti. 1974 Portekiz Devrimi`ne karşı Amerika`nın müdahale etmesi gerektiğini savundu.

1989 yılında Rusya`da esen başka bir rüzgâr vardı ve Mikhail Gorbaçov bu rüzgârın içinde parlayan bir başkandı. Vatandaşlık haklarının geri verilmesi konusunda çalışmalar başlatıldı. 1994 yılında Rusya`ya geri dönüp babasından kalan eve yerleşti ve yazılarına orada devam etti.

Rusya ona defalarca üvey evlat muamelesi yapsa da, asıp kesse de, o hep Rusya`ya hizmet ettiğini düşündü. Hiçbir yönetici onu sevmedi ve en son Rusya`nın eski Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçen yıl Aleksandır Soljenitsin`e devlet ödülü verdi. Kendisine bazı dönemlerde yaşayacak toprak bile vermeyen Rusya`nın ona verdiği tek şey de bu ödül oldu.

YAZARIN ARDINDAN• Soljenitsin`in ölümünün ardından Rusya yasa boğuldu. Son dönem yetiştirdiği en önemli yazarının ölümünün ardından vatandaşlığını geri veren Sovyetler Birliği`nin son Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov yaptığı açıklamada, `Soljenitsin`in adı Rusya tarihinde yaşayacak acı bir kayıp. O Stalin`in insanlık dışı rejimini ve bu rejim altında yaşayan insanların sesini haykırarak duyuran ilk kişilerden biriydi` dedi.

Yazarın eşi Natalya Soljenitsin Rus İnterfaks ajansına yaptığı açıklamada, `Aleksandr İsayeviç`in çok zor, ama mutlu bir hayatının olduğunu söylemek zorundayım. Cenaze töreniyle ilgili her şeyi bugün onun isteğine göre belirleyeceğiz` dedi.

Yazarın oğlu Stepan Rus televizyonlarında yayımlanan açıklamasında, `Babam önceki gün her gün yaptığı şeylerle meşguldü yine. Akşam saatlerinde aniden rahatsızlandı. Çok fazla acı çekmedi` diyerek anlattı babasının ölümünü.