Joyce Carol Oates İlk Aşk
Joyce Carol Oates

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına
16.03.2016


  Editörün Notu: İlk aşk, taş gibi yüreğe oturan; örtülü, gizli kapaklı birçok aile içi ilişkilerin yaşandığı bir dram. Hiçbir şey göründüğü gibi ak ve pak değildir. Din sevgi, aşk, dostluk, tüm ilişkiler sorgulanmalı... Çocuk istismarı ve çocuk pornosunun, bataklık ve kara yılan simgesi ile anılması zaten karanlık olan romanı daha ürkütücü kılıyor. Bu kadar kabusun sonunda bir uyanışla bitmesi, Nisan ayıyla birlikte baharın gelmesi, kuş cıvıltıları; her karanlığın bir aydınlığı. olacağının göstergesi... - Bahar Vardarlı  

  İlk aşkın "Genesis"i
http://kitap.radikal.com.tr/
TEKİN BUDAKOĞLU

llk Aşk, modern toplumların başına belâ olan bir sorunu edebiyatın gözünden sorgulayan bir metin. Öykü boyunca, Josie’nin yaşadıklarına zemin hazırlayan baskın güçleri; toplumu, inancı eleştirmekten de geri durmuyor.


Joyce Carol Oates, son dönem Amerikan edebiyatının bol ödüllü, saygın yüzlerinden. İnsan ruhunun kirli, karanlık yönlerini anlatmayı seviyor. Bu kimliği, bazı zamanlar gotik edebiyatın savunucuları arasında gösterilmesine yol açsa da, onun metinlerinde ana vurgu korku ya da gerilim değil: aksine, günlük yaşantılarında oradan oraya savrulan ve belki de başına kötü bir şey gelmesini beklemeyen insanların yaşadığı travmaları seviyor o. Bu yönüyle, gotik edebiyatın gerçeküstünde bulduğu ‘kötülüğü’, Oates’ın gerçek hayatın en kılcal damarlarında bulduğunu söylemek mümkün. Denebilir ki Oates’a göre gerçek olan, gerçeküstüden daha kayıtsız, acımasız ve korkutucu.

Geldiğini görmediğin yumruk
İrdelemeyi pek sevdiği konulardan biri, kadın-erkek ilişkisindeki şiddet ve sevginin ikilemi, bu ikilemin sebep olduğu çalkantı ve açmazlar. Bunun temelindeki duyguyu merak eden bir okurunun, neden kadın karakterlerin ilk ilişkilerini sıkça işlediği sorusuna Oates’ın cevabı şöyle: “Kadın ya da erkek fark etmez, ergenlik çağı en ilgimi çeken dönem. Çoğu genç, cinsellikle bu yaşta tanışıyor. Bence toplumun yapıştırdığı etiketlerin aksine, insanın en verimli, en sorgulayıcı dönemidir. Örneğin Princeton’daki öğrencilerim de bence büyümüş ergenler. İlgimi çekenin insanın Genesis’i (yaradılış) olduğunu söyleyebiliriz. Detroit’teyken Life dergisinde okuduğum bir yazıyı hatırlıyorum, Tucson’ın Kavalcısı. 34 yaşındaki bir adam ergen kılığına girip ergenlik çağındaki kızları tavlayıp öldürüyordu.”

Tuscon Kavalcısı olayında, ergen kılığına giren adamın bütün kızları peşine takmasından daha çok, hiçbir çocuğun adamın yaptıklarını bir başkasına anlatmaması Oates’ın dikkatini çekiyor. Buradan yola çıkarak, istismar edilen çocukların, aile ve arkadaş çevresinden gelecek olası tepkiler yüzünden sessiz kaldığını fark ediyor. Modern tıbbın, pedofili vakalarında ulaştığı sonuçlara birebir uyan bir varsayım. Bütün bu çarpıklığı, yozlaşmayı, insanın temel yaşam dürtüsü olarak gören ve “büyüleyici” kelimesiyle niteleyen Oates’ın, Alakarga Yayınları’ndan çıkan İlk Aşk isimli uzun öykü/romanı da insanın bu “Genesis”inin peşine düşen bir metin.

Josie, on bir yaşında, dağılmış bir ailenin tek çocuğu. Ailenin yıkımının ardından, yoksulluk gelip buluyor onları. Annesi Delia S. ile birlikte, uzak akrabaları Esther Teyze’nin yanına, Ransomville’e taşınıyorlar. Ne Esther Teyze, ne de onlar memnun fakat başka çıkış yolu yok, sığıntı gibi yaşamaya çalışıyorlar. Ransomville’i, nehri, ağaçlıkları, böcekleri bile öylesine güzel ve duru anlatıyor ki Oates, metin adeta tabiatla bütünleşiyor. Bu harikulade manzaradan bir kara yılan çıkıyor sonra. Öykünün giriş cümlesi bu: kara yılan. Üstelik temeltaşı, merkezi. Josie’nin hayatındaki kırılma noktası.

Evde Esther Teyze dışında biri daha var: torunu Jared. Yirmi beş yaşında, papaz okulu öğrencisi. Ailenin yeni üyelerine hep uzak: yemeklerini tek başına yiyor, kimseyle karşılaşmamaya özen gösteriyor, sürekli odasına kapanıyor. İçe dönük. Bir hastalığı olduğu söylenip dursa da ne olduğunu öğrenemiyoruz. Josie de öyle.

Oysa Josie, ilk gördüğü andan itibaren Jared’e âşık. İçinden sürekli, Jared’in kendisine kötülük etmeyeceğini tekrarlıyor. On bir yaşında, ürkmüş, çaresiz ve ilk aşkın baş döndürücü cazibesine kapılmış bir kız çocuğu. Jared’in ona yaptıkları akıl almaz, insafsızca ve çirkin. Fakat işte tam da bu nedenle oldukça gerçek.

İlk Aşk, modern toplumların başına bela olan bir sorunu edebiyatın gözünden sorgulayan bir metin. Oates’ın çok naif, kendine bağlayan ve bütün fazlalıklardan sıyrılmış bir dili var. Josie’nin yaşadıklarını, içindeki o ikinci sesi ve dağılan ruh yapısını incelikli bir özenle yansıtıyor. Öykü boyunca, Josie’nin yaşadıklarına zemin hazırlayan baskın güçleri; toplumu, inancı eleştirmekten de geri durmuyor.

Çoğunlukla, ilk okumada biten metinlerden şüphe duysam da İlk Aşk, bu yargımın dışında bir öykü. Kendine çekiyor, sarıp sarmalıyor ve tam da insanın varlığındaki güzelliklerle karşılaşacağınızı, ilk aşkın büyüsüne kapılacağınızı düşündüğünüzde birdenbire bütün umutlarınızı alaşağı ediyor. Tıpkı Oates’ın söylediği gibi: “İnsanı deviren, geldiğini görmediği yumruktur.”


Böyle büyüdü Josie – İlk Aşk
https://adaletcavdar.wordpress.com/

Bir coğrafya atlasıdır beden; en savunmasısız toprağında gül bitirebildiğiniz ve dikenini her daim kendine batırdığınız kutsal toprak bütünüdür.

İnsan yaralanarak büyür. Sizi siz yapan şeyler; yaşınız artar bedeniniz büyürken sağınıza solunuza atılan çiziklerin tamamıdır. Bir coğrafya atlasıdır beden; en savunmasısız toprağında gül bitirebildiğiniz ve dikenini her daim kendine batırdığınız kutsal toprak bütünüdür. Yaşadığı şeylere göre değişir, dönüşür evrimini tamamlar. İlk aşkla büyüsü bozulur büyümenin kadınlığa ve erkekliğe kavuşmanın önemi kalmaz, kalp büyür göğüs kafesine sığmaz, insan öleceğini sanır ama yaşamaya bir şekilde devam eder.

Hissiyatta ağır bir novella
Yazının bir çok türünde eserler üreten ve bir çok ödüle layık görülen 1938 doğumlu Amerikalı yazar Joyce Carol Oates’in ‘İlk Aşk: Gotik Bir Hikâye’ adlı novellası, Alakarga Yayınları tarafından Erhan Sunar çevirisiyle yayınlandı. Yükte hafif hissiyatta ağır olan novella, bir kız çocuğunun kalbinin ve bedeninin yokluk ve varlık arasında büyümeye çalışmasını anlatıyor; görünmez çocukların, her tarafındaki çiziklerinden bahsediyor.

Onbir yaşında güzel, zeki ve yaşıtlarından farklı bir kız çocuğu olan Josie’nin hikâyesinin içerisinde dolaşırken o yaşlarınıza dönüyorsunuz ister istemez. Josie kadar kırılmamış olsanız dahi kırılan yanlarınıza dönüp bakıyorsunuz. İlk aşkın kıymeti harbiyesi kuşkusuz hepimiz için çok büyük ve kıymetilidir. Erkekliğe ve kadınlığa kocaman bir korku ve kocaman bir cesaretle en bilmediğiniz en mahrem yola girme arzusu duyarken nasıl sağ kalmıştınız, hatırladınız mı?

Bu hikâyede Josie de sağ kalıyor. Annesinin ani bir kararla babasını terkedip Josie’yi de alarak yola çıkmasının ardından yerleştikleri teyzesinin evinde kuzeni Jared’le tanışmasıyla aşktan haberdar oluyor Josie. 23 yaşında din eğitimiyle yetiştirilen ve kendisinden bir din adamı olması beklenen Jared kendisine duyulan bu ilgiyi sadistçe kullanmayı adeta bir hak olarak görüyor.

Kendi güzelliğiyle kendisinin ve etrafındaki herkesin başını döndüren annesiyse Josie’nin büyüdüğünün farkına varamıyor. Ona verdiği öğütlerin en başında ise sadece korkusuz olması var. Annesinin kızına reva gördüğü bir hayatın hikayesi var bu novellada. Annesinin keskin ve merhametsiz konuşmalarının altında kalan Josie, onu tanımlayabilecek bir yetişkinliğe sahip olmamasından ötürü, kendisini ve başına gelen şeyi tanımlayamıyor olsa da annesinin onu kendisinin yaşadığına bir tanık olarak büyüttüğüne emin.

Kalbi Josie’yi aşık olduğuna ikna edip Jared’in yanına yönlendiriyor sürekli; Josie korkmazsa büyüyebileceğine inanıyor adeta. Vücudu, kalbi ve aklı yara bere içerisinde dönüyor evine sürekli. Kalbinin ve aklının yaraları kimse tarafından farkedilmiyor, vücudunun görünen yaralarını ise basit yalanlarla saklayabiliyor; Jared’in kolalı gömlekleri ve her daim düzenli hayatının içerisindeki kirliliği görüyor. Küçük yaştan itibaren aldığı din eğitimini sindiremeyen ve sadist bir kişileğe sahip olan Jared, Josie’ye sıklıkla sessiz olmasını tembihliyor. Annesinin yanında, annesinin farkına varmadığı ve ufak tefek yalanlarla annesini idare edebildiğini anladığında Josie irade kavramını öğreniyor. Kendi varlığını kendisine kanıtlıyor ve bütün mümkünlerin kıyısında dolaşmaya cesaret ediyor. Celladına aşık bir kız çocuğu aslında Josie; üstüne üstelik bunun bilincinde, annesinin keskin cümlelerinin arasında, görünmezliğiyle korkmamayı öğreniyor.

Bütün bu olup bitenlerin arasında Tanrı’yla olan ilişkisini de gözden geçiriyor Josie; Tanrı’nın kadınlarının olmaması sıkıyor önce canını sonra verilen yanlış vaatlerle kırılan kalbine bakıyor, inançları sarsılıyor. İnanmak ve güvenmek demirden leblebi; ne yeniliyor ne yutuluyor.

Peki, Türkiye’de durum ne?
Bizim ülkemizde hâlâ konuşulamayan, adı anılamayan konuların başında ve en iç acıtanıdır ‘ensest’ yani aile içi cinsel istismar. Oysa ensest, Türkiye’de en çok yaşanan aile içi şiddet tiplerinden biridir. En güvendiğiniz, en sevdiğiniz ve en yakınınızdaki insan sizi istimar eder ve o bölünmez, dokunulmaz ‘aile kutsallığı’ içerisinde siz parçalanarak büyümek zorunda kalırsınız. ‘Çocuk Bedenime Dokunma’ sloganıyla çalışmaya başlayan ufak bir ekip yakın zamanda dernek olarak hayatlarına devam etmeyi hedefliyorlar. Sosyal medya da ve basında yer almaya başlayan konularda yetkin insanlar bir konuşulmayanı daha gün yüzüne çıkarmak için çaba sarfediyorlar. Bölünmez ailelerin, savunmasız çocuklarının seslerini çıkarabilecekleri bir yerin mümkün olabilme ihtimali bile günümüz koşullarında insana biraz güç veriyor.

Bu yazı Agos Gazetesi Kasım ayı kitap eki için yazılmıştır:
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/13290/boyle-buyudu-josie
   

Joyce Carol Oates
“Okuru içine çekebilmek.”


http://kitap.radikal.com
23 Eylül 2015

Joyce Carol Oates (1938) günümüz Amerikan edebiyatının en üretken ve saygın yazarlarından. Öykü, roman, deneme ve oyun türlerinde yüzden fazla kitabın yazarı. Princeton Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Türkçede yayımlanmış kitaplarının önemli bir okur çevresi var.

Kendisiyle yeni yapılmış bu kısa soru-yanıtın meraklılarının ilgisini çekeceğini düşünüyoruz.

Nerelerde okumayı seversiniz?
Rahat olan her yer olabilir ama tercihen şöminenin başında, yanımda mırlayan bir kediyle.

Çocukken (yazar olmaktan başka) ne olmak isterdiniz?
Aslında hep öğretmen olmayı umuyordum ama tabii Princeton, Berkeley ve NYU gibi seçkin üniversitelerde profesör olmayı beklemiyordum. "> Yazar olmaya dair en iyi şey?

Bunu biraz düşünmem gerek.

İyi bir öyküdeki en önemli unsur?
Önemli olan tek bir unsur var: okuru içine çekebilmesi ya da okurun kendini okumaktan alamaması.

Bugün İngiliz diline dair sizi en çok kaygılandıran şey?
İngiliz diline dair “kaygılanacak” ne var ki?

En sevdiğiniz sözcük? Neden?
En sevdiğim sözcük yok.

En sevmediğiniz sözcük? Neden?
En sevmediğim sözcük yok.

Akşam yemeğine beş kişi davet edecek olsanız (ölmüş ya da yaşayan, kurgu ya da gerçek)?
Sessizlik yemini etmiş, ölmüş ya da yaşayan beş Trappist keşişle anlaşmak çok kolay olurdu. Büyük olasılıkla pek bir şey yemezlerdi, dolayısıyla akşam yemeği kısa sürerdi.

En çok kullandığınız sözcük ya ifade?
“Hoşça kal!”

Sahip olduğunuz en değerli şey?
Yalnızlık, özel hayat.

Edebiyattaki kahramanlarınız?
Pequod gemisinin cani balina avcılarını gözler önüne seren Moby Dick’in değerini bilmek gerek.

Yürekten sevdiğiniz ilk kitap?
Alice Harikalar Diyarında.

Henüz okumadığınız bir klasik? İleride okumayı düşünüyor musunuz?
Finnegans Wake. Büyük olasılıkla okumam.

Tek bir kitap önerecek olsanız?
Finnegans Wake. Böylelikle, o kişi ben olmasam da, birileri okumuş olur.

Basılı kitap mı e-kitap mı tercih ediyorsunuz?
Basılı.

Bir iş üstüne çalışırken ne okursunuz?
Her telden sürekli okuyorum. Okuduğum şeyleri sayabilecek kadar nadir yaptığım bir şey değil okumak.

Herhangi bir kitaptan en sevdiğiniz cümle?
“Son”

(Kaynak: Huffington Post)

http://kitap.radikal.com.tr/ Joyce Carol Oates’in Türkçedeki kitapları: Küçük Cennet Kuşu, Can Ateşi, Kara Su, Güzel Bir Kız, Dul Kadının Öyküsü, İlk Aşk, Acı Ülke, Deli Yeşil, Zombi, Vahşi Geceler, Seksi, Birine mi Benzettiniz?, Maryabir Hayat, Bir Yazarın İnancı, Lanetliler, Kalp Koleksiyoncusu, Bir Gün Beraber Gideriz, Dövmeli Kız, Şelale.




İkbaharın ilk gerçek günü

http://www.aydinlikgazete.com


Öykü yazımı kuramı ve pratiği dahilinde çokça zorluğu içinde barındıran bir tür. Ancak kendi yazınımızda öykünün giderek romana girizgah olarak kullanıldığını görüyoruz. Bu da öyküden çok “öykümsü” ler okumamıza sebebiyet veriyor. İlkbaharın ilk gerçek günü 04 Aralık 2015 Cuma

Damla Yazıcı

Öykü dünyası giderek daha çok esere kavuşurken daha çok iyi öykü okuduğumuzsa bir masal. Öykümsülerin basıldığı ergenus dergiler paraya para demezken, öyküler basan dergiler kapanıyor ya da bu ergenus dergilerde yer almayan bir öykücüyü tanımıyoruz bile. İyi olmasının pek önemi yok, imaj her şeydir artık edebiyatta.

Bu nedenledir ki, iyi öyküleri okuduğum zaman şahlanıyorum. Oates’in “İlk Aşk” isimli uzun öyküsü iyi öykü nedir sorusunu önümüze seren bir güçte.

Öykü yayımcılıyla dikkat çeken Alakarga Yayınları Erhan Sunar çevirisiyle bu eseri ilk kez Türkçeye kazandırdı. Belirtmeden geçemeyeceğim, çevirinin başarısı her cümlede kendini gösteriyor.

Oates metninde duyguyu da düşünceyi de hassas bir terazide dengede tutmayı sağlamış. Öyküsünü bir beste gibi ele almış. Seçtiği her kelime özenli, akışa uygun ve ifadeye denk. Basit görünen bu üç unsur, aslında bir anlatımı doğru anlatım yapan üç unsurdur. Doğru yerde yavaşlama, doğru yerde hızlanmak hep doğru kelimelere ve onların dizimine bağlıdır. Bunu hangi yazar kotarabilirse hikayesi de o kadar doğru yansıyacaktır. Oates’in öyküsü bunun canlı örneğidir.

Joyce Carol Oates çağdaş Amerikan edebiyatının önde gelen isimlerinden biri. Roman, oyun, öykü, novella, şiir ve akademik türlerde eserler vermiş bir yazar. İlk öykülerini on dört yaşında yazmaya başlıyor ve üretkenliğiyle bilinen yazar, bugün geldiği noktada birçok değerli ödülün sahibi konumunda.

“İlk Aşk” da Oates’in gençlik yıllarında kaleme aldığı bir eser. Öykünün anlatıcısı ilk aşkıyla tanışan on beş yaşında bir kız. Aşkın ve şiddetin geçişkenliği, korkunun doğumu ve karşılıksız olanın buhranlı yapısı anlatının ruhuyla bizi peşinden sürüklüyor. İncelikle yerini bulan mizah: “Josie! Bu yaşında kendini bunca ciddiye alman,” derdi annem sakince. “On bir yaşındaki biri neredeyse yok gibidir.” ve aktarımı sağlamlaştıran iyi benzetmeler: “Açık, pırıl pırıl bir ağustos ikindisi, güneş nehrin üzerinde tıpkı bir yılanın pulları gibi parlıyor.” kitabın tadına tat katıyor.

İnsan çürüyen edebiyatın içinde tüm olgunluğuyla yetmiş sekiz sayfaya sığmış bu novellayı okuduğunda gerçekten yenilenmiş hissediyor. Tavsiye edilir...
 

 

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!