İna Ulusu


İkna Ulusu

George Saunders



Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

28.12.2016


  Editörün Notu:  George Saunders "İkna Ulusu" adlı 12 öykülük kitabında gündelik hayatın, faşist uygulamalarla bir işkence  haline gelen bir dünyayı anlatır. Şirketleşmiş bir dünyada insanlar hayatlarını, gösteriş uğruna, ihtiyaçları olmayan ıvır, zıvıra sahip olmak için "ikna" edilmektedirler.  İnsanların hayatını tükettiği bu kapitalizm çılgınlığını Saunders müthiş bir şekilde hicveder.  Kitapta bu "ikna" döngüsünden kurtulanlar da yer almakla beraber yazar toplumu bekleyen ürkütücü bir geleceğe dikkatleri çekmektedir. 

  George Saunders’tan “İkna Ulusu”
http://www.cumhuriyet.com.tr/
Ali Bulunmaz / Cumhuriyet Kitap Eki
Yayınlanma tarihi: 23 Mart 2015


Daha emeklemeden tüketiyoruz

Bugün içinde yaşadığımız küresel ağı eleştirmek, nereden baksanız cami duvarına işemekle eşdeğer. Çünkü hemen herkes, onun nimetlerinden faydalanıp bir anlamda oradan ekmek yiyor. Bu cepte.

Öbür taraftan, bahsedilen eleştiriyi palas pandıras önümüze koyanlar var, meseleyi eğlenceli ama daha sert çözümleyenler de. İkinci yoldan gitmeyi tercih edenlerin yöntemi ise hikâyeleştirme. Zaten günümüzün yükselen fakat çoğunlukla klişelere gömülen değeri, insan ilişkilerinin ve küresel dünyanın yergisi. Bunun için sıkı bir gözlem gerekli ama yetmez çünkü aynı zamanda altyapısı sağlam bir anlatım tekniği de geliştirmek zorunlu. Aksi takdirde yaptığınız her şey fiyaskoyla sonuçlanabilir ya da güçlü küresel akıntıya kapılıp gidebilir.

Türkiyeli okurların, yine Niran Elçi çevirisiyle yayımlanan Aralığın Onu adlı kitabıyla tanıdığı George Saunders, hem iyi bir gözlemci hem de sıkı bir öykücü. Tüm bunlara, küresel rüzgâra karşı yürüyüşünü de eklediğimizde parçalar tamamlanıyor.

KARAR VEREN SİSTEM

Saunders, Aralığın Onu’nda önemli bir yaraya parmak basmış ve zamanımızın kahramanları olan kuvvetli görünen ama travmalar yüzünden gizleyecek epey şeyi olan bireylerin öykülerini anlatmıştı. Üstelik bu sıkıntıların bir kabahat değil, gerçeğimiz olduğunu son derece yalın bir dille vurgulamıştı. Yerelliği anlatırken aslında yeryüzünün bütününe seslenen Saunders’ın derdi, zihnin bir yerlerine ittiklerimizi bulup çıkarmak ve onların üstüne gitmek. Yazarın kısa ve vurucu öyküleri, bu anlamda hepimize (ayrıca hepimizden) bir şeyler anlatıyor.

Yeni kitabı İkna Ulusu, Hal Niedzviecki’nin Ben Özelim ve Dikizleme Günlüğü’nde anlattıklarının öyküleştirilmiş şekli. Bu nedenle iki yazar da el altından birbirine selam gönderiyor gibi.

Saunders’ın temel tezi, büyük bir kuşatmanın içinde olduğumuza dair. “Sistem” denilen yapı karar veriyor, gelecek daha da uzaklaşıyor ve özgürlük koca bir illüzyona dönüşüyor. Arada izin verildiği kadar yaşıyoruz ya da yaşadığımızı sanıyoruz. En basit ifadeyle gösteri toplumunda, göstergeler arasında, tasarımlar içinde ve uygulayıcıların denetiminde oynanan bir oyun bu.

İnsanın tasarımcı kimliği ya da yönü, yirminci yüzyılın başından bu yana tüm yaşamımıza yön verdi. Bugün yeni bir aşamaya geçtik; insan, insanı tasarlıyor. Bunun anlamı, hız çağında o ortama hazır “bireyler” yetiştirmek. Saunders’ın el attığı konulardan biri bu. Mikrodalga fırına atıp iki dakikada masaya koyarak afiyetle yediğimiz “yemekler” gibi tüketmeye teşne insanları büyük bir süratle oluşturuyoruz. Daha emeklemeden her şeyi bilebilecek bebekler mesela…

Saunders’ın gözlemlediği ve işlediği küresel dokunun dikkat çeken yanı, gür çıkan sesleri barındırması. Mantıklı olması gerekmez, bir işe yaraması veya bir şey anlatması “zorunlu değil”, sadece yüksek çıksın, baskı oluştursun yeter. “Düzen” böyle; sistem bu şekilde ayakta kalıyor. Yani anlayın işte, moda.

O sesin bize söylediği çok şey çok net: “Zaman senin, istediğini yap.” Saunders, bu balonu görüyor, elbette onu uçuranları da. Bir tür koordineli kandırma mevcut: “Hayal edin”, “özgürsünüz” ve “içinizden geldiği gibi” diyenlerin gerçekte en büyük tasarımcılar olduğunu ima ediyor yazar.

İyi huylu insanlar yetiştirme projesinin amacı, kendini özgür hisseden ama arzuları kısıtlanan ya da denetim altında tutulan “bireyler” tasarlamak. Bunun kaldıraçlarından biri, Saunders’ın öykülerinde örneklediği gibi cinsiyetçilik. Kusurları belirlenip bunları düzenleme programına alınan daha erkeksi ve daha kadınsı kişiler.

Peki, insan nasıl bu hale geldi? Kırgınlık ve travmalarını öteleyerek olabilir mi? Biri cımbızlayıp ortaya saçana dek o travma ve bunalımlarla ilgili tek laf etmeyerek mi? İkisi de mümkün ve Saunders, böylesi sıkıntılarla birlikte oradan soğan boşlukları ekine köküne ayırmaya çabalıyor İkna Ulusu’ndaki öykülerinde. Konular daha çok ABD merkezli gidiyor belki ama anlattığı insan modeline yeryüzünün tüm noktalarında rastlamak mümkün.

USLU DUR, ÖDÜLÜ KAP!

Saunders, kitabında tek bir anlatım biçimine bağlı kalmamış. Kimi zaman gelip giden mektuplar, kimi zaman raporlar bazen de diyaloglarla oluşturduğu öykülerin altındaki sistemin resmedilişinde, onun hayatımızdaki belirleyici rolü ve buna dair eleştiriler yer alıyor.

Saunders’ın söz ettiği “sistem”, herkese bol kazanç umudu dağıtırken bundan pay alan çok az insan var. Onlar da cebini doldururken “para, utancı önlüyordu” diyen bir kahramanda olduğu gibi gizlemek zorunda olduklarıyla yüzleşiyor. “Sermaye her şeydir” ise o sistemin parlak düsturu. Bir diğeri de “doğru bildiğinden şüphe duy!” İşte Saunders’ın öykülerine konu olan, hem büyük bir açıklık ve hırs içindeki hem de toplum dışında soluk alıp veren şikâyetçi ve biraz da kaybeden sistem mağdurlarının peşini bırakmayan sloganlar! Sonrası Saunders’ın dediği gibi: “Hayatta kaybetmekten bıktığınız, artık kaybetmemeye karar verdiğiniz ama sonra kaybetmeye devam ettiğiniz bir an gelir. Sonra gerçekten kaybetmeye bir son vermek istersiniz ve kaybetmeye devam edersiniz. Kaybetme o kadar uzun sürer ki daha ne kadar düşebileceğinizi merak ederek izlemeye başlarsınız.”

Sistemin, kaybedenler veya kırgınlar yaratıp sonra onları umutlandırarak ayağa kaldırdığı ve hareket alanını kısıtlayıp özgürlüğüne ve geleceğine ambargo koyduğu çok açık. Anlayacağınız Saunders bir kısırdöngüyü tarif ediyor. Bir laboratuarda yaşayan, üzerinde deneyler yapılan ve o deneyler sırasında “uslu” durunca ödüllendirilen insana bakıyor yazar. Fakat tüm bunlar acıyı ortaya çıkarıyor sadece: “Bu aptal sistem döndüğümüz her yerde acıya yol açıyor (…) ve asıl çılgınca olan şu ki acı çeken yalnızca kurbanlar değil.”

Saunders, kahramanlarını en iyi bildiği yer olan ABD’den seçiyor ama onlar aracılığıyla anlattıkları hepimize hitap ediyor. Örneğin Poltoi isimli kadın. Onun, “Katolik Kilisesi’nin fakirlerin kanını içtiğini” ya da “Amerikalıların ıstıraptan habersiz, şımarık çocuklar” olduğunu söyleyişini yeri gelmişken analım. Bir başkası Rimney’in sorusu: “Bu insanları kim biçimlendirdi?”

Yazarın kafa yorduğu şey, seçimlerin nasıl yönlendirilip insanların doğru sandığı yanlışlara sürüklenişi. Bir anlamda sözcükler ve göstergelerle umut ticareti ve gelecek pazarlaması yapılışı. Dolayısıyla yazarın gelip dayandığı, kısırdöngünün kuşatıcılığı.

Bugün insanoğlu, Saunders’ın Aralığın Onu’yla başlayan ve İkna Ulusu’yla devam eden belirlemelerinde ortaya koyduğu gibi kendini yemeye doğru gidiyor. Bizi biz yapan ne varsa yerine yenisini yıkıcı biçimde koymaya yönelmiş durumdayız. Tüketim kültürü ve olağanlaştırılmış şiddetle kibir, ego ve bencillik birleşince tehlikeli karışım oluşuyor. Son vuruş ise insanın, hemen her şey üzerinde yıkıcı hâkimiyet kurup kendisi dâhil görüp işitilenlerin tümünü tasarlamaya yönelmesi. Saunders işte bu tehlikeye; doğayı, hayvanları ve insanı silikleştirip kullanılan ve atılan nesnelere dönüştürme eylemine dikkat çekmeye çalışıyor.

alibulunmaz@cumhuriyet.com.tr
İkna Ulusu/ George Saunders/ Çeviren: Niran Elçi/ Delidolu Yayınları/ 216 s.

 

Özgürlük denen şey yoksa koca bir yanılsama mı?
http://www.delidolu.com.tr/
“İnsanın tercih ettiği yaşam tarzını korumasından daha dürüst bir şey var mıdır?”
George Saunders, İknaUlusu’nda tüketim toplumunun varacağı uç boyutları ele alıyor.

George Orwell, Kurt Vonnegut gibi yazarlarla karşılaştırılan Saunders, eğlenceli bir kurgu üzerine inşa ettiği İknaUlusu’nda sistemin insan üzerinde yarattığı kuşatıcı etkiyi çarpıcı ve zihinden hiç çıkmayacak imgelerle veriyor. Kendine has üslubuyla mizahi yönü ağır basan distopik bir dünyayı resmeden Saunders’a göre kişisel tercihlerin bile sistemin elinde olduğu bir gelecek tasarımında özgürlük, balonla şişirilmiş koca bir yanılsamadan ibaret…

  İkna Ulusu

In Persuasion Nation
George Saunders

https://shortstorystation.wordpress.com/

Indeed, woe unto us if and when his world becomes ours. Such is the case with every short story collection written by George Saunders. Case in point is In Persuasion Nation, the book that I will be reviewing, published last 2006 and contains 12 short stories about a world gone mad with capitalism and a world where fascistic persecution is not only acceptable but also a requirement of everyday life. It is a terrifying world where there is an obvious evil lingering above the lives of the people. Most of the stories are set in the near future while the rest are set in the present but accompanied by absurd details that is almost whimsical if not for its frightening ramifications.

“He is going, he realizes. He is going, and will not be coming back as Brad. He must try at least to retain this feeling of pity. If he can, whoever he becomes will inherit this feeling, and be driven to act on it, and will not, as Brad now sees he has done, waste his life on accumulation, trivia, self-protection, and vanity.”

Of the 12 stories in the collection, five stood out (although all were excellent pieces of literature). These are: ‘Jon’, ‘The Red Bow’, ‘Brad Carrigan, American’, ‘In Persuasion Nation’, and ‘CommComm’. It comes as no surprise then that the reason that they are favorites is because all of them except ‘The Red Bow’ have protagonists that goes against the tyrants who oppress them in their stories. In ‘Jon’, the protagonist rejects a life of celebrity and affluence to pursue a great love; In ‘Brad Carrigan, American’, the protagonist sacrifices himself in order to fight for what he thinks is right; in ‘In Persuasion Nation’, a group of characters who live a repetitive cycle of TV commercials goes against the script and their programming to go against a culture of violence and greed; while ‘CommComm’ features the most heartwarming ending in all of the stories that I have read that is written by George Saunders. ‘The Red Bow’, on the other hand, lacks a kind-hearted and empathetic character but is one of my favorites because of how horrible and close to reality it is. Yes, ‘The Red Bow’ is also funny, as all of Saunders’ story are, but this one just felt real.

In Persuasion Nation is a book with insight into the world. Yes, it’s a terrifying world that is swiftly becoming closer to ours with each passing day. But there’s always a bright side and that there will always be people who will go against the grain in order to rebel against tyranny and make sure that the world is not a truly horrible place to live in. This, I believe, is one of the driving factors behind Saunders’ genius. That his world becomes more terrifying with every collection that he releases but it also becomes more clear in its call for compassion.

That is why i came back. I was wrong in life, limited, shrank everything down to my size, and yet, in the end, there was something light-craving within me, which sent me back, and saved me. George Saunders is a writer who gets better with every book that he writes. Clearly, I should prepare myself for the assured beauty that is Tenth of December. But, since I don’t have a copy yet of Saunders’ latest, I am content in reliving the joy in reading this achievement of a collection and in glimpsing the truth that it wishes to convey.




"In Persuasion Nation"

http://www.salon.com

George Saunders is brilliantly hilarious in this story collection that satirizes our corporate culture.

LAURA MILLER

When he’s firing on all cylinders, no one beats George Saunders at rendering the comic nightmare of life as a wage slave in contemporary America. Plenty of writers paint restrained, mournful portraits of lives of quiet desperation, of hopes strangled in the cradle, of doomed marriages, etc. And almost as many satirize the shoddy lies and outrageously flimsy rationalizations of our corporate masters when they’re pitching their products or cracking the whip. But only Saunders works in both registers at once, making us laugh at the lame, synthetic “dreams” mass culture offers to enrich our lives — and making us ache for the decent, luckless people who are bamboozled into believing them.

In his latest collection, “In Persuasion Nation,” Saunders writes as well as ever, but he often seems inclined to divide the two veins of his storytelling. A couple of the stories here — “Christmas,” “Bohemians” — are relatively conventional. The characters are outsiders or losers — an incompetent young roofer, a group of unpopular neighborhood kids — who have fairly realistic introductions to injustice and human folly, and who usually wind up abashed by their own complicity or passivity. These are good stories, but I’m not sure who — besides an editor of one of those safe, demure year’s-best anthologies — would find them exceptionally memorable.

Other stories in “In Persuasion Nation” don’t carry much emotional weight. “I CAN SPEAK!TM” takes the form of a long, impassioned letter written to a dissatisfied purchaser of the titular product — a kind of latex mask with speakers that, when worn by an infant, simulates adult speech. The letter writer tries to convince the customer of the merits of I CAN SPEAK!TM by suggesting it might fend off early, “possibly lifelong psychological damage … Now, am I saying that your Derek runs the risk of feeling bad about himself as a grown up because as a baby he felt he didn’t know how to talk very good? It is not for me to say, Mrs. Faniglia, I am only in Sales. But I will say I am certainly not taking any chances with Billy.”

Allusions to the letter writer’s anxieties about having to refund yet another sorely needed commission leak through here and there, but this is basically a humor piece about the absurdity of the exotic gear sold to parents of young children. Another piece, “My Amendment,” also in letter form, implores a newspaper editorialist to expand his denunciations of same-sex marriage to include “samish-sex” marriages, in which the male partner is too effeminate and the female too butch. “Adams” is a first-person rant by a man whose imagination runs amok on the subject of the threat posed to his family by an upstairs neighbor, leading him to extreme acts of preemptive revenge. The political points of some of these less nuanced stories can seem a bit too firmly driven home.

Still, “In Persuasion Nation” has enough samples of Saunders at his best to make the book well worth reading. In some cases — “The Red Bow” particularly — the proximity of Saunders’ more satirical writing lends the less outrageous stories a subtle bite. “Bow” is narrated by a man whose young daughter has been killed by mysteriously “infected” dogs. The tragedy galvanizes his layabout uncle, who launches a campaign to find and exterminate any other infected animals. The uncle gets carried away, printing up fliers (“Fight the Outrage”) and using the dead child’s hair bow as a symbol, only the bow keeps getting bigger and redder as the massacre extends to every pet in the area and leads to the issuing of “guidelines on how to handle individuals who, for whatever reason, felt it useful to undercut our efforts.” OK, the political subtext of that one is pretty clear, too, but the horror of the child’s death isn’t diminished or sidelined by it.

Saunders has a peculiar relationship to consumer culture; he clearly finds it appalling, but he’s so good at mimicking it that his parodies hover between scalding satire and a strange, vamping fondness. In “Jon,” a group of teenagers, raised in a sealed environment with a creepy science-fiction device installed in their heads, exist only to test products and marketing campaigns. Their emotional lives are so synced to the ads feeding into their brains that they can’t talk about love without reminding each other of “that RE/MAX one where the redhead kid falls asleep holding that Teddy bear rescued from the trash, the bear comes alive and winks, and the announcer goes, Home is the place where you find yourself suddenly no longer longing for home.”

 


Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!