Orhan Veli
Hoşgör Köftecisi

Orhan Veli
 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 

11.09.2013


  Editörün Notu: İntiharı seçebiliriz. Ya da yaşamayı. Ben ne desem boş. Ben ne yaşıyor, ne ölüyorum. Ben yazıyorum. Benim kendi yaşanmışlıklarım ya da kendime ait bir yaşamım yok. Olmadı. İstemiyorum da sanırım. Ya da olmasından korkuyorum. Neyse, bu mevzuları biraz da kendimize saklamak gerek. Biz geçelim beş liraya. Ah bir beş liramız olsaydı. Biz de ne güzel yaşardık oysaki. Ah bir beş lira, bizi o sakin sahil meyhanesinden, Hoşgör Köftecisi'nden uzakta tutan. Ya da denizin mavisinden, esen rüzgârdan. Olsaydı. Keşke. Bir beş lira... "Beyaz kanatlı kuşlar, hep çığlık çığlığa başımın üzerinde. İçimde sonsuz bir sevinç. Bağırmak istiyorum: 'Boş ver!' diye haykırmak istiyorum, 'Beş liraya da boş ver!' " Orhan Veli

  Şiirlerden Öykülere Orhan Veli
Hülya Soyşekerci

Şairlerin yazdığı az sayıdaki öyküleri okumak bambaşka bir edebiyat yolculuğuna çıkarır insanı. Yaşamın şiir penceresinden algılanışı, şair yüreğiyle duyumsanışı üzerinden yepyeni ve farklı tarzda yazılan öykülere açılmak, bu öykülerdeki şiir izlerini keşfetmek, imgelerin ardına düşmek, edebiyata gönül verenler için keyifli bir okuma serüvenidir. Şairliği ile öne çıkan Onat Kutlar’ın, Ülkü Tamer’in, Sabahattin Kudret Aksal’ın, Hulki Aktunç’un… daha birçok edebiyatçının yazdığı öykülerin şiirleri kadar değerli olduğu düşüncesi, çoğumuzun katıldığı bir gerçeği yansıtıyor. Orhan Veli’yi de bu adlar arasında anmak yerinde bir tespit olacaktır .

Orhan Veli’nin 1947-50 arasında Tanin gazetesi, Seçilmiş Hikâyeler ve Yaprak dergilerine yazdığı öyküler, yakın zaman önce Hoşgör Köftecisi adıyla bir araya getirilerek yeni kuşak okurların beğenisine sunuldu. Kitapta şairin 6 kısa öyküsünün yanı sıra, William Saroyan’dan Yaşasın Aşk adıyla çevirdiği bir öykü ve Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor başlığı altında bir gazeteye verdiği röportajın metni yer alıyor. .

Her sayfasından yoğun yazınsal anlamlar devşirilen bu incecik kitapta, kısa öykü türünün Orhan Veli tarafından şairce yorumlanıp içtenlikle deneyimlendiği görülüyor. Kitaba adını veren ilk öykü, başlı başına bir Orhan Veli şöleninin şiirsel atmosferini duyumsatıyor. Şiir dizelerinden öyküye taşınan günlük yaşam ayrıntıları dikkat çekiyor; balıkçılar, motorcular, kayıkçılar, emeğiyle geçinen yoksul ama sevecen insanlar Hoşgör Köftecisi’nin mütevazı masalarında bir araya geliyor; içilen şarabın eşliğinde kendi hikâyelerini anlatıyorlar. O masalarda, yazar, anlatılan hikâyelerin ardına düşüyor, onlarda kendi düşlerini buluyor. Bir öykü evi gibidir Hoşgör Köftecisi; orada yaşamdan, yaşanmışlıklardan gelen canlı ve gerçek insan hikâyeleri kaynaşmaktadır. “O şarkılarda, o seslerde, o hikâyelerde büyük bir dünya vardı. O daracık dükkâna girerken kendimi seyahate, hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam sanıyordum.” diyen yazarın dünyası, burada anlatılan hikâyelerle biraz daha zenginleşiyor. .

Olayı kırsalda geçen Kan öyküsünün sonunda kimsenin kanının akmaması karşısında rahat bir soluk alıyor; Baharın Ettikleri’nde dönemin toplumsal koşullarının ustaca yansıtılmasındaki ve sınıfsal çelişkilerin dillendirilmesindeki güçlü söyleyişlere hayran kalıyoruz. Yer yer ironik üsluba ulaşan öykünün bazı noktaları O. Veli’nin ünlü Pireli Şiir’inin yergilerini çağrıştırıyor. Anlar üzerine kurulan bu öyküde kurmaca-gerçeklik ilişkisi ve çelişkisini gösteren; yazma süreçlerini okuruyla paylaşan yazarla karşılaşıyoruz. .

Öğleden Sonra öyküsünde denizin, balıkçıların dünyasına, Orhan Veli’nin toplumsal dokundurmalarına tanık oluyoruz. Güneş batıp gün bittiği halde olayı sonuca bağlanmayan bu öykü, okuyanın zihninde iz sürüyor; yaşamın sürerliliğine paralel olarak öykü de okurda sürüp gidiyor. .

İşsizlik öyküsünde işsizken mayonezli levrek hayali kuran anlatıcı(yazar), ironik ve bazen de mizahi söyleyişleriyle etkiliyor bizleri. Düşlerden düşlere atlayan, işlerden işlere koşan yazar, kendini gizlemeyip gerçek adını veriyor bu öyküde. Kurmacanın gerçeklikle, düşlerin yaşananlarla buluşmasından, farklı, zengin bir şiirsellik çıkıyor ortaya. Denize Doğru adlı metninde deniz-kara ikiliğini; bu ikilikten doğan çelişkileri gösteren yazar, denizden uzak kalmanın yarattığı etkileri öyle anlatıyor ki, onun Hürriyete Doğru şiirini içten içe duyumsuyor; ondan yankılanan seslere, o şiirden yansıyan imgelere açılıyoruz. Denize kavuşmanın yarattığı coşkulu duyguların lirizmi yüreğimizle buluşuyor. Bu öyküsünde de toplumsal çelişkileri vurgulamayı ihmal etmiyor Orhan Veli. Kitabın sonundaki söyleşide belirttiği gibi, edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesini istiyor; çoğunluğun yani yoksul kesimin anlayabileceği ve onların meselelerinden söz eden bir edebiyattan yana olduğunu vurguluyor. .

Hoşgör Köftecisi’nde yer alan öykülerin arka planında Orhan Veli şiiri soluk alıyor. Onun öyküleri de şiirleri gibi farklı, sıra dışı ve özgün. Kolay söylenmiş, kolay yazılmış gibi duruyor ama içinde insanlığa özgü bütün hallerin evrensel çizgilerini taşıyor bu öyküler. Yazar, rahat bir kurgulama gerçekleştiriyor, daha doğru bir deyişle kurguyu dert etmeyen öykülemeler yapıyor; yaşanan ânın içinde derinleşmeyi ve içtenliği önemsiyor. Anlatıcı ile yazarın özdeşimiyle sıkça karşılaşıyoruz bu metinlerde. 1.kişi anlatımının olanaklarıyla yazar öykülerinde kendi dünyasını şekillendiriyor; düşlerini, denizi, balıkları, kayıkları, kayıkçıları, yoksulluğu anlatıyor ve şiirsel- lirik söyleyişlerine yer yer eleştirel bir tonlama kazandırarak, toplumsal farklılıkların ironisini gerçekleştiriyor..

Orhan Veli’nin, şiirlerindeki dünyayı öykülerine taşıdığı ve kendi yaşamından karelerle bu öyküleri zenginleştirdiği gerçeğinden hareket edilince, şiirden öyküye, öyküden şiire gidip gelen bu metinlerin Orhan Veli’nin yazınsal evrenine güçlü bir ışık tuttuğunu belirtmek mümkün oluyor. Yazarın lirik söyleyişinin yer yer eleştirel-yergisel boyutlar kazanmasındaki yazınsal ustalığı keşfetmenin, zihinleri yepyeni çağrışımlara açacağını, ruhlarda bambaşka heyecanlar yaratacağını düşünüyor; edebiyat tutkunlarına Orhan Veli’yle Hoşgör Köftecisi sayfalarında buluşmalarını içtenlikle öneriyorum. .

(Hoşgör Köftecisi, Orhan Veli, YKY, 2012) .
Hülya Soyşekerci hsoysekerci@gmail.com

 


 

Hoşgör köftecisi

http://blog.milliyet.com.tr

Çoğunluğun şairliğiyle tanıdığı Orhan Veli 1947-1950 yılları arasında altı tane hikâye yazmış. Bu altı hikâye Tanin Gazetesi, Seçilmiş Hikâyeler ve Yaprak dergilerinde yayımlanmış. 1950 yılında otuz altı yaşında gencecik öldüğünü biliyoruz. Kim bilir, ölmeseydi daha fazla öyküsünü okuma fırsatını bulabilecektik.

Usta hikâyecimiz Sait Faik'in de az sayıda şiir yazdığını geç öğrenmiştim, aynen onun gibi Orhan Veli'nin de hikâyeleri olduğunu yeni öğrendim.

Bu iki edebiyatçımız birbirlerine çok benziyor. İkisi de konularını günlük hayattan, sıradan yaşamlardan seçmiş, kahramanları sıradan, yoksul insanlar. İşçiler, işsizler, aile babaları, pezevenkler, ev kadınları, orospular, masum ve saf yahut hin, acımasız çocuklar.

Balıkçı köyleri, gecekondu mahalleleri, eski İstanbul sokakları, Beyoğlu'nun arka yüzü.

Zaten yakın arkadaşlar ikisi de ve aynı dünya görüşüne sahipler, son derece hümanistler.

Orhan Veli'nin öykülerini okumaya başlar başlamaz karşımda naif, çocuksu bir ruh taşıyan anlatıcı buldum. Bu anlatıcı zaman zaman kendiyle konuşuyor, zaman zaman bir hayali konuşturuyor. Ama hep naif, sevgiden, güzellikten, barıştan, insancıllıktan yana. Güçsüzün, ezilenin yanında. Bir yandan dünyanın sevgi ve barış içinde olmasından yana, bir yandan ise umudunu kesmiş durumda.

(Hiç yabancı değil bu ruh hali bana)

"Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonlarında, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada?"

"İşsizlik kötü şey vesselam. İşsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar düşünüyorum. Can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya."

"Hem ne diye ukalalık ediyorum? Biz bu dünyaya ecir gelmişiz ecir gideceğiz. Ben de müteahhit olacak değilim ya! Ne hakkım var: 'Ben neden beş lira kazanayım da o beş yüz lira kazansın' demeye. Ben işsizim o müteahhit. Ben fakir bir aileden gelmişim, o zengin bir aileden. Ama benim okumuşluğum varmış da onun yokmuş; kimin umurunda? O işini biliyor, ben bilmiyorum. Mademki biliyor, yaşamak da onun hakkı."

Kitapta bir hikâye de çeviri; William Saroyan'ın "Love, Here Is My Hat" hikâyesini serbest olarak Yaşasın Aşk adıyla çevirmiş. Bu çeviri de ölümünden sonra 1952 yılında Vatan gazetesinde yayımlanmış.

Kitabın sonunda ise "Orhan Veli Edebiyat Hakkında Konuşuyor" diye bir bölüm eklenmiş. Bu küçük söyleşiyi Bahadır Dülger yapmış. Kesinlikle okunmaya değer.

Ufak ufak, lezzetli hikâyeler hepsi. Çantanda her daim taşıyabileceğin, canın sıkıldıkça okuyup hayatın güzel olduğunu hatırlayabileceğin hikâyeler.

Gerçekten, keşke erken ölmeyip yazsaymış büyük usta...

 


 Hoşgör Köftecisi – Orhan Veli Kanık

(Tanıtım Bülteninden) 18 Haziran 2012

Orhan Veli’nin hikâyeleri, 1947-50 yılları arasında Tanin gazetesi ile Seçilmiş Hikâyeler ve Yaprak dergilerinde yazarın sağlığında, William Saroyan’dan “serbest” olarak çevirdiği hikâyesi ise ölümünden sonra Vatan gazetesinde (1952) yayımlanmıştı.

Hikâyeler ilk kez ayrı bir kitapta toplanmış ve kitaba yazarın edebiyat hakkındaki küçük ama ilginç bir konuşması da eklenmiştir.

Hoşgör Köftecisi okurlarının, “keşke genç yaşta kaybetmeseydik de, o güzel şiirler gibi bu güzel hikâyelerden de daha çok yazsaydı” diyeceğini düşünüyoruz.

 



 

 

‘Yuvarlanıp gidiyoruz…’

Sennur Sezer

http://www.radikal.com.tr

Şairlerin öykü yazması ilginizi çeker mi?

Ben şiirinin havasını öyküsünde de koruyor mu diye ilgilenirim. Kimi zaman öyküler şiirlere yakınlaşmamı, onları kavramamı kolaylaştırır. Kemal Özer’in, Ercüment Uçarı’nın, Metin Eloğlu’nun öykülerini okumanın bana yol gösterdiğini yadsıyamam. Cahit Sıtkı ve Ziya Osman Saba’nın, Necati Cumalı’nın öykü yazmasını, neden olduğunu pek açıklayamıyorum, hep doğal bulmuşumdur. (Sait Faik’in şiirleri de öykülerini açıklayabilir.)

Orhan Veli’nin öyküleri içinse Orhan Veli’ye danışmak gerekir. O kendisiyle yapılan ve öykülerinin toplandığı ‘Hoşgör Köftecisi’nde yer alan bir söyleşide sanatla edebiyatı birbirinden ayırdığını söyler. Şiiri sanata sokar, öyküyü ise roman ve tiyatro ile birlikte edebiyata. Orhan Veli, “Fikir sanatta yer alamıyor. Ama edebiyat fikre dayanıyor” diye açıklar edebiyatla sanatın farkını. “Bu itibarla edebiyatın halk kitlelerine bir şeyler söylemesi lazım. Okur- yazarları halka doğru götüren bir edebiyat isterim. Yani edebiyatın çoğunluğa hitap etmesini istiyorum. Çoğunluk okuyup anlamalıdır. Anlayabilmesi için de edebiyatta kendi meselelerinden bahsedilmesi lazım. Bugünkü dünyada, çoğunluğu fakir halk teşkil ediyor. Demek ki edebiyat da onların edebiyatı olacaktır.”

Bu tanımı burada bırakmaz Orhan Veli, öykü yazarının neler yapması gerektiğini de açıklar: “Kahramanını onun içinden seçecek, hayatını o hayatın içinden alacak ve ara sıra onun meselesinden bahsedecektir. Biz de bu telakkide (anlayışta) bir edebiyat üzerinde çalışanlar var.” Orhan Veli bu konuşmayı 1947 yılında yapmış. Ve bizim sonradan toplumsal gerçekçi ve toplumcu dediğimiz öyküleri yeterli bulmuyor. Bu konuda yazmaya başlayacakların daha iyi şeyler yazacağı inancında. Bunun ilk koşulununsa, dilin, konuşma dilinden yararlanarak zenginleşmesi olduğunu dile getiriyor. (Dili, kurumların değil yazarların ve şairlerin zenginleştirebileceğine inanıyor.)

Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor

Orhan Veli’nin “Baharın Ettikleri” öyküsü de, yazarın öykü konusundaki düşüncelerini yansıtır. “ Hikâyede konunun pek o kadar mühim olmadığını söyleyenler de çıktı. Ama ne olursa olsun, bir vaka lazım. O vakanın bir başı bir sonu olması lazım. Üstelik vaka da, alışılmış bıkılmış vakalardan olmamalı. Küçük burjuvanın hayatını anlatan, onun zaaflarını, onun adiliklerini dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyecanları gibi gösteren hikâyelerden illallah dedik artık. Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine yuvarlanıp gidiyoruz.”

Yazarın bu tür düşünce açıklamaları yanında öyküsünün de ilk satırları yazılmaya başlıyor, bahar, baharın kedilere etkileri. Küfeci (yani küfe ile yük taşıyan) çocuklar, köşklerin bahçesine ev sahiplerinin kunduraları çamur olmasın diye dökülen kömürler. Bu kömürleri toplamaya gelen yoksul çocuklar. Bunlara küçük dokunuşlarla değinip geçiverirken realisme/gerçekçilik konusunu da açıklıyor. “Bir eser, içine dünyanın en çirkin realitelerini doldurmakla realiste olmaz. Sefaletleri, ıstırapları, sınıf tezatlarını en keskin hatlarıyla canlandırmak isteyen çok kere mübalağa düşer. Dünyayı hep kara gözlükle görmek, pertavsızı sadece pisliklerin üstünde dolaştırmak, bence romantisme’nin ta kendisidir. Yirminci Yüzyıl adamınınsa romantique olmaya hakkı yok artık. Cemiyete faydalı olabilmek, insanları, söylediklerimize inandırmakla mümkün.”

Orhan Veli romantik yazarla realist yazarın konu olarak ayrılamayacağının altını çizer. “Çünkü yeryüzünde realist olay yahut romantique olay diye bir şey yoktur. Bir yazarın edebi hüviyetini sadece işçiliği tayin eder.”

Büyük dünya
Orhan Veli’nin öykü üstüne söyledikleri, bir anda tatsız tuzsuz , kuru bir anlatım ya da sert, saldırgan savaş sonu görüntüleri getirmesin aklınıza. Kitaba adını veren öykü, (“Hoşgör Köftecisi”) bir dükkân öyküsü. Bir köfteci ya da balıkçı meyhanesi. Ama önceden öylesine acıkmışsınız ki hiç fark etmiyor. Zaten epi topu üç masası var. Bulunduğu semtteki dükkânların camekânlarından musluklar, sicimler, testereler, tahlisiye simitleri görünüyor hep. (Benim aklıma Perşembe Pazarı geldi.) Bir anda bir kapıdan gelen enfes bir koku. Ve hoop, o mucize gibi dükkândasınız. İçerde üç kadın var. Şair o dükkânda üç dört saat kalacaktır. Sonra yeniden, yeniden gidecektir. Dükkânın patronuyla dertleşecek, kadınlardan abla dediği biriyle Fosforlu Cevriye’nin türküsünü söyleyecektir. Takacı, mavnacı, motorcu müşterilerle ahbap olacak onların yurt içi yurtdışı serüvenlerini paylaşacaktır: “O şarkılarda, o seslerde, o hikâyelerde büyük bir dünya vardı. O daracık dükkâna giderken kendimi seyahate hem de büyük bir seyahate çıkan bir adam sanıyordum.” Giresun ’dan yola çıkıp Novorosisk limanında balalayka dinlemek, ya da bir başka limana gidecek bir gemiye tütün satmak. “Çalışan insanlar, namuslu insanlar, kardeş insanlar”la yan yana olmak… Onların yemeklerini paylaşır gibi yaşantılarını, serüvenlerini paylaşmak.

Eğer güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız böyle insanların bulunduğu yerlere gitmenizi öğütlüyor size Orhan Veli Kanık. Bu semtleri aramayın. Şimdilik Orhan Veli’nin öyküleriyle yetineceksiniz. İstanbul ’un biten kıyılarında boyaları atmış, tahtalarının macunları gevşemiş bir balıkçı kayığı bulamazsınız ki balık yasağında balıkçılarla birlikte içki içesiniz. ( Hem şimdilerde öyle açıkta içki içmek pek kolay da değil. Sahil, sandalları kaydıracak üstü renk renk sandallarla dolu çekekler, felekler/filenklerle dolu olsa bile ne fayda…)

Balıkçı meyhanesinde çalışan kambur kızın fark edilmeyen güzelliğini sezmek, onunla evlenirse çocuklarının kambur olup olmayacağını merak etmek, balıkçıların aralarında çalışan kadınlara, kadın gözüyle bakmamalarının dürüstlüğünü anlamak, çalışanların güzel kurallarını öğrenmek… (Burada kötü gözle bakmanın ne olduğunu tartışıp şu karara varıyor: “…ben bu kambur kızdan hoşlanmışsam, onu sevmişsem neden ona kötü gözle bakmış olayım? Büsbütün tersine, iyi gözle bakmışım ki sevmişim. ‘Sevme’ sözü de geniş bir söz. İnsan bir yemeği seviyor, bir rengi seviyor, bir kadını seviyor. Hele kadını sevmenin türlü bin çeşidi var. Onu da kendimizi de, sadece hayvan olarak gördüğümüz zaman, belki kötü gözle bakmış sayılabiliriz.”)

Orhan Veli’nin öykülerini şiirlerine ipucu yapmamak kararıyla başladım yazıya ama balıkçı öykülerinden sonra“Deniz Kızı” takılıveriyor dilime:

Neler görmüş, neler öğrenmişti kim bilir./ Denizle boğaz boğaza geçen hayatında!/ Ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak,/

Olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek…/ Dikenli balıkları hatırlatmak için/ Elleri ellerime değdi.

Orhan Veli kısacık ömrüne neler sığdırmış görmek için bile okunmalı ‘Hoşgör Köftecisi’.

Hoşgör Köftecisi
Orhan Veli Kanık
Yapı Kredi Yayınları / EDEBİYAT / Öykü
İstanbul, Mayıs 2012, 1. Basım
64 s


Hoşgör Köftecisi

http://bocekyiyenpeygamber.blogspot.com

"Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısınıyor insan. Böyle havalar, kış sonlarında, çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada? Bu meseleler üzerine uzun uzun konuşmak mümkün. Kim bilir, belki o zaman ben de bu söylediğim sözden vazgeçerim. Ama zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne çıkar? Büyük saadetlerden hiçbir vakit nasibim olmayacağına göre bunlarla avunayım bari."

"Bir yazı yazmak istiyordum." diye başlamalıyım sanırım ben de. Çünkü öyle bir boşluktayım ki; ne yazacağımı bilmiyorum. Ama yazmalıyım. En azından yazmalıyım. Kendimden hiç emin olamamışçasına yazmalıyım. Öyle bir çaresizlik, dermansızlıktır ki içine düştüğümüz... Sadece soru işaretleri var. Şöyle; en son ne zaman bir şeyden emin oldum? Ne zaman güldüğümü, gerçekten güldüğümü hatırlıyorum? Bak şimdi, gülmek deyip geçmemek lazım. Gülmek demek, belki yaşamak demek. Ya da belki ölmek. Söyleyeyim. Ben ölümü arıyorum. Soru işaretleri sivri değil. Bana nokta ile biten cümlelerin keskinliği gerekli. Ölmek için. Sahi, saadet nedir?

"Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların, milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. Girmişiz küçük burjuvanın içine, yuvarlanıp gidiyoruz. Başka cemiyetlerin, başka sınıfların adamı olduğumuzu bile bile. Bizim dertlerimiz, içinde yaşadığımız adamların dertlerine benzemiyor. Ne parada gözümüz var, ne pulda."

Saadeti bırakalım. Ondan emin değiliz. Varsın olsun, ya da olmasın. İlgilenmiyorum pek. Biz ıstırabımıza bir kez daha gülümseyelim. Dertlerimize. İnkâr etmemek gerek. Onlarsız yapamıyoruz. Onların yeri bizim için başka, çok başka. Çevremde aynı hisleri duyan bir kişi var mı? Beni duyan, beni anlayan? Istırabımı bilen. Yok. Olmayacak da. Şunu da kabul etmeliyiz. Ne ben, ne de bir başkası anladığını söylüyorsa, yalan söylüyordur. Gerçekten, anlamıyoruz. Ne karşımızdakinin ıstıraplarını ne de kendimizin. Istırabı, acı şekmeyi seviyoruz biz. Biz sözüm ona, garipleriz. Ne parada gözümüz var, ne pulda. Bir başka bizim derdimiz. Bir başka.

"Kimileri derler ki intihar bir irade işidir. Ben buna inanmıyorum. İntihar bir iradesizliktir. Dünyadaki güçlükleri yenebilen, o iradeyi gösterebilen kimse kolay kolay ölüme razı olmaz. Ölüme razı olan, hiçbir şeyle cedelleşmeyen, bu savaşta bütün ümitlerini kaybeden kişidir. O ümitlerini kaybetmek için de, insanın, kendisini dünyaya bağlayacak hiçbir şeyi olmamalı. Ne para, ne pul, ne aşk, ne muhabbet, ne şeref, ne namus. Ama şimdi ben öyle miyim ya! Hiçbir şeyim olmasa bile günde beş lira kazanabileceğim. Beş lira! Az para mı?

Bu beş lirayla pekâlâ karnımı doyurabilir, ısınabilir, giyinebilir, dünyanın parasız olan bütün nimetlerinden faydalanabilirim. Gökyüzünün parlaklığı, denizin mavisi, ağaçların yeşili, toprağın sıcaklığı, suların sesi, havada uçan kuşlar, rüzgârın getirdiği çiçek kokuları... Nasıl vazgeçerim bunlardan? Hayır, ölmek istemiyorum..."

İntiharı seçebiliriz. Ya da yaşamayı. Ben ne desem boş. Ben ne yaşıyor, ne ölüyorum. Ben yazıyorum. Benim kendi yaşanmışlıklarım ya da kendime ait bir yaşamım yok. Olmadı. İstemiyorum da sanırım. Ya da olmasından korkuyorum. Neyse, bu mevzuları biraz da kendimize saklamak gerek. Biz geçelim beş liraya. Ah bir beş liramız olsaydı. Biz de ne güzel yaşardık oysaki. Ah bir beş lira, bizi o sakin sahil meyhanesinden, Hoşgör Köftecisi'nden uzakta tutan. Ya da denizin mavisinden, esen rüzgârdan. Olsaydı. Keşke. Bir beş lira...

"Beyaz kanatlı kuşlar, hep çığlık çığlığa başımın üzerinde. İçimde sonsuz bir sevinç. Bağırmak istiyorum: 'Boş ver!' diye haykırmak istiyorum, 'Beş liraya da boş ver!'"

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!