Hayvan Çiftliği
George Orwell


 


Anasayfaya
Eleştirileri sayfasına

 


TOPLANTI TARİHİ     :      30.11.2005  Çarşamba..
İRDELENEN KİTAP   :
      Hayvan Çiftliği - Geroge Orwell
 

George Orwell

http://tr.wikipedia.org/wiki/George_Orwell

George Orwell (25 Haziran 1903 – 21 Ocak 1950), veya asıl adı ile Eric Arthur Blair 20.nci yüzyıl İngiliz edebiyatının önde gelen kalemleri arasındadır.

Orwell'ın hayatı, sonradan yazılarını etkileyecek olan deneyimlerle doludur. Eton Koleji'nden mezun olduktan sonra, o sırada bir İngiliz sömürgesi olan Burma'da bulunmuş; kısa süreliğine adanın polis teşkilatında görev yapmıştır. Bu memuriyet döneminde şahit olduğu acımasız uygulamalar, emperyalizme karşı geliştirdiği derin öfkeye katkıda bulunmuştur.

Gençlik döneminde Fransa'da bulunmuş, türlü mesleklerde çalışmış, para sıkıntısı gerek yazarlığa başlamadan önce, gerekse ilk yapıtlarını kaleme aldığı yıllarda yakasını bırakmamıştır.

İlk Yapıtları

Orwell'ın ilk romanı, otobiyografik olup olmadığı halen tartışma konusu olan Paris ve Londra'da Beş Parasız dır. 1933 yılında yayınlanmış olan bu eserde olaylar, ismi asla zikredilmeyen bir karakterin ağzından aktarılmaktadır. Eserin kahramanı Paris'te İngilizce kursu vermek üzere bulunan, öğrencilerinin dersleri türlü bahanelerle bırakmasından sonra ise işsiz ve meteliksiz kalan genç bir adamdır. Günler boyunca açlık çeken, sokakta sabahlayan, sonunda önce otel mutfağında, ardından da bir restoranın bulaşıkhanesinde iş bulan baş karakter, sonunda zihinsel engelli bir çocuğun eğitmenliğini üstlenerek Londra'ya gider.

Ne var ki talihsizlik ve yokluk, burada da peşini bırakmaz. İşvereni olan ailenin tatile çıktığını öğrenir, onların dönüşünü yersiz yurtsuz bir serseri olarak, yollarda aç bilaç taban teperek, güçsüzlere ayrılmış yatakhanelerde sabahlayarak geçirmeye zorlanır.

Avrupa'nın iki büyük başkentini toplumun en alt basamağındaki bir kişinin gözünden betimleyen eserden sonra Burma Günleri (1934) ve pek fazla beğenilmeyen Papazın Kızı (1935) gelir.

Orwell'ın edebi hayatındaki ikinci kilometre taşı, daha sonra kaleme alacağı Daralma ile pek çok ortak noktası bulunan Keep the Aspidistra Flying (Zambak Solmasın) adlı romandır. Orwell bu eserde kendisinin de bir parçası olduğu, dar gelirli ortadireğin yaşantısına ayna tutar; bu sınıfa mensup olanların hayatını adım adım kurutup manasızlaştıran, umutlarını ve hayallerini teker teker öldüren geçim derdine ve tekdüzeliğe isyan eder.

1937 yılında Orwell, maden işçilerinin hayatına dair bir araştırma olan Wigan Pier Yolu nu kaleme alır. Ne var ki yazıları, bu tarihten sonra bir süreliğine kesintiye uğrayacaktır; çünkü güneyde, İspanya'da savaş davulları çalınmaya başlanmıştır.

İspanya İç Savaşı ve Orwell

Orwell, İspanya'da darbe girişiminde bulunan, Hitler ile Mussolini'nin de desteğini alan Franco'ya karşı çarpışacak gönüllülere katılarak İspanya'ya gider. Savaşa dair anılarını daha sonra Katalonya'ya Selam adlı eserinde aktaracaktır.

Orwell gördükleri karşısında çok etkilenir: Darbecilerle çatışan devrimci organizasyonlar, özellikle de sosyalistler ve anarko-sosyalistler İspanya'da yepyeni bir düzen kurmuş gibidir. Fuhuş ortadan kaldırılmış, dilenciler sokaklardan çekilmiştir. Piyasadaki pek çok mal ihtiyaç sahiplerine parasız dağıtılmaktadır. Yeni sistem sosyal hayatın her detayını etkilemektedir: Artık hiç kimse senyör gibi, karşıdaki kişinin üstün olduğunu ima eden sözcükleri telaffuz etmemektedir ve bahşiş bırakmak yasaktır.

Orwell cepheye gider, bir keskin nişancının attığı mermiyle gırtlağından vurulur. Ölümden kılpayı kurtularak cephe gerisine gönderilir ve İspanya'ya ilk geldiğinde gördüğü düzenin tamamen ortadan kaldırılmış olduğuna tanık olur. Kanaatine göre bu durum sadece İspanyol buruvazisinin değil, Avrupa'da zamansız bir devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan Stalin'in de eseridir.

Kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği ile yakın bağları bulunan İspanyol Komünist Partisi bir siyasi temizlik hareketine girişir. P.O.U.M (Marxist Birlik Partisi) yasadışı ilan edilir, yabancı uyruklu çoğu asker silah arkadaşlarınca tutuklanır veya -Orwell gibi-ülkeyi terketmek zorunda kalır.

Hayvanlar Çiftliği

İspanya'daki 'ihanete uğramış devrim' tablosu Orwell'ı derinden sarmıştır. Ancak en meşhur yapıtları olan Hayvanlar Çiftliği'nin ve 1984'ün sırf Stalin'i yermek için kaleme alındığını iddia etmek mevzuyu haddinden fazla basitleştirmek olacaktır. Orwell yazarlığa başladığı günlerdeki çizgisinden sapmış değildir: Nasıl ki ilk eserleri kendi tecrübelerinden izler taşıyor, ancak her toplumu ve çağı ilgilendiren meseleleri de işliyorsa savaş sonrası yapıtları da yalnızca Franco'nun, Hitler'in, Stalin'in dünyasını değil, bu despotları yaratan hırsları ve budalalığı da taşlamaktadır.

Hayvanlar Çiftliği bir devrimin trajedisidir. Bu modern fabl, kesilmekten, kırkılmaktan, sağılmaktan, dövülmekten gına getirerek zalim sahiplerine karşı ayaklanan Manor Çiftliği hayvanlarının hikayesidir. Karakterler son derece sade ve güçlüdür: Kinik eşek Benjamin, fedakar at Boxer, akılsız kısrak Mollie, hatta serçeleri tüm hayvanların kardeş olduğunu söyleyerek pençeleri arasına çekmeyi deneyen kedi bile akıllarda kolayca yer edinen, çok canlı kişiliklerdir.

Hayvanlar, çiftliği geri almayı deneyen insanlara karşı yiğitçe çarpışır, gövdelerini mermilere siper eder; el sahibi olmadıkları halde çiftliğin zor işlerinin üstesinden gelmeyi, hatta bir değirmen inşa etmeyi bile başarırlar. Ne yazık ki zaferleri, yöneticiliğe soyunup gitgide 'insanlaşan' domuzların hırsları ve entrikaları tarafından gölgelenmeye mahkumdur.

1984

Orwell'ın edebi yeteneği 1984 ile zirveye ulaşır. Roman, totaliter bir devletin tüyler ürpertici portresini çizmektedir: Orwell'ın Okyanusya'sı, tarihi istediği gibi değiştiren, vatandaşlarına gerçek adı altında propoganda ve barış başlığı altında savaş sunan; insanların yalnızca yaşantılarına değil, beyinlerine de hükmetmek isteyen bir dev, bir canavardır.

Orwell komünist parti ile kilise arasındaki paralelliğe işaret etmektedir: Her ikisi de hiyerarşik yapıya sahiptir, her ikisinin de kutsal kitapları ve peygamberleri vardır; ikisi de cennet vaadetmekte, bir şeytan göstermektedir -parti söz konusu olduğunda bu şeytan kapitalizmdir. Parti'nin dini inançları hoşgörmeyişi şaşırtıcı değildir, ne de olsa kendilerinin dışında kalan inançları horgörmek dinlerin ortak özelliğidir.

1984'ün dünyasında din, ideolojidir. İnsanlara neyi sevip neden nefret edecekleri propoganda yoluyla belletilmektedir. Dünyanın üç büyük devleti arasında süregelen savaş halkları yoksullaştırmış, koyunlaştırmıştır. Parti, devlet ideolojisine aykırı düşen fikirlerin açığa çıkmasını ve ifade edilmesini imkansızlaştırmak adına çaba göstermekte; bu yolda 'demokrasi' ve 'özgürlük' gibi sözcükleri içermeyen bir arıdil hazırlamaktadır.

Hemen herşey yasaktır, hatta parti haricindeki bir varlığa karşı sevgi duymak bile tutuklanmak, işkence görmek riskini göze almak demektir. Cinsellik alabildiğine kısıtlanmıştır. Öğrenim görmüş her insan günün yirmi dört saati boyunca, kameralar vasıtası ile gözetim altında tutulmaktadır. Çocuklar, okullarda aldıkları eğitim tarafından küçük şeytanlara dönüştürülmektedir. Öz evlatlarının atacağı bir iftira sonucunda ortadan kaldırılmak ebeveynlerin en büyük korkusudur.

İşte bu karanlık diyarda tek bir adamın, Winston Smith'in mütevazi başkaldırısını görürüz. Smith dünyayı değiştirmenin peşinde değildir, buna gücünün yetmeyeceğinin farkındadır. Onun tek isteği, ucunda ölüm olduğunu bile bile insan gibi yaşayabilmektir: Bir günlük tutar, ona en gizli sırlarını ve düşüncelerini döker; parti tarafından muzır bulunarak kayıtlardan silinmiş olan bir tekerlemeyi anımsamaya çalışır ve bir kadına aşık olur... onun bu sessiz mücadelesi, Orwell'ın kaleminin ucunda epik bir öyküye, bir destana dönüşür.

Son Yılları

Orwell'ın ömrü, henüz kırk altı yaşındayken noktalanmıştır. Hayvanlar Çiftliğinden sonra geniş çaplı bir üne kavuşsa ve maddi sıkıntıları sona erse de yoksulluk günlerinde tutulduğu tüberküloz hastalığı, hayatının son döneminin büyük bölümünü hastanelerde geçirmesine yolaçmıştır.

İkinci Dünya Savaşı boyunca Observer gazetesinde çalışmıştır. 1945 yılında eşini başarısız bir ameliyat sonrasında kaybetmiş, ölümünden kısa bir süre önce yeniden evlenmiştir.

21 Ocak 1950 tarihinde Londra'da hayata veda etmiş, ardında on adet kitap ve sayısız makale bırakmıştır.

 

 HAYVAN ÇİFTLİĞİ
Editör: A.Ömer Türkeş
 

Türkiye’de pek çok kez yayınlanmış olan “Hayvan Çiftliği”, bu kez Celal Üster’in çevirisi ile çıkıyor karşımıza. Yazarı George Orwell, 1903 yılında İngiltere’de doğmuştu. Zorlukla geçirdiği eğitiminin ardından 1921’de Burma’ya giderek beş yıl Britanya hükümeti adına polislik yapmış, ancak kendi ülkesinin sömürgeci yönetimine tahammül edemeyip Londra’ya geri dönmüştü. Bir ara Paris’te de yaşayan Orwell’in bu yıllardaki hayatı maddi sıkıntılarla doludur. 1933’e kadar yazdığı ilk iki kitabı “Burma Yılları” ve “Paris ve Londra’daki Sefalet Yılları”, bütünüyle yazarın yaşam hikayesini canlandırır.

1933’ten sonra gazeteci olarak İspanya İç Savaşı’na giden ve bir süre sonra Cumhuriyetçi saflara katılıp yaralanan Orwell, bu savaşta edindiği izlenimlerle “Katalonya’ya Selam” anı kitabını yazmış, kitapta yer alan Stalin ve reel sosyalizm eleştirilerini ise -1945’den sonra tamamladığı- “1984” ve “Hayvan Çiftliği” kitaplarında romanlaştırmıştı. II.Dünya savaşında ciğerlerinden hasta olduğu için geri hizmetlerde çalışan Orwell, 1950’de öldüğünde yeterince tanınan bir yazar değildi belki, ama 1984 yılında “1984” adlı kara ütopyasının hatırlanması ile birlikte, kısa zamanda yüzyılın önemli yazarlarından birisi haline geldi.

Bir Peri Masalı
Orwell’in kitabına koyduğu alt başlıktır “Bir Peri Masalı”. Gerçekten de bu kısa roman tam bir masal havasında gelişir. Hem kolay okunabilen eğlenceli bir üslup tutturmuştur Orwell, hem de eşit toplum idealinin masalsı yanına dikkat çekmiştir. Romanın bütününe yayılan komik unsur, basit bir güldürüyü değil, çok kapsamlı bir hicvi amaçlar.

Hiciv, İngiliz edebiyatının ve roman geleneğinin -Swift’ten Huxley’e kadar- önemli bir silahıdır. Minik insanlar, dev adamlar, “vahşiler”, yamyamlar, çeşitli hayvan türleri, yaşadığımız dünyadaki ülkeleri, hukuksuzlukları, ahlaki bozuklukları, anlayışsızlıkları, ve benzeri çarpıklıkları eleştirmek için bir çok İngiliz yazarın romanına konuk olmuştur. Biraz daha uzağa gidersek, halk masallarında, La Fontaine’de, fabllar ve folklorda benzer temalara rastlayabiliriz. Orwell’in hikayesinde yer alan hayvanlar ve çiftlik de benzer bir anlayışın ürünü. Yazar, Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nde yaşanan durumu ve Ekim devriminin başlangıç ilkelerinden nasıl saptığını ya da saptırıldığını, allegori ve hicvin keskin eleştirisi ile anlatıyor.

Beylik Çiftliği sahibi Jones’un kötü davranışı altında sefalet içerisinde yaşayan hayvanlar -ki bunlar emekçileri, insanlar ise burjuvaziyi temsil etmektedirler- yaşlı ve bilge domuz Major’un eşitlik, kardeşlik ve sömürü karşıtı öğretileri ile bilinçlenmeye başlarlar. Major’un da Marx’ı hatırlattığını söyleyebiliriz. Hayvanlar arasında onun öğrettiklerinin bir düşünce sistemi haline konması ile “Animalizm”(Hayvanizm) yani Komünizm akımı yaygınlaşır ve yem saatlerinin unutulduğu bir gün isyan başlar çiftlikte. Üretimin önünde engel teşkil eden Jones ve adamları kovalanır, yerine bütün hayvanların ortaklaşalığı ve eşitliği üzerine bir yönetim biçimi kurulur.

Ne var ki işler hiç de bu başlangıç ideallerine uygun yürümez. Kısa bir süre sonra bazı hayvanların daha “eşit” olduğu çıkar ortaya. Napolyon isimli domuz, etrafına topladığı diğer domuzlarla birlikte diğer hayvan türlerinin zaaflarını çok iyi değerlendirerek iktidara gelir, kendisine rakip olabilecekleri -merkez komitesi üyelerini- tasfiye eder ve yeni bir diktatörlük devri başlatır. Çiftliğin diğer hayvanlarına düşen, tıpkı eskiden olduğu gibi açlık, güçlü çalışma koşulları ve koşulsuz itaattir. Sona gelindiğinde, komşu çiftliğin sahibi olan insanlarla ilişkiye geçen domuzların yüzü değişmiş, bir zamanlar isyan ettikleri insanlara benzemeye başlamıştır.

Totaliter toplum eleştirisi
Sovyet devrim tarihine yabancı olmayan okuyucuların hemen çözecekleri tipleştirmeler ve benzetmeler kullanıyor Orwell. Stalin’in yandaşları ve muhalifleri, çeşitli sınıf ve tabakalar hayvanlar aleminde birer birer vücut bulurken sosyalizmin ideolojik ve teorik vurguları da gözler önüne seriliyor. Soğuk savaş döneminde -sol çevrelerce- sosyalizme bir ihanet olarak algılanan ve üzerine hiç konuşulmayan Orwell romanlarında, doğrusunu söylemek gerekirse bugün dile getirmediğimiz hiç bir fazlalık yok. Bu anlamda “Hayvan Çiftliği”ni bir sosyalizm eleştiri biçiminde algılamıyoruz. Eleştiri Sovyetler Birliği’ndeki reel sosyalizm uygulamasına ve Stalinizm diye adlandırdığımız antidemokratik iktidar aygıtına yöneliyor.

Bir adım daha attığımızda, Orwell’in eleştirisinin yalnızca Stalin dönemi ile sınırlı kalmadığını da söyleyebiliyoruz. Biçimsel anlamda saldırı reel sosyalizmedir belki, ama hayvanlar ve insanlarda değişmeyen iktidar hırsı ve komşu çiftlik yönetimleri arasındaki benzerlikler, Orwell’in kötümserliğini evrenselleştirir. Eseri dilimize önceki tarihlerde çeviren Halide Edip Adıvar’ın deyişiyle; “bu ibretli ve heyecanlı oyunun, zümre, parti, millet, medeni veya iptidai birlik birbirine karşı oynayıp duruyorlar... İki taraf da, sağ veya sol, birer ideoloji silahıyla er meydanında kendini gösteren diktatörlerden ibarettir”.

Orwell, bu kısa romanında, Burma’dan II.Dünya Savaşı sonrasına kadar 20.yüzyılın ilk yarısında tanık olduğu ve insan eliyle gerçekleşen felaketlerden yaptığı çıkarımları, umut olarak gördüğü sosyalizm deneyiminden duyduğu düş kırıklığı ile birlikte karamsar bir ütopya biçiminde dile getiriyor. Ne yazık ki, 21.yüzyılı yaşadığımız bu günlerde, bizler hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yaşıyoruz onun “Hayvan Çiftliği”ni...