WG Sebald

Hava Savaşı ve Edebiyat

W.G. Sebald

 


 


Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

'27.12.2017


 Editörün Notu:  20. yüzyılın ikinci yarısında tarihçileri, tarih eğitimcileri ve tarih felsefecilerini her zaman düşündüren sorulardan bir kaçını şöyle özetleyebiliriz. Tarih nedir' Tarih ne işe yarar' Neden tarih öğretiyor ve öğreniyoruz'. Özellikle tarih bir bilim olarak yerini sağlamlaştırdıkça geçmişin hikâyesine dair yaklaşımlar da farklılaştı. Günümüzün algısı klasik tarih anlayışından uzun zamandır uzaklaşmış görünüyor. Bugünün tarih anlatısında “sessiz”in “görünmez”in, “öteki”nin yaşantı deneyimleri önem kazandı. Bugüne dek ihmal edilen, yok sayılan tarih yeniden okunmaya, yeni bir geçmiş algısı yapılandırılmaya çalışılıyor. Bugünün tarihçileri toplumların geçmişleriyle kurdukları bağı doğru anlamak ve değerlendirmek için bellek çalışmalarına yöneldiler.  Raşel Rakella Asal

 

Geçmişle Hesaplaşma
Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne

Mithat Sancar

Her insanın ve her toplumun bir geçmişi vardır; bunun yanında bir de geçmişle bir ilişkisi. Bireyler ve toplumlar ya geçmişlerini hesaba katarak onunla ilişkilerini karşılıklı etkileşim içinde kendileri biçimlendirirler ya da geçmiş kendisi harekete geçer, takip eder, bugünü işgal etmeye çalışır. Geçmişi görmezden gelme tutumunda diretildikçe, geçmişin bugün üzerindeki etkisi artar; bir süre sonra bugün, korkulan ve kaçılan geçmişin bir ürünü haline gelir. Bizde de böyle oluyor; geçmiş yakamızı bırakmıyor; biz onu yok saydıkça, o giderek daha asî ve inatçı oluyor. Oysa geçmişe uysal bir hizmetkâr muamelesi yapmaya çok alışmıştık; onu istediğimiz zaman çağırır, istediğimiz gibi kullanır, işimiz bitince de karanlık odaya hapsederdik. Mithat Sancar 'Geçmişi tarihsel olarak dile getirmek, o geçmişi "gerçekte nasıl olduysa, öyle" bilmek değildir. Buna karşılık, bir tehlike anında parlıyıverdiği konumuyla, bir anıyı ele geçirmek demektir.? Walter Benjamin “Sancar’ın kitabının leitmotifini ‘kollektif/toplumsal hafıza’, ‘tarihle ilişki’, ‘kollektif kimlik’, kollektif travma’, ‘hatırlama kültürü’, ‘hakikat’, cezalandırma-affetme’, ‘toplumsal barış’ gibi, günümüzde giderek evrensel hale gelen, ahlaki ve vicdani boyutları olan bu kavramlar etrafında en yalın haliyle geçmişle hesaplaşma oluşturuyor. Bu kavramlar bir anlamda Sancar’ın kitabının söylemsel ve içeriksel kuruluş çerçevesini de oluşturuyor. Kitabın hemen başında, hafıza patlamasının siyasal, toplumsal ve tarihsel arka planını resmeden Sancar, geçmişle hesaplaşma sorunsalının arkeolojisini yaparken akademik bir perspektifi de dikkate alıyor ve bu nedenle kitabını teorik ve ampirik boyutları içeren iki bölüme ayırıyor.

Kitabın birinci bölümünde ‘geçmişle hesaplaşmanın genel teorisi’ bütün hatlarıyla tartışılıyor. Yazar, ‘geçmişle hesaplaşma’ teriminin soykütüğüne ve başka dilllerdeki karşılığına vurgu yapıyor. Zira kavramın böyle bir incelemeye tabi tutulması, kitabın ikinci bölümünde somut ülke örnekleri çerçevesinde ne anlama geldiğinin, semantiğinin ve epistomolojisinin, ülkelerin geçmişle hesaplaşma deneyimleri üzerine etkilerini daha iyi değerlendirmemiz açısından son derece manidar. Bu bağlamda Sancar’ın kalkış noktasını, birinci bölümde vurguladığı üzere, ‘geçmişle hesaplaşma’ ile ilişkilendirilecek çalışmaların bam telini ve mayasını hatırlama ve hesaplaşmanın neden gerekli olduğu, nasıl bir işlev gördüğü, hangi yordamlarla yapılabileceği, hangi yöntemlerin hangi tarihsel şartlar altında ne gibi sonuçlar doğurabileceği ve bu sonuçlarla nasıl mücadele edilebileceği konuları oluşturuyor. Sancar, yukarıdaki anlatılardan mürekkep bu süreci ‘negatif bir geçmiş’ olarak isimlendiriyor. Buradaki negatiflik paradoksal gibi gözükse de, esas itibariyle geçmişle kurulacak ilişki unutma ve bastırma üzerinden değil; aksine hatırlama (hatırlama kültürü) ve hesaplaşma kavramlarıyla özdeşleşir.

Kitabın ikinci bölümü, genel itibariyle, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan geçmişle hesaplaşma deneyimlerini, birinci bölümde akademik bir titizlikle anlatılan kavramların ışığında ortaya koyuyor. Bu bağlamda, kitabın ikinci bölümü birinci bölüm için bir labotaruvar işlevi görür. Sancar bu bölümde, başta Almanya, İtalya, İspanya, İsviçre, Japonya ve genel olarak Latin Amerika’daki birbirinden farklı geçmişle hesaplaşma deneyimlerine değinmeden önce, böyle bir olgunluğa nasıl erişildiğini, bu sürecin tarihsel dinamiklerini detaylı olarak anlatıyor. Bu bağlamda, 1945’i bir refarans noktası olarak kabul dersek, 45’ten 60’ların ortalarına kadar, XX. yüzyılın acı dolu sorunlu yılları unutturulmuş; bilinen, tanık olunan şeyler, yazarın ‘hafıza boşluğu’ dediği boşluğa bırakılmıştır. Kitabın son bölümünde, Türkiye’nin geçmişle ilişkisinin tarihine egemen olan, Tanıl Bora’nın deyimiyle ‘nisyan katmanları’ndan bahsediliyor. Bu katmanların harcını ‘unutma’ ve ‘bastırma’ oluşturur. Çünkü nisyan kültürüne karşı hatırlama kültürünün ve geçmişle hesaplaşma politikasının hayati gerekliliğini bu kitap vesilesiyle tartışmak, tüm vicdanlara bir çağrı; sorumlu, olgun ve etik bir birey olmak adına Kantçı bir çaba, ve son kertede Türkiye’de toplumsal demokratikleşme ve bir arada yaşama iradesinin tohumlarının atılması ve yeni nisyan (unutma, unutkanlık) katmanlarının önüne geçilmesi açısından onurlu bir başlangıçtır.” Ümit Kurt, Virgül Aylık Kitap ve Eleştiri Dergisi, Mart 2008, sayı 116

“Geçmişle hesaplaşma” kavramını Türkiye’de ısrarlı biçimde ve en sık kullanan akademisyen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Mithat Sancar, kavramın özünü şöyle aktarıyor:

“Yakın ya da uzak geçmişte yaşanmış insanlık suçlarının veya ağır insan hakları ihlallerinin varlığını kabul etmek; özellikle yakın geçmişteki suçların faillerini cezalandırmak; mağdurlara maddi ve manevi tatmin sunma; bu suç veya ihlalleri yaratan nedenleri, yapıları ve zihniyeti sorgulamak; ihlallerin ‘bir daha asla’ yaşanmaması için gerekli düzenlemeleri yapmak.”

“Geçmişle hesaplaşma” teriminin ortaya çıkışının 1950’lerin ortalarına rastladığını not düşüyor Sancar. “Alman toplumunun kendi geçmişiyle hesaplaşmaya başlaması ancak 1960’larda gerçekleşiyor. Akademi de, bundan sonra konuyu sistematik bir biçimde ele almaya başlıyor. Kavramın bu özgül bağlamı aşıp evrenselleşmesi ise, esas olarak 1980’lerin sonlarından itibaren söz konusu oluyor.” Sancar bu durumun Latin Amerika’daki askeri diktatörlüklerin çökmesi, Güney Afrika’daki ırkçı yönetimin çözülmesi ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla doğrudan bağlantılı olduğunu da ek yapıyor.

Orhan Miroğlu’nun 07/12/2007 tarihinde Radikal Gazetesinde kitaba dair ‘Geçmişin Yaraları’ adlı yazısı

“Mithat Sancar’ın Geçmişle Hesaplaşma-Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne isimli kitabı, bu kavramların doğru anlaşılmasına hem bir katkı sunuyor hem de Türkiye’de bu konuda yayımlanan bir ilk kitap olma özelliği taşıyor. Çeviri kitap ve makaleler ile akademik araştırmalara dayalı külliyatın kayda değer düzeyde olmadığı ama ‘iyileşecek yaraları olması’ bakımından da herhalde ancak bir zamanların Şilisi ve Arjantiniyle kıyaslanabilecek durumda olan Türkiye’de; dünyanın ‘geçmişle yüzleşme’ deneyimlerinden örnekleri, özgün modelleri inceleyerek bir kitap yazmak, bir akademik meraktan ve bilgiyi paylaşmak arzusundan ibaret bir şey olmasa gerek.

Yazarak ve konuşarak ortaya koyduğu fikirlerinden hep yararlandığımız ve toplumsal sorunlara, toplumsal sorunların yarattığı mağduriyetlerden kaynaklanan insani acıya ve yasa duyarlı bir bilim insanı Mithat Sancar. Geçmişle yüzleşme meselesinde ele avuca gelen bir tutum ve kültüre sahip olabilmemizde hatırı sayılır katkılar sunmuş gerçek bir entelektüel.. Yaşadığı tarihsel deneyimlerden ve olaylardan kaynaklanan ağır travmaların olduğu ve bu travmaların ateşlediği şoven-ırkçı siyasal tercihlerin bir arada yaşama kültürünü tehdit ettiği, yakın tarihinde de iki askeri darbe ve hâlâ devam eden bir iç savaş yaşamış bir ülke Türkiye. Hakikatle gerektiği gibi yüzleşmemiş, susmayı tercih etmiş, hakikatin acısına katlanmayı göze alamayan bir siyasal kültürün yerine, adil ve demokratik bir hukuk devleti için, geleceğe ulaşabilmek için, insan onuruna ve hayatına saygıya dayalı bir kültürün güçlenmesi gerekiyor. Sancar’ın kitabı bu bakımdan da çok önemli ve kapsamlı bir kitap. Kitapta yer alan, geçmişle hesaplaşmanın genel teorisi, kavramlar, unutma ve hatırlama kültürü gibi başlıklar, geçmişle hesaplaşmada hukukun rolü, geçmişle hesaplaşmanın hedef ve sonuçlarıyla tamamlanıyor. Toplumsal barış ve uzlaşma konularında Almanya’dan Güney Afrika’ya kadar dünya deneyimlerinin yer aldığı çarpıcı örnekleri, rahat ve okuru zorlamayan bir üslupla okumak mümkün. Mithat Sancar, kitabını ‘Türkiye’ye Dair Bazı Sorular’ sorarak bitiriyor. Sancar, bu meselede sürüp giden tartışmaları, kamusal ilginin merkezine yerleştirecek çalışmalara yoğunlaştırmadan yana. Çünkü, ona göre “Türkiye’de geçmişle hesaplaşma süreçlerini başlatabilmenin yolu, güçlü bir toplumsal talep yaratmaktan geçiyor” ve bu yol ancak, “toplumun tümünü muhatap alacak bir dil yaratılarak açılabilir.” Geçmişle Hesaplaşma bu dili ve bu yolu keşfetmek isteyenler için.”

Mithat Sancar’ın Yaşam Öyküsü 1963 Nusaybin doğumlu. Diyarbakır Öğretmen Lisesi ve A.Ü. Hukuk Fakültesi mezunu. ??Temel Hakların Yorumu?? konulu teziyle 1995"te doktor, başka çalışmalar yanında ??Hukuk Devleti?? konulu teziyle de 1999"da doçent oldu. Halen A.Ü. Hukuk Fakültesi'nde öğretim üyesi.


W.G. Sebald’ın ölmeden 3 gün önce girdiği dersten notlar
'Gönderen 'Gülenay 'Börekçi on
17' Şubat 2016 ·

 “W.G. Sebald, son yaratıcı yazma dersini 2001 sonbaharında Doğu Anglia Üniversitesi’nde vermişti. Edebiyat dünyasında hızla büyük bir ün kazanıyordu, ilk üç kitabı sansasyonel bir başarı elde etmişti, aynı yıl “Austerlitz” yayınlanmıştı. Sınıfta, aralarında David Lambert’la benim de bulunduğum 16 öğrenci vardı. Sebald sessiz, neredeyse utangaçtı, ona “Max” dememizi istedi. Yazdıklarımıza bakarken anekdotlar veriyor, bizi yüreklendiriyordu, öğretmenden çok bir öykü anlatıcısı gibiydi. Gözleri yorgun bakıyordu ve bu, kitaplarındaki anlatıcının kendisi olduğunu düşünmemize yol açıyordu. Fakat aynı zamanda nazik bir sevimliliği ve keskin bir espri anlayışı vardı. Kölesi olduk. Sebald, bu son dersten üç gün sonra öldü. David’le sonradan sürekli hep o derste tuttuğumuz notlara döndük, aramızda bize anlattıklarını konuştuk, bu notları ayıklayıp sınıf arkadaşlarımıza dağıttık. Keşke daha çalışkan, daha gayretli olsaymışız da derste anlattığı her şeyi kaydetseymişiz.”

 Bunları yazar David Lambert ve Robert McGill anlatıyor. Büyük bir yazarın verdiği yazma dersleri elbette her zaman değerlidir, hele aşağıdaki çok daha değerli. Neticede elimizde Sebald’ın bunları ölmeden üç gün önce anlattığı bilgisi var.

 Hepinizi Everest’in Yayın Yönetmeni Cem İleri ve Patti Smith röportajım sayesinde keşfettiğim ama bizde ne yazık ki yeterince okunmamış W.G. Sebald’ın son dersine davet ediyorum. Gülenay Börekçi

W.G. Sebald’ın, “Vertigo”, “Satürn’ün Halkaları”, “Austerlitz”, “Göçmenler” adlı kitapları Can Yayınları’ndan çıktı. Cem İleri’nin “Okurun Belleği – Benjamin Okuru Sebald” adlı kitabı ise yakında Evereset Yayınları’ndan çıkacak.

PATTI SMITH: “Ölüler konuşuyor, bizlerse dinlemeyi unuttuk”
Konuya yaklaşım üzerine Kurmacanın üzerinde hayaletsi bir varlık olmalı, her şeyi bilen bir gölge… Onu tamamen başka türlü bir hakikat haline getiren. Yazmak görünmeyen şeyleri keşfetmektir. Başka türlü bu işi yapmanın bir anlamı yoktur Her şekilde deneysel olmalı ama okuru da deneyin bir parçası haline getirebilmelisiniz. Dışavurumculuk, I. Dünya Savaşı’ndan sonra bir tür avangart hareket olarak ortaya çıktı, dili normalde kullanılmayan bir forma sokma çabasıydı. Yine de bana kalırsa bunu yapmanın bir amacı olmalı. Sanırım İngilizce’de bu çok zor ama Almanca’da hâlâ mümkün. Müphem şeylere dair yazın ama diliniz müphem olmasın. Yazınızın bazı bölümlerini müphem bırakma hakkınız bâki. Napoleon hakkında özgün şeyler yazmak zordur ama yardımcılarından birini yazmak söz konusu olduğunda, iş değişir.

Anlatı ve yapı üzerine 19. yüzyılda her şeyi bilen yazar, adeta Tanrı’ydı; totaliter ve yekpâre. 20. yüzyıl ise içerdiği tüm o korkunç şeylerle, şeytanîydi. İnsanların hatırladığı şeyler önem kazandı ve birden yeni bakış açıları keşfedildi. Bu yüzyılda doğa bilimleri Newton’un hezimetini gördü, görecelikle tanıştı.

20. yüzyılda gözlemcinin gözleneni değiştirdiğini artık biliyoruz. Yani günümüzde biyografi yazmak için haber kaynağınızın ne olduğunu belirtmeniz gerekiyor, Beverly Hills’deki o kadınla konuştuğunuzda ne oldu, havalimanında başınıza ne geldi…

 Fizikçiler zaman diye bir şey olmadığını söylüyorlar; her şey var kalmaya devam ediyor. Kronoloji tamamen yapay, özünde onu belirleyen şeyse, duygular. Süreklilik şeylerin katman katman birikmesini gerektiriyor, geçmiş ve bugün bir şekilde birleşerek varlıklarını birbiri içinde sürdürüyor.

Şimdiki zaman artık komedinin alanında sürüyor. Geçmiş zamansa çoktan unutulmuş, bu yüzden doğasında melankoli var.

Bir anlatıcı türü var, kaydedici. Tutkusuz, çünkü ne varsa hepsini görmüş.

Bir metinde karakterin içinde bulunduğu durumu onun bir eksikliğine bağlayamazsınız. Örneğin, “Manzarayı göremediği için anlatamıyordu” ya da “Sarhoştu, o yüzden hiçbir şeyin farkında değildi” gibi…

Betimleme üzerine Her şeyi zamanda ve mekânda uygun yerlere yerleştirmelisiniz, tabii aksini yapmak için uygun bir sebebiniz yoksa. Genç yazarlar, genellikle olayları tren rayları gibi dümdüz çizgilerde ilerletir ve rayların iki yanında olup bitenlerle ilgilenmezler.

Mekân duygusu yazılanı ayrıcalıklı kılan şeydir. Farklı mekânları birbirinden başka kılmanın tek yolu budur. Onları tarif etmemek için gerçekten çok iyi bir sebebiniz olmalı.

Bir öyküde meteoroloji katiyen lüzumsuz değildir. Hava durumuna bakmak size tiksinti vermesin.

Yazarken, fiziksel devinimi doğru anlatmak imkânsız değildir. Önemli olan, bunun yazıya hizmet etmesidir, her şey net olarak anlatılmıyorsa bile. Eylemler dizisini kısaltmak için elipsler kullanabilirsiniz, demek istediğim her şeyi bire bir yazmak zorunda değilsiniz.

Bazen bir şeyi büyütmeniz ve böylece eylemi dolaylı olarak ayrıntılandırmanız gerekebilir. Bu süreçte emin olun başka şeyler de keşfedeceksiniz.

Eğer belli bir seviyeye ulaşmışsam, korkuyu nasıl aşarım? Nedensiz görünmemeyi nasıl başarabilirim? Korku, yazının niteliğiyle yenilir.

Ayrıntılar üzerine ‘Önemli ayrıntı’, sıradan görünebilecek durumlara hayat verir. Bunun için net ve affetmez bir gözlemci olmalısınız.

Uyumsuzluklar ilginçtir.

Karakterler zihninize çakılıp kalmalarını sağlayacak ayrıntılar taşımalıdır.

Birbirinden ayırt edilemeyecek ikizleri veya üçüzleri kullanmakta uğursuz, doğaüstü bir yan vardır. Kafka bunu yapıyordu.

Kurmaca okurken, aynı zamanda bir şeyler öğrenmek Dickens’la başlayan bir şeydi, böylece deneme türü romanın bir parçası oldu. Fakat kurmacada verilen bilgilerin güvenilir olması gerekmiyor. Amaç öncelikle illüzyon yaratmak.

Aşırılık komedinin alanındadır.

Öykülerinizde daha önce yazılmamış, bilinmeyen patolojiler ve zihinsel hastalıklar olması iyidir. Taşra bu türden bilinmezliklerle doludur. Şehirlerin aksine oralarda zihisel hastalıklara pek aldırış edilmez.

Yanlış kullanım, normal kelimelerin irkiltici, acayip ve sivri görünmesini sağlar. Mesela Jesus yerine “Jeziz” demek gibi.

Belirli bazı disiplinlerin kendilerine ait bir dilleri, terminolojileri vardır. Mesela Ian McEwan’dan bir sayfayı yarım saatte tercüme edebilirim ama golf malzemeleri konusundaki bir metin beni zorlar. Hele Sainsbury mağazalarında çalışan iki yöneticinin arasındaki diyalogu yazmak tamamen başka bir şeydir.

Okuma ve metinlerarası bağlantılar üzerine Edebiyatla ilgisiz kitaplar okuyun.

Ana yoldan çıkın; orada pek bir şey bulamazsınız. Örneğin, Kant’ın “Critique”i sıkıcı olabilir ama üslubu muhteşemdir.

 İşinize yarayacak küçük şeyleri bulup cebinize tıkıştırmak sizde şehvete benzer bir his uyandırmalı.

Sizin için çalışacak hizmetkârlarınız olsun, her şeyi siz yapamazsınız. Demek istediğim, başka insanlardan bilgi alın ve gerektiğinde gözünüzü kırpmadan çalın.

Yazacağınız hiçbir şey, insanların size anlatacakları kadar tüyleri diken diken edici türden olmayacaktır.

Elinizden geldiği kadar çalmanız konusunda yapabileceğim tek şey sizi yüreklendirmek olabilir. Sizi temin ederim, kimse fark etmeyecek. Bu tür ufak ayrıntıları not etmek için bir defteriniz olsun, fakat notlarınızı kimden duyduğunuzu yazmayın, böylece birkaç yıl sonra o deftere yeniden baktığınızda her şeyi tamamen size aitmişçesine rahat rahat kullanabilirsiniz.

Garip, güzel alıntıları da öykünüze “aşılamaktan” korkmayın. Bu, dilinizi güçlendirecektir. Alıntılar maya ya da kabartma tozu gibidir.

Eski ansiklopedilere göz atın. Onlarda farklı bir göz bulacaksınız. Kesin bilgiler veriyor gibi görünseler de aslında dünyamızı temsil ettikleri varsayılan rastgele notlardan ibarettir hepsi.

Metin içinde yeni metinler yazmaktan çekinmeyin. Bu, hem yazdığınız şeye ara vermenizi sağlayacak hem de eserinizi bir nevi palimpsest haline getirecektir. Tabii bunu yaptığınızı kimseye itiraf etmek zorunda değilsiniz.

Sıkı dokunmuş bir yapıda bile çeşitli ihtimaller olabilir. Bir kalıp, yerleşik bir model veya bir alt tür seçip onunla yazın. Başta kısıtlama gibi görünen bu durumun sizi özgürleştirdiğini fark edeceksiniz.

Dikkatlice bakarsanız, her yazarda birtakım problemler bulursunuz. Bu sizi umutlandırmalıdır. Bu problemleri fark etmek konusunda ne kadar iyi olursanız, onlardan kaçınmak konusunda da o kadar iyi olursunuz.

Üslup üzerine Her cümlenin bir anlamı olmalı.

Okur, yazarın şairene olmaya çalıştığı hissine kapılmamalı. Ritmik bir metin yaratmak kolaydır, kendinizi kaptırıp gidersiniz. Bir süre sonra da bu çok çirkin bir hale gelir.

Uzun cümleler sizi durmadan özneyi anmaktan korur. (‘Gertie şunu yaptı, Gertie şöyle hissetti’ vesaire…)

Tek varlık amacı bir sonraki cümlenin yazlması olan cümlelerden uzak durun.

 “Ve” kelimesini mümkün olduğunca az kullanın, bunun yerine bağlantılarla ilerleyin.

 Düzelti üzerine Yazdığınız şeyin üzerinde çok oynama yapmayın, bu onu bir tür patchwork’e dönüştürebilir.

Metni bir süre çekmecede unuttuktan sonra yeniden baktığınızda bazı hataları hemen göreceksiniz.

Kimseyi dinlemeyin. Hiçbirimizi… Bu öldürücü bir hata olabilir. W.G. Sebald

 

'



W.G Sebald’ın  “Hava Savaşı ve Edebiyat” üzerinden
Tarihi Yeniden İnşa Etmek 


Raşel Rakella Asal
Dipnot Kitap Kulübü

Kültür kavramına giren her şey gibi, ulusların edebiyatı da tarih boyunca bir miras olarak kuşaktan kuşağa aktarılır. Bir milletin geçmişteki varlığı, yani bugüne ulaşan izleri da pek çok yönüyle kendi edebiyatına mal olmuş tarihidir. Tarih deyince aklımıza “yaşanılan” ve “yazılan” tarih gelir. Mehmet Kaplan’a göre “yazılan tarih”, “yaşanılan tarih”in binde biri değildir. Tarihi kayıt altına almak için yaşanmış bir dönemden kalan hatıralardan, iz veya eşyadan, yazılı belge ve kitaplardan yararlanılır.

20. yüzyılın ikinci yarısında tarihçileri, tarih eğitimcileri ve tarih felsefecilerini her zaman düşündüren sorulardan bir kaçını şöyle özetleyebiliriz. Tarih nedir' Tarih ne işe yarar' Neden tarih öğretiyor ve öğreniyoruz'

Özellikle tarih bir bilim olarak yerini sağlamlaştırdıkça geçmişin hikâyesine dair yaklaşımlar da farklılaştı. Günümüzün algısı klasik tarih anlayışından uzun zamandır uzaklaşmış görünüyor. Bugünün tarih anlatısında “sessiz”in “görünmez”in, “öteki”nin yaşantı deneyimleri önem kazandı. Bugüne dek ihmal edilen, yok sayılan tarih yeniden okunmaya, yeni bir geçmiş algısı yapılandırılmaya çalışılıyor. Bugünün tarihçileri toplumların geçmişleriyle kurdukları bağı doğru anlamak ve değerlendirmek için bellek çalışmalarına yöneldiler.

Tarih de bellek gibi kurgulanır; erk kimin elinde ise onun diline, bakışına, şimdi ve gelecek algısına dair kayıtlar taşır. Her çağ kendi dilini kendi dinamikleriyle oluşturur. Bu kaygan zeminde bugüne dek inşa edilmiş, tanımlanmış her şey yeniden okunmaya başlar. Bu nedenle onun da nesnelliği her zaman tartışmaya açıktır. Belgelerin kimler tarafından nasıl okundukları, hangi bakış açısından hangi amaçlarla analiz edildikleri gibi pek çok konu tarihin yorumlanması sırasında tarihçinin karşısına çıkar.

Tarihi yeniden okumak, anlamaya çalışmak çağımıza ait bir zorunluluk olarak karşımızda duruyor. Bu yeniden okuma, algılama ve anlama edimi içinde zamanla, dünyanın tarihselliğiyle kurduğumuz ilişki de büyük önem kazanıyor. Çağımız “hatırlamanın ve unutmanın” ekseni etrafında yeni bir bellek ve tarih, geçmiş ve gelecek inşasının derdine düştü. Belleğin kurgulanmasında, travmatik hatırlamaların anlatıya dönüştürülüp iyileştirilmesinde sanatın pek çok dalı gibi edebiyat da önemli bir işleve sahip.

Hiç kuşkusuz tüm toplumlar kendi geçmişlerini iyi yönleriyle hatırlamak, tarihleriyle gurur duymak ister. O nedenle toplumların bellekleri çoğu zaman iktidarlar tarafından manipülasyona uğrar. Olumsuz anıların bastırılması, travmaların silinmesi, yok sayılması, tarihin kirli sayfalarından silinmesi iktidarların başvurdukları yöntemlerdir. Nasıl ki tarih erke göre kurgulanırsa, toplumsal hatırlama ve unutmalar da ideolojilerle iç içedir. ( Sancar M, “Geçmişle Hesaplaşma (Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne)

Bu konuda Huyssen’ın şu sözüne kulak verelim: “Unutmak nasıl iktidar baskısıyla oluşan bir bellek stratejisiyse hatırlamak da o düzeyde politiktir. O nedenle de toplumsal bellek yeniden inşa edilebilen, yönlendirilebilen bir olgudur ve bir yönüyle kurgusaldır. Bellekte, geçmiş saf bir biçimde bulunmamaktadır, geçmişin dile getirilerek anı haline gelmesi yani temsil edilmesi gerekir.”

W.G. Sebald Avrupalıları kendi geçmişleriyle, tarihleriyle yeniden tanıştıran bir yazar. W.G. Sebald eserlerinde, tarihî bilgileri, belgelere boğulmuş kasvetli bir anlatımdan kurtarmaya çalışır. O geçmişi edebî açıdan yeniden inşa etme çabasını taşır. Tarihî olayların insan açısından sonuçları üzerinde yoğunlaşan bu ürünler, okuru geçmiş zaman yolculuğuna çıkarırken hayal edemediği mekânlarda yaşanmış bazı gerçeklerle buluşturur.

W.G. Sebald, Alman edebiyatında ele aldığı savaş konuları kadar, ele alış biçimi ve yazın tekniği bakımından seçkin ve öncü bir yere sahip. Eserleri yakın Avrupa tarihi ile çok acıtıcı bir hesaplaşmanın sonucu olarak çıkmış. Ele aldığı konuyu derin incelemeler, araştırmalar, röportajlarla zenginleştirmenin yanı sıra, o dönemleri yaşayan insanların iç dünyalarına odaklanması, fotoğraflarla desteklemesi yazı metnin oyun alanına da dönüştürüyor. Romanın sürekliliği içinde okur sahneden sahneye, düşünceden düşünceye savrulurken okurun dikkatini dağıtmadan metnin dramatik gerilimini sağlamış oluyor. Böylece bir yandan tarihi yorumlarken diğer yandan yazdığı metin için dramatik aksiyonu sağlamanın yolunu da bulmuş oluyor. Tıpkı bir polisiye romanda olduğu gibi merak duygusu sürekli canlı tutulmuş oluyor. W.G. Sebald, resmi tarihteki belirsizlikleri ve boşlukları yakalayarak, tarih yazımının nasıl çoklu ve değişken anlamları olduğunu bize kanıtlarken okuru sarsıyor, şaşırtıyor, bildiklerinden kuşkuya düşmesine neden oluyor.

Günümüz tarihçilerine göre tarih çözemediğimiz bir bilmecedir ve bu bilmecenin gerisinde yatan gerçeğin bulunmasına ancak değişik bakış açılarıyla bakarak erişebiliriz. W.G. Sebald, yazın metnini farklı metin parçacıklarıyla örer. Bir ucun yerini bir başka bir uca bırakmasıyla, okurun tarihe değişik açılardan bakması sağlanır. Bu çaba, yaşamla tarihin, düşle gerçeğin birbirine karışmasıdır. Bir araya getirilen farklı metinler düz bir tarih düşüncesini siler, böylece çok boyutlu bir tarih düşüncesine erişilir.

YAŞAMI

W.G. Sebald, 14 Aralık 2001’de araba kullanırken aniden geçirdiği bir kalp krizinde vefat ettiğinde 57yaşındadır. 1944'te Allgau'da (Almanya) doğan Winfried Georg Maximilian Sebald, yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra bir süre için İsviçre'nin Fransız Bölümü'nde ve daha sonra İngiltere'de yaşadı. St. Gallen'de öğretmenlik ve Manchester Üniversitesi'nde okutmanlık ve 1970'den sonra Norwich'te doçentlik yaptı. İngiltere’de üniversitede yirmili yaşlarının ortasından o güne dek edebiyat üzerine dersler veriyordu. Ölümünden beş yıl önce dünya edebiyatına katkısından dolayı tanınan bir yazar seviyesine yükselmişti. Ölümünden bir yıl önce yayınlanan “Austerlitz” ile Nobel ödülü alacağına dair şüphe yoktu. Genç yaşta gelen bu ölüm dünya edebiyat çevresini sarsmıştı. Daha yazarlık kariyerinin başlangıcında edebiyat dünyasını odağına almış bu yazar kim bilir daha ne gibi yapıtlar verecekti. “Vertigo”, “ Göçmenler”, “Saturn’ün Halkaları” ve son kitabı “Austerlitz” çok özel eserlerdi. Özellikleri anı, kurgu, gezi, tarih ve yaşam öykülerinin harmanlandığı can yakan bir nesir üslubunda yazılmasında yatıyordu. 2000 yılında, Susan Sontag, Times Literary Supplement’ta “Vertigo”yu okuduktan sonra kaleme aldığı incelemede “edebi büyüklük mümkün mü” sorusunu soruyor bunun yanıtını W.G. Sebald’in eserlerinde bulduğunu söylüyordu. Ömer Türkeş’in Radikal Kitap ekindeki “ Yaralı zihinler, sisli hatıralar” yazısında “ Ancak asıl etkileyici olan, Sebald’ın işlediği temaları bir roman formunda dile getirmedeki becerisi. Alışılmadık bir kurmaca tekniği ve etkileyici bir dille açığa çıkarıyor anlatmak istediğini.” diye yorumluyor ve düz bir anlatısı olmasına rağmen Sebald’ın, yenilikçi ve özgün bir yazar olduğunun altını çiziyor.

Sebald’ın melez metinleri kurgusal metin anlayışımıza bakış açımızı değiştiren bir edebi tavır. Ölümünden on altı yıl sonra, yine üslubuna ve edebiyata getirdiği yenilikçi tavrı hayranlıkla okuyorsak onun bu alandaki dehası tartışılmaz. Peki, nedir bizi bu kadar şaşırtan, hayrete düşüren bu üslup'

Ben kendi adıma onu okurken yaşadığım deneyimi aktarmak istiyorum. Kendinizi bir köyde düşünün. Ve o köyü keşfetmeye çıktığınızı düşünün. Bir yeri tanımak için yapılacak en iyi iş yürümektir. Evleri sırayla geçersiniz. O sırada bir şeyler düşünürsünüz. Önemsiz şeyler. Büyük düşünceler değil. Böyle küçük yerler yeterince yorucudur, bu nedenle büyük şeyler düşünmeye vaktiniz kalmaz. Arada kafanızı perdeleri açık pencerelerden uzatırsınız. Yer sofrasında yemek yeniyordur, bir kadın çocuğunun ağzına salata suyuna bandığı ekmeği tıkıştırıyordur. Televizyon açıktır, Aile haberleri devlet kanalından alıyordur. Devlet kanalından haber almak ciddiyet gerektirir. Herkes suspustur.

Başka bir gün yolunuz başka köylere, kasabalara, kentlere, ormanlara, dağlara doğru tekrar düşer; o gezilen yerlerden başka görüntüler, başka duyarlılıklar biriktirir; başka yüzler keşfederiz. Tüm bu anlattıklarım yazar ve yazmak isteyen biri için bahane olup çıkar. Önemli olan keşfedilen yer, kat edilen yol, yazılan yazıdır. Yolculuğu yazar yapsa da yolculuktur bu yazıları yazara yazdıran ve onun bu yolculuğu yazma arzusudur.

Savaşı hissediyordum, insanı, kitleyi hissediyordum. Bir set yıkılmıştı ve bir şeyler bilmediğim, yaşamadığım sadece kitaplardan okuduğum, filmlerde izlediğim yabancısı olduğum bir dünyanın içine ritmik olarak yavaş yavaş akıyordum; hepsi de baş döndürücü bir bağlantı içinde oluyordu. İçine düşmüş bulunduğum durumun karmaşıklığını sözcüklerle ifade etmem olanaksız. Divana yaslanmış, okuma pozisyonunun o tasasız rahatlığından çekip çıkarılmış, yaşadığım dünya ile aramdaki ince zar yırtılmıştı. Her seslenişe, her çağrıya açık hale gelmiştim – artık bana ne olduğunu biliyordum, içimde W.G. Sebald yerleşmişti ve karmaşık bir dünyadan bana sesleniyor, hadi beni oku, hadi beni oku diyen yazarın tılsımına yakalanmıştım. Ne olursa olsun, anlatılan bu dünya ne kadar karmaşık olursa olsun, bu dünyanın içine dalmalıydım, W.G.Sebald’ın bu nabız atan, soluk alan yazma tutkusuna bir şekilde ben de katılmalıydım, ne olursa olsun ben de içine karışmalı, damarlarında akmalı, o kalabalığın içine iyice akmalı, kalabalığın ortasında iyice küçülmeli, adsızlaşmalıydım. Dünyanın kirinin içinde, çamurun ortasında, bu anaforun içine atlamalı, bilinmeyenin içine doğru yol almalıydım.

Toplumun inatçı suskunluğu hüküm sürmektedir. W:G:Sebald’in edebi tavrı, toplumu kendine bakmaya bir davettir. Toplumun birlikte hareket etmesine, bir tavır almasına bir çağrıdır. Felçleşmiş vicdanları uyandırmak kolay olmaz.

İnsanları harekete geçirmek nasıl mümkün olabilir' Bu beklenmedik yüzleşmeye karşı toplumun direnmesinin altında yatan nedir' Toplumun suskunlaşmasında mayalanmış şey utanç mıdır' Nuri Bilgin, “Tarih ve Kollektif Bellek” te ulusal bellek ile kent sakinleri arasındaki ayrımı şöyle dile getirir: “…resmi bellek, kapsamı itibariyle ulusal bir bellek iken, kent sakinlerininbelleği, detayları ve bireysel aktörlerin rollerini de kaydeden yerel ölçekli bir bellektir. Yaşananların ağızdan ağza aktarıldığı, tanıkların grup içinde yer aldığı sosyal iletişim ürünüdür ve bu nedenle, geçmişin utancını ve yarasını taşımaktadır. Bu niteliğiyle maruz kalınan bir geçmiş ve “canlı bellek” söz konusudur.”

Sebald eserlerinde bu “canlı bellek”in peşine takılır. Bu zorlu bir süreç gerektirir. Bu utancı taşımak kent sakinleri için zordur ve kent sakinleriyle bu konu üzerinde konuşmaya çalıştığında onlardan yeniden bir geçmişi anlatmayı talep ederken onları “mikro-ölçekli” bir resmi tarih yaratmaya sevk etmiş olur. İletişime geçtiği her kişi tarihini yeniden inşa etmeye ve olayların farklı bir boyutunu üretmeye koyulur. Sebald’a göre, Alman kentlerinde 2.Dünya Savaşı’nın son yıllarında gerçekleşmiş yıkımın boyutlarını bugün ne tasavvur etmek ne de yazmak kolaydır, işin zorluğu bu yıkımla bağlantılı dehşet üzerine düşünmektir. W.G. Sebald Statajek Bombardıman Raporlarını açıklar: Federal Almanya İstatistik İdaresi’nin verilerini önümüze getirir. Bu kaynaklara göre sadece İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nin 400.000 sorti yaparak düşman bölgesine bir milyon ton bomba attığını, kısmen bir kez, kısmen de birçok defa saldırılan 131 şehrin bazılarının tamamen yerle bir edildiğini, Almanya’da aşağı yukarı 600.000 silin hava savaşına kurban verildiğini, savaşın sonunda yedi buçuk milyon kişinin evsiz kaldığını, kişi başına Köln’de 31,4 ve Dresden’de 42.8 metreküp moloz düştüğünü çıkarabiliriz. Sebald bu açıklamadan sonra şu soruyu getirir: “Ama bütün bunlar gerçekte ne anlama geliyor, bundan bihaberiz.”

Okudukça1943 yazının ortasına, 27 Temmuz’u 28’ine bağlayan gece saat birde başlayan hava akınına odaklanırız. O gece, on bin ton patlama ve yangın tesirli bomba Elbe’nin doğusundaki yerleşimin yoğun olduğu bölgeye atılır. İki bin kiloluk patlama tesirli bombalarla tüm kapı pencere, kasalarıyla tahrip edilir, çatılar tutuşturulur. Aşağı yukarı yirmi kilometrekarelik saldırı sahasında birkaç dakika içinde her köşede büyük yangınlar çıkar. Bu yangınlar hızla birleşip büyür; ilk bombanın düşmesinden on beş dakika sonra bütün hava sahası göz alabildiğine bir alev denizi haline gelir. Aradan bir beş dakika daha geçtiğinde, o güne kadar hiç kimsenin mümkün olabileceğini düşünemeyeceği kadar şiddetli bir alev fırtınası başlar. İki bin metreye kadar yükselen alevler çevredeki bütün oksijeni öylesine büyük bir iştahla kendine çeker ki, hava akımı kasırga hızına erişir, yangın bu şekilde üç saat devam eder. Evlerin çatıları uçar, binaların kirişleri havaya savrulur, ağaçları söker, insanlar sürüklenir. Yıkılan bina cephelerinin arkasından fışkıran metrelerce yükseklikte alevler, tıpkı bir sel gibi saatte150 kilometrelik bir hızla caddeleri aşar, şehrin meydanlarını tuhaf ritimlerle ateş silindirleri gibi ezip geçer, tramvay vagonlarının camları erir, fırınların kilerlerinde depolanmış şeker kaynar, sığındıkları yerlerden kaçmak zorunda kalanlar, kabarcıklar çıkaran erimiş asfalta batar. O gece hayatını kaybedenlerin ya da ölüm kendisine ulaşmadan aklını kaçıranların sayısını tam olarak kimse bilmemektedir. Sabah olduğunda toplam olarak iki yüz kilometre yol cephesi olan yerleşim yeri tamamen tahrip edilmiştir; her yerde feci bir şekilde deforme olmuş bedenler, yüksek ısıyla haşlanmış vücut parçaları, pişmiş et ve kemik parçaları veya bütün olarak sıcaktan kömürleşmiş ve küle dönmüş vücutlardan tepeciklerle karşılaşırlar. Bu enkaz şehre, hâkim olan sessizlik dikkat çekicidir. Şehrin bazı yerleri kokar, ceset arama ekipleri görev başındadır. Rahatsız edici bir yanık kokusu çökmüştür şehrin üzerine. Ne yazık ki, birkaç gün sonra insanlara bu görüntü ‘aşina’ gelecektir.

Sebald çocukluğunu ve gençliğini Alplerin kuzey sınırında, silahlı çatışmaların doğrudan etkisinden büyük ölçüde korunmuş bir gölgede geçirdi. Savaş bittiğinde ancak bir yaşındadır, yani yıkımın bu döneminden, gerçek hadiselere dayanan izlenimlere sahip olması mümkün değildir. Daha sonraki yıllarda babasının orduda 1939 Almanya’nın Polanya’ya istilasında görevli olduğunu öğrenir. Babasının savaş hatıraları, diğer savaş sonrası tüm Alman halkında olduğu gibi konuşulmayan, üzeri örtülen bir sır olarak kalacaktır. Sebald büyüdükçe savaşı anlamaya çalışır. , savaşa ait fotoğraflar gördüğünde veya belgesel filmler izlediğinde, sanki onlardan bir parçaymış hissini yaşar. Savaşın gölgesi üzerine düşmüştür bir kere. 57 yıllık kısa yaşamı boyunca hiçbir zaman bu düşüncesinden kurtulamaz. Üslubu akıldan çıkmayacak şekilde etkileyici bir ton taşır; sesler sanki mezarlıktan bize fısıldıyorlardır. Sanki ölüler ile diriler yer değiştirmiş, kimin ölü kimi yaşıyor olduğu muammaya dönüşmüştür. Bu konuda Geoff Dyer, bir makalesinde onun bir hayalet gibi yazdığı fikrinde olduğunu belirtir ve şöyle yorum getirir: “ Kuşkusuz son yirminci yüzyıl yazarlarından en yenilikçisiydi. Ama onu okudukça bir tarafının topraktan kazıp çıkarılmış hissine kapılır, onu on dokuzuncu yüzyıldan kalan bir metin okur gibi hissederdiniz. Psikoanalist Adam Phillips onu edebiyatçı olarak değil de bir tarihçi olarak değerlendirir. Onun eserlerindeki büyü kendine özgü yazı tarzından gelir. Onu eserleri ahlaki bir vahiy, bir peygamber kehaneti içerir. Bu her şeyi kaydeden bir vahiy gibi esrarengiz şeyleri açıklayandır. Kurgu, karakterler ve olay örgüsü normal alışılagelen kalıptan çıkar, kendi aralarında birbirlerine karışan olaylar zincirine bürünür. Bu ses hiç kuşkusuz W.G. Seblad’ın sesidir.

Sebald bu yakın tarihin yazılamayışının nedenini arar. O tarihte o zaman kadar benzeri görülmemiş bu imha operasyonu, yeni yeni oluşan ulusun kayıtlarında sadece bulanık genellemeler şeklinde yerini almış, kolektif hafızada sanki pek bir acı iz bırakmamış gibidir. Alman halkının ezici çoğunluğunun bizzat yaşadığı bu tarihi dönem, utanç veren, tabulaştırılmış ve insanların belki kendilerine bile itiraf etmekten çekindiği bir aile sırrı olarak kalmıştır. Belki de normal aklın kavrayamayacağı olayları gözlerden saklamak istemeleridir. Sebald’a göre, Alman yazarlar da, bu kadar uzun sürmüş ve böylesi dev boyutlara erişmiş imha seferberliğinin gidişatı ve etkileri üzerine somut bir şeyler yazmaya o yıllarda henüz istekli ya da hazır değillerdir. Utanç duygusu ve galiplere karşı başını dik tutma arzusundan kaynaklanan kısmen doğal bir reflekstir susmak ve sırtını dönmek. Bu ketumluk, bu kapalılık ve hayata sırtını dönmüşlük Almanların 1942 ile 1947arsındaki dönem hakkında bu kadar az bilgimizin olmasının sebebidir. Alman halkına bir damga gibi yapışan bu eksiklik, bu utanç savaşın mirasıdır. Anlatısına şöyle devam eder Sebald: “İnsanların bilmek istemediklerini unutma ve gözlerinin önündekini görmeme yeteneklerinin o dönemde Almanya’da olduğundan daha iyi bir sınavdan geçtiği nadirdir. Önce katışıksız bir panikle, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye karar verdiler. Bu işin “unutma” yanı… Unutma, yani bilmekten çekinme, yani görmezden gelmek isteme, tarihin ve kimliğinin bir bölümünün görünmez olmasını istemek…”

 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!