Haraç
Füruzan

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

11.03.2015

 


  Editörün Notu:  Haraç’ı neredeyse kırk yıl önce okuyanlar bugün yeniden okumayı denerlerse, yepyeni bir öyküyle karşılaştıklarını, şimdi okudukları öykünün ilk okudukları zamanki olmadığını görebilirler. Yalınlığın ürettiği yetkinliktir o. Haraç gibi nitelikli edebiyat yapıtları zaman içinde değişirken artık yıllar önceki kitap olarak okunamaz.1970'lerin başındaki “Füruzan olayı” Haraç’ta ulaşılması kolay olmayan bir doruk noktasına karşılık geliyordu. Haraç’ın taşıdığı anlamlar bugün daha da zenginleşmiştir.“Füruzan hikâyeye saygınlık kazandırmıştır. Ece Ayhan"

  Servet’in ‘aile’ hikâyesi

“Haraç”, Ece Ayhan’ın deyişiyle “Hikâyeye saygınlık kazandıran” bir ismin, Füruzan’ın imzasını taşıyor. Hikâye, ‘deli saraylı Servet’in gözünden, dağılan bir imparatorlukta, dağılan bir ‘aile’nin izini sürüyor.
Servet’in ‘aile’ hikâyesi
SERPİL GÜLGÛN


Üç şey oluyor “Haraç”ı yeniden okuduğunuzda. İlk olarak, iyi ki Notoskitap var diyorsunuz. İyi ki var ve iyi ki roman tadında uzun hikâyeleri başladı yayımlamaya. İkinci olarak nasıl aynı nehirde iki kere yıkanılmazsa, aynı kitap da iki kere okunmaz diyorsunuz. Okunmaz, çünkü kitap da siz de, bırakın zaman içinde değişmeyi, an içinde değişirsiniz.

Dağılan hayatlar Üçüncü ve son olaraksa, çok daha deruni bir katmanda cereyan ediyor, çoktan sizden uzaklaşmış ve yabancılaşmış kendi geçmişinize bakıyor, dağılıyorsunuz.

Zaten pek çok ‘47’li gibi (siz de “Hatırla Sevgili” rüzgârına kapılanlardansanız dizi yayınlandığı sıralarda, 12 Mart’ı anlatan “Kırk Yedi’liler”i de okumakta ya da okuduysanız, yeniden okumakta diyelim, fayda var) Füruzan da dağılmanın ve çöküşün yazarı değil midir ki?

Yalnızca Sabahattin Ali’nin ya da Orhan Kemal’in ya da hatta Sait Faik’in ayak izlerini sürmeyiz Füruzan’ın hikayelerinde. Ya da sadece hikayecilerin değil romancıların soluğunu da duyarız, türler arası görünmez bağları da yakalarız. Nasıl Nina Berberova “Kara Acı”, “Uşak ve Yosma”, “Mozart’ın Dirilişi” ya da “Astaçev Paris’te” ve “Eşlik Eden”de Bolşevik Devrimi’nin ve sürgünün dağıttığı hayatları, kadınları, erkekleri, bütün hüznüyle anlatmışsa, Füruzan da “Parasız Yatılı”, “Gül Mevsimidir”, “Benim Sinemalarım” ya da “Gecenin Öteki Yü- zü”nde yoksulluğun ve toplumsal değişimlerin dağıttığı hayatları, kadınları, çocukları anlatmıştır. Marguerite Duras’nın tadını da alırız, Jean Rhys’ın da.

Horhor yıkılırken Bütün bunlar bir yana, “Haraç” kimin hikayesi diyorsanız hemen söyleyelim: “Haraç”, Horhor’da bir konakta büyüyen bir ‘deli saraylı’nın, Servet’in hikayesi. Hikaye, onun gözünden aktarılıyor. Daha doğrusu, onun sayıklamalarıyla başlıyor. (Ve sürprizli bir biçim- sel sonla bitiyor.)

Servet’in sayıklamaları adım adım bir dünya kuruyor sayfalar ilerledikçe. Rusuhi Bey, Dizdar Hanımefendi, Çerkez Gülendam Kalfa, aşçıbaşı Şehime Hanım yavaş yavaş vücut buldukça, gelecekte adı ‘deli saraylı’ya çıkacak olan Servet’in yedi ya da sekiz, belki de on yaşındayken Horhor’daki konağa getirilip bırakılmış olduğunu kavrıyoruz.

Terk edilmiş, daha doğrusu hizmetçilik yapsın diye konağa evlatlık verilmiş bir kızdır Servet. Bu arada, impa- ratorluk yıkılıp dağılırken Horhor’daki konak da dağılacak, Cumhuriyet’in ilk yıllarıyla Horhor’un yerini Nişantaşı alacaktır.

Ne var ki, Nişantaşı’nda Servet’lere yer yoktur... Servet’i bekleyen ne diyorsanız, bunun için, yapılacak tek bir şey var: O da bir an önce “Haraç”ı edinmek ve okumaya koyulmak.



 

FÜRUZAN’IN HİKÂYECİLİĞİ ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA
YÜKSEK LİSANS TEZİ

Gülten BULDUKER

acikarsiv.ankara.edu.tr

GİRİŞ
Füruzan, Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatı içerisinde roman, röportaj, şiir, gezi, oyun türlerinde eser vermiş olmasına rağmen daha çok hikâyeci kimliğiyle dikkati çeken bir yazarımızdır. 1935’te İstanbul’da doğan Füruzan, 1946 yılında ilkokulu bitirdikten sonra çeşitli güçlükler nedeniyle öğrenimine devam edemez. Kısa süren tiyatro oyunculuğundan sonra yazarlık dışında belli bir işle uğraşmaz. İlk hikâyelerine, Füruzan Yerdelen imzasıyla Seçilmiş Hikâyeler ( 1956 ), Türk Dili, Pazar Postası ve Yenilik dergilerinde rastlanır. Turhan Selçuk’la evlendikten sonra bir süre Füruzan Selçuk imzasını kullanır ( 1958 ). Papirüs ve Yeni Dergi’de hikâyelerinin yayımlanmasının ardından, Türk edebiyatının kayda değer hikâyecilerinden biri olarak anılmaya başlar. Yazarın dergilerde yayımlanan birçok hikâyesi, yazarlık serüveninin ilk adımları sayılabilir. Füruzan, kendisiyle yaptığımız görüşmelerde, bizim, çıraklık devresi ürünleri olarak adlandırdığımız bazı hikâyelerini, hikâye denemeleri olarak bile adlandırmamızın yanlış olacağını ifade etmiştir. Yazarın bu düşüncesine saygı duyuyoruz; ancak söz konusu metinlerin, yazarın hikâye yazma çabasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını gözden uzak tutamayacağımızı belirtmek isteriz.

Füruzan, ilk hikâye kitabı “Parasız Yatılı”yı 1971’de yayımlatır. 1972’de Sait Faik Hikâye Armağanı’na lâyık görülen bu eseri “Kuşatma”, “Benim Sinemalarım”,“Gül Mevsimidir”, “Gecenin Öteki Yüzü” ve “Sevda Dolu Bir Yaz” takip eder. Füruzan’ın yazarlık serüveninin başladığı 1956’dan son hikâye kitabının yayımlandığı 1999 tarihine kadar geçen süreye baktığımız zaman, Türkiye’deki sosyokültürel yapının hikâyelerine nasıl yansıdığını görmek mümkündür. O, çağının tanıklığını yapmak amacını taşıyan bir yazardır. Hikâyelerdeki olay zamanı, yazıldığı dönemi yansıtır; ancak hikâye kişilerinin geçmişe olan bağlılıkları, sürekli geçmişi anlatmalarını gerekli kılmıştır. Hikâye kişilerinin kendi geçmişlerini anlatmaları nedeniyle söz konusu geçmiş en fazla yarım yüzyıl geriye gider. Hikâyeler içerisinde en eski reel zamanı yaşayanlar, “Gül Mevsimidir”deki Mesaadet Hanım ile “Haraç”taki Servet Hanım’dır. “Haraç”ta Birinci Cihan Harbi, “Gül Mevsimidir” de ise Kurtuluş Savaşı’ndan bahsedilir. Ülkenin içinde bulunduğu duruma, kişiler arasındaki sınıf fakıyla dikkat çekilmek istenir. “Haraç”ta bir eski İstanbul konağı, bütün ömrünü aynı konakta harcayan, köyden getirilip bırakılmış bir hizmetçinin gözüyle anlatılır. Kurtuluş Savaşı’ından sonra konağın yirmi-otuz yıllık yaşamı bütün devir değişiklikleri; içinde yaşayanların acıları, zavallı gülünç yanları ile birlikte sergilenir. Servet Hanım, efendileri apartmana taşınana değin konağa hizmet eder. O, Rusihi Bey’in hayvanî arzularına kadar her şeyde kullanılan bir eşyadan farksızdır. Onca yıl emeğinin karşılığını, gençliği tükendikten sonra konağın emektar dava vekili yaşlı Fatin Bey’le evlenerek öder. Mesaadet Hanım ise apartmana taşındıktan sonra odasında tek başına geçmiş günlerini anımsayarak bir pazar günü aracılığı ile okura iletir. İlk sözleri “İzmir’de doğmuşum. Padişahlık zamanının soylusuyuz bizler.” (s.5) olur. İzmir’de bir konakta doğup büyümüştür. Toprak ağalığından ticaret burjuvazisi içine karışmış bir zenginin kızıdır.

Her iki hikâyede işlenen temalar devrin sosyal gerçeklerini yansıtır. Birinci Dünya Savaşı sonrası çöken bürokrat sınıfının yerini yeni belirmeye başlayan burjuva sınıfı almaktadır. Bu sınıfın Anadolu’ya, Anadolu insanına bakışı “Gül Mevsimidir”de daha açık ortaya konulur. “Haraç”ta Kurtuluş Savaşı sürerken Anadolu’da haksızlığa dayanan bir toplum düzeninin yerini, yeni bir yaşam tarzının almaya başladığı görülür. Efendiler apartmana taşınır; zeki hizmetliler rahat edecekleri bir yerlere tutunmaya çalışır.

“Gül Mevsimidir”de toplum düzenindeki değişiklikleri iyi değerlendiren sınıf, savaş sonrası çabuk toparlanır. Düzen değişikliğinin sınıflar arasındaki dengesizliği değiştireceğini umarak savaşa giden Rüştü Şahin’in şehit düşmesiyle yine yenilgiyi yaşayan Anadolulu olur.

  Kırkıncı yılında “Parasız Yatılı”: Edebi olaydan ebedi olaya dönüşen Füruzan’ın ilk kitabı…Mehmet Fırat Pürselim 17/08/2013

Aradığım kitabı bulamamaya başlayınca kütüphanemi düzenleme vaktinin geldiğini anlıyorum. İki üç yılda bir tekrarlanan bu ritüel keyifli bir rüya gibi başlar ama kitaplar ortaya dağ misali yığılıp, yerlerine bir türlü yerleşemeyince hafakanlar basan kâbusa dönüşür. Bu kâbus içindeki rüya duraklarım ise kıyıda köşede unutulmuş dostlarımla karşılaşmamdır. Yine böyle bir kâbus içindeyken, Füruzan’la karşılaşmam, beni kollarımdan tutup otuz yıl öncesine götürdü. Hoş gittiğim dönemin de kâbustan bir farkı yoktu ya…

Yıl 1980, mevsim sonbahar, ablam okula başlamış, ben Paşakapısı Cezaevi’nin arkasındaki evimizde oyunlar oynamakla meşgulüm. Cezaevinden yükselip bize kadar ulaşan marşları ezberleyip anneme okuduğum zaman aferin almak yerine bir daha asla söylememem için ciddi uyarılar alıyorum. Oyuncak tüfeğimle yoldan geçen askerlere ettiğim yalancı ateşlerin cezası ise çok daha sert oluyor. Annem korkuyor, babam korkuyor, komşular korkuyor, herkes korkuyor… Önlerindeki masaya suç aleti olarak kitaplar konulmuş gencecik insanlar televizyonda, gazetelerde terörist olarak gösteriliyor. Okumanın terörist bir eylem sayıldığından henüz haberim yok, zaten okumayı bilmediğimden hâlihazırda devlet için sorun da oluşturmuyorum. Ama kitapları sevdiğim için potansiyel bir tehlikeyim. Bir gün komşu teyze elinde bir dünya kitapla kapımızı çalıveriyor. Küçük Kara Balık, Küçük Prens, Püsküllü Deve, Marangozun Köpeği, daha niceleriyle Cem Çocuk Kitapları serisi karşımda duruyor. Oğlunun kütüphanesinin bomba yüklü olduğunu düşünen komşu teyze sanırım kendince temizliğe girişmiş, çocuk kitaplarını da bize getirmiş. Ama aralarına Füruzan’ın Parasız Yatılısı da karışmış. Adı Parasız Yatılı ve kapağında da önlüklü bir kız çocuğu olduğuna göre bu da çocuk kitabıdır diye düşünmüş olmalı…

Füruzan’la eski bir dostumla karşılaşmışım gibi kucaklaşıyorum. Kitabı hasretle göğsüme bastırıyorum. Arka kapakta Füruzan masum güzelliğiyle duruyor, ön kapaktaki resim nasıl da ona benziyor. Başı önde, masum, hüzün yüklü bir kız çocuğu. Kapağı hazırlayanlar onu düşünerek çizmiş olmalı. Elimdeki kitap Bilgi Yayınevi’nden çıkmış olan beşinci basım (Mart-1975) ve benimle yaşıt. İkimiz de otuz beşi devirmişken bakıyorum da, onun sayfaları biraz sararmış, kapağı aşınmışsa da içeriği hiç eskimemiş; hep o hüzün yüklü kız çocuğu gibi genç kalabilmiş. Bense, kabullenmek zor olsa da gençliğimi geride bıraktım. Memet Fuat’ın Parasız Yatılı’nın ardından Füruzan için söylediği, “Orhan Kemal’in kahramanı olan kızlardan biri yazmaya başladı,” tanımını duyduğum zaman, komşu teyzenin çocuk kitabı olduğu konusunda yanılmışsa da, kitabın sakıncalarını doğru tespit ettiğini anlıyorum. Orhan Kemal hep fakir fukarayı, işçileri anlattığı için hakkında dava açıldığı bilinen bir olaydır. Füruzan’ın Parasız Yatılı’daki kahramanları da zengin akrabaların yanına sığınmış insanlar, fakir düşmüş asilzadeler, el kapılarından medet uman hizmetçiler, beslemeler, çocuklarıyla hayatta kalmaya çalışan anneler, büyük şehirde tutunmaya çalışan insanlar, kimsenin istemediği çocuklar yani hep o ‘fakir fukaradır’. Devletçe sakıncalı görülüp, masalarda suç aleti olarak teşhir edilen kitapların arasında, belki de hayatın kıyısına itelenmiş insanların hikâyelerinin anlatıldığı Parasız Yatılı da olmuştur, diye düşünerek kitabın sayfalarını çevirmeye başlıyorum…

Füruzan’ın ilk kitabı olan Parasız Yatılı 1971 yılında yayınlanmış ve 1972 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı on bir kişilik seçici kurulun on buçuğunun oyunu alarak ‘oybirliği’ ile kazanmıştır. O ‘buçuk’ oyu Behçet Necatigil vermiş ancak daha sonra Füruzan’ın verimi karşısında o da oyunu tamamlamıştır. Füruzan’ın olduğu kadar öykücülüğümüzün de en önemli eserlerinden biri olan Parasız Yatılı’yı, Ülkü Tamer ‘çağdaş bir klasik’, Memet Fuat ise “edebiyatımızda bir olay” olarak nitelendirmiştir. Bu ‘edebi olay’ iki ayrı bölümden oluşmaktadır. Baştaki üç öykü 1967-68 yılları arasında yazılmış olup, kitaptaki diğer öykülerden farklı anlatım tarzlarıyla ayrılmaktadır. Füruzan uzun edebi yürüyüşüne ise, şiirsel tatlar taşıyan bu ilk öykülerindeki değil, kitaba sinmiş olan diğer öykülerindeki anlatım tarzıyla devam etmiştir. Acıları sömürmeden burada da yoksulluk, yetimlik halleri anlatılmıştır. Sabah Eskimişliği’ndeki, “En çok üşüyen yerim ıslak ayaklarımdı; uyuştuğu zaman mangala yaklaşma derlerdi. Yavaş yavaş kanım çözülürdü sıcakta; sonraları bunun yarı donmak olduğunu öğrendim.” Özgürlük Atları’ndaki, “Hayvanları niye severiz? … inekler süt verir, koyunlar et verir, kapımızı bekler köpekler, ya kediler; kedileri sevmek gerekmez insanlar kapanı icat ettiler…” ve benzeri cümlelerle Füruzan, ağlamadan, bağırmadan, çağırmadan, gözüme sokmadan, sakin bir iç sesle konuşmuştur. Münip Bey’in Günlüğü ise kitaptaki tüm öykülerden gerek anlatım gerekse de konu itibariyle farklı bir yerde duran öyküdür. Günlük şeklinde yazılmış olup, fasit daire içindeki sıkıcılığı ve nafileliği anlatır.

“Birinci öğretmenim annemdi, ikinci öğretmenim kentimdir…” diyen Füruzan, öykülerinde genellikle İstanbul’u mekân olarak kullanmıştır. İstanbul’da geçmeyen öykülerinde bile İstanbullu kahramanlar, gittikleri taşra şehirlerinde değil, hayallerindeki İstanbul’da yaşamaya devam ediyor gibidir. İkinci bölümün açılış öyküsü olan Taşralı’da da okumak için nobran teyzesinin yanına İstanbul’a gelen genç bir kız anlatılıyor. Öyküde iç ses dış ses anlatımın yanı sıra, kızın annesinin sesi de duyuluyor. Öykü, “Sonra da ağlayacağım,” diye bitse de, bir yandan da geleceğe dönük umutlarımızı canlı tutuyor. Taşralı’yla benzer bir anlatım tekniğinin kullanıldığı Piyano Çalabilmek de İstanbul’da geçiyor. Osmanlı paşazadelerinden bir ailenin kalan son ferdinin kaybettiği zenginliklerin yerine eskinin hayallerini koyma çabası ve boş hatıralarının kızının bile karnını doyurmaması anlatılıyor.

Hülya Soyşekerci, Füruzan’ın öykülerindeki merak unsuruna dikkat çekerek, “Öykülerinde merak unsurunu derece derece artırarak kullanan Füruzan, olay, durum ya da olguyu doğrudan, düz bir aktarımla sunmaz. Okurun da öykü metnine dâhil olmasını, yaratıcı biçimde ipuçlarını takip etmesini bekler,” demektedir. 1970 yılının Nisan ayında yazılmış olan Nehir ve Su Ustası Miraç öyküleri de birbirinin devamı olarak okunabilecek öyküler olup, merak unsuru ustaca kullanılmıştır. Nehir’de yaşlı toprak ağasının yanına hizmetçi olarak giren küçük kızın, Su Ustası Miraç’ta hanım ağa olduğunu görürüz. Nehir’de ucu açık kalan parantezleri Su Ustası Miraç’ta kapatırız. Yusuf Ağa’nın, İstanbullu hanımı öldükten sonra küçük kızla evlendiğini, ardında dört erkek çocuk bırakarak öldüğünü, karnı doyan hizmetçinin hanım ağa olduğu halde gözünün doymadığını görürüz. Ama Su Ustası Miraç da ardında başka sorular bırakarak sona erer. Zaten kitabın son öyküsü olan Haraç dışında öykülerin tamamı ucu açık olarak nihayetlenir. Füruzan adeta okurlarına, öykü bitse de hayat devam ediyor der gibidir.

“Ayrıntılar: Füruzan öykücülüğünün ayırt edici yanı. Ayrıntılar öyküde niçin önemlidir? Öykü, hayatın ayrıntılarını anlamlandırıp varlık nedenini ayrıntılara borçlu olduğu için. Füruzan ayrıntıları çok titiz gözlemlerle bulup çıkarır ve o ayrıntıların çokluğu ve yerindeliği okura yazınsal bir metni okuma sırasında kolay bulunamayacak bir tamlık duygusu verir. İlk kitap Parasız Yatılı’da ayrıntılarla incelikli, okuru kendi imgeleminde öyküyü sürdürmesine neden olacak bir dil kurmuştur,” der Semih Gümüş, Parasız Yatılı’nın otuz beşinci yaşını kutlarken. Füruzan’ın, İskele Parkları’nda, “Belki iskeleye gelenler her gün aynı değildi. Ama, mutlu dalgınlıklarıyle, öylesine aynılaşmışlardı ki, onları sadece hava kararınca döndükleri yerlerinde ayırt edebilirlerdi,” demesi gibi biz de onun öykülerini ayrıntılarla bezemesi sayesinde ayırt edebiliriz. İskele Parkları’nda, ölen kocasının ardından kızıyla baş başa kalan kadının yoksulluğudur anlatılan ama çocuğun zengin sandığı sucu da girer öyküye, kızıyla damadı cumartesileri sevişebilsin diye torununu parka getiren yaşlı kadın da. Kocasının makineye kaptırdığı kol da anlatılır, ablasının yasak savar gibi kapı aralığında eline sıkıştırdığı on lira da. İskele Parkları’nda park anlatılırken, sanki Yaz Geldi’de o parkın önündeki iskele anlatılır. “İskelenin karşısındaki büyük kapının bahçe duvarına oturmuş olan kız çocuğu bu uslu öğle yolcularını ilgiyle izliyordu. Bir iki işsiz kayıkçı onu görmeye alışıktılar oraların bakımsızlığına, kirliliğine uygundu kızın varlığı. Tek uygun olmayan çevresine olan iyilik dolu ilgisiydi. Ölmek üzere olan kedi yavruları gelip duvarın dibinde bitmez uykularını uyurlardı.” Biz halasının ‘bir namus derdine hayatını rezil etme’ dediği annesiz babasız kızla, aşığıyla kaçan kadının -geyikli kadife duvar halısını yanına aldığı halde- geride bıraktığı oğlunun hikâyesini okurken gene ayrıntılarla karşılaşırız. Kara çarşaflar içindeki -ucuz ıvır zıvır almaya gelmiş- evin dışına çıkma tedirginliği yaşayan kadınlar, yaşamayı beceremeyen kedi yavruları, bayram yerinin kalabalığı, çadır tiyatrosu ve tiyatroyu izlemekten ziyade et görmeye gelen erkek yığını, bu ayrıntıların sadece bir kısmıdır.

Sennur Sezer, “Füruzan’ın tüm yazdıkları göz önüne alındığında, onun ana kahramanının “gurbet” duygusu olduğu söylenebilir. Yadırgama ve özlem duygusu da denilebilecek bu gurbetçi duygusu çoğunlukla göçlerden kaynaklanır. Onun kahramanlarının hemen hepsi bulun­dukları yer, zaman ve sınıftan tedirgin­dirler. Çünkü çevre, bir biçimde onları dışlamaktadır,” der. Gerçekten de Parasız Yatılı’da gurbet kokan pek çok öykü vardır ama Edirne’nin Köprüleri’nde bu koku insanın burnunun direğini sızlatacak denli yoğundur. “Nerde taşı toprağı derler İstanbul’un altınmış diye. Zaten taştan olmaz altın. Toprak da burda yok,” diyerek, geldiği ‘gül kokulu memleketini’ özleyen Hala Adile, tek tutkusu memleketinin törelerini ayakta tutmak olan böylece geldikleri yere bağlılıklarını kanıtlamaya çalışan fedakâr yenge Naciye, mahallenin üstü başı en temiz çocukları oldukları halde ‘pis göçmenler’ denilerek aşağılanan Sabahat ve aynı yaşlardaki –ölmüş amcasının kızı olan– anlatıcı, geldiği topraklarda hayvan beslerken İstanbul’da mezbahada çalışmak zorunda kalan, hayvanların kanını akıttıkça sessizleşen içine kapanan amca Hasan’ın yoğun biçimde yaşadıkları gurbetin dışlayıcı sisi, bayramda hemşerilerinin ziyarete gelmesiyle dağılır.

Gene Sennur Sezer’den bir alıntıyla devam ederek, Haraç öyküsünün kahramanlarını ete kemiğe büründürebiliriz. “Denilebilir ki, Füruzan, yoksul İstanbul halkı­nın öykülerini, kimi benzer tipler ve olaylarla birleştirerek bir mozaik oluş­turur. Bu mozaiğin kenar çizgilerinde evlatlıklar, soylu ya da atlamış yaşlı kadınlar durur. Yoksul erkek çocuklar belirsiz gelecekleri ile mozaiği tamamlarlar. Öykülerin en az görünen renkleri, yoksul ya da varsıl, erkekler­dir. Ölerek, bir gece bir genç kızın koynuna girerek, eşlerini aldatarak, onları hor görerek öykülerde kimi et­kinliklerde bulunurlarsa da, varlıkları yalnızca öykülere gerektiği için gibidir.” Oldukça uzun bir öykü olan Haraç’ta Sennur Sezer’in tespit ettiği mozaiğin tüm parçaları yer alır. Öykünün merkezinde besleme Servet durur. Babası tarafından bir konağın kapısına bırakılıp kaçılan, çirkinliği Dizdar Hanım, Gülendam Kalfa tarafından yüzüne vurulan, hizmetçi Şemsitap’ın arabacıyla kaçmasından sonra evin bütün işini bitirdikten sonra Rusuhi Bey’in cinsel açlığını da bastıran, kendinden yirmi – yirmi beş yaş büyük dava vekili Fatin Bey’le evlendirilen, kadınlık yaptığı çocuk verdiği kocası tarafından dahi sürekli olarak hor görülen Servet durur. İstanbul’da yaşayıp İstanbul’u bilemeden, konakta yaşayıp tahta ovmaktan fazlasını göremeden, çiçekleri tanımadan, başkalarının çeyiziyle evlendirilen Servet, ölürken bile, “Hep keder mi? Hep keder mi…” diye sormaktadır.

“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.” Bu, kitaba adını veren öykünün, belki de kitabın en vurucu cümlesidir. Füruzan’ın öykü dünyasını anlatmaya sadece bu söz diziminin bile yeterli olabileceğini sanıyorum. Ölen bir babanın ardından ayakta kalmaya çalışan anne kızın öyküsü anlatılır Parasız Yatılı’da. Konu da kahramanlar da kitabın genel havasına uygundur ama diğerlerinden daha umutlu bitmektedir. Yağan yağmura inat gelecek güneşli günlerin düşüncesiyle gülümsemektedir kahramanları…

Kitabı kapattıktan sonra hemen sevdiğim sözleri yazdığım defterimi alıp, “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler,” cümlesini yazıyorum. Kitabı göğsüme bastırıp, düşünüyorum. Geçen kırk yıla rağmen, hâlâ nasıl olup da bu kadar genç kalabildiğini düşünüyorum. Benzer kahramanları, benzer yerleri, benzer olayları anlattığı halde nasıl olup da her öykünün bunca farklı olabildiğini düşünüyorum. İşte o zaman, Füruzan’ın öykülerinin yaşadığının, soluk alıp verdiğinin farkına varıyorum. Parka oturan anne kız, kedileri besleyen çocuk, bir köşede sessizce ölüveren yaşlı kadın, gurbeti içinde büyüten adam… Sokağa çıktığım zaman hepsine bir yerlerde rastladığımı hatırlıyorum. Füruzan, etrafımızda yaşadıkları halde, görmediğimiz, -aslında görmek istemediğimiz,- küçük insanların hayatlarını, onlara uygun biçimde büyük büyük laflar etmeden, ustalıkla bezediği ayrıntılarla hissettirerek anlatıyor. Küçük insanların da ne denli büyük hayatlar yaşadıklarını görüp, kahramanlığın bazen bir türküyü söyleyebilmek, bazen bir sınavı kazanabilmek bazen de sadece yaşamak olduğunu anlıyorum. Önce parka gidip, o anne kıza simit alacağım. Sanırım, “sonra da ağlayacağım.”

 

>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!