"Halikarnas Balıkçısı" 
 Cevat Şakir Kabaağaçlı
 

Dipnot Kitap Kulübü olarak hazırladığımız “Halikarnas Balıkçısı” günümüze katılarak bizleri anılarıyla, dökümanlarıyla, bilgisiyle  destekleyen kendisi de okulumuz İzmir Amerikan Lisesi mezunu olan Halikarnas Balıkçı’sının kızı Sayın İsmet Noonan’a  şükranlarımızı sunuyoruz.

 


TOPLANTI TARİHİ  :    5 Ekim 2005, Çarşamba
İRDELENEN KİTAP:
   "Mavi Sürgün" ve Balıkçının diğer eserleri

KİTAP ÜZERİNE  NOTLAR :

 

http://www.mavi-yolculuk.com/halikarnas_balikcisi_cevat_sakir_kabaagacli.htm 
adresindeki Halikarnas Balıkçısı sitesine teşekkür ederiz.
 



Dipnot 12 Ekim 2005 Çarşamba - Hürriyet Gazetesi'nde

BALIKÇI'YA MERHABA

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın 32. ölüm yıldönümü için İzmir Amerikan Kız Koleji mezunlarının oluşturduğu Dipnot Kitap Kulübü'nde anma toplantısı düzenlendi. Kitapları tartışılan "Balıkçı'ya bir kez daha "Merhaba" dendi.Toplantıya kızı İsmet Noonan da davet edildi. Toplantıda, ""Balıkçı'nın"" aslında bir sevgi adamı olduğu; çiçeği, kuşu, ağacı ve insanı aynı değerde gördüğü, onun evrenselliğini bu bakışından kazandığı belirtildi.

Ayni gün öğleden sonra gazeteci yazar Yaşar Aksoy'un da katılımıyla, Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın yakın dostu olan ve 1982 yılında ölen Azra Erhat da 90nıncı doğum yıldönümü nedeniyle anıldı. Anmada Azra Erhat da "Balıkçı" gibi emekten yana, ilerici ve yurtsever bir yazar olarak tanımlandı.


 
 
Yokuş başına geldiğinde Bodrum'u göreceksin.
Sanma ki sen, geldiğin gibi gideceksin.
Senden öncekiler de böyleydiler
Akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler.

Halikarnas Balıkçısı
Cevat Şakir Kabaağaçlı
17.4.1890 - 13 10.1973

 

MERHABA !
 

 He he hey be Halikarnaslım
He he hey be kocaman adam
Merhaba sana gönülden
Merhaba havadan, karadan denizden.

Uzat göklere doğru kollarını
Anlat bomba gibi patlayan rüzgârı
Şimşek gibi parlayan gözlerinle
Kaldır ayağa ölümden korkanları.

Anlat anlat bütün tanrılarına
Nasıl gazaba gelir tanrılar
Çılgın dalgaların ardında
Omerosun, Virjilin nefesi var.

Sakın unutma Halıkarnas Balıkçısı
Bağla direklerin ardına bizi
Bu şarkılar sirenlerin şarkısı
Deli bir ateş yakar içimizi.

Sen konuşurken boşlukta
O iri, uzun parmaklarınla
Hangi tellere dokunursun bilinmez
Taşlar topraklar dile gelir.

 

Menüye dön

Sen yetmiş yaşında dimdik
Hayata her gün yeniden başlayan
Sen yetmiş yaşında sevdalı
Kötüye, çirkine düşman.

Bize söyler misin Balıkçım
Bu denizler kaç kulaç
Bu topraklar bu kadar cömertken
Neden meyva vermiyor ağaç

Bergama’dan, İzmir’den, Efes’ten,
Korolar yükselmiyor artık
Bu kıyılara çıkarken
Neden arkada gemiler yaktık ?

He he hey be Halikarnaslım
He he hey be kocaman adam
Merhaba sana gönülsen
Merhaba havadan, karadan, denizden

Bir de sen kükre Balıkçım
Bir de sen söyle yürekten
Merhaba ! Merhaba ! Merhaba !
Merhaba tertemiz, merhaba gülerekten.

 Sabahattin Batur
19 Mart
1954
(Tüccar Kulübü)
 

BALIKÇININ KENDİ KALEMİNDEN ÖZGEÇMİŞİ

1980 yılında ada Türk iken Girit’te doğdum. Babam, Türkiye’nin Atina Sefiri oldu. Falerin’da ilk evi babam yaptırdı. Üç dört yaşındayken, küçük kardeşimle Parthenon'un mermerleri arasında oynardık. Bir gün kayıkta, kayıkçı deniz aynasını denize tuttu. Denizaltı alemini görünce, tokat yemiş gibi sarsıldım. Yazı öğrenmeden önce, sabahtan akşama kadar resim yapardım. sonra Büyükada’da oturduk. Altı yaşında oradaki mahalle mektebinde okuma yazma öğrendim. 10 yaşında bir misyoner kuruluşu olan Robert Kolej’ e gönderildim. Sabah, öğlen, akşam ve yatmadan önce dua ediyorduk. Ben İsrail’in boyuna, Cerikaya, öteye beriye taşınan taşlardan bıktım. Kütüphanelerde, içleri hayat dolu kitaplar vardı. Okudum. Ama, 700 öğrenci arasında o kitaplar bana yasak edildi. Elektrik feneri icat edilmişti. Gece yorganla battaniyeyi çadır yapar elektrik feneriyle, arkadaşlarıma aldırdığım kitapları okurdum. Çok yazardım İngilizce... Ama on üç yaşımdan sonra yazmadım. Çünkü, Pazar günü kilisede okuduklarımı yazmamı istediler.

Ben de, herif eşek arısı gibi vızıldarken, yanı başlarında uyuyan arkadaşların kulaklarına çöp soktuklarını ve başka realiteyi yazdım. Skandal oldu, paylandım, artık yazmadım. Kolej’ den sonra İngiltere’ye göndermek istiyorlardı. Porstmouth’ da ki mektebine gitmek istedim. Münasip görmediler. Oxford’a gönderdiler. İsteksiz gittim. En kolay konuyu seçtim, üç dört yıl öğrendim. Üç dört yılda öğrendiğimi unutmak için sarfettim. Ama kütüphanelerden, hem sonradan Londra Üniversitesi’nden istifa ettim. İlk dünya savaşında hastaydım. Savaş sonrası asker kaçaklarının kendileri gelip teslim oldukları halde yargılanmadan asıldıklarını yazdım. Ankara İstiklal Mahkemesi’nde, Bodrum’da üç yıl kalebentliğe mahkum ettiler. Asıl mimledikleri M.Zekeriyya’yı mahkum etmek istiyorlardı. Ama yazıda suç bulamazlarsa yazıyı basan da serbest kalacaktı. Bodrum’a vardığım zaman 34 yaşındaydım.

Ondan önceki mektep hayatımın bende bıraktığı intiba şöyleydi. İstiklal Mahkemesi’nde mevkuf iken, bir gece rüyamda çocukluğumu, hala Kolejde olduğumu görmüştüm. Uyanınca hapishanede olduğumu ve kolejde olmadığımı gördüm ve, çıldırasıya sevindim. Bu hürriyetti bre!... Oysa ki, kolejde Fikret’in oğlu Haluk’ta, benimle aynı tabiydi. Halikarnas’ da, üç dört yaşındayken Faleron’ da gördüğümü ve kaybettiğimi buldum orada kaldım, yazdım, çiçek, ağaç ve yemiş yetiştirdim. Gece rüyamda kendimi savaşan bir general gibi görüyordum. Arkamda, yüz binlerce portakal ve grapa fruit ağaçları kökleri üzerine kalkmışlar, ilerliyoruz ve düşmanımız ölüme karşı vitamin ve ışık bombaları portakalları, greyfurtları, çiçekleri atıyoruz.

Sonrası Halikarnas Balıkçı’ sı. İşte o kadar!

Menüye dön

BALIKÇI'NIN DÜNYA GÖRÜŞÜ

Bilimin Anadolu’dan fışkırdığına inanan Balıkçı, Orta Asya’dan gelmiş olmanın gerçeğiyle Anadolu’yla kaynaşmış olmanın şansının, bir hümanizmde birleştirilmesini istiyordu,

Balıkçı, çağdaş bir kültüre giden yolda en büyük en usta rehberdi. Çünkü çağdaş kültüre uzanmak isteyen bir toplum, klasik kültüre sahip olmalıydı.

Klasik kültür olmadan çağdaş kültüre uzanmak isteyen toplumlar “az gelişmişlik çemberini” asla kıramazlar. Belki genişlerler ama bunun adına şişmanlık denir, akıl devri denmez.

Balıkçı bize şunu demiştir; “Çağdaş olmak istiyorsanız, klasik akıl devriminizi tamamlamak zorundasınız. Klasik kültürün temeli de Anadolu’da atılmıştır. Bilim, felsefe, kültür, şiir, aritmetik, trigonometri, astronomi gibi akılı akıl yapan ne varsa bu bilgi enerjilerinin hepsi Anadolu’nun yediveren toprağının içinden fışkırmıştır. Öyle ise ayağınızı toprağınıza sağlam basın. Anadolu’ya sahip çıkın. Orta Asya’dan gelmiş olmanın gerçeğiyle Anadolu’yla kaynaşmış olmanın şansını bir hümanizmde birleştirin.

Bu sentezi yapıp çağdaşlığa uzanırken egemenlerin değil, emekçi halkın yanında olun, yurtseverlikle insancılığınız, evrensel bir sömürüsüz dünya arzulasın. Çünkü siz, Konstantin’den yana değil, Mustafa Kemal Paşa’dan yana olmalısınız.”

Kurtuluş Yolu

İşte Balıkçı’nın görüşü buydu. İnsan sevgisinden yurtseverliğe, oradan hümanizmaya uzanan bir çileli ve eziyetli yol...

Bu yol bizim kurtuluş yolumuzdur. Ya Ortadoğulu olacağız, ya da Anadolulu...

Ya ticaniler ülkesi olacağız, ya da yunuslar okyanusu...

Ya despotlar devleti olacağız, ya da Dede Korkut’lar dergahı...

Ya terör cenneti olacağız, ya da Nasrettin Hoca’lar toprağı...

Ya Saidi Nursi, ya da Mimar Sinan...

Ya Vahdettin, ya da Hasan Tahsin...

Ya zaptiye düdüğü ötecek, ya da Homeros’un şiirleri söylenecek...

Mutlaka bir tercih yapmamız gerekti. Biz Çağdaşlıktan yana tercihimizi koyuyoruz. Öyle ise Balıkçı bizim rehberimiz, canımız, sevgilimiz, dostumuz, arkadaşımız, türkümüz, bayrağımızdır...

Bu gerçeği ancak “bilinç” için çırpınan beyinler görebilir. İşte bunun için, tercihimizi bilinçten yana yaptık.

Menüye dön

HALİKARNAS BALIKÇISI CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI Sabahattin Eyüboğlu

Tam adı Musa Cevat Şakir. Daha sonra Kabaağaçlı soyadını aldı. Yazın yaşamı boyunca Karaağaçlıgil soyadını, Hüseyin Kenan, Musa Cevat, Musa Cevat, M.C., H.B. Sina imzalarını kullandı.

Mehmet Şakir Paşa ile İsmet Hanım’ın oğlu. Çocukluğu, babasının elçi olarak bulunduğu Atina’da ve Büyükada’da geçti.Robert Kolej ’de okudu. Okulun son sınıfındayken İkdam’ da ilk yazımları yayımlandı (1940). İngiltere’de Oxford Üniversitesi yeni Çağ Tarihi Bölümü’nde okudu. 1913’te evlendiği İtalyan eşiyle İtalya’da kaldı. Bu sırada resim dersleri aldı, İtalyanca ve Latince öğrendi. 1914’te babası Şakir Paşa, Cevat Şakir ’in tabancasından çıkan bir kurşunla Afyon’da ölünce Cevat Şakir on dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının yedi yılını çektikten sonra hastalığı nedeniyle salıverildi. Bir süre tekkeye devam etti. Çeşitli dergilerde yazılar yazdı, çeviriler yaptı: bir yandan da karikatür ve resimle uğraştı. Zekariya Sertel ’in çıkardığı Resimli Hafta ’da Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı “Hapishanede İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmaya Nasıl Giderler” adlı öykü yüzünden Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı ve Bodrum’da üç yıl sürgün cezasına çarptırıldı (1925). Cezası bittikten sonra çok sevdiği Bodrum’a yerleşti ve 1947’ye kadar Bodrum’da yaşadı. Yurtdışından getirttiği kitaplardan tarım bilgileri edindi. Özel olarak elde ettiği çiçek ve ağaç tohumlarının Bodrum’da yetişip büyümesini sağladı. Bir süre Bodrum Belediyesi’nin resmi bahçıvanı olarak çalıştı. 1947’de İzmir’e yerleşti, gazetecilik ve turist rehberliği yaptı. Rehberlik kurslarında öğretmen olarak görev aldı. İkinci evliliğini dayısının kızı Hamdiye, üçüncü evliliğini Hatice Hanım’la yapan Cevat Şakir ’in üç evliliğinden beş çocuğu oldu. kemik kanserinden öldü. Vasiyeti üzerine Bodrum Gümbet ’TED Türbe Tepesi’nde toprağa verildi.

Bodrum, Cevat Şakir ’in yaşamında bir dönüm noktası oldu. Bu beldenin antik çağdaki adından esinlenerek 1928’den başlayarak yazılarında “Halikarnas Balıkçısı” adını kullandı. Mitoloji, öykülerinin başlıca konusunu oluşturdu.Kültür Bakanlığı 1971 yılı Devlet Kültür Armağanı Cevat Şakir Kabaağaçlı ’ya verilmiş, “İmdatla Cennet” adlı öyküsü (Yazgı adıyla, yön. Ülkü Erakalın, 1976), Parmak Damlası (yön. E. Kral, 19929 filme alınmıştır.

"Bilmeyene zor anlatılır Balıkçı ’yığ dinlemenin ne demek olduğu. Derin mağaralara kapatılmış rüzgarların birden boşanıvermesi gibi konuşur desem edebiyat sanırsınız. Ama gerçekten bir rüzgar olur Balıkçı konuşurken. Yıllar yılı içinde birikmiş yıldızlı karanlıklar, masalı ve gerçeğiyle Akdeniz, yaşanmış, tadılmış mavilikler, bir başka türlü yeşil deniz dipleri, bütün bunlar içinde öpülesi, dövülesi, övülesi insanlar, yaratan ve sömüren insanlar Balıkçı ’nen ciğerinden palas pandıras, üfürüle tükürüle, çevrile savrula dökülür ortalığa.

Dünyanın sisini pusunu ne temizler?

Poyraz bir, Balıkçı ‘nın merhabası iki!

Sabahattin Eyüboğlu

Menüye dön

HAKKINDA SÖYLENİLENLER

"Halikarnas Balıkçısı’na gelinceye kadar bizim edebiyatımızda pek öyle yaşayan doğa yoktu. Balıkçı kişi olarak gümbür gümbür bir insandı. O, doğanın bir parçası gibiydi...

Bizim edebiyatımıza sağlıklı, gördüğümüz, güzel olan doğayı getirdi. Yunmuş arınmış yıldızları, yıkıntıları, ağaçları, yürüyen taşan gökyüzünü, akar suları, bir uçtan bir uca akan karanlıkları, kuşları, balıkları, toptan denizi getirdi. Balıkçı bir yaşayan, doğaya tekmil coşkunluğuyla karışmaya can atan kişiydi. İyi kendinden, yüreğinden veren, toprak gibi, çok cömert bir toprak gibi veren kişiydi.

Balıkçıyı okurken insan doğayla bütünleşmiş, doğanın güzelliğinde atan bir yürek bulur.

Yaşar Kemal

"Yalnız benim ve öbür dostları için değil Halikarnas balıkçısı, bütün Türkiye için, Türkiye dışında birçok insanlar, okurlar ve düşünenler için canlıdır. Gitgide daha da canlanacaktır. Neden derseniz, o bir canlılık kaynağıdır. Hep değişen, düşünce ve sanatın çeşitli alanlarında ufuklar ve çığırlar açan bir canlıdır o. Canlılığının kaynağının kaynağı nedir diye sorarsanız, bu onun doğa ve insanla yeni bir ilişki kurmayı başarmış olmasıdır.
Azra Erhat

"Her yazar, kendine özgü, bir görüntüler dünyasını anımsatır insana. Halikarnas’ın adının da bende uyardığı çağrışım, çivit mavi bir deniz, çiğ aydınlık sokaklar, beyaz taş evlerdir. Bir zaman dışılılık. İlk çağda günümüz, denilebirki, özdeşleşmişlerdir. Halikarnas’la 2500 yılı aşan oldukça geniş sayılabilecek bir alanda gidiş gelişler yapar, havasıdır bu onun, kuş gibi uçar orada,eğilir, doğrulur,zikzaklar çizer. Kuşkusuz günümüzde yaşamaktayız, ama bir adım da attık mı ilk uygarlıkların beşiğinde buluruz kendimizi. Ve içten, sesi sağduyudan gelen bir anlatım biçimi içinde, doğasal bir karmaşada, doğanın şaşmaz düzeni kapsar, kuşaklar tüm yapıtını.
Melih Cevdet Anday

"Halikarnas Balıkçısı bana ne zaman rehberlik yapabilecekse Türkiye’ye o zaman gelmek isterim.
Pompidou Fransa Devlet Başkanı

"Ölülere can vermekten daha zor ne var?diye sormuşlar Balıkçıya, ‘Canlılara can vermek demiş.
Sabahattin Eyüboğlu

"Cevat Şakir büyük bir sanatkar, deha ile cinnet arasında gidip gelen bir harika çocuk.
Burhan Felek

"Heredot en ünlü Halikarnaslı. Ama bir büyük Halikarnaslı daha var. Gerçek bir Halikarnaslı. Hemşehrimiz Halikarnas Balıkçısı.
Haluk Elbe"

"Bir toplum bir yazar yetiştirebilir ama birde insanın, yaşamının bütün hesabı önüne çıkarıldığı zaman aldığı bir bütünlük var. Kişilik orada beliriyor. Öyle özgün bir kişiliği var ki, o sevgili büyük insanın kendinden önce gelen bir kimseyi nasıl anı satmıyorsa, nasıl eşsizse, kendinden sonra da yerinin doldurulacağına inandırıverir, kendisini tanıyanları. Önce buradan duyuyor, yorumluyorum onun kaybını. Sanki büyük bir heykel kaldırıldı büyük bir alandan.
Necati Cumalı

Menüye dön

MAVİ CENNETE İLK MERHABA

Halikarnas Balıkçısı, Bodrum’ u ilk gördüğü andaki duygularını “Mavi Sürgün” adlı kitabında şöyle aktarıyor:

En nihayet yokuşun tepesine gelmiştik. Yolcular ‘Neredeyse Bodrum görünecek’ dediler. Yüreğim çarpıyor. Kaç aydır buraya gelmeye çalışıyordum yahu1.. Tepedeki bir dönemeci dönünce ‘şırrakguuuur’ diye Arşipel’ in koyu çividisi ölçülmez açıklıklara kadar yayılıverdi. Hani büyük camilerde ya da kiliselerde bir din adamı, bir şey söylerde, cemaat o sözü tekrarlar. Tekrarlanan söz en yakınımızdaki binlerce dudaktan, binlerce insan öteye kadar dalga dalga sıcak bir uğultu halinde enginler. Böyle bir güür...r’ler de secdeye varılışlarla olur. Yalnız burada üstümüzü kapayan bir kubbe değil, bir derinlik var sonsuz. Akşamın çividisinde koyulaşan koca Arşipel -eski deniz varlığını bana öyle bir heybetle bildirdi. Masmavi bir gürleyişti o. Ben diyeyim yüz bin deniz mili, en berrak bir açıklığa uzuyor. Doğduğum tepeden sonsuzluğu seyrediyormuş gibiyim. Güvercinlik Körfezinde de böyleydi. Ama orada, ne de olsa karşı kıyı vardı. Burada göz yaylımına hiçbir engel yoktu.

Bakış ufukları belirledikçe adalar, sonra kıyıların denize sarılıp sarlaşmış kalabalık burunları ve koyları. Bunların ortasında hilal şeklinde iki liman, ortada kaleyi taşıyan yarımada. Doğrusu ben, kalenin kulelerini daha basık sanıyordum. Bembeyaz yükseliyorlar. Yüreğimdeki kaygı artıyor.

Ne de olsa Bodrum adının yüreği sıkan bir karanlığı, bir boşluğu var. Oysa gördüğüm ışık ve berraklık, buğuyu üfüren meltem gibi izbeliği ve loşluğu öylesine sildi ki, hapsedilsem bile, hapishanenin göğü gören bir penceresi, bir kapısı olur diye içim aydınlanıyor.

Menüye dön


"Mavi Sürgün" filminin  Balıkçı’nın ağzından anlatılan son bölümü :

Bitti işte... İşte sürgün de bitti.  Benim dışımdaki bu haksızlıklar, bu namussuzluklar ne olacak ?   Hiç bir şey olmayacak.

İstanbul’a dönünce, “Ooo, Cevat Bey, nasılsınız ? Nerelerdeydiniz ?” 

İnsan insanın kurduymuş.  Şimdi kendime soruyorum :  Gitmek mi, kalmak mı ?  Nereye gitmek, nerede kalmak.  Sıradan bir insan gibi kalmak.  Aya, yıldızlara bakmak.   Denizin mavisini görmek.  Onun verdiği nimetleri paylaşmak.  

Yerin kaç metre altından suyu çıkartıp bahçesini sulamak için atı olmayana, bu işi kendin yapmak ve şükretmek.  Yarım saat önce bir tohum dikmek, hayattan yarım saat kazanmaktır.  

Yeniden yazmaya başladım.  Vurgun yiyen süngercileri,  şehrin zavallı orospusunu, kendin gibi bir tahtası eksik olanları...

Bir sen varsın anneciğim, düşlerimde uzattığım elimi tutan...

(6 Ekim 2005 yılında kızı Sayın İsmet Noonan tarafından nakledildi.)

Menüye dön

BODRUM "HALİKARNASSOS"

Halikarnas Balıkçısı'ndan Bodrum...

Bodrum, hem doğanın olağanüstü güzelliğini hem de tarihin hatıralarını kendinde toplayan apak bir Akdeniz köşesidir. Şehrin hilal şeklindeki iki limanı sevenin sevilen belalıya açılan gönlü sanki denize açılır. (Deniz de belalı değil de nedir?) yan yana uzanan iki limanın bitişen yerinde kule üstüne kule - Sen Jan Şövalyelerinin kalesi - yükselir. Bembeyaz şehir bu iki limanın kıyısınca yan gelip uzanır. Beyaz evler, cicibiciye özenmeyen kesin çizgilerden yapılmadır. Tertemiz kat kat badanalanır ve beyaz duvarları, maviler mavisi gökleri, beyaz çizgileriyle ustura gibi keser.

Eskiden evler, savaş ve savunma için, yüksek yamaçlara kondurulurdu. Bunlara ev değil, kule denirdi. Ama deniz özlemiyle maviye imrenişten ötürü yerlerinde duramayarak, çam kokan nalınlarıyla, tıngır mıngır yokuş aşağıya seğirtmişler. İki koyun gıcır gıcır çakılları boyunca dizilmişler. Arkada kalanlar ayak uçlarına kalkarak öndeki kız kardeşlerinin omuzları üzerinden denize bakakalmışlar. Kimi cesur evler denize dalıp kayık olmuşlar ve dalgalar üzerinde oynaya güle, karadaki pısırık kız kardeşleriyle alay etmişler. İşte bundan dolayı kayıklarla evlerin, birde mandalina bahçelerinin sıkı fıkı bir akrabalığı vardır. Denizde gidip gelmekten usanan kayıklar ya ev ya da mandalina bahçesi olurlar.

Burası engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyuverin, uzaklaştıkça türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz, aydınlattığı maddeyi değiştirir ve görülen bir şair rüyasına çevirir. Başka yerlerde ölüp nur içinde yatılacağına burada nur içinde yaşanır.Gece yıldızlar tek tük görülen mıymıntı şeyler değildir. Yıldız kalabalıklığına engin gece dar gelir. Sanki parıltılarıyla göğü sarsıp gürlerler. Hele ufuktan ay bir görüne koysun evren bir peri masalına döner.

Kıyı boyu zümrüt fıskiyeler gibi hurmaların arasındaki küçük lokantalarla noktalanmıştır. Bura aşçıları, mitolojik suratlı orfoz balıklarını, renk renk skaros ve başka balıkları pişirmekte ustalar ustasıdırlar. Hele bir ahtapot pilavı pişirsinler, pilavı gören midye dolmaları utançtan kıpkırmızı kesilirler.

Havasından mı, denizden mi her nedense burada Tekel’in rakıları bile mucize kabilinden cennet şekerine döner.

Bodrum kentinin bir yanında maden suları denize akar, karşıdaki karaada’nın ılıcası ise, neredeyse ölüyü diriltir. Gövdenin kanı yaşama sevinciyle çarpar damarlarda, yorgun gözler güneş gibi canlanıp çakar.

Bodrum doğusunda Gökova körfezi 45 deniz mili içerlere doğru uzanır. Orası Nis’ine, Montekarlo’suna, Dalmaçya kıyılarına taş çıkartır. Her ufak koyu Mersin ve başka kokulu ağaçlarla çevrili erimiş bir zümrüt parçasıdır. Denizlerinde uçan balıklar uçar.

Dağlarında her biri 18 bin portakal veren portakal ağaçları yükselir. Dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayan buhur (Liquid Amber Styraxiflua) ormanları buradadır.

100 metreden denize tepe takla inen uçurumları mı isterseniz, irili ufaklı ada kümeleri mi istersiniz, altın renkli plajlar mı istersiniz? Ne istersiniz vardır burada.

İtalya'yı gör de öl” derler. Yok a canım; Bodrum’la kıyılarını gör ve yaşa....

Menüye dön

HALİKARNAS BALIKÇISI’NIN ÖLÜMÜ

Halikarnas Balıkçısı 13 Ekim 1973 günü İzmir’in Hatay semtindeki Merhaba apartmanda öldü.

Halikarnas Balıkçısı’nın ölümü Bodrum’da çok büyük yankılar uyandırmıştır. Bodrum’lular çok değerli insanın ölümüne inanamamışlardır. Halikarnas Balıkçısı’nın ölüm haberi Bodrum’da duyulur duyulmaz yediden yetmişe tüm Bodrum’lular göz yaşı dökmüşler, ağıtlar yakmışlardır.

Halikarnas Balıkçısı’nın ömrünün son günlerini Hikmet Çetinkaya şöyle anlatıyor; “Halikarnas Balıkçısı yatağında uyur gibiydi. Oldukça zayıflamıştı. Beni görünce doğrulmak istedi. Balıkçı sayılı günlerin içindeydi ama gözleri ölüme meydan okuyordu.”

"Merhaba"

Mavi mavi bakan, mavi mavi gülen ve mavi mavi soluyan ihtiyar Balıkçı yiğitçe ölüme yaklaşıyordu. Omuzlarında seksen üç yılın yaşamı ve ak onur, gözlerinde özgürlüğün en anlamlı görünümüyle. bir sigara yaktı ve bir süre daldı... Sonra kısık kısık ekledi;

Ölüme doğru gidiyorum... Ölüme! Doğa elimi kilitledi... Doğa insafsız... İşte merhaba diyip gideceğim dünyadan... Sadece bir merhaba...

Halikarnas Balıkçısı’nın ölmeden önce son sözleri Şunlar olmuştu;

"Ah... Ne acı... Doğa en can alıcı noktada elimi kilitledi. Son söylemek istediklerimi yazamadım... Sanırım ki yolcuyum... Dünya’ya bir merhaba deyip gideceğim... Burnuma çiçek kokuları geliyor... Açın Açın pencereleri, son defa görmek istiyorum güneşi, son defa görmek istiyorum özgünlüğü. Merhaba çocuklar, merhaba dünya. Merhabaaaa” Halikarnas Balıkçısı, İzmir’de yaşadığı ömrünün son yıllarında çok sıkıntı çekmiştir. Yıllarca uğraş verdiği ve sevdiği Bodrum’dan ayrılarak, İzmir’de bir apartmanın çatısının altında yaşamaya başlamıştır. Oysa ki bu durum Halikarnas Balıkçısı’nın kişiliğine ters düşmektedir. Yakın dostlarından Azra Erhat, “Balıkçı ömrünün son günlerinde Bodrum’da yaşasaydı Halikarnas Balıkçısı kavramına daha uygun düşerdi” diyor.

Halikarnas Balıkçısı, 1965’te Vercors üzerine yazdığı bir yazısında şöyle diyordu;

"Her yaşayan insan hayatın askeridir. Ölüm var her zaman. Ölüm hayata sığıyor ama hayat ölümü aşıyor. Hayat doğadır. Çıkarcılar, başkasının üzerinden geçinenler, ölümün hayata karşı askeridir. Şimdi ne yapalım, doğaya karşı bir düşman var yani ölüm. Bu böyle. Ama doğa alt olmuyor. Antidoğa beni öldürür, ama ben çocuklarımla aşarım ölümü. Çocuklarım olmazsa akrabam, sevdiklerim. Onlarda olmazsa insan var”.

Menüye dön

HALİKARNAS BALIKÇISI'NIN ÖLÜMÜ
BODRUM'DA
NASIL KARŞILANDI

Halikarnas Balıkçısı öldüğü zaman İzmir’de bir umursamazlık vardı. Ama Bodrum’lular öyle değildi. Tüm Bodrum halkı o yüce ölüye son görevlerini yapmak için ayaktaydı. Bodrumlular on beşe yakın arabayla İzmir’e gitmişlerdi. Halikarnas Balıkçısı’nın naaşı Bodruma getirilmek üzere İzmir’in Hatay semtindeki merhaba apartmanından alınarak yola çıkılmıştır. Bodrum halkı onu Torba mevkiinde karşılamıştır.

Halikarnas Balıkçısı’nın ölümünün Bodrum’daki yakınlarını Hak Elbe şöyle anlatıyor; “Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın öldüğü haberi Bodrum’da bir top gibi patladı. Tüm Bodrum’lular bu haber karşısında şaşa kaldılar. Çünkü Onun Adem babamız gibi yüzlerce yıl yaşayacağına inanmışlardı. Hiç olmazsa en azından onun bir çınar ömrü vardı. Tüm eski tanışlar bir bir gidecek o, en son sıraya kalacaktı. Bodrum’lular onu böyle biliyorlardı. Onun öldüğüne inanamadım.”

Halikarnas Balıkçısı’nın naaşının İzmir’den Bodrum’a getirilerek gömülüşünü kızı İsmet Noonan kendisiyle söyleşide şöyle anlattı;

"Babamın ölümü hepimize tarif edilmez üzüntü yarattı. Cevat Şakir’in ölümüne Bodrum’lular çok üzülmüşlerdi. Bir çoğu İzmir’e gelmişti. diğerleri cenazeyi Torba mevkiinde karşıladılar. Bütün Bodrum halkı yollara dökülmüştü. Saat 15.30 sıralarında acılı düdük sesleri Bodrum’lunun yüreğine bir kurşun gibi inmişti. Sonra yol boyunca biz geçtikçe arkamızdan bütün Bodrum Yollara dökülmüştü. Bütün dükkanlar kapanmıştı. Cenaze ilk oturduğu evin Kumbahçe Mahallesine götürüldü. Yokuşbaşı’ndan itibaren öğrenciler ellerinde çiçeklerle yollarda bekliyorlardı. Araba bizim evin önünden geçti. Oradan motorlarla limana getirilecek ti. Cenaze “Halikarnaslım” adlı tekneye bindirildi. Denizde bir süre gezdirildi. Halikarnas Balıkçısı sevdiği Karaada ve Salmakis’e veda etti. Bütün körfezde dolaştırıldıktan sonra cenaze kalenin etrafından limana getirildi. Limana yalnız balıkçıla gelsin denildi. Babamın tabutunu balıkçılar aldı. Babamın tabutu maviye sarılıydı. Çelenklerle, narenciye dalları, palmiyeler, yaseminler, mimozalar vardı. Saygı duruşu ve konuşmaların ardından Bodrum’lular babamı omuzlarına aldılar. Çarşı içinden Yeni Cami’ ye kadar sadece bir el hareketiyle mavi bir şey havada uçtu. Cenaze namazı Yeni Camide kılındı. Daha sonra tekrar arabalara binildi. Babamın naaşı el üstünde taşınarak Türbe tepesine götürüldü. Cenaze defnedildikten sonra biz şehre geri döndük. Babamın mezarı Saldır Şah Türbesinin karşısındaki tepedeydi. Babamın mezarının yakınında sadece bir ev vardı. Bu evde yaşlı bir teyze yaşıyordu. O gece ben Artemis Pansiyonda sabaha kadar ağladım, babam neden burasını seçti diye. Babamın cenaze töreninden sonra ben Bodrum’un onu çok sevdiğine inandım. Bodrum, Bodrum olalı hiç kimseye böyle içten ve görkemli bir cenaze töreni yapmamıştır.”

Melengeç Gazetesi 19 ekim 1973 Cuma günü Halikarnas Balıkçısı’nın ölümü nedeniyle acıyı şu ilanla belirtmiştir;

"Bodrum'un kıymetli üstadı HALİKARNAS BALIKÇISI’nın vefatı nedeniyle duydukları büyük acıyı paylaşır, tüm Bodrum’lulara baş sağlığı dileriz.”

Menüye dön
 

HALİKARNAS BALIKÇISI’NIN VASİYETİ

Şadan Gökovalı, (Manevi oğlu) Halikarnas Balıkçısı’nın kendisine yaptığı vasiyeti şöyle anlatıyor;

"Yazacağım bunlar ama belki yazamadan giderim. Sana şimdiden söylemiş olayım. Bodrum’a gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok sevdim. Hayli hizmetim de geçti. Belediye’yede yazmak istiyorum ama sana söyleyeyim daha iyi. Mindos kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice’ye de (son eşi) bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha... Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu diken mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış şu tarihte doğup şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş. Eh bizim tekne su almaya başladı. Şatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat (oğlu) sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmir’e gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrum’u severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar arasıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçı’ya bir Merhaba yaraşır.”

Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının yerini nasıl tespit ettiğini kızı İsmet Noonan kendisiyle yaptığımız şöyle anlattı;

"1972 yılında babamla beraber Bodrum’a geldik. Artemis pansiyonda kaldık. Babam hasta olduğu için yanından hiç ayrılmıyordum. Babamın Hasip diye bir arkadaşı vardı. Bana onun yanına gideceğini söyledi. Turizm müdürü Çam’ı, arkadaşı Hasip’i ve Belediye Başkanını alarak gömülmek istediği yeri göstermiş. Biz babamın naaşını getirdiğimizde mezar hazırlanmıştı.”

Menüye dön
 


BALIKÇI'DAN SEÇMELER

Bodrum hem doğanın olağanüstü güzelliğini, hem de tarihin şanlı hatıralarını kendinde toplayan ak pak bir Akdeniz köşesidir.

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı

Gece yıldızları tek tük görünen mıymıntı şeyler değildir. Yıldız kalabalığına engin gece dar gelir. Sanki parıltılarıyla göğü sarsıp gürlerler. Hele ufukta ay bir görünekoysun, evren bir peri masalına döner.

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı

"Mavinin asıl canı ciğeri, gönlü olan maviliği ilk olarak mal eden ben değilim. İlk yıllardan beri şehir mavi esen delikanlı Meltem Tanrısı Zefiros’un adından Zefiriya diye anıldı."

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı

"Burası engin göklerin memleketidir. İçten gelen bir türküyü kapıp koyuverin. Uzaklaştıkça, türkü gökte masmavi olur. Işık burada yalnız karanlığı aydınlatmakla kalmaz. Aydınlattığı maddeyi değiştirir ve bir şair rüyasına çevirir. Başka yerlerde ölüp nur içinde yatacağına, burada nur içinde yaşanır."

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı

"Gün her tarafta mavi bir nurdur. Öyle mavi ki insan maviyi toplamak için avucunu göğe açacak ve elini yanaştırıp bakınca, avucunun mavileşmediğine şaşıracak."
Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı
 

Bu adalar kendi güzelliklerine hayran kalsınlar diye adalar denizi gerdanını onlara ayna eder. Adacıklar böylece sudaki akisleriyle.beşiklenir. Adalar denizler, denizler adalar. İşte adalar denize Arşipel, Ege, Akdeniz.

Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı

Menüye dön