Birgül Oğuz Hah
2014 Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü
Birgül Oğuz


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

22.07.2015

 


 
  Editor"Hah" okuması zor öykülerden oluşuyor, her okurun kolayca seveceği türden değil. Bu öykülerde anlatılan duygular bir karakterin duyguları değil, soyutlanmış, insandan bağımsız hale getirilmiş duygular. Örneğin babanın ölümü, soyutlanmış bir yas olarak aktarılıyor. Soyutlama okurken kuşkusuz okura daha fazla iş düşüyor, karakterden bağımsız olarak anlatılan duyguyu bir karaktere, dolayısıyla okurun kendisine bağ(laması gerekiyor anlayabilmek için.Oğuz’un öyküleri de tüm bağlardan kopartılmış, salt dilsel bir haz için kurgulanmışlar. Şiir olarak okunacak metinler.
(Asuman Kafaoğlu-Büke)

  Nazlı Doğan, “Bu bir ağıttır, okuduğum!”
Birgün Kitap Eki, 1 Aralık 2012

http://www.metiskitap.com

Birgül Oğuz’un ikinci kitabı olan Hah, alıştığımız metinlerin tümünün dışında. Yazar, alışılmış öykü biçimlerinin dallarına basa basa yükselmiş sanki. Okuyucuyu bir keşfe çıkartıyor. Seyirciyi mi demeli… Acayip bir seyir halindeyiz çünkü kitap boyu. Ölümü defalarca tadıp, mutluluğa öykünmüyoruz. Şefkatten çok uzaktayız. Hüznün dibine çökmüş, soluklanıyoruz.

Kitapta bölümlerin her birinde başka bir tat başka bir dil başka bir üslup ve başka bir akasya ağacı… Karşılaşıyor, tanık oluyoruz. Artık sessiz kalmak zor.
Bu bir şiirdir, okuduğum!

Çünkü diyor ki yazar: “Bilmezler ki gölge, ağacın yere düşen düşüncesidir. Bir dudağın rüzgârı yeter onu dağıtmaya. İşte o zaman karışır Akasya. İki sallanır, üç hışıldar. Nasıl hışıldadıysa bir zaman anamın rüzgârıyla.” (s.16)
Kitabın tüm bölümleri aynı paydada buluşuyor, yas. Bölümler arasında ilerlemeye devam ediyorum ayaklarım çıplak. Bir ağaç görüyorum. Meyvelerini toplamak için çomakla dallarına vurduğumda içinden yas akıyor, kum gibi üzerime yığılıyor, ölüm kokusu karışıyor kine, sevda var oluyor kanadında kuşun, parıldıyor.
Bu bir tiyatro oyunudur, okuduğum!

“İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı, doğrudur. Ama illa aklıyla mı bilmeli insan? İşte göğsüyle de bilmeyi bilen bilir: Fecrin kirpiklerini görmek güzeldir.” (s.17) Derken iki cümle beliriyor işte zihnimde. ‘Avuçlarındaki yaşam çizgileri kesik insanların öyküsü’ ve ‘ O kadar yüksekte olsam ben de görürdüm nereye gideceğimi’. İkinci cümle kuşların göçüne söylenmiş cümledir, düşünüyorum, buluyorum. Cümlelerin kime ait olduğunu düşünüyorum, zorluyorum zihnimi. Bana mı yoksa başka bir yazara mı? Cümleleri tekrar tekrar söylüyorum seslice. Ve zihnim beni yazdığım bir eleştiriye götürüyor. Mahir Günşıray’ın yönettiği Beklerken oyunu üzerine yazdığım metne bakıyorum, o zaman neden bu ismi aklıma kazımadığıma üzülüyorum. Yazar: Birgül Oğuz. Aklım bana güzel bir oyun oynamış. ‘Avuçlarındaki yaşam çizgileri kesik insanların öyküsü’ diye bahsetmişim oyundan, Birgül Oğuz’un cümlesi üzerine: ‘O kadar yüksekte olsam ben de görürdüm nereye gideceğimi’. Birbiriyle elbette çok bağlantılı ama aslında ayrı disiplinler olan öykü ve oyun yazarlığının, bir yazar üzerinde böylesine buluşması çok heyecan verici.
Bu bir saygı duruşudur, okuduğum!

Bir eserin üretkenliğe ve okumaya itmesi önemlidir benim için. Kitaptaki göndermeler, değinmeler, bahsi geçenler kitabı tamamlıyor. T. S. Eliot, Leylâ Erbil, Roland Barthes’tan yaptığı alıntılar bölümlerin özetleri gibi. Bunun yanı sıra onlarca yazara selâm edip küllü sesi ve kırçıl diliyle ölüm oruçlarının önünde saygı duruşu yapan bir yazar. Özellikle ‘Devr’ bölümü dediğime tam da karşılık gelen bir bölüm. Aynı zamanda bu bölüm, sanıyorum hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak sahneler yarattı zihnimde. Görselliği böylesine güçlü kurması birçok şeyi güçlendiriyor aslında. Bu yüzden de kitabı okurken insanın birkaç sayfa da Roland Barthes okuyası geliyor ya da birkaç sayfa bir şey karalamak istiyor hemen...
Bu bir tespitler kitabıdır, okuduğum!

“...Ölmüyoruz işte, hiç öldük mü, kalakaldık burada. Acı insanları bir araya getirir ama bir arada tutmaz. Beni kavmimle bir tutmayın. Çaycıyım ben, ağlayıcı, tedarikçi, refakatçi.” (s. 23) Bu bir betimleme kılavuzudur, okuduğum!

“...Ama sesler vardı, sesler bir ânı bir âna ustalıkla ilikleyen: Bardakların içinde dönen kaşıkların şıkırtısı, çaya uzanan dudakların höpürtüsü, çekilen bir tespih, çat çat, bir iç geçirme, tik tak ve Gül’ün odasından canhıraş fırlayıp evin duvarlarına çarpa çarpa pelte olduktan sonra ayak uçlarımıza yığılan bir hece:ba”
Bu bir sesler sözlüğüdür, okuduğum!

Birgül Oğuz, sesleri ve yansımaları kullanış biçimiyle gözünüzde canlandıramadığınızı seslerle yaptırıyor. Bir öykü okurken kafamızda bir ya da bir sürü görüntü oluşur mutlaka. Ama bu kitapta gözümüzde canlanmayanlar kulaklarımızda uğulduyor. Bu ki Zeki Demirkubuz ve/veya Reha Erdem filmlerinin tadıyla buluşturuyor. Üçünün de ses kullanımındaki titizliği ve buna verdiği değer aynı tadı yaratıyor. Bir öykü okurken ses hayal etmek/ettirmek olağanüstü bir etki yaratıyor.  Bu bir güzellemedir, okuduğunuz!

Kitabı okurken mümkünse İbrahim Maalouf dinleyiniz. Sizi soktuğu haller karşısında savunmasız kalmamak için bu kitabı evinizde okuyunuz. Sokaklara dağıttığı yası saklayınız. Seslice söylediğiniz düşüncelerinizi sansürlemeyiniz. Kusurlarınızı heceleyiniz. Yaptırdığı hesapla bir sınır çiziniz tam önünüze. Tüm imgeleri karşısında çıplak kalınız...

Tutulamamış yasa ağıt: 'HAH'"
Neslihan Önderoğlu
Edebiyat Haber, 13 Nisan 2013

http://www.metiskitap.com

"Yas tutamamak, ölüm ve yeniden doğumun büyük, insanca döngüsüne girememektir." Robert Jay Lifton Birgül Oğuz, ilk öykü kitabı Fasulyenin Bildiği’nden uzun bir süre sonra bu kez yas üzerine bir kitapla okuyucunun beğenisini topluyor. Aslında HAH için bir öykü kitabı demek çok zor. HAH, tek tek öykülerden ziyade konusu yas olan bir uzun metin, bir novella, ama dil yapısı, söyleyiş tarzı ile de bir şiir, tutulamamış, tamamlanamamış olan bir yasa ağıt aynı zamanda.

Ölüm kayıpların en somutudur. Yas tutma ise herhangi bir yitim ya da değişikliğe verilen psikolojik yanıt, iç dünyamız ile gerçeklik arasında bir uyum sağlayabilmek için yaptığımız uzlaşmadır. HAH’ta bu uzlaşma dönemi iki safhadan oluşuyor. Birincisi, kendisi için ne anlama geldiğini yeniden değerlendirmek üzere ilişkiyi gözden geçirme. İkincisi, onu geleceği olmayan bir anıya dönüştürme. Ya da dönüştüremeyerek bitmeyen, rehabilite olamamış bir yasın içine gömülme. Kitapta her iki sonuca da ulaşmak mümkün.

Türkiye’nin tarihi aslında yas yasağı ile doludur. Pek çok toplumsal travmanın görmezden gelinerek, yadsınarak, yok sayılarak üzeri örtülmüştür. Kolay unutan bir toplum olmanın nedeni belki de budur. Oysa yası tam olarak tutulmamış kayıplar, yaşamımıza gölge düşürür, enerjimizi yutar ve bağlantı kurma yeteneğimizi bozar. Eğer yas tutamıyorsak eski sorunların, düşlerin ve ilişkilerin kölesi olarak kalırız. Yitirilen şey çok sevilen bir insan olabileceği gibi, bir umut, bir ülkü, bir dostluk, terk edilen eski yaşantı hatta eski bir kendilik olabilir. Birgül Oğuz, HAH’ta ölümü bütün bunlara bir prototip olarak ele alıyor. Yani beklenmedik bir şekilde ölen “üzgün uzun” bir babanın yasını tutarken onu kişisel bir yas olmaktan çıkarıp babanın kişiliğinde temsil edilen 12 Eylül travmasının neden olduğu toplumsal bir yasa dönüştürüyor. Güncel kayıpla başa çıkabilmek için geçmişteki “yası tamamlanmamış kayıplarla” karşılaşmaya zorluyor kendini ve okuyucuyu. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Temsil, telafi ve idrak edilemez olanı temsil, telafi ve idrak etmeye çalışıyor.”

Kitap üç bölümden oluşuyor: “TUZ RUHUN”, “DAN” ve “SU RUHU”. Bu bölümlerin isimleri aslında yasın evrelerini anlatıyor. Gerçekten de ilk bölümde ölüm tıpkı bir tuz ruhu gibi yakıcı ve yıkıcılığıyla okuyucunun içine düşüyor ve bu sayede kişisel bir yastan ziyade kolektif bir yasa evriliyor. Çünkü her kayıp bizi kaçınılmaz bir keder içine sürükler ve her kayıp tüm geçmiş kayıpları canlandırır.

İlk bölüm yasın ilk evresini oluşturuyor; keder. Öfke, yadsıma, bölme (zihnin bir yanının yadsırken, bir yanının yitimi bilmesi), pazarlık ve yitimin gerçekliği yavaş yavaş içimize işledikçe oluşan sıkıntıyla örülü tepkiler, düşler, hayaller bu kederin tipik belirtileri. “Dön” ve “Dur” adlı öykülerde ölüm tazeyken gösterilen bu tepkileri izliyoruz. Karşımızda daha kentli ve bireyleşmiş bir aile var. Yasın kolektif evresini oluşturan cenaze, taziye ziyaretleri, irmik helvaları, mevlitler, teselli sözleri “Dur” adlı öyküde bütün bu ritüellerin bilirkişisi Şükran Teyze’de vücut buluyor ve sağaltıcı değil öfkelendirici oluyor. Geleneksel aile tipinde kişiler birbirlerinin acılarını paylaşıp hafifletebilirken burada birbirlerinin yaralarını saramadıkları gibi acılarını yalnız yaşamak istiyor: “Beni burada unutsalar. Perdeyi sımsıkı çekip savrulsalar. Şakağımda bekleyen namluyla baş başa kalsam. Oturup kendime üzgün uzun bir çukur açsam. İçine girip uyusam. Uyudukça tenhalaşsam. Uzak olsam…” (“Dur”, sayfa 26.)

Birbirlerinin acısına da öfkeleniyorlar: “Bir dilim olsa bas bas diyeceğim: savulun! Bu nasıl çember, daralıyor. Dudaklar durmuyor, şiddetleniyor rüzgâr. Bu nasıl çember, soluk aldırmıyor…” (“Dön”, sayfa 16.) Bu öfke anlatıcının dilinde en çok anneye yöneliyor: “Zamanın pimini o ara çekişimi, anamı ben ve benimle birlikte ölümü doğurmaktan vakitsizce men edişimi, son sözümü de bu uğurda kullanışımı, yani artık hatırsız, yasasız, azade ve dilsiz bir doğumsuz olduğumu, yani anımsamanın ben bu tenhaya tutundukça tedavülden kalktığını bana söyletmeyin”. (“Dön”, sayfa 18.) Zaman zaman da yaratıcıya ve diğerlerine: “Yarabbim her neredeysen çık ortaya… Dön, sayfa 17) , (Kavmim ağlıyor çünkü Allah çocuklarını sevmiyor. Allah yazıyor kara kara ama herkes okuyor mu bakalım. Ben okumam mesela. Beni saymayan Allahı ben hiç saymam. Beni kavmimle bir araya getiren basit bir ağrıdır yalnızca…” (“Dur”, sayfa 23.)

“DAN” adlı ikinci bölümde tek öykü var; “Devr”. Birinci bölümdeki “De” adlı öykü ve ikinci bölümün tek öyküsü olan “Devr”, özdeşimler üzerinde ilerliyor. Özdeşim, bir başka kişinin bazı yönlerini, ülkülerini ve işlevlerini üstümüze alarak gerçekleştirdiğimiz bilinç dışı bir süreçtir. Kaybettiğimiz ilişkiden, gereksinim duyduğumuz bir şeyi kendimize mal ederiz. Diğer bir deyişle “Devr” alırız. Birgül Oğuz, bu özdeşimi kaybedilen babanın siyasi kişiliği ile kuruyor: “Anladım, hiç iyi değil hiç iyi değil, hiç durmadan anladım. Pahası hayat olan bir dava bu, bir cür’et. Bedeli gizlice ve azar pıssst azar ödenecek ve zamanı geldiğinde baba, bir ihtilal daha var deyip gidecek…” (“De”, sayfa 31.) Yaşı gereği aslında hiç mağduru olmadığı bir yası “vekâleten” tutuyor: “Devraldığım bayrağın ortası delik, rengi karaydı. Cür’etin ve babamın yasını bu bayrakla tutacaktım. Sonra da üstümdeki toprağı silkip cür’et edecektim…” (“De”, sayfa 32.)

Bu özdeşleşme süreci bir çeşit çelişki de içeriyor. Babanın inancını, davasını, yıkıma uğramış bir toplumsal hareketin yasını üstüne aldıkça babaya olan bağımlılık da azalıyor: “… başka ağızlardan başını çıkarmış başka ölülere el edip n’aber? Diyorlardı, ne güzel bir sabah ama, ah, alıştın ölülüğe?” (“Devr”, sayfa 47.)

“Ama dünyanın tuzu sensin, unutma, diyor baba, bir ihtilal daha var. Elime çok –ama çok- çok ağır bir şey tutuşturuyor. Seke seke uzaklaşıyor koridorda sonra. Ya hu! Olacak şey mi bir babanın seke seke koşması koridorda?” (“Devr”, sayfa 53.)

Üçüncü bölüm olan “SU RUHU”nda hayatını suda sonlandıran babayla adım adım bir hesaplaşma, sorgulama, ödeşme ve ayrışma seziliyor. Yani tuz ruhu suyun içinde sönüyor ve dinginleşiyor. İlk öykü olan “Değ”de anlatıcı ölen babanın ölüm ilamı için nüfus müdürlüğüne gidiyor.

İkinci öykü olan “An”da anlatıcı, acısını yalnız yaşamak için kaçtığı Ada’dan annesinin ısrarıyla tekrar şehre dönerken yaptığı vapur yolculuğunda tek başına yaşadığı yas sürecini ve o süre boyunca hayatını suda sonlandıran babanın hayaliyle yüzleşmesini anlatıyor: “Baba yatağın kenarına oturdu, çabucak. Rû’ya’nın terli saçlarını okşamaya başladı, yanağına, alnına dokundu, anlamak istiyordu, nasılsın diyordu, çok uzaklardan bir sürü haber getirdim sana diyordu…” (“An”, sayfa 75.)

Son öykü olan “Çık”ta ise ölen baba bir anlamda yeniden öldürülerek mezara konuyor ve bizzat babanın ağzından anlatılıyor bu çürüme hikâyesi. Beden çürüyüp yok olurken sözcükler ve dil de deformasyona uğruyor. Böylece yasın ikinci ve son evresi tamamlanmış oluyor: onu geleceği olmayan bir anıya dönüştürme.

Birgül Oğuz bu yas sürecinde içselleştirmiş olduğu edebi metinler ile de ilişki kuruyor. Öykülerin tümünde italik ile yazılmış olan bölümler ya doğrudan ya da yazarın kendi diliyle harmanlanarak bu yas sürecine eşlik/duygudaşlık ediyor. Leyla Erbil, Oğuz Atay, Bilge Karasu, İsmet Özel, Ahmed Arif, Kemal Varol, Özge Dirik, Kazancı Bedii’den tutun Joyce, Shakespeare hatta Eski Ahit ve İncil’e kadar geniş bir yelpazede.

Biraz da kitabın anlatım diline değinecek olursak başlangıçta da belirttiğimiz gibi şiire göz kırpan bir dil başköşede oturuyor. Metnin bütününe hâkim olan bir ritim duygusu var. Öyle ki okuyucu bazı bölümleri sesli okuma ihtiyacı hissedebiliyor. Öykülerin hemen tamamında tekrarlanan başta “Hah” sözcüğü olmak üzere, ha-ha, ah, aha, ha gibi sesler bu ritim duygusunu güçlendiriyor.

“Hah” sözcüğünün metindeki ritim işlevinin yanı sıra çok önemli bir anlamı daha var. Psikolojide yas tutan kişi içe alınmış olan kaybı (inroject: içe alınmış nesne) sıklıkla bedenden ayrı bir ses olarak hisseder. (Vamik D. Volkan and Elizabeth Zintl. Life After Loss: The Lessons of Grief) Dikkat edilecek olursa “hah” aslında tam da böyle bir ses. Sadece Türkçe sözlükteki, beklenen bir şey olduğunda duyulan sevinç ve onama anlamıyla kullanılmıyor öykülerde. Bir ses olarak Türkçedeki bütün söylemleriyle, yani bazen bir reddediş, bazen bir burun kıvırma ve küçük görme, bazen inkâr ve alay, bazen de içteki çok büyük bir sıkıntıyı dışa haykırma anlamında sürekli meal değiştiriyor. Bu da yukarıda saydığımız yas tutma sürecinin bütün evrelerine (öfke, yadsıma, bölme, pazarlık ve sıkıntı) tekabül ediyor.

Metis’in nefis kapak tasarımı, renk seçimi ve dizgisi ile de taçlanan HAH, “yas tutma” üzerinde uzun süre düşünülmeye teşne, incelikli bir çalışma.

Tutulamamış yasa ağıt: 'HAH'
Neslihan Önderoğlu
Edebiyat Haber, 13 Nisan 2013

http://www.metiskitap.com

"Yas tutamamak, ölüm ve yeniden doğumun büyük, insanca döngüsüne girememektir." Robert Jay Lifton Birgül Oğuz, ilk öykü kitabı Fasulyenin Bildiği’nden uzun bir süre sonra bu kez yas üzerine bir kitapla okuyucunun beğenisini topluyor. Aslında HAH için bir öykü kitabı demek çok zor. HAH, tek tek öykülerden ziyade konusu yas olan bir uzun metin, bir novella, ama dil yapısı, söyleyiş tarzı ile de bir şiir, tutulamamış, tamamlanamamış olan bir yasa ağıt aynı zamanda.

Ölüm kayıpların en somutudur. Yas tutma ise herhangi bir yitim ya da değişikliğe verilen psikolojik yanıt, iç dünyamız ile gerçeklik arasında bir uyum sağlayabilmek için yaptığımız uzlaşmadır. HAH’ta bu uzlaşma dönemi iki safhadan oluşuyor. Birincisi, kendisi için ne anlama geldiğini yeniden değerlendirmek üzere ilişkiyi gözden geçirme. İkincisi, onu geleceği olmayan bir anıya dönüştürme. Ya da dönüştüremeyerek bitmeyen, rehabilite olamamış bir yasın içine gömülme. Kitapta her iki sonuca da ulaşmak mümkün.

Türkiye’nin tarihi aslında yas yasağı ile doludur. Pek çok toplumsal travmanın görmezden gelinerek, yadsınarak, yok sayılarak üzeri örtülmüştür. Kolay unutan bir toplum olmanın nedeni belki de budur. Oysa yası tam olarak tutulmamış kayıplar, yaşamımıza gölge düşürür, enerjimizi yutar ve bağlantı kurma yeteneğimizi bozar. Eğer yas tutamıyorsak eski sorunların, düşlerin ve ilişkilerin kölesi olarak kalırız. Yitirilen şey çok sevilen bir insan olabileceği gibi, bir umut, bir ülkü, bir dostluk, terk edilen eski yaşantı hatta eski bir kendilik olabilir. Birgül Oğuz, HAH’ta ölümü bütün bunlara bir prototip olarak ele alıyor. Yani beklenmedik bir şekilde ölen “üzgün uzun” bir babanın yasını tutarken onu kişisel bir yas olmaktan çıkarıp babanın kişiliğinde temsil edilen 12 Eylül travmasının neden olduğu toplumsal bir yasa dönüştürüyor. Güncel kayıpla başa çıkabilmek için geçmişteki “yası tamamlanmamış kayıplarla” karşılaşmaya zorluyor kendini ve okuyucuyu. Kitabın arka kapağında belirtildiği gibi “Temsil, telafi ve idrak edilemez olanı temsil, telafi ve idrak etmeye çalışıyor.”

Kitap üç bölümden oluşuyor: “TUZ RUHUN”, “DAN” ve “SU RUHU”. Bu bölümlerin isimleri aslında yasın evrelerini anlatıyor. Gerçekten de ilk bölümde ölüm tıpkı bir tuz ruhu gibi yakıcı ve yıkıcılığıyla okuyucunun içine düşüyor ve bu sayede kişisel bir yastan ziyade kolektif bir yasa evriliyor. Çünkü her kayıp bizi kaçınılmaz bir keder içine sürükler ve her kayıp tüm geçmiş kayıpları canlandırır.

İlk bölüm yasın ilk evresini oluşturuyor; keder. Öfke, yadsıma, bölme (zihnin bir yanının yadsırken, bir yanının yitimi bilmesi), pazarlık ve yitimin gerçekliği yavaş yavaş içimize işledikçe oluşan sıkıntıyla örülü tepkiler, düşler, hayaller bu kederin tipik belirtileri. “Dön” ve “Dur” adlı öykülerde ölüm tazeyken gösterilen bu tepkileri izliyoruz. Karşımızda daha kentli ve bireyleşmiş bir aile var. Yasın kolektif evresini oluşturan cenaze, taziye ziyaretleri, irmik helvaları, mevlitler, teselli sözleri “Dur” adlı öyküde bütün bu ritüellerin bilirkişisi Şükran Teyze’de vücut buluyor ve sağaltıcı değil öfkelendirici oluyor. Geleneksel aile tipinde kişiler birbirlerinin acılarını paylaşıp hafifletebilirken burada birbirlerinin yaralarını saramadıkları gibi acılarını yalnız yaşamak istiyor: “Beni burada unutsalar. Perdeyi sımsıkı çekip savrulsalar. Şakağımda bekleyen namluyla baş başa kalsam. Oturup kendime üzgün uzun bir çukur açsam. İçine girip uyusam. Uyudukça tenhalaşsam. Uzak olsam…” (“Dur”, sayfa 26.)

Birbirlerinin acısına da öfkeleniyorlar: “Bir dilim olsa bas bas diyeceğim: savulun! Bu nasıl çember, daralıyor. Dudaklar durmuyor, şiddetleniyor rüzgâr. Bu nasıl çember, soluk aldırmıyor…” (“Dön”, sayfa 16.) Bu öfke anlatıcının dilinde en çok anneye yöneliyor: “Zamanın pimini o ara çekişimi, anamı ben ve benimle birlikte ölümü doğurmaktan vakitsizce men edişimi, son sözümü de bu uğurda kullanışımı, yani artık hatırsız, yasasız, azade ve dilsiz bir doğumsuz olduğumu, yani anımsamanın ben bu tenhaya tutundukça tedavülden kalktığını bana söyletmeyin”. (“Dön”, sayfa 18.) Zaman zaman da yaratıcıya ve diğerlerine: “Yarabbim her neredeysen çık ortaya… Dön, sayfa 17) , (Kavmim ağlıyor çünkü Allah çocuklarını sevmiyor. Allah yazıyor kara kara ama herkes okuyor mu bakalım. Ben okumam mesela. Beni saymayan Allahı ben hiç saymam. Beni kavmimle bir araya getiren basit bir ağrıdır yalnızca…” (“Dur”, sayfa 23.)

“DAN” adlı ikinci bölümde tek öykü var; “Devr”. Birinci bölümdeki “De” adlı öykü ve ikinci bölümün tek öyküsü olan “Devr”, özdeşimler üzerinde ilerliyor. Özdeşim, bir başka kişinin bazı yönlerini, ülkülerini ve işlevlerini üstümüze alarak gerçekleştirdiğimiz bilinç dışı bir süreçtir. Kaybettiğimiz ilişkiden, gereksinim duyduğumuz bir şeyi kendimize mal ederiz. Diğer bir deyişle “Devr” alırız. Birgül Oğuz, bu özdeşimi kaybedilen babanın siyasi kişiliği ile kuruyor: “Anladım, hiç iyi değil hiç iyi değil, hiç durmadan anladım. Pahası hayat olan bir dava bu, bir cür’et. Bedeli gizlice ve azar pıssst azar ödenecek ve zamanı geldiğinde baba, bir ihtilal daha var deyip gidecek…” (“De”, sayfa 31.) Yaşı gereği aslında hiç mağduru olmadığı bir yası “vekâleten” tutuyor: “Devraldığım bayrağın ortası delik, rengi karaydı. Cür’etin ve babamın yasını bu bayrakla tutacaktım. Sonra da üstümdeki toprağı silkip cür’et edecektim…” (“De”, sayfa 32.)

Bu özdeşleşme süreci bir çeşit çelişki de içeriyor. Babanın inancını, davasını, yıkıma uğramış bir toplumsal hareketin yasını üstüne aldıkça babaya olan bağımlılık da azalıyor: “… başka ağızlardan başını çıkarmış başka ölülere el edip n’aber? Diyorlardı, ne güzel bir sabah ama, ah, alıştın ölülüğe?” (“Devr”, sayfa 47.)

“Ama dünyanın tuzu sensin, unutma, diyor baba, bir ihtilal daha var. Elime çok –ama çok- çok ağır bir şey tutuşturuyor. Seke seke uzaklaşıyor koridorda sonra. Ya hu! Olacak şey mi bir babanın seke seke koşması koridorda?” (“Devr”, sayfa 53.)

Üçüncü bölüm olan “SU RUHU”nda hayatını suda sonlandıran babayla adım adım bir hesaplaşma, sorgulama, ödeşme ve ayrışma seziliyor. Yani tuz ruhu suyun içinde sönüyor ve dinginleşiyor. İlk öykü olan “Değ”de anlatıcı ölen babanın ölüm ilamı için nüfus müdürlüğüne gidiyor.

İkinci öykü olan “An”da anlatıcı, acısını yalnız yaşamak için kaçtığı Ada’dan annesinin ısrarıyla tekrar şehre dönerken yaptığı vapur yolculuğunda tek başına yaşadığı yas sürecini ve o süre boyunca hayatını suda sonlandıran babanın hayaliyle yüzleşmesini anlatıyor: “Baba yatağın kenarına oturdu, çabucak. Rû’ya’nın terli saçlarını okşamaya başladı, yanağına, alnına dokundu, anlamak istiyordu, nasılsın diyordu, çok uzaklardan bir sürü haber getirdim sana diyordu…” (“An”, sayfa 75.)

Son öykü olan “Çık”ta ise ölen baba bir anlamda yeniden öldürülerek mezara konuyor ve bizzat babanın ağzından anlatılıyor bu çürüme hikâyesi. Beden çürüyüp yok olurken sözcükler ve dil de deformasyona uğruyor. Böylece yasın ikinci ve son evresi tamamlanmış oluyor: onu geleceği olmayan bir anıya dönüştürme.

Birgül Oğuz bu yas sürecinde içselleştirmiş olduğu edebi metinler ile de ilişki kuruyor. Öykülerin tümünde italik ile yazılmış olan bölümler ya doğrudan ya da yazarın kendi diliyle harmanlanarak bu yas sürecine eşlik/duygudaşlık ediyor. Leyla Erbil, Oğuz Atay, Bilge Karasu, İsmet Özel, Ahmed Arif, Kemal Varol, Özge Dirik, Kazancı Bedii’den tutun Joyce, Shakespeare hatta Eski Ahit ve İncil’e kadar geniş bir yelpazede.

Biraz da kitabın anlatım diline değinecek olursak başlangıçta da belirttiğimiz gibi şiire göz kırpan bir dil başköşede oturuyor. Metnin bütününe hâkim olan bir ritim duygusu var. Öyle ki okuyucu bazı bölümleri sesli okuma ihtiyacı hissedebiliyor. Öykülerin hemen tamamında tekrarlanan başta “Hah” sözcüğü olmak üzere, ha-ha, ah, aha, ha gibi sesler bu ritim duygusunu güçlendiriyor.

“Hah” sözcüğünün metindeki ritim işlevinin yanı sıra çok önemli bir anlamı daha var. Psikolojide yas tutan kişi içe alınmış olan kaybı (inroject: içe alınmış nesne) sıklıkla bedenden ayrı bir ses olarak hisseder. (Vamik D. Volkan and Elizabeth Zintl. Life After Loss: The Lessons of Grief) Dikkat edilecek olursa “hah” aslında tam da böyle bir ses. Sadece Türkçe sözlükteki, beklenen bir şey olduğunda duyulan sevinç ve onama anlamıyla kullanılmıyor öykülerde. Bir ses olarak Türkçedeki bütün söylemleriyle, yani bazen bir reddediş, bazen bir burun kıvırma ve küçük görme, bazen inkâr ve alay, bazen de içteki çok büyük bir sıkıntıyı dışa haykırma anlamında sürekli meal değiştiriyor. Bu da yukarıda saydığımız yas tutma sürecinin bütün evrelerine (öfke, yadsıma, bölme, pazarlık ve sıkıntı) tekabül ediyor.

Metis’in nefis kapak tasarımı, renk seçimi ve dizgisi ile de taçlanan HAH, “yas tutma” üzerinde uzun süre düşünülmeye teşne, incelikli bir çalışma.


Hah derin tesirler yaratacak bir sessizliğin kitabı..
Duygu Aksoy Dağ Medya, 29 Kasım 2014
http://www.metiskitap.com

Üzerine susulması gereken bir kelime, "yas"...
Ölümü kabullenişi ritüele dönüştüren, acıyı hafiflettiği kadar da derinleştiren, öleni bir anıya dönüştürme deneyimini içeren bir süreç aynı zamanda.. Ölüm ise, bir yanıyla geride kalanların hayatlarını yeniden kurmalarını zorunlu kılan bir hakikat, hala hayatta olanlar için değişimin en güçlü sâiki...

Birgül Oğuz’un 2007 yılında yayımladığı Fasulyenin Bildiği adlı öykü kitabının ardından yayımlanan ikinci kitabı Hah ölüm ve yas üzerine.. Birbirinden farklı fakat aynı tema üzerinden izleyen hikayelerden oluşan Hah derin tesirler yaratacak bir sessizliğin kitabı.

Yazar, hikayesini ölen babası Üzgün Uzun’a ithaf etmiş. Tüm hikaye baba ve ölüm teması üzerine kurulu bu yüzden. Babanın ölümüyle ardında bıraktığı acıyı okuyucuyla paylaşan yazar okuyucunun tanıklığında yarım kalmış bir yası tamamlıyor belki de.

Birgül Oğuz aldığı bir ödülle dikkatimi çekmiş yazarlardan. Geçen aylarda "Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü"nü genç edebiyatçı Hah adlı öyküsüyle kazandı haberini okuduğumda içimde bir merak oluştu. Edebi eserleri aldıkları ödüllere göre değerlendirmenin doğru olmadığına her zaman inanmışımdır oysa. Hatta edebiyat ödüllerine biraz mesafeli yaklaşmaktan yanayımdır. Fakat bir eserin aldığı ödülle raflardaki diğer eserlerin bir adım önüne geçtiği de aşikar. İyi yazarlarla tanışmak için ödüllerin iyi birer vesile olduğunu inkar etmemek lazım sanırım...

Kitap adıyla da ilgi çekiyor. Hah, ah yerine kullanılmış bir ünlem aslında, bunu yazar satır arasında kendisi söylüyor. "Ama ha hah, ha âh ne fark ederdi".. Fakat bu Hah bildiğimiz âh’tan farklı, biraz ümitsiz, biraz da kızgın bir edayla söylenmiş gibi..İsmet Özel’in dizesini ödünç alırsak "âhla istidâ edilemeyecek ahvallerimiz" için kullanılmış sanki..

Birgül Oğuz kitabın daha içindekiler bölümünde özgün ve farklı bir dile sahip olduğunun sinyallerini vermiş. "Tuz Ruhu", "Dan" ve "Su Ruhu" adlı üç bölümden oluşan Hah metaforik diliyle okuması dikkat ve titizlik isteyen bir kitap. Tuz ruhu, çocukluğun biraz da gençliğin temsiliyken, su ruhu babayı temsil ediyor olmalı.. "Ama dünyanın tuzu sensin diyor baba"..bir bölümde. Tuzun yakıcılığı suda (babada) eriyip sakinleşiyor bir bakıma..

Kitabın oldukça ince olması büyük avantaj okuyucu için. İnce kitapları herkes gibi ben de severim, fazlalıkları atmayı başarabilen yazarların marifeti olduklarını düşünürüm çünkü.. Hah da tam 88 sayfalık bir öykü toplamı..

Hikayelerdeki içeriksel bütünlüğe rağmen, anlatıcılar ve zaman sürekli değişime uğruyor. Bu anlamda birçok ana karakter/anlatıcı mevcut. Hatta "Çık" adlı bölümde anlatıcı bir ölü. Bu durum kitaptaki anlatımı zenginleştirirken konu birliği yas halinden çıkmamıza olanak tanımıyor yine de.  Yazarın dil ve üslûbuna yoğun bir şiirsellik hakim..

Bunu daha kitabın ilk cümlelerinde görmek mümkün. "Şükürler olsun beni vakitsiz azat eden anama. Ben serin, ben tenhayım. Akasya’nın ağırlığından damlayan cana suret, cana gölge, cana vahayım. Şuur ki cana acıdır, ben şuuru canıma tattırmadım. Ben tenha, dünyanın uzağıyım." ifadeleri bir şiir değil de ne? Özellikle "Kırk" adlı tek sayfalık bölüm tam anlamıyla bir sembolik şiir tadında. Hikayenin hemen her sayfasında ünlü şairlerin dizelerine kâh aynısıyla kâh uyarlanmış halleriyle rastlıyoruz. Birgül Oğuz şiirle arasının ne kadar iyi olduğunu hissettirmiş fazlasıyla. Şiirlerine ve hikayelerine atıflar yapılan şair ve yazarların yelpazesi de oldukça geniş. İsmet Özel’den, Can Yücel’e, Ahmet Arif’ten Leyla Erbil’e, T.S.Eliot’dan Shakespeare’e kadar büyük şairlerden aralara serpiştirilmiş dizelerin hikayenin ana omurgasına yerleşebilmeleri ise yazarın ustalığı olarak anılmalı bana göre..

Yazarın İsmet Özel’e olan ilgisi oldukça dikkat çekici. Onun şiirine bir saygı duruşu niteliğinde alıntı ve uyarlamalara çokça rastlıyoruz kitapta. Yazar için ismet Özel ayrı bir yerde duruyor anlaşılan.. "Dünya o zamanlar, birbirimize raptolduğumuz bir cevherdi","Ve Etkafa’dan bir an olsun tiksinmemeyi başarsam, dünyayı solduracaktım." "Bütün ağırlığını Rûya’ya teslim edip,enginde yatan o berrak sayfada dilediğince gezinme hakkı yoktu." benzeri göndermeler sıklıkla karşımıza çıkıyor..

"Acı insanları bir araya getirir ama bir arada tutmaz"
Yazar ilk hikayelerde ölümü, yas evindeki garip ve çoğu zaman rahatsız edici durumları, yakınlarını kaybedenlere has sitemkar ve isyankar halleri, en hakiki nasihatçi olan ölümün kalplerde ve evlerde bıraktığı izleri anlatmış daha çok. Birlikte yas tutmanın imkansızlığına dikkat çeker gibi, etrafındaki insanlara tahammül edemeyişi de bir kabullenemeyişin göstergesi. "Acı insanları bir araya getirir ama bir arada tutmaz. Beni kavmimle bir tutmayın. Çaycıyım ben, ağlayıcı, tedarikçi, refakatçi."

Örneğin yas evinde isyan ruhunu Gül, sineye çekip teslim olmayı ise Gülnigar temsil ediyor "Dur" adlı hikayede. "İlk soruyu Gül sordu: Allah nasıl biri? Sonra ruhu hışım ve redle bilendi." "Gülnigar ise hiç soru sormadı. Sağ elini sol göğsüne koydu ve bir kalbin ağrısını tarttı durdu." Hem çaycıyım ben hem de ağlayıcı diyen anlatıcı ise bunlardan fazlası olduğuna inanıyordu insanın.."Bizi hem hayatta hem yaşantıda tutan, birbirimize ve dünyaya rapteden bir cevher vardı. Emindim. Çünkü dünyayı idrak ediyorduk ama ne dünya ne idrak bizi öldürebiliyordu. Demek ki biz bunlardan daha fazla bir şeydik." Ölüm onun kaleminde hayatın istisnası olmaktan çıkıp, her anımızı kuşatan bir gerçekliğe dönüşüyor. Kurgusunu babanın ölümü üzerinden kurarken başka ölümlerin de elinden tutmayı ihmal etmemiş yazar. İçselleştirdiği ölüm, babaya has kişisellikten çıkıp, her varlığın ölümüne dikkat kesilen bir hassasiyeti doğuruyor. Balığın ölümü bile söze değer bir konu oluyor onun hikayesinde. Ama biliyor ki balığın yası tutulmaz..

Sene bindokuzyüzeylül zamanları..Siyasi atmosferin yarattığı karanlık zamanlar, sebepsiz ölümler, kaçış ve yıpranışlar.. Babayı öldüren de bir ihtilal. Babası ölen küçük bir çocuğun dilinden zamanın acımasızlığını anlatan yazar babaların hep giden olduğunu ve babalar öldüğünde evlerin de öldüğünü hatırlatıyor.

"Çünkü onlar annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor.."

Yazarın ölüm meselesine dikkati bir yanda dursun, bilgi ve hakikat probleminin vazgeçilmez tartışma konusu akıl ve sezgi düalitesine değinmeyi ihmal etmemesini de gözden kaçırmayalım. Yazar tüm dünya ağrılarını ortak duyumsamamızı sağlayan şeyin kalp bilgisi olduğunu söylüyor. Yas bilgisini de kalp bilgisi olarak doğuştan bildiğimizi, insanın akıl yürütmeksizin bilebilme yeteneğine sahip kalbin, belki de en güçlü ve en sarsılmaz bilgi kaynağı olduğunu hatırlatıyor okuyucuya."..Yas evine mi doğdu da Gül böyle yapıyor? Sahi Gül ne biliyor?"

"Neyseki Gül kalbiyle değil, duadaklarıyla kusur işliyor. Çünkü kalp bir kere kalp oldu mu, dünyanın bütün kalpleriyle bir güplüyor. Eski yasa, eski gergef, eski dava: düşünmüyor, güplüyor. Yoksa kalp değil." "İnsanın canı ezelden beri toprakla tıkalı doğrudur. Ama illa aklıyla mı bilmeli insan? İşte, göğsüyle de bilmeyi bilen bilir. Fecrin kirpiklerini görmek güzeldir." derken de sezginin ve duygunun kapılarını sonuna kadar açıyor yazar.

Birgül Oğuz’un Hah’ı bir şiirin hikaye ya da bir hikayenin şiir olmak istemesi gibi adeta.. Bunu başarabilmek elbette özel bir yetenek ister. Yazar aldığı ödülü fazlasıyla hak etmiş bize göre. Birgül Oğuz’u benim gibi şiirle arası iyi okurların çok etkilenerek okuyacağından hiç şüphemiz yok.
İyi okumalar şimdiden!
  Gölge, ağacın yere düşen düşüncesidir
Asuman Kafaoğlu-Büke,
Radikal Kitap Eki, 18 Ocak 2013

http://www.metiskitap.com

Bu kitabı anlatmaya, bir resmi anlatarak başlamak istiyorum. resimden çok anladığım için değil, görsel olarak anlamak, anlatmayı kolaylaştırdığı için. aklımdaki resim, Kazimir Maleviç’in 1918’de yaptığı ünlü “beyaz üzerine beyaz” adlı tablosu. böyle bir resmi yapmak için, artık resmin devlet ve dine hizmet etmediği, herkes tarafından anlaşılır olmak gibi bir sınırlandırmayı kabul etmediği bir dönemin gelmesi gerekmişti. yine de bugün New York Modern Sanat Müzesi’nde (MOMA) duran resim en olumsuz eleştirilerden nasibini aldı, bir çocuk bile yapabilir diyenler oldu. ne de olsa beyaz bir kare içinde başka beyaz bir kareden ibaret bir tabloydu. Maleviç, süprematizm diye adlandırdığı sanat anlayışını anlattığı manifestosunda, saf duygunun önemini vurguluyordu. süprematizm kavramı yaratıcı sanatın bütün zorunluluklardan, görevlerden arınmasıydı. sanattan beklenen mesaja, öyküye, derse sırtını dönüyordu sanatçı.

Sanat anlayışında bu olgu, bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Edebiyata yansıması daha sonraki yıllarda gerçekleşmiştir. Kurgusal tüm bağlardan kopartılmış bir metni anlamak, olay örgüsü olmadan bir öyküyü takip etmek çok zordur. Özellikle kahraman yoksa, kurguda bütünlük bulmak güçleşir. Birgül Oğuz’un Hah adlı öykü kitabını anlatmak da tam bu nedenlerden dolayı zor. Aynı Maleviç’in soyut resmi gibi, Oğuz’un öyküleri de tüm bağlardan kopartılmış, salt dilsel bir haz için kurgulanmışlar. Şiir olarak okunacak metinler.

Hah üç öyküden oluşuyor. “Tuz Ruhun” adlı birinci öykü, dört bölüme sahip ve “Anam beni doğurmamış” sözleriyle başlıyor. Birgül Oğuz, temasız ve konusuz anlatı içinde doğum ve ölümü anlatıyor. Ölümle sarsılmış bir süreç bu. Babanın yasının tutulduğu, acıyı örtmek için başka şeyler düşünmeye zorlanıldığı günlerin öyküsü. Gelenlere doldurulan çaylar, kaybedileni düşünmekten alıkoyduğu için minnetle servis ediliyor. Bu öyküde yazarın hissettirdiği şey, eğer dursa, bir an için düşünmek zorunda kalsa, acıya dayanamayacağı. Bu yüzden metin başka yönlere akıyor. Başka nesneleri merkeze alarak ölüm etrafında dolaşıyor. Öykü boyunca “...annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor” sözleri, bir motif gibi tekrarlanıyor. Sonunda, öykünün merkezinde, sahip olmanın yattığını anlamaya başlıyoruz. Kaybetmek için önce sahip olmak gerekir. Ama bir insana ne kadar sahip olabiliriz? Öykünün bir yerinde, “Senin Değilim” diye bir haykırış duyulduğunda, sahiplenme ile kaybetme arasındaki orantılı denge anlaşılır oluyor. Olay örgüsü olmadığı için, bir şiiri anlatmak kadar zor Birgül Oğuz’un öykülerini anlatmak, fakat şiirsel dilini göstermek adına birkaç alıntı yapmak gerekir: “gölge, ağacın yere düşen düşüncesidir” ya da “yerinden edilmiş bir kavim gibi” yoğun imgeler çok fazla Oğuz’un öykülerinde.

Kitapta yer alan ikinci öykü, benim asıl sevdiğim oldu. Öyküyü okumaya başlar başlamaz hemen Leyla Erbil’in Üç Başlı Ejderha’sını düşünmeye başladığımı fark ettim. Nedenini ise birkaç sayfa sonra anladım, gönderme çok açıktı. Üç Başlı Ejderha, ailede nesiller boyu aktarılan acıyı anlatır. Ana-babalardan çocuklara taşınan acı ve aktarılan suçluluk duygusu. Romanın girişinde devrimci yürüyüşlere beraber götürülen çocukları anlatır Erbil: “Tanıdığımda babasının omzunda mitinglere gelen minicik bir şeydi,,, biz-halk hep birlikte, ‘Yaşasın işçi sınıfı öncülüğünde tüm halkların mücadelesi’, ‘Tek yol devrim’ diye çığırırken o ‘Çocuklara dayak yok!’ diye en tizinden küçücük hançeresinin,,, sürgün şimdi,,, eritildi savruldu süpürüldü,,, hangi iyi şey oldu bittiyse dünyada,,, hangi hareket,,, kuşaklar arasında,,, babalarla torunlar,,, analar ve kızları,,, gönüllü sürgün,,,”

Birgül Oğuz “Dan” öyküsüne, Leyla Erbil’in “çocuklara dayak yok” diye bağıran bu çocuğunu pastiş yapmış. Aynı şekilde yine devrimci bir yürüyüşe çocuklarıyla gelmiş babalar: “Memo’nun eli Metin Amca’nın avcunda. Kırmızı gömlek giymiş Memo, boynuna da mukavvadan pankart asmış: ÇOCUKLARA DAYAK YOK. Aptal. Memo tembel ve şişko...” Birgül Oğuz sade bir gönderme ile belki de yazınsal olarak yakın durmak istediği türü belli ediyor. Edebiyat tarihine yapılan bu türden göndermeler, genelde okurun zihninde böyle bağlantılara neden olur. Oğuz da öykülerini bir şekilde Erbil’in öykülerine bağlıyor. “Dan”da genç bir kadın olduğunu tahmin ettiğimiz anlatıcı, Memo’nun çocukluk arkadaşı. Babaları arkadaş olduğu için, birlikte mitinglere götürülüyorlar. Birlikte oynayan ama daha çok da kavga eden iki çocuk olarak görüyoruz onları; büyüklerin ayakları altında, yüzbinlerce insanın katıldığı bir yürüyüşte. Silahlar patlamaya, helikopterler uçmaya başladığında, kan da akıyor. Yıllar sonra Memo sevgilisi olduğunda, babaların ihaneti ve ölümü ardından, yeniden tanıyoruz çocukları. Babalarının suçlarını, cesaretini, ölümünü yaşayışlarını görüyoruz.

Hah okuması zor öykülerden oluşuyor, her okurun kolayca seveceği türden değil. Bu öykülerde anlatılan duygular bir karakterin duyguları değil, soyutlanmış, insandan bağımsız hale getirilmiş duygular. Örneğin babanın ölümü, soyutlanmış bir yas olarak aktarılıyor. Soyutlama okurken kuşkusuz okura daha fazla iş düşüyor, karakterden bağımsız olarak anlatılan duyguyu bir karaktere, dolayısıyla okurun kendisine bağlaması gerekiyor anlayabilmek için. “Dan” ve “Su Ruhu” adlı öykülerde bu çabanın karşılığını alıyor okur, öykünün bağlandığı noktalarda şaşırtmacalar ya da komik bir an, bükülmelere neden oluyor. Fakat “Tuz Ruhun”da kopukluklar öylesine fazlası ki, zihinde toparlanmıyor. Öykülerden beklediğimiz düğüm çözülmeleri bu birinci öyküde olmuyor çünkü fazlasıyla dağınık. Birgül Oğuz’un stilini biraz Leyla Erbil’e, biraz Aslı Erdoğan’a benzettim. Elbette genç bir yazar için çok iddialı bir benzetme olabilir fakat duyarlılık olarak bu iki yazardan aşağı kalır yanı yok. 1981 doğumlu bu yazarın adını önümüzdeki senelerde daha çok duyacağımıza ve yeni kitaplarını merakla bekleyeceğimize eminim. Taze bir ses. Az bulunur bir dil yeteneği!


Ali Emiroğlu, “Vah yerine ‘hah’!”
Kitap Zamanı, 7 Ocak 2013 http://www.metiskitap.com

Hepimizin hafızasında kapı arkasına ya da duvara rastgele çakılmış bir çiviye asılan yorgun mu yorgun bir baba ceketi mevcuttur. Gerektiğinde kokusuyla babanın eve geldiğini haber veren, gerektiğinde cepleri birkaç bozukluk bulma umuduyla karıştırılan, yenisinin alınması hep geciktirildiği için sökükleri onarılmayan, sanki durduk yerde çürüyen, sabaha yeniden ortadan kaybolacak babanın ceketi… Birgül Oğuz’un, Fasulyenin Bildiği adlı öykü kitabından sonra yayımladığı yeni kitabı Hah’ın kapağındaki resim, daha kitabın kapağını açmadan, bu öykülerin kaybın, telafi edilemez olanın, eksikliğin, yasın merkezine yol alacağının işaretlerini veriyor. Aynı zamanda, bütün bunlarla hesaplaşacağının da...

Acıdan sanat çıkarmak

İlk sayfaları çevirir çevirmez bizi karşılayan siyah sayfa, bu öykülerin babanın kaybına işaret ettiğini daha da belirgin bir şekilde öne çıkarıyor. Kitapta yer alan ve hepsi rahatlıkla birbirine eklemlenen sekiz öyküde, giden kadar kalanların, kalmak zorunda olanların dünyasında, biten zaman kadar geriye kalan zamanın ortasında yol alıyor yazar. Bir yandan kendi kaybıyla yüzleşmek, bir yandan bu kayıptan yepyeni bir deneyim doğurmak zorunda. Tıpkı Susan Sontag’ın dediği gibi: “Sanatçı, bir insan olarak çektiği acıyı, sanatta elde edeceği kazanç uğruna kullanmayı keşfetmiş kişidir.” Yer yer otobiyografik öğeler içeren bu öykülerden, üstelik ölüm ve yas gibi kapkara meselelere gömülmüşken, bu karalıktan etkileyici bir dille çıkıyor Birgül Oğuz. Hatta kitaptaki öyküleri, öyküleme tekniğine fazlasıyla başvurmuş bir şiir olarak değerlendirmek yanlış olmaz kanımca. Zaten kitap boyunca, onlarca şairin metinlerine açık göndermelerle ilerliyor Hah. Ancak daha yakından bakınca bu göndermelerin çoğunlukla yas şiirlerine yapıldığını görüyorsunuz. Daha çok şiirde karşılık bulmuş yas meselesine öykü üzerinden yapılmış ciddi bir katkı Birgül Oğuz’un öyküleri. Çoğu yerde şiirle atbaşı gitmekten geri kalmıyor kitaptaki öyküler. Örneğin, “Dur” öyküsünden aldığım şu cümleler bile başlı başına bunun kanıtı bana kalırsa: “Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor. Böyle oluyor: Çocuk tüfeği eline alıyor. Namlunun ucunda: okunaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor. Kırık cıncık ve leke. Saçma ve kül. Ve bir de bakmışsın, baba gökte soğuk bir amblem. Tedavülden kalkmış delik para.”

Dahası var. Hah, özellikle hem klasik hem de modern Türk şiirinde fazlasıyla yer bulmuş yas meselesine odaklanırken, şiirin daha çok dinsel referanslarla genişlettiği bir meseleyi, kültürel veya dinsel bir yapıya başvurmadan edebiyatın ilgi alanına çekiyor yeniden. Bir yazar olarak, onu aynı meseleye eğilmiş şair ve yazarlardan ayıran en temel farkın bu olduğu söylenebilir sanırım. (Belki bir aşırı-yorum örneği olacaktır ama kitabın adının bile bu durumu çağrıştırdığını söylemekten geri durmayacağım. Hep vah’la anılan yas’ın, yasa’nın karşısına “Hah” gibi bir nidayla çıkmak bile bunun en iyi işareti bana kalırsa).

Kayıp duygusu

Elbette her öyküde ölenin arkasından söylenen sözler, hiç durmadan anlatılan hatıralar, ölenin ruhu için yenilenen dualar, evin içinde kavrulan helvalar, biri gelip biri giden çaylar mevcut ancak bu öykülerin kahramanı bu kolektif yas yerine, kendi içinde yaşadığı bir deneyime başvuruyor her seferinde. Dahası, babanın politik geçmişi sayesinde, bu kitaptaki öyküler siyasal alandaki başka bir kaybın, bir tür yenilginin hesabını da çıkarıyor. “De” öyküsü bunun en güzel kanıtı belki de. Böylece zaman geçtikçe babanın kaybı yerine, kayıp duygusunun kendisinin öne çıktığı bütünlüklü bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Bütünlüklü, çünkü Birgül Oğuz’un kitabı her ne kadar birbirine değen öykülerden oluşuyorsa da, daha en başından tasarlanmış, birbirine zoraki eklenmekten ziyade, meselesini doğru bir biçimde karşısına almış bir kitap olduğunu gösteriyor.

Hiç şüphesiz, kimi basmakalıp ve gereğinden fazla ilgi gören yapıtlara rağmen öykücülüğümüz son yıllarda ciddi bir ivme içinde. Birgül Oğuz’un kitabı gerek dili, gerekse konusuna yepyeni bir bağlamla yaklaşmasıyla yeni bir rotayı işaret ediyor Türk öykücülüğünde. Hah, geçtiğimiz yılın öykü hanesine kazanç olarak yazılacak bir kitap.


Beste Bal, “Tuzruhundan Suruhu’na: Hah”
Milliyet Kitap Eki, Aralık 2012

http://www.metiskitap.com

Öyle ki hangimiz en büyük acıların etkisinden daha hızlı sıyrılabiliyorsak, onunla ‘başa çıkabiliyorsak’ o kadar güçlüyüz! Ayrılıklar, hastalıklar, kazalar, ölümler. Ölümler! Elbette ki makul düzeydeki üzüntünüz çevreniz tarafından kabul görecektir; ama hayat devam etmektedir. Hele ki toplumun büyük bir bölümünün yaşamını sürdürebilmesi için çalışmak zorunda olduğu düşünülürse bunun meali şudur: bir an önce toparlan ve çalışmaya başla.

Bir de herkes tarafından bu kadar-cık kabulün bile çok görüldüğü yaslar var ki büyük suskunluklarla içe atılmak zorunda kalınan, içe atıldıkça büyüyen, büyüdükçe kanatan, kemiren. Kimseyle paylaşamadan sizinle dünden bugüne, o duraktan üç sonrakine, bu şehirken ötekine taşıyıp durduğunuz; zamana, mekâna hapsolmayan cinsten. Kendi acılarının hızla üstesinden gelmeye çalışanların dönüp ‘senin derdin nedir’ diye sormayı akıllarından bile geçirmedikleri bir koşturmacada, ona sıkı sıkı sarılıp kendini bırakmamakla, diğerleri gibi acıdan koşar adım kaçıp kendini unutmak arasında gidip gelme hali. İşte o bocalama, hislere karşı girişilen mücadele yaşanılan travmanın tarifi olsa gerek.

Birgül Oğuz, içten yanmalı acıların güzellemesini yapmıyor. Tekil ‘ah’larımızın, paylaştıkça nasıl ‘hah’lara dönüştüğünü, o en bana ait dediğimizin ortaklığına dikkat çekiyor. Yas tutmanın bir vedalaşma olduğunu, hayata devam etmenin önkoşulunun bir şeyler yaşanmamışçasına örtbas etmek yerine onlarla yüzleşmek ve hatta hesaplaşmak olduğunu hatırlatıyor. Öykülerinde gerçekle kurgu iç içe geçiyor. Anlatılan senin ya da benim olmasa da etrafında dolandığımız bir hikâye; pek bilmediğimiz ve belki de bilmemeyi tercih ettiğimiz onun, onların hikâyesi. Okudukça tekil olduğunu varsaydığımız hikâyelerin aslında ‘çoğul’ olmadıkça varolamayacağını görüyoruz. Zaman içinde salınıyor anlatı, mekân değiştiriyor. Kişiler de değişiyor elbet ama aynı göğün altında yaşadığımızı hep hatırda tutuyor kitap boyunca. Oğuz, kitabını ‘bir ihtilal daha var’ diyen babasına ithaf etmiş. Kişisel yaşamlarımızı evirmekte bile bocalarken bir ihtilali düşleyenlere geldiğinde sıra, koca tarihimizdeki o durakta bekleyenlerin çokluğu, içine çekiyor adeta ne kadar uzağında olsanız da.

‘N’apalım, gelmiş bulunduk’ diyen Oğuz, okuyucunun yazarda en merak ettiği unsurlardan birini cömertlikle satır aralarına iliştirmiş: esinlendiği yazarları. Paul Celan, T. S Eliot, Özge Dirik, İsmet Özel ve dahası. Bugüne kadar okuduklarınızı bir şekilde o satır aralarına iliştirilmiş görmek, daha da çekiyor metnin içine. Tuz Ruhun, Dan, Su Ruhu olmak üzere üç bölümden oluşan kitap, tüm öykülerin sonunda sesleniyor: her şeyinle ‘dünyanın tuzu sensin’. Yaşıyorum, diyebilmek için hissetmeye çağıran yazarın sesine kulak verin.


Birgül Oğuz’un öykülerinde ölüm ve oyunun icadı"

Abdullah Çelik

Duvar, Sayı 7, Mart-Nisan 2013

http://www.metiskitap.com

Ölüm olgusu taşıdığı anlam bakımından oldukça irkilticidir; “Hiç-ama hiç-bir zaman.” Ölümün insan yaşamına sunduğu ilk antropolojik deneyim muhtemelen acı ve yastır. Kuşkusuz yas denen olgu ölüme razı olma, onunla başa çıkmayı öğrenme, hafızayı bu acıyla yaşamaya ikna etme, ölümü bir başlangıç olarak görüp geride kalanın kendisi için yeni bir tarih yaratma ritüelidir. Birgül Oğuz’un Hah kitabının ana izleği ne kadar yas üzerine olsa da asıl çıkış noktası ölümdür. Ölüm olgusunun, kaybı yaşayan kişinin ruh hali üzerindeki etkisi anlaşılmadan, yas denen olgunun ne amaçla ritüelize edildiği anlaşılır olmaktan uzak olur kanımca. Öncelikle ölüm denen muammanın, arkaik yapısında kendiyle beraber getirdiği yüzleşmeyi anlamak gerektiği kanaatindeyim. “Ölüm olayı içini doldurur gözüktüğü yönelimsellikten fazlasıdır, ondan taşar. Ve ölüm şaşırtıcı bir anlam içerir. Sanki yok olma sadece yoklukla sınırlı olmayan bir anlamı gündeme getiriyordur.” çünkü. [1]

Hah’ta ölüm, bir tür görünme ve gösterme biçiminde tezahür eder. Görünmedir, çünkü ölenin ardından kalan kişinin kendisine odaklanıp yaşamı bu minvalde okumaya çalışması, ısrarla kendiyle hesaplaşması bir görünme biçimidir. Görünme olduğu kadar göstermedir de, öleni işaret eden göz, daima işaret ettiği ölümü bir varlık metaforu olarak resmeder, sorunsallaştırır. Gösteren ve gösterilenin ya da ölen kişinin ardında bıraktıklarıyla kalanın yakınlaşması, hesaplaşması, hatta ölene doğru bilişsel bir yönelimin ortaya çıkmasını bu olgu üzerinden okumanın doğru olacağı kanaatindeyim. Bu yönelim ve anımsamalar ise, kaybın ardında bıraktığı nesnel şeylerdir. Bu nesnel eğilim, geride kalanın kendine durmadan şu soruyu sormasına vesile olur; “nasıl olurda ölmüş olabilir?” bu noktada ölüm ile beraber sorulan bir takım sorular, kalanın hafızasında bir dizi anlamsal ilişkileri- çelişkileri de beraberinde getirir; Ölen yalnızca ölmüş değildir çünkü. Ölümün kendisiyle beraber getirdiği sonsuzluk imgelemi, sonlu olanın içerisinde kendini yaşatmaya devam eder. Ölümün ele geçirdiği yaşantı, kalanın zihninde bir bilinmezliğin de ortaya çıkmasına neden olur. Kalmak hem acı veren bir olgu alarak hem de bu acının ötesinde bir anlam olarak bir kenarda durur hep. Bu noktada, Hah’ın ölüme dair ilk imgelemi, kalanın hafızasında hem babanın atmaması gereken adımı olarak, hem de kalanın kayıpla deneyimlediği bir geçmiş olarak nesnellik kazanır:]

“Ne var ki babanın son adımıyla bir önceki adımı arasında aşılmaz bir mesafe vardı. Karanlığa dağılan koyu bir sis, zamanı zaman olmaktan çıkaran o ölçüsüz ve alelade adımı okunaksızlaştırıyor, dünyanın izinden siliyordu.” Ölümle ilk tanışma, nesnellik kazanmadan anlaşılır olmaktan uzaktır. Bu dünyevileştirme hali, ölümü nesnel kılma çabası, kalan için anlamaya çalışmanın ilk adımıdır denebilir. Tam da bu noktada ölüm, önüne geçilemez doğal bir zorunluluk, bir yadsıma olarak değil bir kabulleniş olarak karşımıza çıkar; “yaprak fırtınası mıydı, bir kuzgun mu havalandı. Baktım, dört kürek. Beni, baktım, kazımışlar. Neydim ki ben artık, bir neydim. Baktım, akasyasız bir gölge. Baktım, yer kabukta bir sıyrık. Derken, dört kişiydi, omuzlamış ben gölge öldüsünü. Sonra bakmamışım. Ben gül.” Fakat bu durum kalan için bir anlam olduğu kadar anlamsızlıktır da. Çünkü dünyevi olan her şey için, kontrol edilebilir bir duygu daima vardır. Babanın atacağı adım engellenebilir mesela. Bu durum olan bitenden kendini sorumlu tutma duygusunu da beraberinde getirir. Ölümü kabulleniş tam da bu nokta da oldukça meşakkatli gelir kaybedene. Bunu sağaltabilmenin, bu çelişik duygularla baş edebilmenin tek bir yolu vardır o da yastır.]

Yasın kökenine dair imgesel arayış, Freud’un bir çocuğun oyun icad edişine dair izahına benzer bir yoruma götürür bizi. Haz elde etme edimi olarak tanımladığı durum pekâlâ kaybın (babanın) ardından bir yetişkinin acısını sağaltabilmesi için icat ettiği bir oyun olarak da algılanabilir. Freud, bir buçuk yaşındaki bir çocuğun icat ettiği oyun hakkında şunları söyler: “Çocuğun, üzerine ip sarılı bir makarası vardı. Örneğin onu ardından yerde sürükleyip arabacılık oynamak hiç aklına gelmiyor, makarayı ipinden tutup büyük bir ustalıkla kenarı kumaş kaplı beşiğinin altına atıyor, makara gözden kaybolunca o anlamlı ‘o-o-o-o’ nidasını çıkarıyordu. Sonra yine ipten tutarak makarayı yatağın altından çekiyor ve yeniden ortaya çıkışını neşeli bir ‘da’ (işte burada) ile selamlıyordu. O halde oyunun tamamı böyleydi, ortadan kaybolma ve geri gelme.”[2]]

Yukarıdaki pasaj için Jonathan Lear şu yorumu yapar; “sanırım burada Freud’un bu psişik gelişimin tarih öncesini incelemekte olduğunu görebiliriz. Oyunu başlatan, yaşamın dokusunda bir yırtıktır. Oyun devreye girdikten sonradır ki çocuk kayıp ve yokluk kavramına sahip olmaya başlayacaktır. Ancak oyun yerleştiğinde kayıp onun için bir kayıp olacaktır. Oyunun sonucu, aksi halde isimsiz bir travma olacak, olanı bir kayba dönüştürecektir.” [3]]

Lear’ın bahsetiği yırtık (defekt), Hah’ta ölüm olarak karşımıza çıkar. Psişik açıdan bir çocuğun oyun ile kurduğu ve anne babasının dönüşlerini sembolize eden durumun benzerini “yas” edimiyle yapıldığını görürüz. Nitekim bir çocuğun kabul etmek durumunda kaldığı çaresizliği, onu oyun icat etmeye mecbur kılarken, bu çaresiz duygunun benzerini yetişkinlerde bir takım ritüellerde görürüz: cenaze merasimleri, görkemli törenler, kurulan yas evleri… Bunların hepsi kaybeden kişinin acılarının sağaltımı için uydurulmuş oyunlar değil de nedir? Ölümle tanışan bir yetişkinin icat ettiği ilk oyun psişik açıdan bunun üstesinden gelmeye çalışmak olacaktır. Dolayısıyla yas denen toplumsal olgu, bir ritüel olduğu kadar oyun, rahatlama aracı, acıyla baş etme olarak okunabileceği gibi, pekala da bu sonsuz acıya teslim olma olarak da okunabilir.]

Freud’un, bir çocuğun oyun icat edişine dair yorumu, Hah’ta babanın kaybıyla gelen durumun bir benzerine işaret ediyor adeta. Yası tutan kişi sürekli babanın zihnine odaklanarak, oyun icat etmeye başlar; babanın devrimciliği, babanın gidişi, babanın varlığı, sürekli bir çocukluk imgeleminin parçası kılınarak anlatıya dönüşür. Tam da bu noktada oyunda ölen kişinin zamanı bir sonsuzluk- zamansızlık olarak karşılık bulurken, yasını tutan kişinin zamanı bir adım sonra gelen ölüm anına asılır, orada donup kalır: “Neydi akan, zaman mı mesafeler mi?”]

Oyunun varlığı ise babanın zamanına göre tekrar tekrar icad edilerek devam eder- ettirilir.]

Yukarıda da belirttiğim gibi yitirilen baba, nesnel bir takım şeylerle özdeş kılınır. Bir tür yokluğun acısıyla başa çıkma olarak da tezahür eden bu duygu, gittikçe daha bir görünür kılar kendini; “Akşam kapıya dayandığında. Tak tak, gözkapaklarımdaki tozu silkeleyip kim o? derdim. O zaman kapıdan baba girerdi. Dünyanın uğultusu girerdi. Kapkara ve kocaman türbinlerin uğultusu, asitli sıvıların fokurtusu, eğe ve çekicin sesi, yanmış yağ ve polyesterin kokusu girerdi. Ayaklarını sürüyerek girerdi. Tanıyarak büyürdüm. Sofraya tuzkarabiberekmek götürürdüm.”]

Ölüm anıyla başlayan psişik baskı, anlatıcının kurtulmak için daha çok eskiye- ölenin geçmişine gitmesine vesile olur. Sanki her yüzleşme, yaşanan her an tekrar yaşanırsa, acı bir nebze de olsa hafifleyecek, çekilen onca sıkıntı ortadan kalkacak, yas anlamına ulaşacaktır. “Hani sanki ben bin yıllardır bu işi yapıyor muşum, ölümden de yastan da eskiymişim, her şeyin, herkesin ama hepsinin tedarikçisi, refakatçisi, çaycısı, ağlayıcısı benmişim, ben bu taze mezardan yayılan kokunun bilicisi, ta kendisi, en eskisi benmişim.” Yas ile beraber kalanın zihnini baskılayan psişik durum bir nebzede olsa hafifleyecektir böylece. Yasın bu şekilde kabulü, geride kalan için bir yasadır artık; “çünkü onlar annelerini erken, babalarını ölümlerine yakın seviyor. Onlar en çok bunu biliyor. Babalarsa sevilmeye gelmiyor. Babalar bir kere sevildi mi hemen kısalıp ölüyor. Buna önce yas, sonra yasa deniyor.”]

Elias Canetti’nin “Kurtarılmış Dil” isimli otobiyografik öyküsünde, babasının ölümüyle ilk nasıl yüzleştiğini anlatır. “Yemek odamızdan bir pencere açıldı. Annem iyice dışarı sarktı, beni Alan’la birlikte ağacın dibinde gördü ve haykırdı: ‘oğlum, sen oyun oynuyorsun, baban öldü!’ bu sözleri sokağa doğru haykırdı, sesini giderek yükselterek bağırmayı sürdürüyordu, onu içeri çekmeye çabaladılar, direniyordu, onu gözden yitirinceye dek haykırışını duydum, uzun bir süre bağırışlarını duydum. Onun bağırışları, Babamın ölümünü, benim içime itti, ve o andan beri içimden asla çıkmadı.” Annenin bağırışları, o trajik ana dair bir imge yaratır Canetti’nin hafızasında. Bir daha silinmeyecek ve yasla özdeş olan bu imge, gerek yazınsal üretimi esnasında gerekse yaşamının olmadık herhangi bir noktasında sürekli karşısına çıkar. Babanın, yaşamındaki ağırlığı yıllar boyu üzerinden atamadığı bir melankoliyi de beraberine getirir. [4]]

Annenin pencereden haykırdığı şey, gerçekliğin ötesindeki bir yanılsamadır çocuk için. Kayıp, bir çocuk için Freud’yen bir bakışla yalnızca gitmek ve dönmek olarak tasavvur edilirken, bir yetişkin için başka bir şeydir; acı. Bu aynı zamanda annenin, çocuğu yasaya boyun eğmeye çağıran bir dayatmasıdır. Hah’ta bu durumun bir benzeriyle karşılaşırız. Ama öncesinde yası tutanın yasayı koyana isyanı öne çıkar; “Sonra bir de gözlerini göğe dikişleri var. Gözlerinin bir tuhaf hesap soruşu var. Bunlar nasıl göz, takatimi içiyor. Ya hu! Tenhada göz ne gezer. Ne var orada, o gökte, bin in cin kuzgun boz tilki aşkına ne var? Uzaktan iplerle ağır ağır indirilen bir savaş arabası mı bu Allah?” bu kızgınlık, bu reddediş, felsefik anlamda yasa koyanın bu yasayı koymayabilirdi düşüncesinden kaynaklanır ki o da tanrının yasasının kabulünden başka bir şey değildir. Karşı çıkılan yalnızca bu yasanın kötücül oluşu, geride bıraktığı yıkıma dair kızgınlık, tanrının yasasına boyun eğmenin zorunlu ve yıkıcı ruh halidir. Bir babanın ölümle biten yaşam serüvenidir yani. Bu noktada Hah’ta ölümle başa çıkma meselesi, yasaya boyun eğme olarak tasavvur edildiğini söylemek yanlış olmaz herhalde. Tanrıyla bir hesaplaşma olarak uç veren duygu gittikçe yerini adım adım bu duruma teslim olmaya bırakır. Ölümle başlayan ve kalan kişinin içinde bir yıkıma dönüşen şey, Lear’ın tabiriyle “yırtık” gittikçe oyun içinde bir tanrısal yakarışa dönüşür. Tam da bu noktada kalanın ölüme boyun eğişine tanıklık ederiz. Yer yer kaygı olarak da karşımıza çıkan bu durum, anlatıcı sesin zihninde, tanrısal bir boyun eğiş olarak tezahür eden duygudur.]

Paul Ricoeur, üç boyut zamansallığın varlığını Augustinus’a borçlu olduğumuzu söyler. “Geçmiş, şimdiki, gelecek. Geçmişin şimdisi hafıza, şimdinin şimdisi görü, geleceğin şimdisi ise beklentidir.” [5] Hah’ın zamanı için, anlatıcının zihnine odaklanmış şimdiden başka bir şey değildir. Fakat bu noktada özellikle üzerinde durulması gereken şimdideki gelecektir. Hah’taki Beklenti de budur denebilir; Tanrı’sal yasaya boyun eğme, geleceğin beklentisinin karşılanması için atılmış önemli bir adımdır. Nitekim Tanrı’nın hafızadaki varlığı unutuşunda kapılarını açar. “Böyle oluyor: çocuk tüfeği eline alıyor. Namlunun ucunda; okunaksız bir baba. Sonra korkunç şeyler oluyor. Kırık cıncık ve leke. Saçma ve kül. Ve bir de bakmışsın, baba gökte soluk bir amblem. Tedavülden kalkmış delikli para.”]

Üç boyut zamansallıktan kendine bir tarih inşa eden anlatıcının zihni, gittikçe ölümün dinmeyen ağrısı nedeniyle yerini tanrının yasasına bırakır, ardından da geride kalan, unutmak için hatırlanır olanı bir oyun bahçesine dönüştürür. “Artık biliyordu nereye gitmeyeceğini, ensesinde şaşmaz bir saat tıkırdıyordu; Beş. Dört. Üç. İskeleye, iyi günler! İyi günler! Tik tak, geri dönüşsüz.” Belki de teslim olma halini en iyi ifade eden pasaj budur. Anlatıcıyı şimdide, fakat geçmişin değiştirilemez olduğunu söylerken görürüz. Bu durum geçmişe sadakat, onunla uzlaşmadır. Artık diye başlayan cümle, zamansal bir belirlenimdir. Öncesi değiştirilemeyen, sonraya bırakılan bir zamandır yani.]

“Yaşam, ölüyü reddeden ve onu yarıda kesen bir atılımdan başka bir şey olamaz. Yaşam ve ölümün, olmanın ve görünmenin ötesinde temsil edilebilir, olmayanı belirtmek şöyle dursun, “ölüm” böylece en üst derecede temsil edilebilir olanın düzenini belirtecektir.” [6]]

Hah’taki öyküler yakından incelendiğinde, temsil edilebilir olanın ölümden çıkıp daha bir anlam kazandığı görülecektir. Ölüm, Yas ve son olarak da yasanın ortaya çıkmasıyla beraber temsil edilebilir olanın, Freud’un tabiriyle oyun olduğu yorumu rahatlıkla yapılabilir. Temsil edilebilir olanın dayandığı metaforik yapı ölümden sonra kalanın imgeleminden metne yansıyanlardır. Ölüm bir gerçeklik olduğu kadar, kalanın zihninin unutmaya odaklanması ve son olarak da tekrar oluşması aşamalarıdır. Hafızanın, gidenin ardından yeniden icadı bir mümkün olma duygusunu da beraberinde getirir ki bu da ölüm imgesinin varlığıyla yaşamı kutsayan gerçekliktir denebilir.]


******


Notlar: [1] Emmanuel Levinas, Ölüm ve Zaman, Çev. Nami Başer, Ayrıntı Yayınları, s.18 Metne dön

[2] Freud, Beyonce the Pleasure Principle, SE 14-5. Aktaran; Jonathan Lear, Mutluluk, Ölüm ve Yaşamın Arta Kalanı, Çev. Banu Büyükkal, Metis Yayınları, s. 85 Metne dön

[3] Jonathan Lear, Mutluluk, Ölüm ve Yaşamın Arta Kalanı, Çev. Banu Büyükkal, Metis Yayınları, s. 85-86 Metne dön

[4] Elias Canetti, “Kurtarılmış Dil,” Bir Gençliğin Öyküsü, Çev. Şemsa Yeğin, Payel Yayınları, s. 79 Metne dön

[5] Paul Ricoeur, Hafıza, Tarih, Unutuş, Çev. M. Emin Özcan, Metis Yayınları, s. 394 Metne dön

[6] Juan Manuel Gariddo, Yaşam ve Ölü, Çev. Sevgican Toy, (Jean- Luc Nancy ile karşılaşmalar, MonoKL dergisi özel sayısı), s. 188 Metne dön


 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!