Günü Yaşa

Saul Bellow


 

 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

TOPLANTI TARİHİ  :10.01.2007
GRUP DEĞERLENDİRMESİ :


 Yapayalnız şu dünyada...
 
Saul Bellow 1976'da Nobel'i kazandığında, ödül komitesi 'Günü Yaşa'yı özel olarak övmüştü. Kitap; ailesini, işini ve ümitlerini kaybetmiş başarısız aktör Tommy Wilhelm'in bir gününü anlatıyor

Z. HEYZEN ATEŞ (Arşivi)

1976 Nobel ödüllü, Rusya kökenli Kanada doğumlu Amerikalı yazar Saul Bellow sadece 20. yüzyıl edebiyatının değil, gelmiş geçmiş dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri. Aynı anda hem şiirsel hem ciddi ve ironik; hem acınası hem de acımasız olmayı başaran ve bunu yaparken ne metninin müziğini ne de içeriğin duyarlılığına feda etmeyen ender yazarlardan. Dünyayı yeniden tanımlayan, bakış açısını ve hatta neredeyse gözün yerini değiştirerek, kendimizi, biraz olsun kameralara yanlış açıdan poz veren ve kendini en gülünç haliyle ortaya koyan Tommy (Adler) Wilhelm gibi hissettiren, tasvirleriyle, her gün gördüğümüz basit olayları estetik destanlara çeviren bir yazar.

Zihin sürüklenmelerine açık olun!

Romanlarının her satırı her kelimesi özenle seçilmiş, her virgülü dikkate değer; çünkü o kadar sade ve o kadar da etkili. Rus yazarları andıran bir ciddiyet eşliğinde tekrarlanırken yok olan güzel düşüncelerle, ezber entelektüellikle ve büyük kelimeler kullanan küçük insanların hayatlarındaki devasa çelişkiyle, farkında olmama halinin bizzat kendisiyle zarifçe dalga geçmek... İşte en kısa ve en kaba tanımıyla Saul Bellow bu. Kurt Vonnegut'la Tolstoy'u çırpın, İkinci Dünya Savaşı'nın ateşinde pişirin ve biraz da Beckett ekleyin... Böyle bir şey.
Bellow'un bütün romanlarında ilginç değerlendirmelere kapı açan tasvirlerin yanı sıra zihnin sürüklenmeleri yoluyla ulaşılan ironiye rastlamak mümkün ama Günü Yaşa ve insan zayıflığına dikilmiş bir anıt olan Tommy (Adler) Wilhelm bu örneklerin belki de en güzeli. Öyle bir zayıflık ki bu hem farkında olmayı, hem de anlamayı olabildiğince imkânsız hale getiriyor. O kadar sade ki her gün karşımızda, o kadar güzel tasvir edilmiş ki reddetmemiz, gözlerimizi kapatmamız imkânsız. Bellow'un baktığı gibi bakıldığında, bu zayıflık, tek bir günlük süreç içerisinde sunulan haliyle insan varoluşunun derin bir tanımı.
Adler soyadıyla doğan Tommy Wilhelm orta yaşlı bir adam. Kendisiyle, kim olduğuyla ve yetişkin olmakla ilgili fazla bir fikri yok. Karısından ayrılmış, işsiz ve parasız, kendisinden parayı ve sevgiyi esirgemiş olduğu için babasına öfkeli, kesinlikle güvenmediği psikiyatristi dışında yalnız. Psikiyatristiyle kurduğu ilişkiyse Freudiyen yorumları bir yana bırakacak olursak, kişiliğindeki çatlaklara hiçbir yararı olmayan bir ilişki. İşte böylesine bir adam olan Tommy Wilhelm bahsi geçen günde New York sokaklarında gidecek bir yer arayışında. Çaresizlik, akıp giden düşünceler, tasvirler, ekonomik kriz dönemi ABD'si. Birbirinden akıcı sayfalar. Derken günün sonu geliyor. Tommy'nin tüm parası bitmiş, tedirgin. Cenazeye giden insanları izleyip, yaşarken tanımadığı o adamın, ölünün yüzüne bakana kadar da devam ediyor bu boğulma hali.

Detaylar acımasız ve ağır
Ancak ölünün yüzüne bakmak birden hissedebildiğini fark etmesine yol açıyor -ki bu da acısını kabullenmesine giden sürecin başlangıcı oluyor. Elbette Bellow'un kelimeleriyle, elbette bu kadar basit değil ya da belki de bu kadar basit olduğu için büyüleyici. Bu sahne bana Faust'un çan seslerini duyuşunu anımsatıyor nedense. Bir anın her şeyi, karakterin kapıldığı duygu selini bir anda değiştirebilmesini böylesine güçlü ama Goethe'den farklı olarak- böylesine sade anlatabilmek ve bizim Tommy'nin 'var olmanın dayanılmaz hafifliği'nden ne çektiğini anlayabilmemizi sağlamak. Peki neden bir türlü kendini parçalayıp çıkamıyor karakter? Çünkü o başarısız aktör Tommy Wilhelm, çünkü o başarısız satıcı Tommy Wilhelm, çünkü o başarısız koca Tommy Wilhelm. Bu, zavallı Tommy Wilhelm'in yaşayarak kendini öldürüşünün hikâyesi.
Gündelik hayatın sıradan acımasızlığında var olmanın yoruculuğu Bellow'un anlatısının içinde sürüklendiği spiral. Bütün detaylar acımasız, ağır ve hatta ezici ama okuyucu kendini bilinçli olma halinin içine sürüklenmekten alıkoyamıyor. Gazete standındaki 'her şeyi bilen türde bir adam' olan Rubin'in gözlerinin bozuk olmasından 'gerekli' olmasa da iyi giyinmiş görünmesine, Prag'daki barok bir sarayın yüz kat büyütülmüş haline benzeyen Ansonia'nın Stanford White tarafından yaptırılmış olmasına kadar sayfalarca akıp giden detay.
Bu yazının bir methiye gibi durmaması adına, Bellow'la ilgili bir kısım yazarın 2005'teki ölümüne kadar devam eden tartışmalara ve getirilen eleştirilere değinmekte yarar var belki. Yazar, 1975'te, Nobel'i kazanmasından bir yıl önce yazdığı To Jerusalem and Back: A Personal Account kitabında, kısa süre önce ziyaret ettiği İsrail'i "insanların anlayışlı ve mantıklı olduğu, Araplara karşı nefrete ender rastlanan" bir ülke olarak tanımlaması nedeniyle başta Chomsky olmak üzere entelektüeller tarafından eleştirilmişti. Bellow'ın yarattığı bir diğer hararet de 1988 New Yorker'da yayımlanan bir röportajında kültürlerarası etkileşim başlığı altında sorulan bir soruya "Zulu'ların Tolstoy'u kim? Ya da Papualıların Proust'u?" yanıtını vermesi bazıları tarafından Batılı olmayan edebiyatı aşağılamak olarak kabul edildi.

Farklı yorumlar
Örneğin, Joyce Caroll Oates, Los Angeles Times Book Review'da Bellow'un Ruth Miller tarafından kaleme alınan biyografisi üzerine yazdığı bir eleştiride "... bu kitap Bellow'un tutuculuğunun ve öfkesinin anlaşılmasına yardımcı oluyor... Edebiyatın bugünkü şekline, insanlığın bugünkü şekline karşı verdiği savaş hepimizce biliniyor. Kadın araştırmaları, Afrikalı-Amerikalı araştırmaları gay ve lezbiyen edebiyatı, deneysel sanat, Üçüncü Dünya Edebiyatı, hepsinden fazla da 'akademisyenler' ve 'entelektüeller' geçen yıllarda Bellow'un laflarından paylarına düşeni aldılar. Kendisininkinden farklı olan seslerden ve görüşlerden korkuyor" yorumunda bulundu. Ancak yine aynı eleştiride Bellow'un kadın karakterleriyle ilgili getirilen eleştirileri "dört kere evlenen yazarın ikinci karısının en yakın arkadaşıyla onu aldatmış olmasını ve üçüncü karısının yazarın Nobel'i kazanmasının ardından eline geçen Nobel parasından payını almak için boşanma davasını tekrar açmasını" örnek göstererek Bellow'un bu deneyimleri yapıtlarına yansıttığı için suçlanamayacağını da belirtmiş ve Bellow'a getirilen eleştirilerin bir kısmının iyi eğitimli insanlarda dahi kendini gösteren cehaletten kaynaklandığını eklemişti.
Bellow ise New York Times'a verdiği röportajda kendisinin özellikle diğer kültürlerin edebiyatlarıyla ilgili sözlerinin yanlış anlaşıldığını savundu. Genç yazarların önünü kapamakla da birçok kez suçlanan Bellow'un röportajlarında sık sık 'kültür bürokratları' olarak tanımladığı ve sürüngenden tutun da 'lobotomi yapan yüksek kültürlü cerrahlar'a kadar çeşitli hakaretler savurduğu entelektüeller tarafından sevildiği söylenemez.
Tüm bunlardan sonra, buyrun 'günü yaşa'yın...

  • GÜNÜ YAŞA
    Saul Bellow, Çeviren: Özge Baykan, Raees Calafato, İletişim Yayınları, 2006, 133 sayfa, 11.5 YTL.

  •  

     

    Saul Bellow 1915 - 2005

    10 Haziran 1915'te, ailesinin kısa bir süre önce Rusya'dan göçerek yerleştiği Kanada'nın Quebec şehrinde doğdu. Dokuz yaşındayken ailesiyle beraber bu sefer Amerika'ya, hayatının büyük bölümünü geçireceği ve roman ile hikâyelerinin büyük kısmının ana mekânı olan Chicago'ya göç etti. Babası soğan ithalatçılığı yapıyordu. Çok küçük yaştan itibaren kitap okumaya meraklı olan Bellow, bir röportajında söylediğine göre, Tom Amca'nın Kulübesi'ni okuduğunda yazar olmaya karar verdi. Chicago Üniversitesi'nde başladığı İngiliz Edebiyatı eğitimini iki sene sonra yarıda bırakarak, Northwestern Üniversitesi'nin antropoloji bölümüne geçti. Antropoloji eğitiminin edebiyatı üzerindeki etkisi pek çok eleştirmen tarafından vurgulanmıştır.

    Bellow romancılık kariyerinden önce geçimini bir süre gazete ve dergilere kitap eleştirileri yazarak sağladı. İlk romanı Boşlukta Sallanan Adam 1944'te, ikinci romanı Kurban ise 1947'de yayımlandı. 1948'de aldığı Guggenheim bursuyla iki sene Paris'te ve başka Avrupa şehirlerinde kaldı. Asıl başarı ve ünü bu iki yıl içinde yazmaya başlayıp 1953'te yayımladığı ve yayımlanır yayımlanmaz prestijli Ulusal Kitap Ödülü'ne değer bulunan Augie March'ın Maceraları ile elde etti. Bu renkli, dopdolu ve grotesk roman, teknik anlamda olduğu kadar "Amerikalılık" kavramına getirdiği yeni yorumla da birkaç nesil Amerikan yazarını derinden etkilemiştir. Bellow'un en önemli edebi mirasçılarından, İngiliz romancı Martin Amis'ye göre Augie March o hep sözü edilmiş ama bir türlü kimse tarafından yazılamamış olan "büyük Amerikan romanı"dır. Philip Roth'a göreyse Bellow kendisinden sonraki "göçmen" Amerikalı yazarlar için "edebi Kristof Kolomb"dur ve Augie March'la "Amerikan edebiyatı nasıl yapılır" sorusunun cevabını keşfetmiştir.
    Bellow Augie March'ın Maceraları'nın ardından, 1956'da çok daha farklı, çok daha kısa ama bir o kadar güçlü olan dördüncü romanı Günü Yaşa'yı yayımladı. Bu kitapta Augie March'ın tam zıddı karakterde bir kahraman olan Tommy Wilhelm'in bir gün içinde yaşadığı ruhsal çöküntü anlatılır. 1959 tarihli Yağmur Kral Henderson Bellow'un 1960'lardan 2000'lere kadar yazacağı kitapların tema ve yapılarının habercisi olarak görülebilir. Bellow'un "hayatın anlamını arayan erkek entelektüel kahraman"larının ilki olan Eugene Henderson, içinde bulunduğu ruhsal bunalımdan çıkış yolunu Afrika'ya gitmekte bulan çılgın ve mutsuz bir milyonerdir ve aralarına katıldığı yerli kabilelerinden biri tarafından "Yağmur Kral" ilan edilir. Bellow'un beş senede yazdığı ve 1964'te yayımladığı en büyük kitabı Herzog'un kahramanı Moses Herzog da tıpkı Eugene Henderson gibi bir orta yaş krizinin, entelektüel ve psikolojik bir bunalımın içinden hitap eder okuyucuya. Ailesi darmadağın olmuş, akademik hayatı çıkmaza girmiş Herzog, ailesine, arkadaşlarına ve ölmüş ya da yaşayan ünlülere hiç göndermeyeceği mektuplar yazar ve dünyayla, tarihle, kendi hayatıyla ve hayal kırıklıklarıyla ilgili sorular sorar, özürler diler, şikâyet eder. Bu kitapla Bellow ikinci defa Ulusal Kitap Ödülü'nü kazanmıştır.

    Bellow 1970 yılında Bay Sammler'ın Gezegeni'ni yayımladı ve bu kitapla beraber üst üste üç Ulusal Kitap Ödülü kazanan ilk Amerikan yazarı oldu. 1975'te de Pulitzer Ödülü'nü kazanacak olan Humboldt'un Yeteneği'ni yazdı. 1976'da İsveç Akademisi tarafından Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Akademi ödülü verirken Bellow'un "derin bir insanlık kavrayışıyla çağdaş kültürün incelikli bir çözümlemesini eserlerinde birleştirmesine" dikkat çekti.
    Bellow'un bu tarihten sonra yazdığı kitaplar, sırayla Dean'in Aralığı (1982), Daha Fazla Kalp Kırıklığı Ölümü (1987), Bir Hırsızlık (1989), Belarus Bağlantısı (1989), Beni Hatırlatacak Bir Şey: Üç Hikâye (1991), İşin Aslı (1997), Ravelstein (2000) ve Toplu Hikâyeler (2001)'dir.

    20. yüzyılın en büyük romancılarından biri sayılan Saul Bellow, 5 Nisan 2005'te, doksan yaşında Chicago'da öldü.


     

     

    Edebiyatta  Sorgulanan  Baba-Oğul İlişkisi
    Raşel Rakella Asal

    Saul Bellow ‘Günü Yaşa’ adlı kısa romanını 1957 yılında yayımladığında eleştirmenler tarafından  İngiliz edebiyatının en önemli öykülerinden biri olarak değerlendirildi.  1976 yılının Nobel ödülünü aldığında İsveç Akademisi ‘Günü Yaşa’’ yazarın önemli bir yapıtı olduğunu  özellikle vurguladı.  ‘Günü Yaşa’ , ‘Augie March’ın Serüvenleri’nden sonra Saul Bellow’nun  yayımladığı dördüncü kitaptı.  Bu kısa roman Augie March’ın antiteziydi.  Biçim olarak kısa ve özdü. Oldukça hüzün yüklü bu kısa roman yaşlıların konukladığı Kuzey Manhattan bölgesinde bir otelde geçer. Otel Gloriana’daki müşterilerin çoğu emeklilik yaşını geçmiştir.  Yetmiş, seksen ve doksanlarındaki yaşlı kadın ve erkek nüfusunun konakladığı bir oteldir.  Kırklarının ortalarında, sağlam ve güçlü görünüşlü Wilhelm kendini bu ortamda yabancı hissetse de, babası bu otelde konakladığı için o da çaresiz bu ortamda bulunmaktadır.  Çevresindeki insanların dedikodu yapıp, gazete okumak ve günün (yaşamın) bitmesini beklemekten başka yapacakları bir iş yoktur.

    Wilhelm ise bu yaşlıların aksine daha hareketli bir hayata alışkındır.  Enerjiktir.  1930 başlarında, Venice adlı  bir yetenek avcısının üniversite gazetesinde çıkan fotoğrafındaki çarpıcı dış görünüşü nedeniyle, şöhret kazanma potansiyeline sahip olduğuna inandırılmış, böylece Hollywood’un yolunu tutmuştu. Orada yedi yıl boyunca, inatla, bir aktör olmaya çalışmıştı.  Yedi yılın kararlılığı ve ardından gelen  yenilgi onu ticaret hayatından  ve şirketlerden uzaklaştırmıştı. Üstüne üstlük kırk dört yaş herhangi bir  meslek sahibi olması için  çok geç bir yaştı.  Çok geç olgunlaşmıştı.  Annesine ‘eğer aktör olmayı beceremezsem okula geri dönebilirim’ diye söz vermişse de artık şimdi çok geçti.  Annesi onun kendini mahvedeceğinden korkmuş, ona babası gibi tıp eğitimi almak isterse, babasının ona yardımcı olabileceğini söylemişti.  Tommy ise,  ‘Hastanelere dayanamam.  Ayrıca, bir hata yapıp birisini yaralayabilirim veya en kötüsü onu öldürebilirim. Buna tahammül edemem.  Üstelik, bu işi yapacak kadar zeki değilim’ diyerek babası gibi tıp eğitimini almayı ret etmekle kendi yetenek ve yeteneksizliklerinin farkında bir tutum izlemişti.  Venice Tommy’yi  şöyle ikna etmişti:

                   ‘Bu senin için bir fırsat,’ dedi.  ‘Şimdi üniversitedesin.  Ne okuyorsun?’  Parmaklarını şaklattı.  ‘Birşeyler işte.’  Wilhelm’in kendisi de okul hakkında aynen böyle hissediyordu.  ‘Bu gidişle, bir yere varmak için en azından elli yıl beklemen gerekecek.  Ama bu yolu takip edince, bir sıçrayışta, bütün dünya kim olduğunu bilecek.  Swanson ve Roosevelt gibi bir isim olacaksın.  Doğudan Batıya, Çin’e, Güney Amerika’ya kadar.  Şaka değil.  Dünyanın sevgilisi olacaksın.  Dünya bunu istiyor, buna ihtiyacı var.  Bir adam gülümseyince, bir milyar insan onunla beraber iç çekiyor.  Beni dinle, dostum...’

    Ve Wilhelm ikna olmuştu.  Evet Venice ile karşılaşması onun için iyi  bir fırsattı.  Bir şanstı.  Neden olmasın  ki?  Yine de Wilhelm Kaliforniya’ya gitmeyi üç ay ertelemişti.  Ailesinin iyi dilekleriyle başlamak istiyordu, ama dilekler hiç gelmemişti. Bir sürü düşünce, tereddüt ve tartışmadan sonra, sayısız kez reddettiği yolu sonunda izlemiş, Hollywood’a gitmenin bir hata olacağını düşünse de, sonunda gitmişti.  Anne-babasına ‘Venice kendi iyiliğim için gitmem gerektiğini söylüyor’ demişti Wilhelm.  Bu yalandan şimdi nasıl da utanıyordu.  Venice’e kendisinden vazgeçmemesi için ‘Bana yardım edemez misinOkula geri dönmek beni öldürür,’ demiş ona nasıl da yalvarmıştı.

    Kalifornıya’da Tommy Wilhelm olmuştu.  Babası Dr. Adler bu isim değişimini  hiç kabul etmemişti.  O oğluna hep Wilky derdi.  Wilhelm Tommy olmaya her zaman büyük özlem duymuştu.  Fakat, Tommy gibi hissetmeyi hiç becerememiş ve ruhunda hep Wilky olarak kalmıştı.  Adını değiştirmesi de bir hataydı ve bunu istediği kadar rahatça itiraf edebilirdi.  Ama hatalar artık geriye çevrilemezdi.  Geçmişte ve ölüydüler o günler.  Geçmişte yaptıkları arasında iyi olarak tanımlayabileceği bir şey hatırlıyor muydu?  Çok, çok az.  Affetmek gerekiyordu.  Önce, kendini affetmesi gerekiyordu.  Yaptığı hatalardan babasına oranla çok daha fazla acı çekmişti.

                  ‘Ey Tanrım.’ Diye dua etti Wilhelm.  ‘Beni sorunlarımdan kurtar.  Beni fikirlerimden  kurtar ve kendimle ilgili daha iyi bir şeyler yapmama izin ver.  Boşa harcadığım tüm zaman için özür dilerim.  Beni buradan çıkar ve başka bir hayata götür.  Çünkü ben artık mahvoldum.  Merhametli ol.’  

    Wilhelm hatalarının bedelini hala çok ağır ödemekteydi.  Eşiyle evlenmemeye karar vermiş, ama yine de evlenmişti.  Karısı Margaret ondan boşanmak istemiyordu, ona ve çocuklarına mali destek vermek zorundaydı.  Dört yıl önce ayrıldıklarında ona her şeyini vermişti- eşyalar, mobilyalar, birikimler.  İyi niyet göstermeye çalışmış, ama hiçbir işe yaramamıştı.  Onunla tanıştığı andan itibaren bir köle olmuştu- demir tasmalı bir köle.  Karısı sık sık boşanmaya karar veriyor ve her şeyi yeniden düşünüp her defasında karşısına  daha zor koşullar öne sürüyordu.  Kırk dört yaşında, iki oğlan babası, halen Otel Gloriana’da yaşayan Wilky veya Tommy Wilhelm’ın yaşamı  onun  üzerinde dayanılması güç bir kambur oluşturuyordu.

    ‘Günü Yaşa’ romanı  böyle başlar.  Saul Bellow bu kısa romanında bize Tommy Wilhelm’in bir gününü anlatır.  Günün sonunda Tommy Wilhelm’in yıkılmışlığı ve çökmüşlüğü ile  yüz yüze geliriz.  Tommy Wilhelm roman boyunca sürekli  yanlış bir  yaşamı  sürdüren bir oğuldur. Babası emekli olmuş zengin bir doktordur.  Babayla oğlu aynı otelde kalmalarına karşın  baba oğlunun sorunlarının çözümleyicisi konumunda yer almaz. Tommy Wilhelm’in sürekli yanlış yaşamı, davranışlarındaki özensizlik uyandıran durumlar, ve getirdiği başarısızlıklar nedeniyle, baba oğluna karşı giderek acımasız bir ilgisizliğe ve oğluna karşı bir tiksintiye yönelmiştir.   Ne oğlundan yana, ne de onun sorunlarıyla ilgilidir.  Bu ilgisizliğini ondan iğrenecek duruma vardırmıştır.

              ‘Yumurtaya kasığıyla vurmadan önce peçeteyle nemi aldı.  Sonra yumurtaya pat diye gereğinden hızlı vurdu (babasının düşüncesine göre).  Kabuğu çıkardıktan sonra yumurtanın beyazında parmaklarından geçen ince bir kir tabakası kaldı.  Dr. Adler bunu sessiz bir tiksintiyle izledi.  Dünyaya nasıl bir Wilky getirmişti!  İşte, sabahları ellerini bile yıkamıyordu.  Suya dokunmak zorunda kalmamak için elektrikli traş makinesi kullanıyordu.  Doktor, Wilky’nin pis huylarına tahammül edemiyordu.’

    Baba açık bir şekilde Tommy’nin kendine olan güvensizliğinden, yola gelmeyen, onarılmaz serüvenci ruhundan dolayı ona  üvey oğul muamelesi gösterir. Tommy de yalnızlığı ve bir kenara itilmişliği içinde büzülmüş, ufalmış, bir hiç olmuş,  kendi zayıf karakterinin yükünü omuzlamaya , yazgısı ile baş başa bırakılmıştır.  Roman boyunca Tommy’nin ‘Bana lütfen yardım edin’ sesini işitiriz.  ‘Bana yardım edin, yardım edin, hiçbir yere ulaşamıyorum, hiçbir yere ‘, diye  inleyen yalvarmalarını duyurur bize Saul Bellow.   Bu yakarışlar yalnız Tommy’nin babası Dr. Adler’e değil, tüm duyarsız, sahte, katı babalara bir sitemdir.  Tommy’nin trajedisi kendini, umutlarını böyle duyarsız bir babanın eline bırakılmasındadır.  Kırk dört yaşındaki Tommy, umutsuzca onu ayakta tutacak, ona sahip çıkacak bir baba arayışındadır.  Tommy onun zayıflığından istifade eden fırsatçılarla, belirsizlik, kararsızlık içinde bocalarken yavaş yavaş kendi sonunu da hazırlar.

    Dünya edebiyatındaki önemli yazarlardan Kafka da ebeveyn-çocuk ilişkisini      ‘Değişim’ isimli  başyapıtında ele alır.  Kafka bu yapıtında bireyin aile içindeki, hatta toplum içindeki yalnızlığını  ve yabancılığının yansıyışını barizleştirmek için öykü  kahramanını böcek şekline sokar. ‘Değişim’ Gregor Samsa’nın böcekleşmesi olarak  Alman yazarlarının en büyüğü olarak 20. yy edebiyatında  yerini alır. Nobokov Kafka için şöyle der:  ‘Onun yanında Rilke gibi şairlerle Thomas Mann gibi yazarlar cüce ya da alçıdan aziz heykelleri gibi kalırlar’.  Bireyin bir böcek olarak dünyaya bakışı, ezik duyguları, aile içi yalnızlığı, dışlanmışlığı, kendini alçalmış hissetmesi trajik bir şekilde dile getirilir. Okuyucu ‘Değişim’in  ilk sayfasından Gregor Samsa’nın (Böceğin) ranzanın altında hizmetçinin süpürge sapı ile dürttüğü ana kadar kendini ezik bir yabancılaşmanın içinde bulur.

    Kafka gerçek yaşamında da Gregor Samsa’dan farklı değildir.Herkesin kendisine yabancı olduğunu sıkça ebeveynine yazdığı mektuplarda dile getirir. Kasvetli aile yaşamından nefret eder ama sürekli onun içinde yaşamak durumdadır.  Babasının mal varlığı, zenginliği, hele de o zenginliği kendi emeği ve yaşamı ile elde edişi; onun, Kafka’dan daha zeki, daha becerikli, hayata daha iyi bir perspektiften bakma yeteneği gibi gözükmekte, Kafka bu beceriksizliğin altında ezilmektedir.  

    ‘Hepiniz bana yabancısınız’, der Kafka annesine, ‘yalnızca bir kan bağı var, ama o da kendini duyumsatmıyor.’  Kasvetli aile yaşamından nefret eder, ama kurtulamaz.  ‘Bundan da nefret ediyorum; evde annemle babamın yattıkları yatağın kullanılmış çarşaflarını, dikkatle yerleştirilmiş gömleklerin görünüşü, beni kusturacak kadar bunaltabilir, içimi altüst edebilir, öyle ki, sanki değişimi bir türlü tamamlayamamış, bu karanlık evde, kasvetli bir yaşamdan hep yeniden dünyaya geliyorum, o evde sürekli olarak varlığımın onaylanmasını bekliyorum’.

    Babası ile olan ilişkisi annesi ile olan ilişkisinden daha kötüdür.  Bu ilişkisinden kalan kinin dışavurumu ‘Babaya Mektup’ isimli eserde yüz sayfayı bulur. Kafka’nın babası oğlunu son derece kesin kurallara dayanan sert bir eğitim sistemi ile yetiştirmek ister.  Bu ise önce çocuk, sonra genç Kafka üzerinde tam karşıt bir etki yaratır.  Babasına önce nefret hisleri besleyen ve bu hisleri zamanla çeşitli kalıplar alan Kafka, anne ve babasını hiçbir zaman terk etmez, ama kendine en yakın olan bu insanların arasında, gene de yalnız ve onlara yabancı olarak kalır. 

    Kafka’nın 1919 da ele aldığı mektup ‘Sevgili Baba’ diye başlar, ve şöyle devam eder:

    ‘Bana son günler bir ara, senden korktuğum gibi bir savı hangi nedenle ileri sürdüğümü sormuştun.  Her zamanki gibi bir cevap bulup verememiş, bu da işte biraz yine senden korkmamdan, biraz senden korkmamın nedeninin pek çok ayrıntıları içermesinden, dolayısıyla bunları yarı buçuk da olsa sözle belirtemeyeceğimden ileri gelmişti.  Şimdi sana yazıyla cevap vermeye kalkıyorsam, bu cevapta da yine çok boşluklar kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken senden duyduğum korkuyla bunun sonuçları sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, çünkü konunun büyüklüğü belleğimle zeka güçümü enikonu aşacaktır.

    Sorun hep basit göründü sana, hiç değilse benimle ve arada ayırım gözetmeksizin diğer bazılarıyla yaptığın konuşmalardan bu yargıya vardım.  Senin için aşağı yukarı şöyle bir durum vardı ortada:  Bütün ömür boyu canını dişine takıp çalışmış, neyin varsa çocuklarının yoluna, ama en çok benim yoluma feda etmiş, ben de böylelikle ‘beyler’ gibi rahat bir yaşam sürmüş, dilediğim öğrenimi yapmak konusunda katıksız bir özgürlüğü elde bulundurmuş, yiyecek içecek sıkıntısı çekmemiş, yani kısaca tasa kaygı nedir bilmemiştim; sen ise bütün bunlara karşı bir minnettarlık beklememiştin benden:  ‘Çocukların minnettarlığını’ bilirsin; ama hiç değilse onların sana güler yüz göstermelerini, bir duygudaşlık belirtisini açığa vurmalarını istemiştin; oysa ben bunların hiç birine yanaşmayarak senden hep korkup sinmiştim bir köşeye; odama, kitaplarıma, çılgın dostlarıma, kaçık düşüncelerime sığınmıştım..........

    ...........Yani üzerimdeki yargını özetlemek istersem diyebilirim ki, (belki son evlenme girişimimi saymazsak) doğrudan yakışıksız ya da kötü davrandığım gibi bir suçlama yöneltmedin bana; ama soğukluk, yabancılık, nankörlük gibi özellikleri yakıştırdın.  Hem de bunu öylesine yaptın ki, sanki hepsinden ben suçluydum, sanki bir dümen kırışıyla her şeyi bir başka düzene oturtabilirdim, sanki senin en ufak bir suçun yoktu olup bitende, bir suçun varsa bana fazla iyi davranmandı.....’

    Hiçbir zaman göndermediği büyük eseri ‘Babaya Mektup’ unda Kafka, davacı avukat ve davalı konumundadır.  Bu mektupta bir dava açılır, ama sonunda verilen hüküm davayı sonuçlandırmayıp, çaresizlik konumunu yıkıma varana dek sürer.

    Kafka’nın ‘Değişim’i üzerine en yakın arkadaşlarından Max Brod’dan başlayarak Elias Canetti’ye, Nabokov’dan Felix Guattari-Gilles Deleuze’ a kadar tüm edebiyatçılar sosyologlar, felsefeciler bir şeyler söylemişlerdir.

    Kafka’nın yapıtındaki dönüşümü gücün simgesi olan, Kafka’ya taviz vermeyen, baskıcı bir babanın gölgesi altındaki aciz oğulun çığlığı olarak görenler olduğu gibi;  çalıştığı bürodan soğuyan bir kişinin ebeveyni karşısındaki acınacak hali   olarak açıklayanlar da olmuştur.  Kimileri de alçaklık kompleksinin dışavurumu olarak değerlendirmişlerdir.

    Edebiyat evrenini insan portrelerinden oluşturan Dostoyevski de son romanı ‘Karamazov Kardeşler’de baba-oğul ilişkisi işlediği yan motiflerden biridir. Dostoyevski’ye göre ruh bir kaos’tan başka bir şey değildir.  Ruhun derinliklerine inen yol karanlıktır.  Ruhun cehennemi uçurumlarında acı çeken, isyanlarının güçsüzlüğü içerisinde öfkeden köpüren insanlar onun dünyasının roman kişileridir.  Bu dünyada acıdan kurtulmanın imkanı yoktur.  Dünyaya gelen her kişinin etrafında acı ile harmanlanmış bir duvar örülür.  Bu duvar yaşamı boyunca  gittikçe yükselir.  Kişi onu  yıkma imkanına da hiçbir zaman  sahip olamaz.  Bu yüzden Dostoyevski’nin  romanlarında neşe olmadığı gibi, hiçbir umut da barınmaz. 

    Dostoyevski’nin yaşam öyküsünü kaleme alan yazarlara göre Dostoyevski’nin sara nöbetlerine neden çocukluğunda babasından yediği dayaklardır.  Birçok psikanalizci, Dostoyevski’nin babasına duyduğu nefreti ve bu nefreti izleyen suçluluk kompleksine dayanarak, ondaki epilepsi hastalığının sinirsel kökenli olduğu sonucunu çıkarmışlardır.  Duygusuz, pinti, yalancı ve ahlakı bozuk yaşlı 

    Karamazov, Henry Troyat’a göre Dostoyevski’nin babasının kömürle yapılmış kuvvetli bir portresidir.  Bu görüşü Aimee Dostoyevski şu sözleriyle destekler:  ‘Yaşlı Karamazov’un kişiliğini kurarken, Fedor Mihailoviç’in kendi babasını düşündüğüne inandım her vakit.’

    ‘Büyük Engizisyoncu’ bölümünde yazarın tüm felsefesini sunduğu düşünülür.  Bu bölümden önceki ‘Başkaldırma’ bölümünün bu felsefe düşüncesi ile bir bütün olduğu düşünülür.  Bu bölümde acıyı yüreğimizde hissederiz.   Dostoyevski peş peşe verdiği örneklerin hepsinde masum bir çocuğa yapılan haksızlıkları anlatır.  Neredeyse kötülükler listesi gibidir bu bölüm.  İnsanoğlunun en büyük suçu anlatılır.  Yatağını kirlettiği için ebeveynleri tarafından dövülüp tuvalete kapatılan beş yaşındaki çocuk ya da köpeğe taş attığı için ev köpekleri tarafından annesinin gözü önünde parçalatılan sekiz yaşındaki çocuk.  Dostoyevski’ye göre sadece dünyanın adaletsizliğini değil, aynı zamanda tanrının da adaletsiz düzeninin göstergesidir.  Dostoyevski şöyle  sorar, ‘bu çekilen acı, daha büyük mutluluk bedeli için midir?’  Nasıl ki peygamberler insanlar daha mutlu yaşamlar sürsünler diye acılara katlanmışlarsa, çocuklar da kitlelerin mutluluk bedelini mi öderler?  Bu soru Hristiyan öğretisinin özünde yer alan İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmasına rağmen ölümüne babası tarafından göz yumulması ve onun çektiği acıların insanlığın tümünün mutluluğu için yaşaması gerektiği ‘ölüm’ün öğretisine benzer.  Küçük masum çocuklar da peygamberleri gibi insanlığın günahları için bu acıyı çekmek zorunda bırakılmışlardır.  Bu durum  karşısında Dostoyevski  ikinci sorusunu sorar.  ‘Bilsek ki, dövüldükten sonra karanlık tuvalete kapatılan çocuğun ağlaması sayesinde tüm insanlık mutlu olacak, çocuğun bu acıyı çekmesini kabul edebilir miyiz?’ Ve sorular ardı ardına dizilir.

    Kaynakça:Edebiyat dersleri, Vladimir Nabokov, Ada yay

                   Taşrada Düğün Hazırlıkları, Kafka, Cem yayınları, 1979
                   Üç Büyük Usta, Stefan Zweıg, İş Bankası yayınları, 1998
                   Dostoyevski, Andre Gide, Payel yayınları, 1998
                   Dostoyevski, Henri Troyat, İletişim yayınları, 2004