Edebiyatta
Sorgulanan Baba-Oğul İlişkisi
Raşel Rakella Asal
Saul
Bellow ‘Günü Yaşa’ adlı kısa romanını 1957 yılında
yayımladığında eleştirmenler tarafından İngiliz edebiyatının en önemli
öykülerinden biri olarak değerlendirildi. 1976 yılının Nobel ödülünü
aldığında İsveç Akademisi ‘Günü Yaşa’’yı yazarın
önemli bir yapıtı olduğunu özellikle vurguladı. ‘Günü Yaşa’ , ‘Augie
March’ın Serüvenleri’nden sonra
Saul Bellow’nun
yayımladığı dördüncü kitaptı. Bu kısa roman Augie
March’ın antiteziydi. Biçim olarak kısa ve özdü.
Oldukça hüzün yüklü bu kısa roman yaşlıların konukladığı Kuzey Manhattan
bölgesinde bir otelde geçer. Otel Gloriana’daki
müşterilerin çoğu emeklilik yaşını geçmiştir. Yetmiş, seksen ve
doksanlarındaki yaşlı kadın ve erkek nüfusunun konakladığı bir oteldir.
Kırklarının ortalarında, sağlam ve güçlü görünüşlü
Wilhelm kendini bu ortamda yabancı hissetse de, babası bu otelde
konakladığı için o da çaresiz bu ortamda bulunmaktadır. Çevresindeki
insanların dedikodu yapıp, gazete okumak ve günün (yaşamın) bitmesini
beklemekten başka yapacakları bir iş yoktur.
Wilhelm ise bu yaşlıların
aksine daha hareketli bir hayata alışkındır. Enerjiktir. 1930 başlarında,
Venice adlı bir yetenek avcısının üniversite
gazetesinde çıkan fotoğrafındaki çarpıcı dış görünüşü nedeniyle, şöhret
kazanma potansiyeline sahip olduğuna inandırılmış, böylece Hollywood’un yolunu
tutmuştu. Orada yedi yıl boyunca, inatla, bir aktör olmaya çalışmıştı. Yedi
yılın kararlılığı ve ardından gelen yenilgi onu ticaret hayatından ve
şirketlerden uzaklaştırmıştı. Üstüne üstlük kırk dört yaş herhangi bir meslek
sahibi olması için çok geç bir yaştı. Çok geç olgunlaşmıştı. Annesine ‘eğer
aktör olmayı beceremezsem okula geri dönebilirim’ diye söz vermişse de artık
şimdi çok geçti. Annesi onun kendini mahvedeceğinden korkmuş, ona babası gibi
tıp eğitimi almak isterse, babasının ona yardımcı olabileceğini söylemişti. Tommy
ise, ‘Hastanelere
dayanamam. Ayrıca,
bir hata yapıp birisini yaralayabilirim veya en kötüsü onu öldürebilirim. Buna
tahammül edemem. Üstelik, bu işi yapacak kadar zeki değilim’
diyerek babası gibi tıp eğitimini almayı ret etmekle kendi
yetenek ve yeteneksizliklerinin farkında bir tutum izlemişti.
Venice Tommy’yi şöyle
ikna etmişti:
‘Bu senin için bir fırsat,’ dedi. ‘Şimdi
üniversitedesin. Ne okuyorsun?’ Parmaklarını şaklattı. ‘Birşeyler
işte.’ Wilhelm’in kendisi de okul hakkında aynen
böyle hissediyordu. ‘Bu gidişle, bir yere varmak için en azından elli yıl
beklemen gerekecek. Ama bu yolu takip edince, bir sıçrayışta, bütün dünya kim
olduğunu bilecek. Swanson ve Roosevelt gibi bir
isim olacaksın. Doğudan Batıya, Çin’e, Güney Amerika’ya kadar. Şaka değil.
Dünyanın sevgilisi olacaksın. Dünya bunu istiyor, buna ihtiyacı var. Bir
adam gülümseyince, bir milyar insan onunla beraber iç çekiyor. Beni dinle,
dostum...’
Ve
Wilhelm ikna olmuştu. Evet Venice ile
karşılaşması onun için iyi bir fırsattı. Bir şanstı. Neden olmasın ki?
Yine de Wilhelm Kaliforniya’ya gitmeyi üç ay
ertelemişti. Ailesinin iyi dilekleriyle başlamak istiyordu, ama dilekler hiç
gelmemişti. Bir sürü düşünce, tereddüt ve tartışmadan sonra, sayısız kez
reddettiği yolu sonunda izlemiş, Hollywood’a gitmenin bir hata olacağını
düşünse de, sonunda gitmişti. Anne-babasına ‘Venice
kendi iyiliğim için gitmem gerektiğini söylüyor’
demişti Wilhelm. Bu yalandan şimdi nasıl da
utanıyordu. Venice’e kendisinden vazgeçmemesi
için ‘Bana yardım
edemez misin?
Okula geri dönmek
beni öldürür,’ demiş ona nasıl da
yalvarmıştı.
Kalifornıya’da
Tommy Wilhelm olmuştu. Babası Dr.
Adler bu isim değişimini hiç kabul etmemişti. O
oğluna hep Wilky derdi.
Wilhelm Tommy olmaya her zaman büyük özlem
duymuştu. Fakat, Tommy gibi hissetmeyi hiç
becerememiş ve ruhunda hep Wilky olarak kalmıştı.
Adını değiştirmesi de bir hataydı ve bunu istediği kadar rahatça itiraf
edebilirdi. Ama hatalar artık geriye çevrilemezdi. Geçmişte ve ölüydüler o
günler. Geçmişte yaptıkları arasında iyi olarak tanımlayabileceği bir şey
hatırlıyor muydu? Çok, çok az. Affetmek gerekiyordu. Önce, kendini
affetmesi gerekiyordu. Yaptığı hatalardan babasına oranla çok daha fazla acı
çekmişti.
‘Ey Tanrım.’ Diye dua etti Wilhelm. ‘Beni
sorunlarımdan kurtar. Beni fikirlerimden kurtar ve kendimle ilgili daha iyi
bir şeyler yapmama izin ver. Boşa harcadığım tüm zaman için özür dilerim.
Beni buradan çıkar ve başka bir hayata götür. Çünkü ben artık mahvoldum.
Merhametli ol.’
Wilhelm hatalarının bedelini hala
çok ağır ödemekteydi. Eşiyle evlenmemeye karar vermiş, ama yine de
evlenmişti. Karısı Margaret ondan boşanmak
istemiyordu, ona ve çocuklarına mali destek vermek zorundaydı. Dört yıl önce
ayrıldıklarında ona her şeyini vermişti- eşyalar, mobilyalar, birikimler. İyi
niyet göstermeye çalışmış, ama hiçbir işe yaramamıştı. Onunla tanıştığı andan
itibaren bir köle olmuştu- demir tasmalı bir köle. Karısı sık
sık boşanmaya karar veriyor ve her şeyi yeniden
düşünüp her defasında karşısına daha zor koşullar öne sürüyordu. Kırk dört
yaşında, iki oğlan babası, halen Otel Gloriana’da
yaşayan Wilky veya Tommy
Wilhelm’ın yaşamı onun üzerinde dayanılması güç
bir kambur oluşturuyordu.
‘Günü Yaşa’ romanı böyle
başlar. Saul Bellow
bu kısa romanında bize Tommy
Wilhelm’in bir gününü anlatır. Günün sonunda
Tommy Wilhelm’in yıkılmışlığı ve çökmüşlüğü
ile yüz yüze geliriz. Tommy
Wilhelm roman boyunca sürekli yanlış bir yaşamı sürdüren bir
oğuldur. Babası emekli olmuş zengin bir doktordur. Babayla oğlu aynı otelde
kalmalarına karşın baba oğlunun sorunlarının çözümleyicisi konumunda yer
almaz. Tommy Wilhelm’in
sürekli yanlış yaşamı, davranışlarındaki özensizlik uyandıran durumlar, ve
getirdiği başarısızlıklar nedeniyle, baba oğluna karşı giderek acımasız bir
ilgisizliğe ve oğluna karşı bir tiksintiye yönelmiştir. Ne oğlundan yana, ne
de onun sorunlarıyla ilgilidir. Bu ilgisizliğini ondan iğrenecek duruma
vardırmıştır.
‘Yumurtaya kasığıyla vurmadan önce peçeteyle nemi aldı. Sonra yumurtaya pat
diye gereğinden hızlı vurdu (babasının düşüncesine göre). Kabuğu çıkardıktan
sonra yumurtanın beyazında parmaklarından geçen ince bir kir tabakası kaldı.
Dr. Adler bunu sessiz bir tiksintiyle izledi.
Dünyaya nasıl bir Wilky getirmişti! İşte,
sabahları ellerini bile yıkamıyordu. Suya dokunmak zorunda kalmamak için
elektrikli traş makinesi kullanıyordu. Doktor,
Wilky’nin pis huylarına tahammül edemiyordu.’
Baba açık bir şekilde
Tommy’nin kendine olan güvensizliğinden, yola
gelmeyen, onarılmaz serüvenci ruhundan dolayı ona üvey oğul muamelesi
gösterir. Tommy de yalnızlığı ve bir kenara
itilmişliği içinde büzülmüş, ufalmış, bir hiç olmuş, kendi zayıf karakterinin
yükünü omuzlamaya , yazgısı ile baş başa bırakılmıştır. Roman boyunca
Tommy’nin ‘Bana lütfen yardım edin’ sesini
işitiriz. ‘Bana yardım edin, yardım edin, hiçbir yere ulaşamıyorum, hiçbir
yere ‘, diye inleyen yalvarmalarını duyurur bize Saul
Bellow. Bu yakarışlar yalnız
Tommy’nin babası Dr. Adler’e
değil, tüm duyarsız, sahte, katı babalara bir sitemdir.
Tommy’nin trajedisi kendini, umutlarını böyle duyarsız bir babanın
eline bırakılmasındadır. Kırk dört yaşındaki Tommy,
umutsuzca onu ayakta tutacak, ona sahip çıkacak bir baba arayışındadır.
Tommy onun zayıflığından istifade eden
fırsatçılarla, belirsizlik, kararsızlık içinde bocalarken yavaş
yavaş kendi sonunu da hazırlar.
Dünya edebiyatındaki
önemli yazarlardan Kafka da ebeveyn-çocuk ilişkisini ‘Değişim’ isimli
başyapıtında ele alır. Kafka bu yapıtında bireyin aile içindeki, hatta
toplum içindeki yalnızlığını ve yabancılığının yansıyışını barizleştirmek
için öykü kahramanını böcek şekline sokar. ‘Değişim’
Gregor Samsa’nın böcekleşmesi olarak Alman yazarlarının en büyüğü
olarak 20. yy edebiyatında yerini alır. Nobokov
Kafka için şöyle der: ‘Onun
yanında Rilke gibi şairlerle Thomas
Mann gibi yazarlar cüce ya
da alçıdan aziz heykelleri gibi kalırlar’.
Bireyin bir böcek olarak dünyaya bakışı, ezik duyguları, aile içi yalnızlığı,
dışlanmışlığı, kendini alçalmış hissetmesi trajik bir şekilde dile getirilir.
Okuyucu ‘Değişim’in ilk sayfasından Gregor
Samsa’nın (Böceğin) ranzanın altında hizmetçinin süpürge sapı ile dürttüğü ana
kadar kendini ezik bir yabancılaşmanın içinde bulur.
Kafka gerçek yaşamında da
Gregor Samsa’dan farklı değildir.Herkesin
kendisine yabancı olduğunu sıkça ebeveynine yazdığı mektuplarda dile getirir.
Kasvetli aile yaşamından nefret eder ama sürekli onun içinde yaşamak
durumdadır. Babasının mal varlığı, zenginliği, hele de o zenginliği kendi
emeği ve yaşamı ile elde edişi; onun, Kafka’dan daha zeki, daha becerikli,
hayata daha iyi bir perspektiften bakma yeteneği gibi gözükmekte, Kafka bu
beceriksizliğin altında ezilmektedir.
‘Hepiniz
bana yabancısınız’, der Kafka annesine,
‘yalnızca bir kan bağı var, ama o da kendini duyumsatmıyor.’
Kasvetli aile yaşamından nefret eder, ama kurtulamaz.
‘Bundan da nefret ediyorum; evde annemle babamın yattıkları yatağın
kullanılmış çarşaflarını, dikkatle yerleştirilmiş gömleklerin görünüşü, beni
kusturacak kadar bunaltabilir, içimi altüst edebilir, öyle ki, sanki değişimi
bir türlü tamamlayamamış, bu karanlık evde, kasvetli bir yaşamdan hep yeniden
dünyaya geliyorum, o evde sürekli olarak varlığımın onaylanmasını bekliyorum’.
Babası ile olan ilişkisi
annesi ile olan ilişkisinden daha kötüdür. Bu ilişkisinden kalan kinin
dışavurumu ‘Babaya Mektup’ isimli eserde yüz sayfayı bulur. Kafka’nın babası
oğlunu son derece kesin kurallara dayanan sert bir eğitim sistemi ile
yetiştirmek ister. Bu ise önce çocuk, sonra genç Kafka üzerinde tam karşıt
bir etki yaratır. Babasına önce nefret hisleri besleyen ve bu hisleri zamanla
çeşitli kalıplar alan Kafka, anne ve babasını hiçbir zaman terk etmez, ama
kendine en yakın olan bu insanların arasında, gene de yalnız ve onlara yabancı
olarak kalır.
Kafka’nın 1919 da ele
aldığı mektup ‘Sevgili Baba’ diye başlar, ve şöyle devam eder:
‘Bana
son günler bir ara, senden korktuğum gibi bir savı hangi nedenle ileri
sürdüğümü sormuştun. Her zamanki gibi bir cevap bulup verememiş, bu da işte
biraz yine senden korkmamdan, biraz senden korkmamın nedeninin pek çok
ayrıntıları içermesinden, dolayısıyla bunları yarı buçuk da olsa sözle
belirtemeyeceğimden ileri gelmişti. Şimdi sana yazıyla cevap vermeye
kalkıyorsam, bu cevapta da yine çok boşluklar kalacak, çünkü söz konusu nedeni
kaleme alırken senden duyduğum korkuyla bunun sonuçları sana karşı özgür
davranmaktan beni alıkoyacak, çünkü konunun büyüklüğü belleğimle zeka güçümü
enikonu aşacaktır.
Sorun hep basit göründü sana, hiç değilse
benimle ve arada ayırım gözetmeksizin diğer bazılarıyla yaptığın konuşmalardan
bu yargıya vardım. Senin için aşağı yukarı şöyle bir durum vardı ortada:
Bütün ömür boyu canını dişine takıp çalışmış, neyin varsa çocuklarının yoluna,
ama en çok benim yoluma feda etmiş, ben de böylelikle ‘beyler’ gibi rahat bir
yaşam sürmüş, dilediğim öğrenimi yapmak konusunda katıksız bir özgürlüğü elde
bulundurmuş, yiyecek içecek sıkıntısı çekmemiş, yani kısaca tasa kaygı nedir
bilmemiştim; sen ise bütün bunlara karşı bir minnettarlık beklememiştin
benden: ‘Çocukların minnettarlığını’ bilirsin; ama hiç değilse onların sana
güler yüz göstermelerini, bir duygudaşlık belirtisini açığa vurmalarını
istemiştin; oysa ben bunların hiç birine yanaşmayarak senden hep korkup
sinmiştim bir köşeye; odama, kitaplarıma, çılgın dostlarıma, kaçık
düşüncelerime sığınmıştım..........
...........Yani üzerimdeki yargını özetlemek
istersem diyebilirim ki, (belki son evlenme girişimimi saymazsak) doğrudan
yakışıksız ya da kötü davrandığım gibi bir suçlama
yöneltmedin bana; ama soğukluk, yabancılık, nankörlük gibi özellikleri
yakıştırdın. Hem de bunu öylesine yaptın ki, sanki hepsinden ben suçluydum,
sanki bir dümen kırışıyla her şeyi bir başka düzene oturtabilirdim, sanki
senin en ufak bir suçun yoktu olup bitende, bir suçun varsa bana fazla iyi
davranmandı.....’
Hiçbir zaman göndermediği
büyük eseri ‘Babaya Mektup’ unda Kafka, davacı avukat ve davalı konumundadır.
Bu mektupta bir dava açılır, ama sonunda verilen hüküm davayı
sonuçlandırmayıp, çaresizlik konumunu yıkıma varana dek sürer.
Kafka’nın ‘Değişim’i
üzerine en yakın arkadaşlarından Max
Brod’dan başlayarak Elias
Canetti’ye, Nabokov’dan
Felix Guattari-Gilles
Deleuze’ a kadar tüm edebiyatçılar sosyologlar,
felsefeciler bir şeyler söylemişlerdir.
Kafka’nın yapıtındaki
dönüşümü gücün simgesi olan, Kafka’ya taviz vermeyen, baskıcı bir babanın
gölgesi altındaki aciz oğulun çığlığı olarak
görenler olduğu gibi; çalıştığı bürodan soğuyan bir kişinin ebeveyni
karşısındaki acınacak hali olarak açıklayanlar da olmuştur. Kimileri de
alçaklık kompleksinin dışavurumu olarak değerlendirmişlerdir.
Edebiyat evrenini insan
portrelerinden oluşturan Dostoyevski de son romanı ‘Karamazov
Kardeşler’de baba-oğul ilişkisi işlediği yan
motiflerden biridir. Dostoyevski’ye göre ruh bir kaos’tan başka bir şey
değildir. Ruhun derinliklerine inen yol karanlıktır. Ruhun cehennemi
uçurumlarında acı çeken, isyanlarının güçsüzlüğü içerisinde öfkeden köpüren
insanlar onun dünyasının roman kişileridir. Bu dünyada acıdan kurtulmanın
imkanı yoktur. Dünyaya gelen her kişinin etrafında acı ile harmanlanmış bir
duvar örülür. Bu duvar yaşamı boyunca gittikçe yükselir. Kişi onu yıkma
imkanına da hiçbir zaman sahip olamaz. Bu yüzden Dostoyevski’nin
romanlarında neşe olmadığı gibi, hiçbir umut da barınmaz.
Dostoyevski’nin yaşam
öyküsünü kaleme alan yazarlara göre Dostoyevski’nin sara nöbetlerine neden
çocukluğunda babasından yediği dayaklardır. Birçok psikanalizci,
Dostoyevski’nin babasına duyduğu nefreti ve bu nefreti izleyen suçluluk
kompleksine dayanarak, ondaki epilepsi hastalığının sinirsel kökenli olduğu
sonucunu çıkarmışlardır. Duygusuz, pinti, yalancı ve ahlakı bozuk yaşlı
Karamazov, Henry
Troyat’a göre Dostoyevski’nin babasının kömürle
yapılmış kuvvetli bir portresidir. Bu görüşü Aimee
Dostoyevski şu sözleriyle destekler: ‘Yaşlı Karamazov’un
kişiliğini kurarken, Fedor
Mihailoviç’in kendi babasını düşündüğüne inandım her vakit.’
‘Büyük Engizisyoncu’
bölümünde yazarın tüm felsefesini sunduğu düşünülür. Bu bölümden önceki
‘Başkaldırma’ bölümünün bu felsefe düşüncesi ile bir bütün olduğu düşünülür.
Bu bölümde acıyı yüreğimizde hissederiz. Dostoyevski peş peşe verdiği
örneklerin hepsinde masum bir çocuğa yapılan haksızlıkları anlatır. Neredeyse
kötülükler listesi gibidir bu bölüm. İnsanoğlunun en büyük suçu anlatılır.
Yatağını kirlettiği için ebeveynleri tarafından dövülüp tuvalete kapatılan beş
yaşındaki çocuk ya da köpeğe taş attığı için ev
köpekleri tarafından annesinin gözü önünde parçalatılan sekiz yaşındaki
çocuk. Dostoyevski’ye göre sadece dünyanın adaletsizliğini değil, aynı
zamanda tanrının da adaletsiz düzeninin göstergesidir. Dostoyevski şöyle
sorar, ‘bu çekilen acı, daha büyük mutluluk bedeli için midir?’ Nasıl ki
peygamberler insanlar daha mutlu yaşamlar sürsünler diye acılara
katlanmışlarsa, çocuklar da kitlelerin mutluluk bedelini mi öderler? Bu soru
Hristiyan öğretisinin özünde yer alan İsa’nın
Tanrı’nın oğlu olmasına rağmen ölümüne babası tarafından göz yumulması ve onun
çektiği acıların insanlığın tümünün mutluluğu için yaşaması gerektiği ‘ölüm’ün
öğretisine benzer. Küçük masum çocuklar da peygamberleri gibi insanlığın
günahları için bu acıyı çekmek zorunda bırakılmışlardır. Bu durum karşısında
Dostoyevski ikinci sorusunu sorar. ‘Bilsek ki, dövüldükten sonra karanlık
tuvalete kapatılan çocuğun ağlaması sayesinde tüm insanlık mutlu olacak,
çocuğun bu acıyı çekmesini kabul edebilir miyiz?’ Ve sorular ardı ardına
dizilir.
Kaynakça:Edebiyat dersleri,
Vladimir Nabokov, Ada
yay
Taşrada
Düğün Hazırlıkları, Kafka, Cem yayınları, 1979
Üç Büyük Usta, Stefan
Zweıg, İş Bankası yayınları, 1998
Dostoyevski, Andre Gide,
Payel yayınları, 1998
Dostoyevski, Henri
Troyat, İletişim yayınları, 2004