Füruzan Gül Mevsimidir
Füruzan
 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

05.11.2014
 


  Editörün Notu:   "Mesaadet', demişti, 'böylece kaçsan evlensek, zengin kızı yoksula kaçtı olur. Eğer savaştan sonra asıl hak sahipleri yerine gelirse, "sevdiği adamla evlendi, doğruyu yaptı" diyeceklerdir. İlk söz gerçi önemli değil ama, ikincisi çok önemli. Bunu dedirtmeliyiz. Anca sevilenle yaşanılacağını da öğreteceğiz bilmeyenlere, birçok yapacaklarımızla birlikte. İzmir'in dört bir yöresinde dağ ateşleri yanıyor. Orta Anadolu'da kadınların, çocuklarının ölümüne ağlamaya vakitleri yok. Sen bir beni tutturmuşsun. Canının çektiğine, her şeyin hemen olmasına alışmışsın. Bekleyeceksin, herkesle birlikte mutlu olacağız." Kitaptan

  FÜRUZAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ

http://tosunnecip.blogcu.com
NECİP TOSUN - Eşik Cini, Sayı: 3

Üstün gözlem gücü, ayrıntı zenginliği ve abartısız duygu aktarımı ile Türk öykücülüğünde seçkinleşen Füruzan’ın ilk öyküsü 1956’da Seçilmiş Hikâyeler’de yayımlanır. 1956-1957 yılları arasındaki bir dizi öyküden sonra 1968’e kadar öyküye ara verir (Füruzan bu dönem öykülerini “bakış açısı olmayan edebiyat denemeleri” olarak anacaktır). Ardından Yeni Dergi ve Papirüs dergilerinde nitelikli, ses getiren öyküler yazar. 1970’ler ise onun Türk öykücülüğüne damgasını vurduğu yıllar olur. İlk kitabı Parasız Yatılı (1971), genelde ilk kitapların kaderinin tersine ilgi görürken Sait Faik Öykü Ödülü’nü de kazanır. Bu dönemde Kuşatma (1972), Benim Sinemalarım (1973) yayımlanır. Kitaplar eleştirmenlerce övgü ve coşkuyla karşılanır, “durağanlaşan öykücülüğümüze yeni bir dinamizm” kazandırdığı yorumu yapılır. Ancak Füruzan oldukça parlak ve güçlü başladığı öyküde ısrar etmez, pek çok öykücü gibi o da başka türlere yönelir ve öyküye uzun aralar verir. Son kitabından dokuz yıl sonra Gecenin Öteki Yüzü (1982), bu kitaptan on yedi yıl sonra da Sevda Dolu Bir Yaz (1999) yayımlanır. Kuşatma’daki “Gül Mevsimidir” öyküsü bağımsız bir kitap olarak 1985’de ayrıca basılır.

Bu altı kitaplık birikime bakıldığında, onun öykülerini tanımlayan üç özellik öne çıkar: İnsani sıcaklık, dönemsel tanıklık/değişim ve yoksul ailelerin varolma serüveni. İnsani sıcaklık onun bütün bir öykü serüvenine sinmiştir. Olaylara, durumlara, öfkeyle değil, içtenlikle, iyimser bir bakış açısıyla yaklaşır; sevgiyi öyküsünün öznesi yapar. Kahramanlarına sevecenlikle yaklaşır; onları, var eden toplumsal koşullar, kişilik özellikleri ve birikimleri çerçevesinde ele alır. Bu tipleri şaşırtıcı bir gerçeklikle ve içe işleyen bir derinlikle çizer; yalın, inandırıcı ve abartısız. İnsanı iyiliğe ve kötülüğe götüren nedenleri ustalıkla sergiler. Gerçekleri ucuzca tüketmeden ve bayağılaştırmadan estetize ederek sanat katına yükseltir. Bu yüzden, sahiplenimi kolay, inandırıcı, kuşatıcı bir öykü dünyası kurar.

Füruzan’ın öykülerinde vurgulanması gereken diğer bir önemli özellik de değişim/dönüşüm sorunsalıdır. Pek çok öyküsünde ülkede yaşanan değişimin toplumsal ve özellikle bireysel düzlemdeki etkisini irdeler, değişimin nelere malolduğuna ve neler kaybettiğimize dikkat çeker. Bu nedenle zamanı, geçmişi, bir olay, bir duygu ile somutlaştırarak ölümsüzleştirmeye çalışır. Değişime biraz da duygu belleğinin yitimi olarak baktığı için yaşanmışlıkların unutulup gitmesine direnç gösterir. Çünkü ona göre zaman, geçip giden bir şey değildir. Bu yüzden geçmişe ait bir sese, bir bakışa, kelimelerin gücüyle hayat vermeye, bu güne taşıyarak kalıcı kılmaya çalışır.

Aile neredeyse öyküsünün merkezidir. Aile kurumunun eksilerini de artılarını da serinkanlılıkla işler. Dağılan aileye eğilirken, bir taraftan da dünyanın haksızlıklar ve anlayışsızlıklarla çevrili olduğu düşüncesini öne çıkarır. Örneğin anneyle küçük kız, hayatın karmaşasında, acımasızlığında bir başına kalırlar. Ailede sürekli bir baba eksikliği hissedilir. Anne ise hayata açılan tek kapıdır. Kaybedilmiş bir hayattan geriye dönülür, daralan dünyalar açık edilir. Özellikle yoksulluğun aile bireylerini mutsuzluğa götürdüğü vurgulanır. Acıların kaynağı bellidir: sevgisizlik, yoksulluk.

Füruzan, öykülerinde kadın duyarlığının incelmiş, rafineleşmiş örneklerini verir. Ne kaba bir erkek eleştirisi ne de kadın yüceltmesi yapar. Tümüyle kadın sorunlarını anlatmasına karşın nesnelliğini korumayı başarır. Peşin kabullerle bir tarafı mahkum etme peşinde değildir. Kadın erkek ilişkilerini özgün biçimde gözlemler. Cinsel sömürüyü işler, cinsel özgürlüğün kadın erkek ilişkilerini çözen temel bir anahtar olamayacağını ortaya koyar.

Öykü Serüveni
Parasız Yatılı (1971), Füruzan’ın bütün bir öykü serüveninde izleyeceği ana damarı yansıttığı için önemlidir. Küçük kızların hayat karşısındaki yenilgileri, anne-kız arasındaki ilişkiler, yoksulluk, geçmişe özlem bu öykülerde ana izleklerdir. Füruzan daha sonraki öykülerinde bu konuları derinleştirecek, yeni pencereler açacaktır. (1971’de Bilgi Yayınevi’nden çıkan Parasız Yatılı’nın arka kapağındaki şu cümleler Füruzan öykücülüğünün kimi biyografik ipuçlarını verir: Füruzan İstanbul’da doğdu. İlkokula başladığı yıl babası öldü. Hiçbir ekonomik güvenliği olmayan aile (bir anne, bir kız), uzun süre sıkıntılı, dayanaksız yaşadı; eğitimini sürdüremedi.) Parasız Yatılı bir ilk kitap olmasına karşın acemiliklerden arınmış bir düzeyi yansıtırken, aynı zamanda seçkin bir öykücünün habercisidir de.

Kuşatma’da (1972), ağırlıklı olarak fahişelik/hayat kadınlığı olgusunu işler. Kitaptaki üç öyküde, hayat kadınlarının da sevebileceği vurgulanır. Kitaba adını veren öyküde, on dört yaşında, yoksul ve korumasız bir genç kız olan Nazan’ın tacize uğraması anlatılır. Öyküde yaşlı erkeklerin genç kıza cinsel bir meta olarak bakmaları eleştirilir. Öykü, genç kızın düşleri ve bunu karşılayamayan yoksul aile sorunsalı üzerine oturtulur. “Ah Güzel İstanbul” öyküsünde, geneleve düşen kadınların buraya sürükleniş nedenlerini, düşlerini, hayat karşısındaki tutumlarını hikâye eder. Uzun yol şoförü Sarı Kâmil, genelev kadını Cevahir’e âşık olur ve oradan çıkararak ona bir ev açar. Ama bir gün eve gelişi uzar. Bunun üzerine Cevahir intihar eder. “Kırlangıç Balıkları” öyküsü de ekonomik zorlukların kadını bedenini satmaya zorladığı gerçeğinden hareket eder. Kocasından ayrılıp çocuğuyla bir başına kalan kadın, çalışmasına karşın geçimini temin edemez, vücudunu satmaya başlar.

Benim Sinemalarım (1973), Füruzan’ın öykücülüğünü sağlam temellere oturttuğu bir çalışmasıdır. Dilde rahatlamış, pürüzlerden arınmıştır. İlk öyküde, kötü yola düşen kadınların bu yola niçin düştüklerini irdeler. Sinema tutkunu, önüne geçilemez hayaller sahibi genç kız, yoksul bir hayat sürmektedir. Kız, çıraklık yaptığı için şehrin varlıklı insanlarının hayatlarına daha yakından tanık olmaktadır. Bu ise onun hayallerini, arzularını büsbütün büyütür. Ama ne kazandığı para ne de ailesi onun bu hayallerini karşılayacak durumda değildir. Evde de sürekli baba dayağı yemektedir. O da hayallerine kolay yoldan ulaşmaya çalışır; fuhşa sürüklenir. Oysa fuhuş isteyerek yaptığı bir şey değildir, aslında pırıl pırıl bir kalbi vardır, bir delikanlıya da âşıktır. “Temizlik Kolu”nda yoksul bir göçmen ailesinin hayatta kalma mücadelesi anlatılır. Yoksulluğun küçük kız üzerindeki etkisi öne çıkarılır. Aile küçük kıza yeni bir önlük alamaz. Kız paltosuzluğun, ayakkabısızlığın kısaca yoksulluğun ezikliğini yaşar.

Gül Mevsimidir (uzun öykü, 1973, 1985), onun romana göz kırptığı bir çalışmasıdır. İstiklal Savaşı’nda sözlüsü Rüştü Şahin’i kaybeden konak kızı Mesaadet, yeni bir evlilik yapsa ve upuzun bir hayat sürse de ilk gençlik aşkını asla unutamaz. Aklı hep onda kalmıştır. Yaşlanmış kahraman, yılların tozunu alarak geçmişe döner ve tüm hikâyeyi anlatır. Konak yaşamının değişim karşısındaki savruluşu dikkat çekici ayrıntılarla verilir.

Gecenin Öteki Yüzü’nde (1982), çıtayı iyice yükseltir. Kitap oldukça nitelikli öykülerden oluşur. Tema olarak aynı damardan akmayı sürdürür. “Çocuk” ve “Gecenin Öteki Yüzü” kitabın en başarılı öyküleridir. “Çocuk” öyküsünde, anne ve çocuk hayatta baş başa kalmışlardır. Kendi hayatını yaşayan anne, bir başka erkekle hem de çocuğunun gözleri önünde ilişkiye girmektedir. Çocuğu sürekli döver, aşağılar. Annesi eve ikinci bir erkek alınca, ilk adam çocuğa annesinin bir “orospu” olduğunu söyler. Bütün bunlar çocukta onulmaz yaralar açar. Sonunda anne ve çocuk yeniden baş başa kalırlar. Anne hayatta sıkışmışlığının, bir yol, kapı bulamamışlığının hıncını çocuktan alır, onu sürekli aşağılar. Çocuğu, yaşadığı kötü hayatın sorumlusu kabul eder ve hep ayak bağı olarak görür. Ama işin yaralayıcı yanı, hayattaki tek sevdiği şey de çocuğudur. “Gecenin Öteki Yüzü”nde, yine bir şekilde çocuğuyla bir başına kalmış kadının hayat mücadelesi anlatılır.

Gecenin Öteki Yüzü’nden on yedi yıl sonra yayınlanan Sevda Dolu Bir Yaz (1999) ise hiç kuşkusuz Füruzan öykücülüğünün zirvesidir. Kitapta Füruzan tüm ustalığını, birikimini sergilemiş, üst bir anlatı yakalamıştır. Tematik bir bütünlükle oluşturulan kitap onun tartışmasız başyapıtıdır. Sevda Dolu Bir Yaz geçip gitmiş güzelliklere yazılmış dokunaklı bir ağıt gibidir. Bir anlamda kentin (İstanbul) ruh değiştirmesine tanıklıktır. İnsanların bu ruh değişimindeki yıkılmışlığını, şaşkınlığını mekanlarla özdeşlik kurarak anlatır. “Yeni” olumsuzlanırken, “geçmiş” yüceltilir. İlk öyküde, bir evde köşkün küçük kızı olarak büyüyen genç kız, sonunda, babasının gerçek babası olmadığını (annesini hiç görmemiştir) öğrenir. Köşkün gerçek sahipleri onu “yetiştirme” olarak almışlardır. Genç kız evlenip köşkten ayrılır. Bir çocuğu olur ama kocasını kaybeder. Bütün bunları bebeğine anlatmaktadır. Sonunda köşk de kapanır. Anne ve çocuk hayatta yeniden baş başa kalırlar.

“Birinci Yaz Şarkıları”nda babası uzun yolculuklara çıktığında, evlerine gelen teyzesi ile annesi ve diğer akrabalar arasındaki ilişkileri, sevgi ve dostluğu, o dönemin inceliklerini, anlayışını gözleyen bir çocuğun izlenimleri anlatılır. “İkinci Yaz Şarkıları” bir önceki öykünün devamıdır. Çocuk büyümüş, ünlü, zengin bir avukat olmuştur. Bu süreçte babasını kaybetmiştir. Annesi ise hayata küsmüş, sadece geçmişiyle yaşamaktadır. Kız (anlatıcı) bu geniş ailenin serüvenini bir bir anlatır.

Temalar; çocukluk, anne, yalnızlık, acı, iletişimsizlik, değişim…
Füruzan’ın öykülerinde çocuk ve anne motifi önemli bir yer tutar. Çocukluk ilk öykülerde daha baskındır. Kahramanlar/tipler sürekli çocukluğa döner, geçmişle hesaplaşır, yüzleşirler. Anlatıcı, o günleri “buradan” anlamlandırmaya çalışır. Orada ille de mutluluk olmasına gerek yoktur. İster acı, ister mutluluk olsun, o bir başlangıç, kalkış noktasıdır. Kahramanlar çocukluklarında anlamlandıramadıkları olayları “buradan” çözmeye çalışırlar. Çocukluk onda durağan değil, yaşayan, fonksiyonel bir durumdur. Orada yaşanan mutlulukları bugün yakalamaya çalışırken, yaşanan acıların izdüşümü bugünlere yansır, bugünlerde sürer.

Öykülerde küçük bir kız, (bazen genç bir kız), yıllar sonra geçmişe, o eski günlere dönüp, çevreye, aileye, sokağa ve insan ilişkilerine bakar. Onun bu devşirdiklerinden kimsenin haberi yoktur. Herkes kendi hayatını yaşar. Çocuk o hayatta kendisini arar, bir yer bulmaya çalışır. Yıllar sonra bir anlatıcı olarak o dönemi özlemle anar. İnsanlara, dünyaya, sürekli çocukların penceresinden, onların saf duygularından, özlemlerinden, düşlerinden baktığı için büyüklerin yaşadığı olumsuzluklar, karabasanlar, kaos daha da belirginleşir. Aslında o çocuğun gözünden büyüklere neler kaybettiklerini hatırlatır. Büyüklerin dünyasında fark edilmeyen çocuk acılarını kurgular. Büyükler kendi hayatlarını yaşarken, seçimleriyle çocuklarının geleceklerini, etkilediklerini hatta belirlediklerini akıllarına bile getirmezler. Parasız Yatılı’daki “Sabah Eskimişliğin”, “Özgürlük Atları”, “Taşralı” öykülerinde küçük/genç kızların gözünden katlanılamaz olan hayat ve kızların düşleri, “Piyano Çalabilmek”te küçük-kız anne ilişkileri, “Yaz Geldi” de yoksul çocukların birleşen kaderleri, kitabın son öyküsü “Haraç”ta küçük yaşlarda bir konağa verilen çocuğun, yıllar sonra konak yaşamına bakışı anlatılır.

Bir yandan toplumsal baskı, diğer yandan yoksulluk genç kızların dünyalarının gittikçe daralması sonucunu doğurur. Çıkışsız bireyler, hayallerini bir türlü gerçekleştiremezler. Soluk alabilecekleri yerler sinemalar ve sokaklardır. İstemeseler de fuhşa sürüklenirler. Buralarda genç kızların dünyasından habersiz, geleceklerini kendi anlayışlarına göre kurgulayan büyüklere eleştiriler getirilir. Kuşatma’daki “Tokat Bağ İçinde” öyküsünde, toplum ve aile kıskacındaki genç kızların, okumak, yükselmek, var olmak için taşradan ayrılmaları anlatılır. Pek çok öyküde ise bu genç kızlar çıkış yolu olarak bedenlerini satmakta bulurlar.

Onun öykülerindeki önemli tiplerden biri de annelerdir. Kocasız kalmış anne, küçük kızıyla hayata tutunmaya çalışır. Bir yandan kendi hayatı, tutkuları, bir yandan da çocuğa karşı sorumlulukları arasında sıkışır. “İskele Parklarında” öyküsünde, iş kazasında kocasını kaybeden kadın, küçük kızıyla hayata tutunmaya çalışır. Çocuğu kendine ayak bağı olarak görür. Nasıl iş bulurum, nasıl geçinirim kaygısındadır. Annenin hasta bakıcı olarak işe girişi, çocuğun çocukluktan uzak bir hayat sürüşü, çocuğun ilkokul sonrası parasız yatılı sınavına girişi, annenin ve çocuğun düşleri... Gecenin Öteki Yüzü’ndeki “Çocuk” öyküsünde, kendi hayatını yaşayan anne, bir başka erkekle hem de çocuğunun gözleri önünde ilişkiye girer. Kitaba adını veren “Parasız Yatılı” öyküsünde, yine kocası ölmüş, küçük kızıyla bir başına kalmış kadının hayata tutunma çabaları anlatılır.

Kadın sorunları onun öykülerinde ağırlıklı olarak yer alır. Kadın mutsuzluğunun arka planını, geleneksel kadın algısındaki yanlışları gündeme getirir. Parasız Yatılı’daki “Nehir”de, yanlış evlilik yapan mutsuz, sessiz kadınların evliliğe katlanışları anlatılır. Erkek egemen dünyada, mutsuz evlilik yapan, istemediği erkekle evlendirilen kadınlar hüzünlü bir yaşam sürerler. Bunları yoksul, küçük bir kızın bakış açısından, yorumundan dinleriz. Olumsuz erkek tipi öne çıkarılır. Kadınlar bile bazen geleneksel erkek anlayışını onaylar: Kadın kadınlığını yapmazsa erkek kadınını bulur.

Kimi öykülerinde de Balkan göçmenlerini gündeme getirir. “Temizlik Kolu”, “Su Ustası Miraç”, “Edirne’nin Köprüleri” bunlardan bazılarıdır. “Edirne’nin Köprüleri”nde, topraklarından kopup Edirne’ye gelen, Balkan göçmenlerinin bir yandan ülkede tutunma çabaları, iş arama, varolma gayretleri anlatılırken diğer yandan da eski yurtlarına özlemleri vurgulanır.

Abartısız duygu aktarımı
Füruzan, öykülerini iç burkan acılara yaslar. Ama bunu sulusepken bayağılıkla değil, içe işleyen bir doğallıkla, estetik bir tavırla, bir mimikle, bir davranış ya da diyalogla dışlaştırır. Öykü boyunca haklı kahramanlarının acısını okura geçirir, onları sarıp sarmalar. Ancak, en yaralayıcı durumlarda bile okurdan gözyaşı beklemez, soğukkanlılığını korur ve normal bir insani durum olarak duygu aktarımında bulunur. Okura “acı, yaralayıcı, evet, ama sonuçta hayat işte bu,” dedirtmeye çalışır. Hayatta var olan gerçekleri abartmadan, estetik bir yaklaşımla aktarır. Füruzan öykücülüğünün en başarılı yanı budur.

Pek çok örneğini gördüğümüz gibi yazarın anlattığı konu ile içselleşerek duyguları abartması onu melodramın sınırlarına yaklaştırır. Oysa yazarın ne kadar içten olduğunu yansıtmak için duygulara abartıyla yaklaşması eserin paylaşımını azaltır. Duygulara abanılarak belki kestirmeden gidilebilir ama bu yol kolaycılıktır. Aslolan kelimelerin gücünden hareketle o duyguları verecek anlamı sezdirmek, anlatmaktır. Başarılı yazarların bunu bir tavırla, ses tonuyla, çarpıcı bir diyalogla yaptığını görürüz. Bu tür bir yaklaşım da etkiyi daha da derinleştirmekte ve vurucu kılmaktadır. Eğer duygu yoğun anlar, peşinde koşulan izlekler, estetik bir bütünlük içinde, soyutlanarak, simgeleştirilerek verilirse paylaşım ve vuruculuk artmaktadır. Böylece biz bir tavırdan, bir eylemden kahramanın ruh halini çıkarabiliriz. Anton Çehov bu konuyu çok iyi izah eder: “Öyküleriniz için ağlayıp sızlayabilir, kahramanlarınızla birlikte acı çekebilirsiniz, ama kanımca insan bunu, okuyucunun ayrımına varamayacağı bir biçimde yapmalıdır. Etki ne denli nesnel olursa, o denli güçlü olur. (…) İnsanların çok büyük çoğunluğu sinirlidir, çoğu acı çeker, küçük bir bölüğü de keskin acı çeker; insanların -sokaklarda, evlerde- üstlerini başlarını yırttıklarını, saçlarını başlarını yolduklarını gördünüz mü hiç? Acı, yaşamda dile getirildiği gibi dile getirilmelidir, yani kollarla bacaklarla değil, sesin tonu ve anlatımla, el kol devinimleriyle değil, incelikle.”

Füruzan insanların dokunaklı hikâyelerini anlatır. Ama bu hüznü, yenilmişliği, abartılı bir duygusallıkla değil, hikâyenin bütününe yayılmış bir “atmosfer”le, tasvir ve eylemlerle verir. Hüzünlü ve dokunaklı hayat, durum, âdeta hikâyenin dokusuna nakşedilir. Açıkça dile getirilmese bile biz bu hüznü pek çok yerde derinden hissederiz. Bu yaklaşımla öykü, gündelik yaşamın akışı içinde yitip gidecek olan ayrıntıları, işaretleri alır; anlam alanı geniş, çağrışımı, çoğaltımı zengin bir alana ulaştırır. Böylece hem güncelden kaynaklanan zaaflar giderilmiş, hem de kalıcılığın ve yarınlara taşınmanın gereği yerine getirilmiş olur.

Biçim
Füruzan atmosfer yaratmada, psikolojik tahlillerde neredeyse kusursuzdur. Modern öykünün geldiği yeri, tüm olanaklarını iyi kavramış/özümsemiştir. Öykülerindeki yüksek gözlem gücü ve ayrıntı zenginliği ilk bakışta hissedilir. Hem kısa hem de uzun öykü diyebileceğimiz türde yazar. Yapı ve biçim açısından çok farklı arayışlar içerisinde değildir. Flashback tekniği, içsel serüven tekniği kimi zaman da bilinç akışını kullanır. Olaydan ziyade durum ve atmosfer öyküleri yazar.

Bir söyleşisinde, “Durum anlatmak bence önemli. Olaylar beni çekmiyor pek fazla. Olayları yaşamış olan insanların, yaşadıktan sonraki halleri beni çekiyor,” diyen yazar, olayları değil, zihinsel yaşayışları önemser. İnsan ruhunun gizlerine eğilerek, bireyin zihninde, yüreğinde akıp giden hayatları, duygu ve düşünceleri, oluşumları, birikimleri öyküleştirir. Dışsal olay ve eylemlerden çok yaşananların sonuçlarını, sevinçlerini, acılarını, düş kırıklıklarını anlatmayı seçer. Bu anılar, iç dünyaya yansır, birikir, kristalleşir ve bir iç döküş olarak kelimelere yansır. Yaşanamayanların özlemi, umudu, beklentileri ve muhayyilenin uçsuz bucaksız ufukları da burada yerini alır. Hayatta yaşanan kaba gerçeklerden çok, yaşananların bireye yansımaları ve bireydeki karşılıklar onun anlatım biçimi tercihidir. Bu yaklaşımla zengin hayat-hayal birikimi ve burada yaşanan coşkular, çatışmalar, depremler kişisel bir birikim olarak anlatıma yansır. Bir öz, damıtılmış bir verim olduğundan, olay ve eylemlerden elde edilecek birikimden daha fonksiyoneldir. Çünkü “sonuç”ların değerlendirilmesinden kaynaklanan bu “yoğunluk”, okuyucuyu kurmaca entrikaların gereksiz atraksiyonlarından, olaylarından kurtarır. Böylece sahteliklerin özü boğmasına engel olunur. Füruzan, öykülerinde bu bilinçle hareket ederek ustalıklı bir biçim anlayışı sergiler.

Sonuç
Böylesine nitelikli, seçkin bir öykücü olmasına karşın, hiç şüphesiz parçalı öykü serüveni Füruzan’ın bu türde odaklaşmasını engellemiştir. 1970’lerdeki “Füruzan fırtınası” devam etmiş olsaydı, Füruzan şu anki yerinden oldukça farklı bir yerde olacaktı. Bu anlamda Füruzan örneği pek çok yazar için öğretici bir örnek olarak önümüzde duruyor. Ancak bu kitaplarıyla bile Türk öykücülüğünde bir yol açıcı, bir öncü olmayı başarmış, kalıcı, eskimeyecek öykülere imza atmıştır.

Füruzan
http://tr.writersofturkey.net

29 Ekim 1938’de İstanbul’da doğdu. Babasını dört yaşındayken kaybetti. Okuma yazmayı beş yaşında ilkokula başlamadan önce öğrendi. İlkokul eğitimi süresince beşin üzerinde okul değiştirdi. 1946 yılında Yalova Demirköyü ilkokulundan mezun oldu.

“Ben ilkokuldan sonra devam edemedim. Parasız Yatılı sınavına girdim. Kazandım. Annemle gittik fakat parasız yatılının bir kuralı vardı. Bir kefilinizin olması lâzım. Bizim bir kefilimiz yoktu.”

Maddi güçlüklere bağlı olarak okula devam edemeyen Füruzan küçük yaşlardan itibaren edebiyatın önemli yapıtlarını okuyarak büyüdü. Bol bol kitap okumanın yanı sıra müzikle ilgilendi ve resim yaptı. Kadıköy Devlet Konservatuarı’nın sınavlarına girdikten sonra burada okumaya hak kazandı. Uzun vakitler alan çalışma saatleri ve eve gelip gidişlerinin aksıyor olması ailesini rahatsız ettiği için buradaki eğitimini yarıda bıraktı. 1950’li yıllarda tiyatrocu olmaya karar vererek Küçük Sahne’ye Muhsin Ertuğrul’la görüşmeye gitti. Kısa bir süre Küçük Sahne’de bulundu. Bir süre radyoda Nedim Otyam Korosu’nda şarkı söyledi. Uzun bir süre resim üzerine çalışmalar yaptıktan sonra tamamen edebiyatla ilgilenmeye karar vererek çalışmalarını bu yönde ilerletti.

İlk öykü denemesi “Olumsuz Hikâye” Mayıs 1956’da F. Yerdelen imzasıyla Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’nin 52. sayısında yayımlandı. 1956’dan 1958’e dek öykülerini Türk Dili, Yenilik ve Pazar Postası’nda yayımladı. Fakat Füruzan yazarlığının bu ilk dönemiyle daha sonra yazdıkları arasında bir sınır çizmek isteyerek, bu dönem verdiği eserleri gençlik hevesi olarak tanımladı ve asıl çalışmalarını 1960’lı yıllarda vermeye başladı. Papirüs dergisini çıkartan Cemal Süreya, Füruzan’ı o sürede Yeni Dergi’yi çıkartmakta olan Mehmet Fuat’a yönlendirdi. 1968 yılında "Su Ustası" öyküsünün Yeni Dergi’de basılmasının ardından, yazar Papirüs ve Yeni Dergi’de yayımlanan öyküleriyle tanındı. "Özgürlük Atları," "Münip Bey’in Günlüğü," "Nehir," "Sabah Eskimişliğin," "Taşralı" öyküleri Papirüs’te yayımlanırken, "Su Ustası," "Piyano Çalabilmek," "Miraç," "Edirne’nin Köprüleri," "Ah Güzel İstanbul" öyküleri Yeni Dergi’de yayımlandı.

Yazarlık kariyeri boyunca hiç soyadı kullanmayan Füruzan bu seçimini şöyle açıklar:  “Ben o yıllar çok ünlü bir soyadı taşıyordum. Çok ünlü, çok saygıdeğer iki adamın kendi akıllarıyla, emekleriyle ve yetenekleriyle ünlendirdiği saygıdeğer bir soyadıydı. Ben, o ünlenmiş soyadının bana sağlama ihtimali olan kolaylıklarına hiç yanaşmak istemedim. […] Ben, yazarlığımın sınanmasını öyle bir şekilde tek başıma yapıp bu büyük addan yararlanmamalıydım.” İlk kitabı Parasız Yatılı’yı 1971 yılında yayımlandı. Büyük beğeni toplayan kitap 1972 yılında Sait Faik Ödülü’ne layık görüldü. Füruzan bu ödülü alan ilk kadın yazar oldu. 1972 yılında Kuşatma, 1973 yılında Benim Sinemalarım yayımlandı. Füruzan 1975-1976 arasında DAAD’nin davetlisi olarak Almanya’ya gitti. DAAD’a çağrılan ilk Türk yazar olan Füruzan’ın burada gözlemledikleri ve Türk işçilerin durumu bazı kitaplarında da etkisini gösterdi. Yazar burada önce Siemens fabrikalarına gidip ince iş yapmaktan gözleri kısa sürede bozulan genç işçilerle konuşmak istedi. Daha sonra rotasını Ruhr Havzası’ndaki kömür ocaklarına çevirerek, burada işçiler yurdunda kalıp göçmen işçilerle görüşmelerde bulunmaya karar verdi. Yazar burada Yugoslav, İtalyan, Yunan ve Türk işçilerle görüştü. Bu görüşmeleri Yeni Konuklar kitabında topladı. Yazar daha sonra ikinci bir kitap projesi için Heinrich Böll, Martin Walser gibi yazarlarla görüşerek PEN’in kuruluşu hakkında bilgiler edindi. 1980’lerin başında Almanya’yla ilgili görüşlerini Ev Sahipleri’nde topladı. Dokuz Çağdaş Türk Öykücüsü (Volk und Welt Verlag, 1982) adlı antolojisini ve Türkiyeli Çocuklar (Die Kinder der Türkei, Kinderbuch, 1979) adlı çocuk kitabını ise Doğu Berlin’de kaldığı sürede hazırladı.

1974’te ilk romanı 47liler’i yayımladı. 47liler romanı Türk Dil Kurumu tarafından ödüle layık görüldü. 1968 sonrası gençlik olaylarını ve 1971’deki askeri müdahale dönemini anlattığı bu roman geniş ilgi gördü. Behçet Necatigil 47liler ilgili şu yorumda bulunur:

“Yazıldığı günlere yakın Türkiye’nin toplumsal otopsisini yapıyor. Bir yandan bir ailenin tarihçesini sergiliyor, bir yandan da 1968’de üniversite reformu dilekleriyle başlayıp siyasal isteklere dönüşen öğrenci eylemlerini yorumluyor.” 1981 yılında Ömer Kavur tarafından senaryolaştırılan Ah Güzel İstanbul aynı yıl Antalya Film Festivali’nde birincilik ödülü aldı. 1985 yılında “küçük kızlar”ın bakış açılarını kullandığı öykü kitabı Gül Mevsimidir yayımlandı. 1986 yılında yayımlanan uzun öyküsü Gecenin Öteki Yüzü televizyon dizisi olarak da yayına girdi. Dizi TRT ve Modern Gazeteciler Kurumu tarafından en iyi dizi olarak seçildi. 1988 yılında yayımladığı Berlin’in Nar Çiçeği adlı ikinci romanında ise Türk-Alman ilişkilerini konu edindi.

1989 yılında Benim Sinemalarım senaryolaştırıldı ve 1990 yılında G. Karamustafa ile Füruzan yönetmenliğinde filme çekildi. Film 1990 Kanada Toronto Festivali’nde, Fransa’da Digne Les Bains’de, Türkiye’de Antalya ve İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde gösterildi. 1991 yılında Tahran Film Festivali’nde “Kristal Kuş” ödülüne layık görüldü. Japonya, Yunanistan, Finlandiya ve Hindistan’ın da aralarında bulunduğu on altı ülkeden Onur Diploması almaya hak kazandı. Cannes Film Festivali’nin “Eleştirmenlerin 7 Günü” ve “Altın Kamera” bölümlerinden çağrı alarak gösterime girdi. 1991 İran Fecr Film Festivali’nde uluslararası jüriden “En İyi İlk Film” ödülünü, 1991 Tokyo Film Festivali’nde ise “En İyi 10 Asya Filmi” arasına seçildi.

Yazar 1994’te Bosna-Hersek Savaşı esnasında Balkanları kapsayan yolculuğundan sonra İşte Bizim Rumeli’yi yayımladı. Sevda Dolu Bir Yaz (Şarkılar Kitabı adıyla da yayımlandı) İstanbul’un profilini çizen üç uzun öyküden oluşmaktadır. Ankara Devlet Tiyatrosu’nun önerisiyle “Kış Gelmeden” adlı öyküsünü oyunlaştırdı. Kuşatma kitabından “Redife’ye Güzelleme” öyküsünü de oyunlaştırdı. “Sevda Dolu Bir Yaz” öyküsünü de oyunlaştıran yazarın bu oyunu 2002 Ocak’ında ADT’de sahnelenmeye başladı.

Eserlerinde yaşadığı dönemin tanıklığını yapan Füruzan, göç, fakirlik gibi konuları işlemenin yanı sıra toplumsal hareketlilikten en çok etkilenen kadın ve çocukların öykülerini anlatır. Öykülerinin pek çoğunda göçmenlik temasına rastlanır. Yoksulluk da Füruzan’ın toplumsal gerçekçi biçimde yazılmış öykülerinin en sık rastlanan temalarındandır. Tahsin Yücel Füruzan öykücülüğüne dair şunları söyler:

Füruzan görülmedik, olağanüstü olaylar anlatmaz bize, karşımıza olağanüstü, görülmedik kişiler de çıkarmaz; tam tersine, bir zamanların gözde deyimiyle, “küçük insanlar”ın küçük serüvenlerini anlatır. Anlatımı da öyle her tümcenin bir serüven olduğu Flaubert anlatımı değildir; Füruzan alçacık bir sesle ve yalnız size anlatır öyküsünü. […] zaman zaman, öykü tek bir tümceden oluşmuş gibi bir duyguya kapılırsınız.

İlk kitaplarında sıklıkla işlediği fakirlik ve göçmenlik temalarının yanı sıra Kuşatma ve Benim Sinemlarım’da “fakir mahalle kızlarının batağa sürüklenişi” de önemli temalardan biridir. Füruzan hikâyeciliğinde, “çocuk okutmak” fikri de dikkati çeker. Yoksul kesimi dillendiren yazar öykülerinde ebeveynler içinde bulundukları koşullardan tek çıkışın yeni neslin eğitimi ile olacağına inanarak çocuklarının aynı koşullar içinde yaşamaması adına tüm güçleriyle çocuklarının eğitimi için çabalarlar.

Yapıtları başta Almanca olmak üzere İtalyanca, İngilizce, Fransızca, Boşnakça, Bulgarca, Farsça gibi çeşitli dillere çevrildi. Kendisiyle yapılan görüşmelerden ve hakkındaki yazılardan oluşan Füruzan Diye Bir Öykü (haz. Faruk Şüyün) adlı bir kitap çıktı. 2006 yılında Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü alan yazar, 2008 yılında da TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı seçildi.
  DAĞILAN AİLEDEN DOKUNAKLI ÖYKÜLER: FÜRUZAN ÖYKÜCÜLÜĞÜ
SEMİHA ŞENTÜRK


http://www.milliyet.com.tr

Sessizliğe ses veren yazar

Türk edebiyatının çok yönlü ve özgün yazarı; “Parasız Yatılı”nın, “Kırkyedi’liler”in, “Benim Sinemalarım”ın unutulmaz kalemi Füruzan, TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin düzenlediği 1-9 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek 27. İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı.

Füruzan’ı ele alan bir yazıya nereden başlamalı? Füruzan hakkında yazmış herkesin muhtemelen karşılaştığı bir zorluktur bu. Öyküden şiire, romandan gezi yazısına, denemeden çocuk kitabına kadar edebiyatın farklı türlerinde eserler vermiş, öykülerinin bazıları tiyatro sahnesine ve sinema perdesine taşınmış, kısacası hayatını sanatla bütünleştirmiş, çok yönlü bir yazar çünkü karşımızdaki. Türk edebiyatının bu çok yönlü ve özgün yazarı, “Parasız Yatılı”nın, “Kırkyedi’liler”in, “Benim Sinemalarım”ın unutulmaz kalemi Füruzan, TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği’nin düzenlediği 1-9 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek 27. İstanbul Kitap Fuarı’nın onur yazarı. Biz de Milliyet Kitap olarak Füruzan’ın kökleri 1950’lere uzanan yazarlık serüvenini, çok yönlü sanatçı kişiliğini, edebiyatın ve okurların dünyasına kattığı kahramanları, öyküleri, duyarlıkları hatırlayalım istedik.

Füruzan, 1935 yılının Cumhuriyet bayramında, 29 Ekim’de doğar. Esnaf olan babasını küçük yaşlarda kaybeder. 1946 yılında Yalova Demirköy İlkokulu’ndan mezun olur; maddi sıkıntılar nedeniyle devam edemez okumaya. Kısa bir süre Muhsin Ertuğrul’un kurduğu Küçük Sahne’de tiyatro oyunculuğu yapar. 1958 yılında ünlü karikatürist Turhan Selçuk ile evlenir. Dergilerde yayımlanan ilk öykülerinde önce Füruzan Yerdelen, Turhan Selçuk ile evlendikten sonra ise Füruzan Selçuk imzalarını kullanır. Selçuk’tan ayrılınca yalnızca Füruzan olacaktır imzası. Turhan Selçuk ve Füruzan’ın bu evliliğinden, bugün sinema eleştirmenliği yapan Aslı Selçuk doğar.

TUTKULU BİR OKUR
Füruzan okumayı daha ilkokula başlamadan öğrenir. Üstelik evde bir kitaplık zenginliği veya büyüklerin yol göstericiliği yoktur, buna rağmen küçük yaşlardan itibaren kendisinin deyişiyle ‘eline ne geçerse okuyan bir kitap düşkünüdür’. Öyle ki, tesadüfen bir dergi bulduğunda sokaklarda okumaktan ağaçlara çarpar. “Kızım git evinde oku” der görenler... Tutkulu bir okur olan Füruzan, okuduklarından ve yaşamdan edindiği izlenimlerden yoğurduğu malzemeyi çok genç yaşlardan itibaren öykülere dönüştürecektir. “Olumsuz Hikaye”, ilk öykülerini yayımladığı sıralarda kullandığı Füruzan Yerdelen imzasıyla 1956 yılında Seçilmiş Hikayeler dergisinde yayımlanır. Bu öyküyle ilk adımını atar edebiyat dünyasına. İlk öyküleri Dost, Papirüs, Türk Dili, Pazar Postası ve Yeni Dergi gibi dönemin önde gelen dergilerinde yayımlanır. 1956-57 yıllarında dergilerde yayımlanan öykülerini, sonraları ‘bakış açısı olmayan edebiyat denemeleri’ olarak nitelendirse de, bu öykülerden başlayarak Türk edebiyatında 52 yıldır varlığını ve sesini duyuruyor Füruzan.

YARIM ASIRLIK EMEK
1971 yılında çıkan ve 1972’de Sait Faik Armağanı’nı kazanan “Parasız Yatılı” adlı ilk kitabı hem Türk öykücülüğü hem de Füruzan için bir dönüm noktasıdır. Seçici Kurulu 11 kişiden oluşan bu armağanı, 10,5 oyla alır. Bu ‘buçuk’ oy Behçet Necatigil‘e aittir. Ancak daha sonra Füruzan’a ödülü oybirliğiyle aldığını söyleyecektir Necatigil. “Parasız Yatılı”, yayımlanır yayımlanmaz döneminin okurlarının ve eleştirmenlerinin ilgi odağı olur. Bu kitabın hemen arkasından “Kuşatma” (1972) ve “Benim Sinemalarım” (1973) adlı öykü kitapları, deyim yerindeyse ‘sökün eder.’ Eleştirmenlerin “Füruzan Olayı” olarak nitelendireceği bir dönem başlayacaktır edebiyatta bu kitaplardan sonra. Ülkü Tamer’in ‘çağdaş bir klasik’ olarak nitelendirdiği “Parasız Yatılı”, Füruzan’ın öykücülüğünün tartışmasız köşe taşlarından biri... Bu öyküyle birlikte ‘parasız yatılı’nın zihinlerdeki anlamı yeni bir içerik kazanır. Akıllardan çıkmayan cümlesiyle - “Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler” - Füruzan’ın temel izleklerinden yoksulluğun ve umudun simgesi olmuştur bu öykü.

KÜÇÜK İNSANLAR
“Yazarlığımın başladığı ‘70’lerden bu yana genel izlek buydu benim açımdan. Dikkate alınanlarla, onların çevresinde ya da uzaklarında sessizce yaşayanların hangi duyarlıklar, kurnazlıklar ya da amansızlıklarla dolu olduğuna merakla eğildim” der Füruzan bir röportajında. Füruzan’ın ‘dikkate alınanların çevresinde ya da uzaklarında sessizce yaşayanlar’ olarak nitelendirdiği insanlar, edebiyatın ‘sıradan’, ‘küçük’ insanlar olarak adlandırdığı kişilerdir. Füruzan’ın Türk edebiyatındaki uzun soluklu varlığı ve etkili sesi, sıradan olarak nitelendirilen bu insanların dünyasını sahici, duyarlı ve insancıl bir tutumla, yetkin bir dil ve anlatımla ele almasından kaynaklanır. Deneyimleri, bilinçleri, geçmişleri ‘sıradan’ ya da ‘küçük’ sıfatıyla kalıplaştırılmış, dondurulmuş kelimelere hapsedilmiş bu kalabalığın yaşamları, karşılaştıkları toplumsal durumlardır öykülerinin temeli. Füruzan, onların dünyalarını, duyarlıklarını ve duyarsızlıklarını, edebiyatın kelimeleri ve anlamlarını canlandıran, onları dondurulmuşluklarından kurtaran dünyası içinde dile getirir.

ÖTEKİLERİN ÖYKÜSÜ
“Parasız Yatılı”da, diğer kitaplarda da izlerini süreceğimiz ‘hayatları sıradanlığa mahkum edilmiş bu kalabalık’; yurtlarından kopup gelmiş, yabancı oldukları şehirlerde tutunmaya, mutlu olmaya çalışan göçmenler, şehrin kıyısında kalmış yoksullar, özellikle yoksul kızlar ya da büyük konaklarda, evin pek de uğranılmayan yerlerinde varlığı sadece ev işlerine bağımlı kılınmış, karın tokluğuna çalışan beslemeler ve kızıyla yalnız kalıp hayata tutunmaya çalışan kadınlardır. Füruzan bu karakterler yoluyla yaşamın içinde varolan, fakat çoğu zaman görmezden gelinen gerçekleri edebiyatın gerçeğine dönüştürür. “Parasız Yatılı”daki ilk öyküleri, Füruzan’ın hem diğer kitaplarında izini süreceği temaların ve anlatım biçimin ipuçlarını verir hem de bu ‘öteki’lerin güvensizliklerini, dışlanmışlıklarını, umutlarını, naifliklerini, Türk edebiyatında kendilerine özgü özellikleriyle haklı bir yer edinecek karakterler yoluyla yansıtır.

KIZIM OLMASA...
“Edirne’nin Köprüleri”nin Rumeli şivesiyle konuşan, geldiği şehrin toprağını, doğasını unutamayan, gelinen yabancı şehrin vurdumduymazlığının ve horlamalarının en çok onun tepkileriyle somutlaştığı Hala Adile’si; “Haraç”ın köyünden bir konağa hizmetçi olarak getirilen ve çalışmaya mahkum edildiği konağın dışında bir hayatın varlığının farkında olmayan Servet’i; “İskele Parklarında”nın kızını yetiştirme sorumluluğu ve geçim derdi üzerine kalmış, kızına bakıp bakıp “Bu olmasa” diyen, yoksulluğunu örtemeyeceğini kendisinin de bildiği yılan derisi çantayı yanından eksik etmeyen adsız kadını bu karakterlerdendir. Bu karakterlerin yaşadığına benzer dünyaları ve sorunlarını, mutluluklarını ve mutsuzluklarını, kimi zaman umuttan umutsuzluğa varan yollarını, hayata karşı tepkilerini, gelişimlerini, değişen bakış açılarını “Parasız Yatılı”dan sonra ART arta gelecek “Kuşatma” (1972) ve “Benim Sinemalarım” (1973) adlı kitaplarda görmeye devam edecektir Füruzan okurları.

YOKSULLUK VE UMUT
Füruzan’ın ilk kitabında anlattığı göçmen öykülerine, “Kuşatma” kitabında yer alan “Redife’ye Güzelleme”nin Bulgaristan göçmeni Temir Ali ve ailesinin öyküsü de eklenir. “Edirne’nin Köprüleri”nde doğadan, topraktan ayrılıp geldiği şehirde mezbahada çalışan Hala Adile’nin oğlu Hasan’ın yanına; yoksulluklarından son yün yataklarını satan ve yedi yaşındaki kızı Redife’nin kurtuluşunu doğacak çocuğunun erkek olmasına bağlayan Temir Ali gelir. Yoksullukla umudun bir araya getirildiği bir başka öyküdür “Redife’ye Güzelleme”. Füruzan’ın öykü dünyasının diğer kahramanları ise konakların sönmüş yaşamından arta kalan kadınlardır. Öykülerde bu zengin, debdebeli hayatın Cumhuriyet ile birlikte çözülüşü; kimi zaman “Haraç”taki konakta hizmetçilik yapan Servet gibi konağa hiçbir zaman gerçekten ait olmamış bir kişinin gözünden aktarılır. “Gül Mevsimidir” öyküsü ise, konak yaşamının bitişini, arka plana İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini alarak ve İzmir’deki bir konağın sahibinin -Mesaadet Hanım’ın - belleğinden anlatır.

DUYGU BELLEKLERİ
Kadınların ya da küçük yaştaki kız çocuklarının belleği ve hayata bakış açıları hiç kuşkusuz Füruzan’ın öykülerinin temel izleklerinden birini oluşturur. Öykülerinde onların gözleri ve kendi deyişiyle ‘duygu bellekleri’yle bakar dünyaya. “Parasız Yatılı” kitabında yer alan “Haraç”taki Servet ve “Nehir”deki Yusuf Ağa’nın evine hizmetçi olarak giden, adını bilmediğimiz 13 yaşındaki kız aracılığıyla toplumsal ve sınıfsal konumları nedeniyle kadınların karşı koyamadıkları baskılara ve onların sömürülmesi konusuna değinir yazar. “Kuşatma”da varoşlara, kenar mahallelerdeki kadınlara, “Ah Güzel İstanbul”da ise genelevdekilere çevirir yüzünü. “Kuşatma”; Füruzan’ın unutulmaz kahramanlarından birinin, şehrin bir kenar mahallesinde yoksulluk ve kadın olmakla kuşatılmış, yalnızca 14 yaşındaki Nazan’ın öyküsüdür. Yaşadığı silik ve donuk dünyada kendisi için bir umut vaadini Nazan’a tattıranlar ve onu bu dünyadan uzaklaştıranlar, hayranlıkla okuduğu fotoromanlar, bakmadan geçemediği renkli mağaza vitrinleridir sadece. Çevresi umutsuzlukla ve yoksunluklarla örülmüş Nazan için bu ‘düşsel’ dünyaya ulaşmanın tek somut yolu, mahallede ‘adı kötüye çıkmış’ Nigar Abla gibi olmaktır ancak. Her okurun buruklukla anacağı, Haluk Bey ile gittiği sinema locası bölümünden sonra o da ‘abla’ olarak anılacaktır öyküde.

KADINLARIN DÜNYASI
Füruzan ‘kötü yol’u, kadınların kıstırılmışlıklarını “Ah Güzel İstanbul”da da, “Benim Sinemalarım”da da anlatma-ya devam eder. “Ah Güzel İstanbul”da kadınlara dair ‘buruk’ öykülerin kahramanlarına, genelevde çalışan ve yazgısını kamyon şoförü Sarı Kamil’in sevgisinin de değiştiremeyeceği Cevahir eklenir. Cevahir’in Sarı Kamil’den tek beklediği nikahtır. ‘Hayali’ gerçekleşmeyince intihar edecektir Cevahir. Onun çözümsüzlüğünü büyük bir incelik ve dokunaklılıkla anlatmıştır Füruzan. Sarı Kamil’in öykünün başında övgü dolu bakışlarla süzdüğü ‘969 model 520 marka’ kamyonu, Cevahir’in ölüme giderken yaptığı dolmaları ‘belki Kamil uzun yoldan döner’ umuduyla ev sahibi yaşlı kadına bırakması, “Ah Güzel İstanbul”un merkezindeki hüznü ve Cevahir’in çıkmazını anlatan ayrıntılar öykünün en dramatik bölümleridir.

KÖTÜ YOL ÖYKÜLERİ
“Benim Sinemalarım” ise 1973’te okurla buluşur. 1960’ların İstanbul’unda yaşayan alt sınıf bir ailenin kızı olan Nesibe’nin öyküsüdür bu. ‘Her odasından bir başın uzandığı, gün boyu kapısının önünde burnu akan çocukların oynadığı evi’ne nispet, uçsuz bucaksız bir düş dünyası açar Nesibe’nin önünde sinemalar. Filmlerdeki renkli görüntüler, başka dünyalar Nesibe için bir kaçıştır. “Kuşatma”daki Nazan gibi o da kurtulmak ister hayatındaki yoksunluklardan ve dar sokaklardan. Nazan’ın sinema locası, “Benim Sinemalarım”da plaj kabinine dönüşür bu sefer. Buna rağmen kötü anları ve anıları hiçbir zaman düşlerine sokmaz Nesibe, yok sayar onları. Düşlerinin gerçeğe yenilmesine izin vermez. Babasından yediği dayaktan sonra, sinemanın önündeki kalabalığa karışıp ortadan kaybolacaktır. Onun öyküsünün sonu, okurların imgelemine bırakılır böylelikle.

SAHİCİ ANLATIM
Füruzan’ın ‘kötü yol’ öykülerinden bahsederken şunu belirtmekte yarar var; ‘kötü yol’ konusu kolayca bir melodram haline gelebilir, ancak Füsun Akatlı’nın da vurguladığı gibi “Füruzan kötü yolu anlatırken büyük bir inandırıcılıkla ve bayağılaşmadan yapmayı başarmıştır bunu”. Nesibe’nin ya da Nazan’ın yoksulluğu ve sürüklenişleri hiç yitirilmeyen bir sahicilikle anlatılır. Öyküleriyle kadının toplumdaki yerini ve toplumun ikiyüzlü ahlaki değerlerini eleştirir Füruzan. Art arta gelen bu üç öykü kitabıyla edebiyat dünyasına giren yazarın öyküleriyle çizdiği göçmenlik, yoksulluk ve kadınlık durumlarının resminin arkasında derin bir yaşanmışlık, bu yaşanmışlığın getirdiği inandırıcılık ve toplumsal duyarlılık vardır. Sözkonusu durumlar Füruzan’ın kaleminde, okurların zihninden hiç çıkmayacak imgelere dönüşür.

YALIN ÜSLUP
Kahramanların yüz ifadeleri, bakışları, mekanlar, nesneler, renkler en ince ayrıntısına kadar çizilir, deyim yerindeyse onların ‘içine nüfuz edilir’ öykülerde. Her ayrıntı, her kelime öykünün bütünlüğü ve öyküdeki mekanı, zamanı, karakterlerin durumunu göstermek için gereklidir. Metinde kelimeler rastgele bir araya gelmez, ayrıntıların ise her birinin işlevi vardır. Kelimeler ve ayrıntılar büyük bir titizlikle yerleştirilir metnin dokusuna. Füruzan, ayrıntıları anlatmadaki ustalığı ve bir üsluba dönüştürdüğü yalınlıkla, ‘sessizliğe ses verir’. Göçmenliğin burukluğu, şehrin yabancılığı, gelinen yere duyulan özlem, “Benim Sinemalarım” kitabındaki “Seyyid” öyküsünde, Seyyid’in çalıştığı handan duyduğu banliyö trenlerinin sesiyle okurların belleğine kazınır örneğin. Trenler, onun ait olduğu yere gidiyordur, Seyyid ise şehirde kalmaya mahkumdur. Şehirdeki hapsedilmiş duygusu daha güzel nasıl anlatılabilirdi? Yoksulluk, “Parasız Yatılı”da kapı önünde yakılmaya çalışılan mangaldır, “Ah Güzel İstanbul”da ise sekiz kişilik ailenin sahip olduğu üç tabak... Bu ayrıntılar hem yazarın anlatımının özgünlüğünü yansıtır hem de öyküdeki inandırıcılığın ve karakterlere özgü yaşanmışlık duygusunun sağlam temeller üzerine kurulmasını sağlar.

ÇOCUK GÖZÜYLE...
Çocuklar ise inandırıcılık ve duyarlığın bakışlarında derinleştirildiği değişmez kişileridir Füruzan öykülerinin. Çoğu öyküsünü, toplumsallıkla henüz kirlenmemiş, öğretilmiş değer yargılarından uzak ve belleklerinin ‘her şeyin derin yazıldığı ak bir kağıt olduğu’ çocukların gözlerinden anlatır yazar. Toplumsal duruma, yaşamın dışında kalmışlığa, çocuk gözüyle ve çocukların belleğinin içinden değinen öykülerdir bunlar. Yaşamın acılığı ve acımasızlığı onların körelmemiş, taze bilinçleri aracılığıyla vurgulanır. “Parasız Yatılı”, “Benim Sinemalarım”, “Kuşatma”, çocuk karakterlerle ve onların berrak bilinçlerini yansıtan bakış açısıyla zenginleştirilmiştir. “Günübirlik Ada”nın zengin konağındaki küçük Cennet, “Haraç”taki Servet, “Temizlik Kolu”nun Hediye’si, “Yaz Geldi”nin cebinde ekmek ve zeytinle iskele kenarında bekleyen küçük kızı, handa çıraklık yapan Seyyid, bu çocuklardan sadece birkaçıdır.

ÖYKÜYE 9 YIL ARA
Füruzan, “Benim Sinemalarım”dan sonra dokuz yıl öyküye ara verir. 1982’de “Gecenin Öteki Yüzü”yle öyküye geri döndüğünde ise temel izleklerini ve edebiyatta kendine dert edindiği konuları çocukların bakış açılarından öyküleştirmeye devam eder. “Gecenin Öteki Yüzü”ndeki anne-kızın, yaşamlarının ağır atmosferine karşılık komşu evde geçirdikleri mutlu yılbaşı gecesi, anne-kız arasındaki gerilimli ilişki, Füsun Akatlı’nın deyişiyle ‘çocukların iç kanırtıcı bakış açıları’ndan yansıtılır bu öyküde. Füruzan’ın 1999 tarihli son öykü kitabı “Sevda Dolu Bir Yaz” ise, onun edebiyatına özgü incelikleri ve duyarlıkları okura iletmeye devam eder. İlk öykülerden bu yana öykü karakterlerinin bakışındaki hüzün ve duyarlık, “Sevda Dolu Bir Yaz”a kadar uzanır.

EV İÇLERİNİN HUZURU
Bu kitapta Füruzan ‘80 sonrası kuşağı için bir bellek tazelemesi yapar öyküleriyle. Sevdiğiyle evlenmek için her şeyi göze alabilecek insanların sevgiyle zenginleşen ilişkiler yaşadığı, aşk için ölünen, kaçılıp gidilen bir döneme döner. 1940’lı, ‘50’li yıllardan ‘70‘lere ve ‘80’lere uzanan değişimi, yitirilen değerleri, ev içlerinin huzurunu, insan ilişkilerindeki saflığı, farklı kültürlerin bir arada uyum içinde yaşadığı günleri, yaşanan andan geçmişe uzanarak aktarır “Sevda Dolu Bir Yaz”daki öykülerde ve ‘80’lerden sonra İstanbul’un yitmeye yüz tutan belleğini, kahramanlarının bellekleri aracılığıyla tekrar canlandırır Füruzan. Bunu yaparken de diğer öykülerinde olduğu gibi çocukların belleklerine başvurur. “İkinci Yaz Şarkıları”nın küçük kızı Şehrazat Gül Debrenceli karakteriyle bir kentin yaşamının, gündelik tarihinin nabzını tutar örneğin. İnsanların birbirini umursadığını, ilişkilerin sevgiye dayandığını anımsatır ‘80 sonrasında yaşayan okurlarına. Füruzan; öyküleri üzerinden bir tarafıyla sevgiye, insanlığa, duyarlılığa; bir tarafıyla da hüzne, burukluğa dayalı bir dünya yaratmıştır Türk edebiyatında. Bu öyküler özgün bir anlatım ve dille okurların imgelemine taşınmıştır. Romanları da ‘Füruzan’ın dünyasıyla’ yüklüdür yine.

FÜRUZAN’IN ROMANLARI
Edebiyat yaşamında öykü türüne ağırlık veren Füruzan’ın, altı öykü kitabına karşılık iki romanı vardır: “Kırkyedi’liler” (1974) ve “Berlin’in Nar Çiçeği” (1988). İlk üç öykü kitabından sonra yayımlanan “Kırkyedi’ler” ile 1975 yılında Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü alır yazar. Feridun Andaç, “Edebiyatımızın Yol Haritası” adlı kitabında yer alan “Füruzan’ın Öykü Dünyasına Bakış” adlı yazısında, Füruzan’ın öykülerinden yansıyan toplumsal duyarlılığı, yazarın toplumsal olana karşı hassasiyetini şöyle vurgular: “Toplumsal altüst oluştaki kopuş, sürükleniş onun öyküsünün leitmotiv’idir. ‘40’lardan ‘50’lere, ‘60’lara uzanan süreçteki değişimi yansıtır. Kadının konumu, çocukların dünyası, göçmenler bu değişimin yansıtılmasında başat öğelerdir”. Füruzan deyince akla ilk gelen, ‘80 öncesi sol kuşağının vazgeçilmez kitaplarından biri olan 1974 tarihli “Kırkyedi’liler”de; öykülerindeki duyarlılığı, oldukça politik bir süreci, 12 Mart’ı, Emine karakteri ve onun üniversite çevresi üzerinden anlatmak için romana taşır Füruzan. Türkiye solunun tarihine ‘68’liler olarak geçmiş; eşitliğe, adalete, devrime inanmış isyancı bir kuşağın, ‘47 doğumluların hikayesini anlatır bu roman. Onların hayatlarını, duyarlılıklarını, ideallerini, idealleri uğruna ödedikleri bedelleri kayda alır. Füruzan’ın öykülerinde en yalın haliyle yansımasını gördüğümüz toplumsal duyarlılığının, yazarlık bilicinin bir ürünü ve sonucudur bu kitap.

12 MART TRAVMASI
Türkiye’nin yaşadığı en ‘travmatik’ olaylardan biri olan 12 Mart’a, ‘bir kuşağın silinmeye çalışıldığı bu döneme’ kayıtsız kalamaz Füruzan. Emine‘nin anımsadıkları yoluyla Cumhuriyet’in 12 Mart travmasını, işkencenin acımasız ve insanlık dışı yüzünü bir romana dönüştürür, yaşananların hemen arkasından. “Kırkyedi’liler” aynı zamanda Emine’nin ailesi, çevresi ve hayata bakışı yoluyla cumhuriyetin yarattığı toplumsal panoramayı ve Füruzan’ın öykülerinin merkezinde duran en önemli sorunlardan birini - kadın sorununu - idealist öğretmen Nüveyre ve iki kızı, sol görüşlü Emine ile Seçil üzerinden ele alır. Yani bireysel tarihler üzerinden toplumsal bir tarihi yansıtır “Kırkyedi’liler”. Yakın tarihin tanıklığını yapan en değerli romanlardan biridir bu nedenle.

KİMDİR BU ‘47’LİLER?
Emine’nin hapisten çıktıktan sonra hatırladıkları, okurların zihninden çıkmayacaktır hiçbir zaman. Bir kuşağın ve dönemin gelgitlerini, ideallerini; edebiyatında her zaman belirleyici olmuş insani özden ve insancıllıktan vazgeçmeden, o incelikli ve yalın üslubuyla dile getirir Füruzan. 12 Mart dönemini yaşamışların da yaşamamışların da derin bir hüzünle okuyacağı bir metin armağan eder Türk edebiyatına. Böylelikle belki de bugün unutulmaya yüz tutmuş birtakım değerlerin ve bir tarihin silinmesini önler bu roman. Çünkü romanın adını gören her meraklının soracağı bir sorudur “Kimdir bu ‘47’liler?”. Bu yılki teması ‘68’liler olan TÜYAP Kitap Fuarı’nın, Türkiye’nin 68’lilerinin romanını kaleme almış bir yazarı onur yazarı seçmesi tesadüf olmasa gerek...

ALMANYA VE BALKANLAR
Füruzan, Nursel Duruel’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide “Tarihin ilk çağlarından beri kayda düştüğü acılarlarla ilgileniyorum” der. İnsanlığın acılarını, kadın olmayı, göçü edebiyatının her döneminde temel izlekler haline getirmiş, 12 Mart romanlarının en kalıcılarından birini yazmış bir yazarın Türkiye’deki pek çok insanın hayatını etkilemiş bir başka toplumsal olayı, Almanya’ya işçi göçünü ve ‘90’larda Balkanlar’da yaşanan savaşı edebiyat gündemine almaması beklenemez elbet. 1977’de yayımlanan “Yeni Konuklar”, Almanya’da çalışan Türk işçileri ele alır. Almanya, 1950’lerin sonunda Türkiye’deki pek çok kişi için iyi, mutlu, zengin bir yaşamın düşsel ülkesi haline gelmiştir. Gurbet, henüz ‘acı vatan’ değildir bu düşlerin sahipleri için. Füruzan, artık düşlerden eser kalmadığı, acının ve çaresizliğin olanca gerçekliğiyle yaşandığı bir dönemde, 1975’te bir sanatçı programı kapsamında (D.A.A.D) davetli olarak gider Batı Berlin’e. Ve burada gördüklerini, izlenimlerini Almanya’da çalışan işçilerle yaptığı röportajlardan yola çıkarak aktarır okuruna. Kurmacanın değil, düzyazının dünyasından Almanya’daki işçilerin çaresizliklerini, umutlarını, hayattan beklentilerini dile getirir. BÖLL,

GRASS VE WALSER
Yazar, 1981’de çıkan ve belge niteliğinde bir kitap olan “Ev Sahipleri” ve 1988’de yayımlanan “Berlin’in Nar Çiçeği” romanında Sivas’tan Almanya’ya göç eden Korkmaz ailesinin hikayesiyle tekrar dönecektir Almanya’daki göçmenlerin hayatına. “Ev Sahipleri”nde Almanya’nın önde gelen aydınlarıyla, yani ‘ev sahipleri’yle göçmenleri konuşur. Bu aydınların arasında Almanya’nın önde gelen yazarlarından Heinrich Böll, Günter Grass, Martin Walser de vardır. “Berlin’in Nar Çiçeği” ise Ümmühan bebekle yakınlaşan Alman Frau Lemmer ile Korkmaz ailesinin arasında kurulan sevgi ve insanlık bağını anlatır. Önyargıların, uzaklıkların, verili kimliklerin sevgiyle nasıl yıkılıp, yakınlaşmaya ve bağlılığa dönüştüğünü her zamanki duyarlı üslubuyla anlatır romanda Füruzan. Sevgi, bu romanda olduğu gibi Füruzan’ın bütün öykü ve romanlarının da merkezindedir. “Balkan Yolcusu” (1994) ise bir tanıklığın kitabıdır; yazar, Balkanlar’daki savaşın etkilerini Bosna-Hersek, Slovenya, Makedonya, Yunanistan boyunca yaptığı gezilerin izlenimleri ve bu coğrafyada yaşayan insanların deneyimleri içinden aktarır.

‘YAZIN-İÇİ’ GERÇEKLİK
İster Türkiye’de yaşasınlar ister Balkanlar’da ya da Almanya’da, dışlanmış, sıradan, küçük, hayatın ‘taşra’sında bırakılmış insanları anlatırken, bu insanların yoksunluklarını ve sevgiye olan ihtiyaçlarını dile getirir Füruzan. Bu ihtiyaçları, kurduğu dil ve anlatım yoluyla, yine Füsun Akatlı’nın deyişiyle ‘yazın-içi’ bir gerçekliğe dönüştürür. Bunu yaparken de her zaman yazarlık bilincinden, toplumsal duyarlığından beslenir. Kişilerinin iç serüvenlerini, daha önce de değindiğimiz gibi ‘duygu bellekleri’ni anlatmıştır Füruzan. Bu duygu belleklerinin “Parasız Yatılı”dan beri yarattığı ve okurlarla paylaştığı ortak bilinç, bu yazının başından beri anlatmaya çabaladığımız, ‘Füruzan’ın dünyası’nı oluşturur. Füruzan bu dünyayı kendi sözleriyle şöyle anlatır: “‘Parasız Yatılı’ daha sonraki kitaplarımda okurumla benim aramda kurulan, süren bağ açısından önemlidir. Füruzan’ın dünyası denen dünyayı öteki kitaplarımda da izlediler. ‘Parasız Yatılı’, yakalamayı başardığı ortak duyarlık, ortak bilinç ile ülkemin ve benim tanıklıklarımın has bir kanıtı olmayı sürdürmekte.” Sadece “Parasız Yatılı” değil, Füruzan’ın bütün eserleri ülkenin ve toplumun tanıklıklarının has bir kanıtıdır. Füruzan bu has tanıklıkları, has bir edebiyata dönüştürerek, ‘Füruzan’ın dünyası’ olarak anılacak bir dünya yaratmıştır Türk edebiyatında. Onun biz okurlarının dünyasına öyküleriyle kattığı kadınlar, çocuklar ve ayrıntılar imgelemimizdeki özel yerini daima koruyacak.

FÜRUZAN ÖYKÜLERİNDE KOKU
Füruzan’ın öykü atmosferini yaratırken ayrıntılardan beslendiğini vurgulamıştık. Koku da, öykü atmosferini yaratan ayrıntılardan biri olmasının yanı sıra öyküdeki diğer ayrıntıları belirginleştiren bir öğe. Öyle ki, yazarın az sözle çok şey anlatmasını sağlar. Şebnem Sema Tuncel, “kitap-lık” dergisinin Kasım 2006 sayısında yayımlanan “Füruzan Öykülerinde Koku” başlıklı yazısında; Füruzan öykülerindeki kokunun temel işlevinin, uyandırdığı kültürel, sosyal, ruhsal ve kişisel etkiler yoluyla okurlarda çeşitli çağrışımlar yaratmak olduğunu söyler. Şebnem Sema Tuncel’in “Gece Öteki Yüzü” kitabındaki “Çocuk” öyküsünden alıntıladığı şu bölüm buna iyi bir örnektir: “Giderek çevreyi ağır, iç bulandırıcı bir koku sarar, ardından ateşe yemeklerini koyabilmişlerin odalarından sızan yağ, soğan biber kokusunun da bastırmasıyla, kişiye çaresizlik duygusu veren o garip hava her yana dolardı.”

ŞİİR VE FÜRUZAN

Füruzan, Türk edebiyatına sadece öykülerinin ve romanlarının dünyasını armağan etmedi. Duyarlıklarını ‘kimsenin durup ince şeyleri anlamaya vakti olmadığı’ bir dönemde, imgelerin süzgecinden geçirerek şiir diline de aktardı 1991 tarihli şiir kitabı “Lodoslar Kenti”nde.

Lodoslar Kenti
Sanırım bu kenti anlatmak için
çok şair ömrü tüketilecek
kimi özlemle,
kimi öfkeyle anacak onu.
kimi benzersizliğine ülkeler feda edecek.

Şimdi,
ya şimdi
yeni bir çağa girerken
çözmeye davranmak için dünyayı
bu karmaşaya,
bu çözümlenmeye

 

Eserleri

Öyküler
Parasız Yatılı (1971)
Kuşatma (1972)
Benim Sinemalarım (1973)
Gül Mevsimidir (uzun öykü, 1973)
Gecenin Öteki Yüzü (1982)
Sevda Dolu Bir Yaz (1999)
Toplu Öyküler (2003)

Roman
Kırk Yedi'liler (1974)
Berlin'in Nar Çiçeği (1988)

Gezi ve röportaj
Yeni Konuklar (1977)
Balkan Yolcusu (1994)
Ev Sahipleri (1981)

Oyun
Redife'ye Güzelleme (1981) Kış Gelmeden (1997)
Lodoslar Kenti (1991)

Çocuk kitabı
Die Kinder Der Turkei (1979, Türkiye Çocukları)

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!