Robert Walser Gezinti
Robert Walser

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına 05.08.2015

 


 
  Editorün Notu:  Susan Sontag'ın edebiyatın Paul Klee'si; kırılgan, sinsi, tekinsiz ama iyi huylu, sevecen bir Beckett; Kliest ile Kafka arasında bir köprü olarak tanımladığı Robert Walser eserlerinde sıradan, alçak gönüllü, güçsüz, anti-kahramanları bir minyatürcü ustalığıyla çizer.   Hermann Hesse "Eğer Walser dünyayı yönetenler arasında yer alsaydı, artık savaş çıkmaz, onu yüz bin kişi okusa, dünya daha yaşanası bir yer olurdu. " der.

  Robert Walser karda ölü yatarken

 Robert Walser, Gezinti
http://www.izdiham.com

Şu veya bu tarihte dünyaya geldim, şurada veya burada yetiştirildim, düzenli olarak okula gittim, şu veya buyum ve adım da falanca veya filanca ve fazla düşünmem. Cinsiyet bakımından bir erkeğim, devlet bakımından iyi bir vatandaşım ve toplumdaki yerim bakımından da iyi bir ailenin çocuğuyum. Beşeri cemiyetin titiz, sessiz, nazik bir üyesiyim, deyim yerindeyse iyi bir vatandaşım, bir bardak biramı akıllı uslu içmeyi severim ve fazla düşünmem... iyi yemeklere düşkün olduğum bilinir ve aynı şekilde fikirlerden uzak durduğum da beldir... keskin düşüncelerden büsbütün uzak dururum; fikirler bana hepten uzaktır ve bu nedenle de iyi bir vatandaşım, çünkü iyi bir vatandaş fazla düşünmez... iyi bir vatandaş yemeğini yer, hepsi bu!

Kafamı pek fazla yormam, bu işi başka insanlara bırakırım... kafa yoran kişiden nefret edilir; çok düşünen insan, huzursuz bir insan olarak görülür. Julius Caesar bile, o kalın parmağıyla, gözleri çukura kaçmış cılız Cassius’u göstermişti; ondan korkuyordu, çünkü fikirleri olduğunu tahmin ediyordu... iyi bir vatandaş korku ve kuşku yaymamalıdır; çok düşünmek onun işi değildir... çok düşünen kişi sevilmez ve sevilmeyen insan olmak tamamen gereksizdir... horlamak ve uyumak, şiir yazmak ve düşünmekten daha iyidir... şu veya bu zamanda dünyaya geldim, şurada veya burada okula gittim, arada sırada şu veya bu gazeteyi okurum, şu veya bu mesleği sürdürürüm, şu veya bu yaştayım, iyi bir vatandaş olduğum bilinir ve iyi yemek yemeyi sevdiğim bellidir...

kafamı pek fazla yormam, çünkü bu işi başka insanlara bırakırım. çok kafa patlatmak benim işim değildir, çünkü çok düşünen kişinin başı ağrır ve baş ağrısı tamamen gereksizdir... uyumak ve horlamak, kafa patlatmaktan daha iyidir ve akıllı uslu içilen bir bardak bira, şiir yazmak ve düşünmekten kat be kat daha iyidir... fikirlere tamamen uzak dururum ve kafamı hiçbir koşul altında patlatmam, bu işi baştaki devlet adamlarına bırakırım... huzurumu bozmadığım için, kafamı yormaya gerek duymadığım için, fikirler benden tamamen uzak olduğu için ve gereğinden fazla düşünerek ödümü patlatmadığım için de iyi bir vatandaşım zaten... keskin düşünmekten korkarım... keskin düşünürsem, gözlerim kararır, dehşete düşerim... onun yerine güzel bir bardak bira içerim ve her türlü keskin düşünceyi baştaki devlet idarecilerine bırakırım... devlet adamları istedikleri kadar keskin düşünsünler ve isterlerse kafaları patlayıncaya kadar düşünsünler, benim açımdan bir sakıncası olmaz...

kafamı yorarsam gözlerim kararır, dehşete düşerim ve bu iyi değildir ve bu nedenle de kafamı mümkün olabildiğince az yorarım ve kafasız ve düşüncesiz kalırım güzelce... eğer baştaki devlet adamları, gözleri kararıncaya ve kafaları patlayıncaya kadar düşünüyorlarsa o zaman her şey yolunda demektir ve bizim gibiler, huzur içinde, akıllı uslu bir bardak biralarını içebilirler, düşkün oldukları güzel yemekleri yiyebilirler ve geceleri horlamanın ve uyumanın kafa patlatmaktan ve şiir yazmaktan ve düşünmekten daha iyi olduğunu düşünerek, mışıl mışıl uyuyabilir ve horlayabilirler... kafa yoran kişiden, ancak nefret edilir ve niyet ve görüş bildiren insan huzursuz bir insan olarak görülür; ama iyi bir vatandaş huzursuz değil, tersine huzurlu bir insan olmalıdır... keskin ve kafa kurcalayan düşünceyi, gönül rahatlığı içinde baştaki devlet adamlarına bırakırım, çünkü bizim gibiler, sonuçta sadece beşeri cemiyetin sağlam ve önemsiz birer üyesidirler ve bizim gibilere, bir bardak birasını akıllı uslu içmekten ve olabildiğince güzel, yağlı, iyi yemekler yemekten hoşlanan iyi vatandaş veya sıradan vatandaş, denir, hepsi bu!

Devlet adamları, gözlerinin karardığını ve başlarının ağrıdığını itiraf edinceye kadar düşünsünler isterlerse... iyi vatandaşın başı asla ağrımamalıdır, tersine o, güzel bir bardak birasının tadına akıllı uslu varmalıdır ve geceleri usul usul horlamalı ve uyumalıdır... benim adım şu veya bu, şu veya bu tarihte dünyaya geldim, şurada veya burada, düzenli olarak ve kurallar gereği okula gönderildim, zaman zaman şu veya bu gazeteyi okurum, mesleğim şu veya budur, şu veya bu yaşındayım ve fazla ve çetrefil düşünmekten uzak dururum, çünkü kafa yormayı ve kafa patlatmayı, kendilerini sorumlu hisseden baştaki idareci kafalara seve seve bırakırım...

bizim gibiler, kendilerini uzaktan yakından sorumlu hissetmezler, çünkü bizim gibiler bir bardak biralarını akıllı uslu içerler ve fazla düşünmezler, çünkü bu çok tuhaf zevki, sorumluluk taşıyan insanlara bırakırlar... ben şurada veya burada gittiğim okulda, yormaya zorlandığım kafamı o gün bugündür, bir daha asla az da olsa yormadım ve kullanmadım... şu veya bu tarihte doğdum, adım şu veya budur, hiçbir sorumluluk taşımama ve kesinlikle kendi türümün biricik örneği de değilim... ne mutlu ki, benim gibi bir bardak birasının tadını akıllı uslu çıkaran, tıpkı benim gibi az düşünen ve kafa patlatmayı benim kadar az seven, bu işi başka insanlara, sözgelimi devlet adamlarına sevinerek bırakan epeyce insan var... keskin düşünceler, beşeri cemiyetin benim gibi sessiz bir üyesine tamamıyla uzaktır ve ne mutlu ki, sadece bana değil, tıpkı benim gibi iyi yemeklere düşkün ve fazla düşünmeyen, şu veya bu yaşta olan, şurada veya burada yetiştirilmiş, beşeri cemiyetin, benim gibi temiz üyelerine ve benim gibi iyi vatandaşlara ve keskin düşüncelerden, tıpkı benim gibi uzak duranlara da uzaktır, hepsi bu!


Robert Walser'le bir yürüyüş
TURGUT BARAN - 17.02.2012
http://www.sabah.com.tr

Gezinti, İsviçreli yazar Robert Walser'in I. Dünya Savaşı sırasında yazdığı öykülerden bir derlemeyi bir araya getirirken; edebiyat dünyasında geç keşfedilen, ancak hak ettiği değer geri verilen, bu kendi şahsına mahsus yazarı ve onun özgün üslubunu tanımamızı sağlıyor. 'ın kaleminden Elias Canetti, Robert Walser'e dair şöyle demiş: "Walser kadar özgün bir karakteri hiçbir edebiyatçı yaratamazdı." Canetti haklı elbet, çünkü Walser'ın yaşam öyküsüne baktığınızda tam anlamıyla nevi şahsına mahsus bir karakterle karşılaşıyorsunuz. Bununla birlikte bana Canetti'nin yorumunun aksine, unutulmaz bir roman karakterini çağrıştırıyor yine de. Herman Melville'in Katip Bartleby'sini ve özellikle de onun edebiyat tarihine geçmiş repliğini: "Yapmamayı tercih ederim." Çünkü Walser, yaşamını tam da bu sözün karşılığı gibi yaşamış adeta. Zorluklarla geçen yazarlık kariyerinin ardından bir tür şöhrete ve başarıya kavuşsa da, büyükşehirde yaşayan entelektüellerin arasına karışmamayı 'tercih ederek', taşraya dönmüş. Hemen hemen tüm aile üyelerinde görülen ruh hastalığı ve duygusal çöküşe yakalandığında, esasen bir akıl hastanesi olan sanatoryuma yatırıldığında ise artık yazmamayı 'tercih etmiş' ve "Ben buraya deli olmaya geldim, yazmaya değil," demiş. 30 yıla yakın bir süre kaldığı bu sanatoryumdan, iyileşmesine rağmen, ısrarla ayrılmamayı 'tercih eden' Walser, sonuçta bir anlamda yaşamda 'yapmamayı tercih etmiş.'

ÖLÜMÜ OLAY OLDU -  Robert Walser, 1878, İsviçre doğumlu bir yazar. Çok çocuklu bir ailenin, kırtasiyeci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Okumayı sevse de maddi yetersizlikler nedeniyle okuldan alınıp, henüz 14 yaşındayken bir bankaya çalışmaya verilir. Melville'in Katip Bartleby'si ya da Walser'i her zaman takdir ettiğini söyleyen Kafka'nın Dava'sındaki sigorta memuru gibi, o da bir katiptir yani. Ancak Walser'in en büyük tutkusu tiyatrodur. Fakat Bern'de katıldığı yegane seçmede, 'fazlasıyla ruhsuz' bulunduğu için bu sevdasına başlamadan noktayı koyar ve bundan sonra kendini tamamen yazıya adar. Şiirlerini öyküleri takip eder. İlk kitabı olan Fritz Kochers Aufsaetze ise 1904 yılında yayımlanır. 1905'te Berlin'e taşınan Walser, başyapıtları sayılan Tanner Kardeşler ile Jacob von Gunten'i burada yazacaktır. 1913'te yeniden İsviçre'ye dönse de savaş yıllarında sık sık askere çağrılır. Walser'in tüm bu süreç içinde ailesinde de çalkantılar yaşanmıştır. Uzun yıllar duygusal bir çöküş yaşayan annesi ölür, ardından erkek kardeşlerinden biri aklını yitirdiği için akıl hastanesine yatırılır, bir diğeri ise intihar eder. Walser bir yandan çok sevdiği kız kardeşinde bir yandan da kısa bir süre sonra ölecek olan babasında teselliyi bulur. Bu arada parasızlık nedeniyle çok çeşitli işler de dener. Hatta bir uşaklık okuluna devam edip, ardından bir malikanede uşak olarak dahi çalışır. Walser bunu yalnızca hayatını kazanmak için yapmaz, esas olarak başkalarına hizmet etmek kavramını da merak etmektedir. Zaten bu deneyiminden, daha sonra Jacob von Gunten karakteri doğacaktır. Tüm bu çalkantıların ve özellikle savaş yıllarında yaşadığı yoksulluktan sonra Walser, nihayet bir parça şöhrete ve paraya kavuşur. Hatta hakkında bir biyografi dahi yazılır. Bir tür ressam ve tiyatro dekoratörü olan erkek kardeşi Karl, onu sanat dünyasının ileri gelenleriyle, entelektüellerle tanıştırır. Ne var ki Walser, eserlerinde görülen pırıltının aksine karamsar ve içe kapanık biridir. Özellikle içtiğinde değişir, kendi taşralı geçmişini yansıtan basit davranışlar sergiler. O hâlâ özünde taşralı bir katiptir. Nihayetinde büyükşehirde yaşamak yerine taşraya dönmeyi tercih eder. Yine de yazarlığı verimlidir. Tüm bu yılların ardından Walser, 1929'dan itibaren ölünceye dek (1956) yaşamını sanatoryumda geçirir. Walser'in yaşamda en sevdiği hobilerinden biri uzun ve yalnız yürüyüşlere çıkmaktı. Zaten eserleri de genel olarak bu yürüyüşler ekseninde gelişir. Kaderin garip cilvesi ölümü de 1956 yılının Noeli'nde tek başına çıktığı uzun bir yolculukta, sanatoryumun yakınlarındaki bir ormanlık alanda geçirdiği bir kalp krizi sonrası gerçekleşir. Walser'in karlar üstünde sere serpe yatan ölü bedenini gösteren fotoğraflar sayısız gazetede yayımlanır. Dünya son dönemini kesin bir izolasyon içinde geçiren, unutulmaya yüz tutmuş bu gizemli yazarın ölümüyle çok ilgilenmiştir. İşin ilginç yanı ilk romanı Fritz Kocher's Aufsaetze'de da aynı kendi ölümü gibi, karlar üstünde uzanmış yatan bir ceset vardır. Walser, Franz Kafka, Walter Benjamin ve Hermann Hesse gibi yazarların favori yazarı arasında gösterilse de, sağlığında yaşadığı şöhreti yaşamının son yıllarında yitirmiştir. Yine de dünya onu 70'lerde yeniden keşfeder. Ve edebiyat tarihçileri tarafından modern edebiyatın en önemli temsilcileri arasında gösterilir. Eserleri varoluşçu felsefenin altında değerlendirilir. Kafka ve Musil gibi isimlerle karşılaştırılır. Walser'in karakterleri her ne kadar yaşam dolu ve neşeli bir varoluş sergileyerek, tam da bu noktada Kafka ve Musil'den ayrılıyor görünse de, içlerinde saklı duran yaşama dair çeşitli korkularla da yaklaşır. Yine de bence Walser'e dair en hoş tanımlamayı Walter Benjamin yapmış. "Peri masallarının bittiği yerde, Walser başlar," demiş Benjamin: "Onun karakterleri tam da bu peri masallarının bittiği noktada hayata karışmak zorunda kaldıkları için üstlerinde bir tür şaşkınlıkla dolaşan kahramanlar gibidirler."

PERİ MASALI TADINDA -  Robert Walser'i ve onun peri masalından gerçek dünyaya düşmek zorunda kalan karakterlerini tanımak için Can Yayınları'nın 30. Yıl Öykü Şenliği kapsamında yayımladığı, Gezinti adlı öyküler derlemesi ideal bir fırsat sunuyor. Gezinti'nin açılışını aynı adlı uzun öyküsü yapıyor ve Walser'in kendine has öykü dünyasına dair hemen tüm ipuçlarını veriyor. Evinden tuhaf bir mutluluk ve neşe içinde çıkan anlatıcı, gün boyunca uzun bir yürüyüş yapıyor. Şehrin sokaklarından kırsala dek uzanıyor. Çeşitli binalara, örneğin bankaya vb. girip çıkıyor. Yolda gördüğü modaya uygun giyinmiş genç kadınları ya da neşeli çocukları ve hayvanları gözlemliyor. Tüm bunları ise neredeyse bir çocuğun gözlerinden görürcesine saf ve aynı zamanda şaşırtıcı bir gerçeklik duygusuyla anlatıyor. Naif anlatımına, uçucu ve iyimser bir ton eşlik ediyor. Bu öylesine uçucu ve iyimser bir ton ki, insan Walser'in yaşam öyküsünü okuyup, karamsar ve korkularla dolu yapısını öğrendikten sonra şaşırmadan edemiyor. Benjamin haklı. Walser, okuyucusunu adeta bir peri masalında gezdiriyor. Ancak tek farkla; bu peri masalı aslında her zamanki günlük dünyamızda görmeyi başaramadığımız ayrıntıların ardında gizleniyor.


Robert Walser – Gezinti
http://sozriko.blogspot.com.tr

Güzel bir sabah vakti -saatin tam kaç olduğunu hatırlamıyorum... (sokağa fırlamak)  Brezilyalı kadının –ya da her nereli ise artık- yanında oyalanmayı kendime men etmek zorundayım. Çünkü harcayacak ne mekânım ne de zamanım var. (sabah dünyası) …ilk kez görüyormuşum gibi güzel geldi bana. (s. 11)

Hislerimi çevremdeki insanların gözlerinden saklamayı severim.
…elinde… …bilimsel bir baston tutuyordu.
…çenesi hukuk gibi kapanmış ve sıkılmıştı.
…tatlılıkla ve güzel bir biçimde gülümseyen kişilerin dürüst ve güvenilir olduklarını düşünmeye yatkındım. (s. 12)

Küçük oğlanlar ve kızlar,

Yaşlanmak bir gün korkutup dizginleyecek onları.
…birbirlerine kibar ve nazik hareketlerle şapka çıkarıp sallayarak iyi sabahlar diliyor gibi görünen hali vakti yerinde iki bey…
Şapkalar, bu olayda onları taşıyan sahiplerinden daha önemli besbelli. (s. 13)

Mümkünse, en değerli ve en ciddi ve doğal olarak aynı zamanda da en çabuk duyulmuş ve satılmış eserin adını sorabilir miyim? “memnuniyetle” dedi kitapçı. (s. 14)

Yılın en geniş kesimlere ulaşmış kitabının bu olduğuna yemin edebilir misiniz?
Hiç kuşkunuz olmasın
Mutlaka okunması gereken kitabın bu olduğunu iddia edebilir misiniz?
Mutlaka
Bu kitap gerçekten de iyi mi?
Büsbütün gereksiz ve yakışıksız bir soru bu
Size çok teşekkür ederim.
…kitabı olduğu yerde öylece bıraktım ve başkaca tek bir söz söylemeden, sessizce uzaklaştım. Satıcı arkamdan haklı ve derin bir öfke içinde “yontulmamış cahil herif!” diye bağırdı elbette.
…hemen bitişikteki heybetli banka binasına girdim. (s. 15)
…size lütufkâr yaklaştıkları anlaşılan, iyi kalpli ve insansever kadınların oluşturduğu bir dernek ya da cemiyetin talimatıyla, Bin frank karşılığı bir tutarı hesabınıza borç olarak değil (…) alacak olarak işlemiş olduğumuzu burada onaylar ve incelik göstererek bu keyfiyeti derhal aklınıza veya size uygun gelen herhangi bir yere yazmanızı rica ederiz. (s. 16)
Görünüş çoğu zaman aldatır. (s. 17)
Çocuklar gökseldirler, çünkü daima bir tür gökte yaşarlar. Yaş alıp büyüdükleri zaman gökleri solar ve böylece çocuksuluktan, yetişkinlerin o kuru, hesapçı varlıklarının ve can sıkıcı görüşlerinin içine düşerler. (s. 22)
…insan insandır sonuçta ve bu özelliği sayesinde kolayca affedilebilir. Yapının zaafı gerekçe gösterilebilir rahatlıkla. (s. 27)
Ah, insan ölümü ölümde hissedebilse ve tadına varabilse! (s. 32)
…yazmak, toprağı kazmak gibi yorar insanı. (s. 33)

Gezinti,
Kendimi canlı tutmak ve yaşayan dünyayla aramdaki bağı korumak için mutlaka yapmam gereken bir şey. (s. 47)
Bizim anladığımız ve sevdiğimiz şey de bizi anlar ve sever. (s. 53)
Şimdi yüksekokula gidiyor olmalıdır
…dehasıyla çok hızlı ilerler
…öyle olduğunu sanmaktadır
Böyle olduğunu tahmin ediyoruz,
Aksi halde başına buyruk yol alan şarkıcıyı nasıl açıklayabilecektik?
Bir mutluluk ve aynı zamanda da bir mutsuzluk bu delikanlıyı diğer genç adamlardan ayırır. (s. 78)

Kimse ona ciddi, güzel niyetler yakıştırmaz. İnsanların arasına karışır ama onu dışlarlar, insanları mutlu edemez, tıpkı insanların da onu mutlu etmediği gibi. (s. 79)

…bir hanımla karşılaşır. Gök gürlemesine yakalanmış ve yıldırım çarpmış gibi, kalır olduğu yerde ve selam verir. (s. 80)

…tüm iyi düşünceleri duvar kâğıdına dokunmuştur. (s. 81)

Hiçbir Şey
Kadın, sadece birazcık acayipti.
Karar verme becerisi gayet güzel bir şeydir. Ama buradaki kadın bu beceriye sahip değildi. (s. 91)
Kafaların toparlanamaması iyi bir şey değildir, uzun lafın kısası, sonunda kadına bir bıkkınlık geldi ve o da hiçbir şey almadan eve döndü. Böylece bu defalık veya bir değişiklik olarak bir defalık da akşam hiçbir şey yediler, (s. 92)

Gördüklerine güvenemeyen adamın biri, kapalı olup olmadığını anlamak için odanın kapısına baktı. Kapıda hiçbir sorun yoktu ama gördüklerine güvenemeyen adam, kapıya inanmadı, kapıda bir sorun olmadığına inanmadı, (s. 95)

…hiç kimsenin yakını ve hiçbir yerin yerlisi olmayan bir çocuğun aklına dünyanın sonuna varıncaya kadar durmadan yürümek geldi. (s. 99)

Söz lambalardan açılınca insan elinde olmadan abajurları düşünmek zorunda kalır; yani aslında hiç de kalmaz. İnsanın böyle bir zorunluluk hissettiği doğru değildir. Kimse bizi buna zorlamaz. Umarım herkes istediğini düşünebilir. (s. 103)

Hiçbir Şeyin Farkına Varmayan Adam Bir keresinde ayakkabısının tabanları düştü, o bunun farkına varmadı, birisi bu olağanüstü tuhaflığa dikkatini çekinceye kadar yalınayak dolaştı durdu. Yine güzel bir günde öyle kendi yolunda yürürken kafası düştü. Böyle durup dururken düşebildiğine göre, boynuna yeterince sağlam oturmamış olmalıydı herhalde. (s. 105)

Bir zamanlar bir adam vardı, adı Hiçkimse’ydi. Eliuzunlar loncasının bir üyesiydi. (s. 107)
Helbing
…bir günah kadar miskindi.
(s. 113)
…iyi bir vatandaş fazla düşünmez. İyi bir vatandaş yemeğini yer, hepsi bu. (s. 123)
…hatalardan büsbütün kaçınmak asla mümkün değildir. (s. 135)
…başarısızlığa uğramış Avrupalı insanların ülkesi Amerika… (s. 145)
…size bir tavsiyede bulunayım: Dickens okuyun. (s. 146)

Luise, ilişkimizin sonraki bir safhasında bana ciddi bir ifadeyle, erkeklerin hayat tarzına eşlik eden sigara ve bira içme alışkanlığını çok çirkin ve tiksindirici bulduğunu söyledi ve ben de ona yerden göğe kadar hak verdim, çünkü onun söylediği her şeye peşin bir hayranlık duyuyordum. Sözünü ettiğim iki kötü alışkanlıktan da kaçınmayı ve bunlara değer vermemeyi mümkün olabildiğince kararlı bir tavırla aklıma yerleştirdim, bir bakıma kendi kendime ant içtim, ancak buna her zaman ve her koşulda bağlı kalmam için gereken gücü asla bulamadım… (s. 152)

Luise’yi düşündüğüm zaman, gözlerimin önüne neredeyse hiçbir biçim gelmiyor, sadece arı bir insan ruhu geliyor ve hiç şüphesiz önemli bir şey bu, çünkü burada bir kadın portresinden söz ediyoruz. (s. 155/156)

…bu dünyada hiçbir yüce işe yaramadığım için sınırsız bir kedere kapılarak bana sevimli ve tatlı görünen ormana koştum ve bir an önce ölmeyi dilediğim için, katıla katıla ağlayarak ve yalvararak ölümü çağırdım ve iyi kalpli, merhametli ölüm, peçeli bir surette çamların içinden çıkıp, beni kollarında sıkarak boğmak üzere geldi. Zavallı, talihsiz göğsüm parçalandı ve varlığım tükendi; ama öldürülen insandan, yeni bir insan yükseldi ve burada, senin karşında duran ve sana tüm bunları anlatan bu yeni insan, zamanla Tobold adını adlı. (s. 182)


Gezinti - Robert Walser
Çağlayan Çevik
http://kitap.radikal.com.tr/

İsviçreli yazar Robert Walser’in Gezinti’de yer alan öyküleri, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve İsviçre’de az sayıda basılan derlemelerde yer aldı. Elinizdeki kitap, Robert Walser’in 1917 yılında, savaş bütün hızıyla sürerken, bir otel odasında yazdığı aynı adlı anlatı ile “küçük düzyazı” adını verdiği öykülerinden kitaplaştırdığı kimi çalışmalarını bir araya getiriyor.

Düzyazının ustası Robert Walser’in öyküleri, farklı bir havayla nefes alıyor. Dünyayı bir çocuğun gözlerinden görürcesine saf, aynı zamanda şaşırtıcı derecede gerçekçi bir atmosferi var bu öykülerin. Naif bir anlatımı, günlük yaşama dair güçlü gözlemlerle besliyor Walser.

Dünya onu geç fark etmiş olsa da bugün hiç tartışmasız XX. yüzyılın ve modern dünya edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan Robert Walser’den bahsederken Hesse, “Yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu,” demişti. Gezinti, sadece bu sözler için bile okunması gereken bir kitap.

Robert Walser. Onu, hâlâ okumadıysanız, dünya edebiyatının önemli bir ismini tanımıyorsunuz demektir. Bu yüzden kişisel kütüphanenisde kocaman bir boşluk var, desek yanlış da olmaz. Her kitabında bir kere daha hayran kalırsınız ona. Çıtayı biraz daha yükseltmek gerekirse, her cümlesinde ayrı bir etki bırakır üzerinizde. Tıpkı “Gezinti” adlı öyküler toplamında olduğu gibi. Bizi ‘insan’ coğrafyalarında derin, sessiz ve sakin gezintiye çıkarıyor Walser. Üstelik o sakin, yumuşak dili bu kez aynı yumuşaklıkta olmasına rağmen, o kadar keskin bir şekilde alaya alıyor ki, bu kadar olur diyorsunuz. Bir şairin hayatını okurken bütün edebiyat tarihi gözünüzün önünde geçiyor örneğin. Başka yazar portreleri de çiziyor Walser, onlar da tanıdık aslında. Birazcık ‘acayip’ bir kadın, Kienast isminde bir adam, Fritz, Louis, Üniversiteli… adeta portreler çiziyor Walser. Bambaşka bir atmosferi var Walser’in öykülerinin. Her öyküden sonra; bundan bir roman bile olurmuş dedirtiyor insana. Birkaç sayfaya o kadar çok şey sığdırıyor çünkü. Günlük yaşamın tüm detaylarını güçlü gözlemlerle aktarıyor sayfalarında. Hesse, Walser’den söz ederken, “yüz bin okuru olsaydı, dünya daha güzel bir yer olurdu,” der. Onu okuduğunuzda, ne kadar doğru bir söz olduğunu anlayacaksınız.


ROBERT WALSER’LE TANIŞMA
V. Melis Yalçın - Ocak 17, 2013
https://melisyalcin.wordpress.com

20. yüzyılın gizli dâhilerinden Robert Walser’in “Yardımcı” adlı kitabı Cemal Ener’in çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı. Kafka ve Musil’in ekolünden olan yazar, İsviçre’nin en büyük yazarları arasında gösterilmektedir. Oysa Walser’in yaşam yolculuğuna bakıldığında, hayatı boyunca yoksulluk içinde yaşamış, uşaklık yaparak para kazanan bir adam gelir karşımıza. 25 Aralık 1956’da, yaşamının büyük bir bölümünü geçirdiği akıl hastanesinde yaşamını yitiren Walser’ın kıymeti, ne yazık ki, birçok yazar gibi öldükten sonra anlaşılır. Romanlarında ve öykülerinde insanın küçüklüğünün bilincinde olmasını gerçek büyüklük, başarısızlığının da aslında gerçek başarı anlamına geldiğini anlatan yazar, böylelikle kendi mütevazı varlığını eserlerine de yansıtır.

İtiraf etmem gerekirse bu kitabı elime aldığımda yazarı Robert Walser hakkında, yüzeysel birkaç bilgi dışında, hiçbir fikrim yoktu. Kapağında tanıdık bir isim (Cemal Ener) görünce okumaya karar verdim. Çevirmenlerin bilinçli okur için iyi bir referans olduğunu düşünülebilir. Ben de “Kafka’yı, Roth’u çeviren Cemal Ener çevirdiyse bu kitabı, bir bildiği vardır,” dedim ve başladım okumaya. Bu durumdan pişman olduğum ise söylenemez.

Yer yer otobiyografik ögeler barındıran “Yardımcı”, unutulmaz Joseph Marti karakteri aracılığıyla 20. yüzyıl modernizminin kriz yıllarına götürüyor okurları. Toplumda bir yer edinmeye çalışan Joseph’in çabaları, umutla ve umutsuzlukla örülmüş hayatı ister istemez ona sempati duymamıza neden oluyor. İflasa sürüklenen Herr Tobler ve ailesi sayesinde ise toplumsal ilişkileri sorguluyor okuyanlar. Joseph’in iç sesi ise, savaşlar, geçim sıkıntısı ve aşk gibi konulara felsefi (en önemlisi ise özgün) bir bakış açısı sunuyor. Ancak yine de, seçtiği konulara bakılarak karamsar bir yazar olduğu söylenemez, Walter Benjamin’in de belirttiği gibi, “Peri masallarının bittiği yerde, Walser başlar. O, Franz Kafka’ nın en sevdiği yazarlardan biridir.”

Biraz araştırma yapınca Tezer Özlü’nün Ferit Edgü’ye yazdığı mektuplardan birinde Walser’den bahsettiğini gördüm (“Her Şeyin Sonundayım” Tezer Özlü – Ferit Edgü Mektuplaşmaları kitabından). “Ardında birçok küçük öykü, sanat yazısı ve metin bırakan Walser’de, Tezer, öyle gözüküyor ki, bir ruh kardeşi bulmuştu.” demiş Ferit Edgü. Şimdi de Tezer’in gözlerinden bakalım Walser’e; “Kentten kente yürümüş, çevreye uymadığı için son 23 yılını tımarhanede geçirmiş, parasını da uşaklıkla kazanmış, biraz Dostoyevskivari bir yazar… yer yer çok güçlü, yer yer… Özellikle kadınlar konusunda yazmak istediğinde biraz naif, çünkü romanlarından birinde bir erkekle yattığını söylüyor. Bilmiyorum, zaman zaman düşünüyorum da, homoseksüelliğin bugünkü kadar açılamamış olması mı Kafka’ya, Pavese’ye, Walser’e bu denli acı çektirdi diyorum?”

“Kimseye dilemezdim ben olmayı / ancak ben katlanabilirim kendime. / Bu kadar bilmek, bu kadar görmek ve / hiçbir şey hakkında, hiçbir şey söylememek.”
(Şiir: Robert Walser, Çeviri: Esen Tezel)

Walser, 1933’te akıl hastanesine yatırıldığında “I have come here to be mad, not to write.” (Buraya delirdiğim için geldim, yazmak için değil.) diyerek yazmayı bıraktığını belirtir. Ancak Walser bu sözünü unutmuş olacak ki, odasında bir mm’lik harflerle yazılmış 500 sayfalık el yazısı bulunur. (Yazılar o kadar küçüktür ki on puntoyla 150 sayfa tutan bir yazı, Walser’in el yazısıyla 24 sayfadır. Tüm yazıların çözülmesi 16 yıl sürmüş ve Suhrkamp Yayınevi tarafından altı cilt halinde basılmıştır.)

  Takıntılı bir dâhi

Mehmet Güreli

Gürelimgureli@hotmail.com
 
http://arsiv.taraf.com.tr

......Özellikle Kafka’nın çok sevdiği Robert Walser’in “Jacob von Gunten” romanından bu satırlar...Önce aktör olmak istiyordu sonra kader onu yazıyla buluşturdu. Geleceğini çizen adam bile denebilir ona. Kelimelerinin büyüleyen etkisiyle, aklın çözemediği görüntülere uzanan, büyük yapıtların her türlü saçmalıkla, duygusuzlukla başedebilecek güçte olduğunu hiç sesini yükseltmeden anlatır o. Erişilemez üslubuyla bir başka yazardır, ekoldür kısaca. Quay Kardeşler’in “The Institute Benjamenta” filmi de müthiştir.

Son otuz yılını dünyadan kopuk, her türlü yetisini kaybetmiş olarak yaşamıştı Walser. Aklı kelimeleri toparlayamıyor, son resmi biraraya getiremiyordu bir türlü. Kötü bir oyunda, yazabilmesini elinden almıştı hayat. Aklı ile eli arasındaki tüm yolları kapamıştı. Ve otuz yıl yazmadan yaşamaya mahkûm etmişti. Hölderlin’i hatırlatan bir tavırla. Acılarla, yalnız ve kuramadığı cümlelerin gölgesinde...Bir gün karlı bir havada yine tipik yürüyüşlerinden birinde yığılır kalır beyazlıklar üzerinde. Ve o sırada, yıllar sonra onu hatırlayan bir fotoğrafçının o gün orada olması bize bir fotoğraf bırakır; son fotoğraf, yani tesadüfle gelen bir armağan. Sanki Walter Benjamin’in dediği gibi,

“Peri masallarının bittiği yerde, Walser başlar”.  Belki de bir yazar için söylenebilecek en güzel söz...


..... Bu kısa metinlerin en güzellerinden birinin, 1914 tarihli ?Küçük Bir Yürüyüş?ün sonunda, Walser edebiyattan anladığı şeyi özetleyiverir: ?Öyle sıra dışı şeyler görmemize gerek yok. Zaten o kadar çok şey görüyoruz ki.? Walser bu cümleleri yazdıktan kırk iki sene sonra, kaldığı sanatoryum civarında yaptığı mutat yürüyüşlerden birinin ortasında, bir öğleden sonra vakti, düşüp öldü. Cesedini bulan çocuğun tanıklığına göre, eli kalbinin üzerindeydi. Ölümüne sebep, geçirdiği kalp krizi olabilir; ama Walser’in asıl derdinin, 1920’lerin sonunda baş gösterip ömrünün kalan yaklaşık otuz senesini karartacak ?şizofreni’ olduğunu biliyoruz. Louis A. Sass, Delilik ve Modernizm isimli kitabının bir yerinde, Walser’in ?şizofreni’sinin izini hikâyelerinde karşımıza çıkan takıntılarda sürer: Kapalı bir kapının hakikaten kapalı olup olmadığından ya da masanın üzerindeki bardağın masanın üzerinde durmaya devam edip etmeyeceğinden bir türlü tam emin olamama... ?Sokak? isimli hikâyesinde, herhangi bir sokaktaki sıradan bir yürüyüşü anlatırken, Walser’in anlatıcısı etrafındaki her şeyin yer ve şekil değiştiriş hızına yetişemeyerek, başı dönmüş halde kendisini bir ormana atar: ?Sokağa tahammül etmek imkânsızdı.?

Şehrin dinmeyen uğultusundan ve bir an bile kesintiye uğramayan hareketinden kaçıp ?doğaya’, ağaçların ve toprağın kıpırtısızlığına sığınan bu bilinçte, Walser’in çok sevdiği ve bir hikâyesinde de (?Kleist Thun’da?) son günlerini anlattığı Alman romantik şairi Kleist’ın ?kaçışlarından’ izler bulabiliriz. Belki de Kleist’ın akıbetini (1811’de, önce âşık olduğu kadını tabancayla öldürmüş, sonra da kız kardeşine bir mektup yazıp intihar etmişti) bildiği için, Walser yalnızlık, parasızlık, sürekli kâbuslar ve halüsinasyonlarla geçen hayatını, iş artık intihar teşebbüslerine varınca, kendi iradesiyle Berne civarındaki Waldau Sanatoryumu’nun ellerine teslim etmişti.

Yirminci yüzyıl başı Avrupa’sında sanatoryumların sapsarı benizli entelektüellerle dolup taştığını düşününce, insan, kendi biyografileri yarattıkları karakterlerin hayatlarından daha ilginç olan bütün yazarlar karşısında duyulan o anakronik ümitle, Walser’in yalnızlığından kurtulmasını, bir-iki arkadaş edinip biraz da onlarla yürümesini istiyor. Ama sanatoryum günlerinin çok uzun sürmediğini, şizofreni teşhisinin konulmasının ardından Walser’in, hiç istemediği halde, Doğu İsviçre’deki bir akıl hastanesine nakledildiğini ve bu nakilden sonra da bir daha hiçbir şey yazamadığını biliyoruz.

Burası yaslı bir boyun büküşle ?halbuki tam da asıl büyük eserlerini vereceği, en verimli çağındaydı...? denecek yer olabilirdi, ama değil. Walser pek çok sefer en çok korktuğu şeyin ?şöhret’ ve ?büyüklük’ olduğunu, sokağa çıktığında kendisinin tanımadığı; ama onu tanıyan insanların var olduğunu bilmeye dayanamayacağını söylemişti. Walser’in kişisel eğilimleriyle ilgili olduğu kadar, bugün rastlanabilecek temsilcilerinin büyük ölçüde bir ?poz’ olarak sürdürdükleri bir tür ?modernist ahlak’la da ilgisi vardır bu korkunun. Yazar, ona göründüğü şekliyle dünyayı kağıda geçirip ortaya bırakır, isteyen bakar o kâğıda, ve yazar da okuyucu da o kağıtta yazanların dışında hiçbir şeyi umursamazlar. Bu tavırda, bugün bürünmüş olduğu teatrallikten çok uzak bir sahicilik bulunduğuna inanıyorum: Kafka’nın yazdığı her şeyin ölümünden sonra yakılması yollu vasiyeti Walser’in vasiyeti de olabilirdi pekala, ve bunu fiyakalı bir jestten çok, fazlasıyla mütevazı sınırlar içinde yaşanan bir ?kendinden memnuniyetsizlik’ hali, bir türlü istediği gibi yazamama, bir türlü tamamlayamama, işin içinden çıkamama bunalımlarına lanet etme anı olarak anlamaktan yanayım.

Walser’in ?ağzısıkılığında’ ya da Susan Sontag’ın deyişiyle ?üslupsuzluğunda’ da bu modernist ahlak bulunabilir. Ama daha çok, Rousseau’nun ?yalnız gezen’i gibi, sokaklarda, kırlarda ya da bir balonun içinde, gökyüzünde (?İnsan yukarıdan ömür boyunca ayağının değmeyeceği yeryüzü parçalarını görüyor...?) dolaşan ve dünyaya, nesnelere bakan, sürekli görmeye, ayırt etmeye, adlandırıp, tarif edip rahatlamaya çalışan; ama hareket ve değişimle başa çıkamadıkça kendi içine çekilen, sonra tekrar dünyaya dönen, tekrar içine çekilen, tekrar dünyaya dönen, tekrar içine çekilen, tekrar dünyaya... ve sonunda bir daha dünyaya dönmemek üzere kendi içinde kalan bir zihnin çırpınışını buluruz burada.

Dünyaya tahammül etmek

Walser’in yazdığı -dört tanesi çeşitli şekillerde yok olmuş- sekiz romanın en ünlüsü, Jacob von Gunten da, adımlarını biraz sonra içine geri dönmek üzere atan böyle bir bilincin hikâyesi. Kahraman birileriyle konuşuyor, kapıları açıp kapıyor, merdivenlerden inip çıkıyor ve sonra kendi içine dönüp bu yaptıklarından bir anlam çıkarıp tekrar dünyaya dönüyor. Benjamenta Enstitüsü’nde olup biten her şey Jacob’un kafasının içinde bir şeyler olsun diye olup bitiyor; dışarısı, içerisi için var. Kitabın sonunda Jacob’un Enstitü’yü terk edişinde de (?O zaman hoşça kal, Benjamenta Enstitüsü.?) böyle bir dönüş işaret ediliyor sanki. Dünya, ona tıpkı Jacob gibi ?tahammül etmeye çalışarak? bakan insanın aklında, bazıları daha ışıltılı, bazılarıysa daha gölgeler içinde nesneler, kıpırtılar, yüzler, eller, manzaralar olarak kalacaktır. Amerikalı Quay Kardeşler’in, Jacob von Gunten ve Walser’ın başka bazı metinleri üzerine kurulu ve hikâyenin içeriğinden çok bu ışık ve gölgelerle uğraştıkları mükemmel filmleri Institute Benjamenta ya da İnsanların Hayat Dediği Bu Rüya, dünyayı bakılan ve görülebildiği kadarı ruha mal edilen bir nesneler, hareketler, yüzler ve eller kalabalığı olarak anlayan Walser’in ruhuna daha yakından temas edebilmek için, bir şekilde bulunmalı ve seyredilmeli.

Başta Walser çok yadırgatmayabilir dedim. Çünkü biz onu sıkıştırıp boğan hız ve kalabalığın içine doğduk. Ama yine de belli olmaz: Belki de Jacob von Gunten’ı okuduktan sonra, bu alışık olduğumuz hız, ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi, bir anlığına başımızı döndürür.
 

Walser'den Keşfedilmemiş Öyküler!

28 Kasım 2011 Pazartesi 15:17

http://www.haberler.com

Robert Walser'in özyaşam öyküsünü okumak, onun yazar olmak "zorunda bırakılışını" izlemek demek.

Walser'den Keşfedilmemiş Öyküler!

Berlin'deki bir şatoda uşaklık yaparken en etkileyici eserlerini yaratan, genç yaşta iki kardeşinin ölümüne tanık olup I. Dünya Savaşı da eklenince iki kez askerlik yapan ve hayatının en üretken döneminde gördüğü alüsinasyonlar sebebiyle sanatoryuma yatırılıp burada ölen Robert Walser…

Gezinti'de yer alan öyküler, Walser'in çizgi dışı ve yalnız dünyasını anlamamıza yardım eden ipuçlarıyla donatılmış!

"Fazla dikkate almadığı kadınları, çok defalar yetenekleriyle eğlendirmiştir. Ancak günün birinde, göz kamaştıran, aydınlık bir öğle vakti, kibar bir yürüyüş sırasında, hışırdayan eteğini zarafetle kaldırarak heybetli bir merdivenden çıkmakta olan genç güzel bir hanımla karşılaşır. Gök gürlemesine yakalanmış ve yıldırım çarpmış gibi, kalır olduğu yerde ve selam verir. Tüm varlığı sarsılır, konuşmak ister ama ağzından tek bir kelime çıkmaz ve daima uysal bir hizmetkârı olmuş dili, onu bu kez hizmetlerinden yoksun bırakır. Çocukluğunun hisleriyle karışmış, sınırsız bir acı çöker üzerine. Âşıktır!

Toprak, hava, dünya kucaklar onu. Ansızın her şey ona kaygısız ve güleryüzlü görünür. Kendini kadına hissettirir ama o sadece küçümseyen, garip bir bakış yöneltir adama. Kadının çalılıklar, kapılar ardında gözden kaybolmasını izler. Uzun süre sabırla bekler; ancak kadın, ortadan kaybolmuştur. Bitkin bir halde yürüyüp uzaklaşır."

İsviçreli yazar Robert Walser'in 1916 ve 1917 yıllarında yayımlanan öykülerini bir araya getiren Gezinti, yazarın çok az bilinen çalışmalarını Türk okuruna sunuyor.

Savaş sonrası az sayıda basılan derlemelerde yer aldıkları ve edebiyat dünyasına geç takdim edildikleri için çok bilinmeyen bu öyküler, Walser'in kısa düzyazının ustası olduğunu kanıtlıyor. Gezinti, taşıdığı otobiyografik izlerle yazarın yalnız dünyasına konuk olmamızı sağlıyor.

Gezinti, "Walser'in farklılığı, yazarken içindeki korkuyu daima inkâr etmesi, bir tarafını sürekli olarak dışarıda bırakmasıdır. Ondaki asıl tekinsiz yan, bu yokluktadır," diyen Elias Canetti'yi haklı çıkaran bir eser…

ROBERT WALSER

ROBERT WALSER, 1878'de İsviçre'de doğdu. 1895'te aktör olmak için Stuttgart'a gitti; ancak bu gerçekleşmeyince 1896'da Zürich'e yerleşti. İlk şiirleri 1898 yılında yayımlandı. Bir süre sonra çalışmaları, Franz Blei'ın dikkatini çekti; onun aracılığıyla Die Insel dergisinin çevresinde bir araya gelen yazarlarla tanıştı; bu dergide öykü ve şiirleri yayımlandı. Araya giren askerlik döneminde yaşadıkları, 1908'de yayımlanacak Der Gehülfe'ye temel oluşturdu. İlk kitabı Fritz Kocher's Aufsätze, 1904'te Insel Yayınevi'nden çıktı.

Walser, 1905'te Berlin'e taşındı. O yıllarda pek çok kısa öykünün yanı sıra Tanner Kardeşler, Jacob von Gunten ve Der Gehülfe'yi de kaleme aldı. 1913'te yeniden İsviçre'ye dönen Walser, bu dönemde düzyazı ve öykülere yoğunlaştı. Savaş yıllarında yeniden askere çağrıldı. 1921'de Bern'e gitti; o dönemde üslubu daha da radikal bir nitelik kazandı. Pek çok şiir ve düzyazının yanı sıra Der Räuber adlı romanı da bu döneme aittir. Bu çok verimli yılların ardından Walser, 1929'dan itibaren sağlık sorunları nedeniyle ölünceye dek (1956) yaşamını bir sanatoryumda geçirdi.


Robert Walser okumak

Derleyen: Ahmet Sait AKÇAY

http://www.yenisafak.com

Hayatının büyük bölümünü psikiyatri kliniklerinde geçiren İsviçreli romancı Robert Walser 45 yıl sonra yeniden keşfedildi. Türkçe'ye çevrilmiş eseri bulunmayan Walser'in notları ve günlükleri altı ciltte toplanarak günışığına çıkarıldı.

Robert Walser (1878-1956), kendi döneminde çağdaşları H.Hesse, F. Kafka ve R. Musil gibi son yirmi yılda çokça konuşulan yazarların gölgesinde kalan İsveçli bir yazar. Kendi döneminde bile, bu saydığım romancılar ve öncü modernistlerin takdirini kazandığı gibi onları etkilemiş de bir yazar. Musil, Kafka'nın ilk topluöykülerini incelerken Praglı yazarın " özel bir Walser tipi hastası" olduğunu gözlemlemiştir. Musil'in işaret ettiği bu nokta Walser'in eserlerinin halıhazırda dikkate değer birer mihenk taşları olduğunu göstermekte. Ve eğer Walser, Kurt Wolf'un destekleriyle yayımladığı düzyazılarından oluşan üç kitaptan sonra, gittikçe felsefi derinlik ve karmaşık bir uslup kazanan yazıları için yayıncı arayışında iken karşılaştığı zorlukları aşabilseydi, kitapları üzerinde çalışmalar yapılırdı. O unutulmadı, belki Elias Cannetti'nin deyimiyle bir süre için "kamufle" edildi.

Uzun zaman önce, romancılar Fransız Yeni Romanıyla benzerlik kurarlarken, Walser romanda anlatıcıların vr karakterlerin epistomolojik doğruluklarını, olayların bağlantılarının lineer mi ya da nedensel mi olduğunu sorguluyor. Ayrıca "benlik" üstüne de derinliğine kafa yoran bir yazar. "Dünya denilen herşey benim için ne kadar devasa ve heyecan vericidir." Der Jacob von Gunter'de. Buna rağmen kitabın sonunda şunu demekte: "birey bir sıfırdır."

Walser, her halükarde "dünya" düşüncesinin kapsadığı herşeyden "ayrı yaşama"yı uğursuzca, ıstırap içinde hisseder. The Robber (Hırsız) adlı romanında bilinçli bir şekilde beyan ettiği gibi, " başı hep oldukçe uzak olan bazı şeylerle meşgul idi." Sanki kendi gerçek benliğini çiziyordu bu satırlara.

Walser'in yaşamöyküsü bilinmeden eserleri incelenemez. Çünkü onun yok sayılması herşeye rağmen belki ilk eserlerinde altı çizilen bir temayla ilintilendirebilir.Walser görünürde yazmayı bırakıyorsa da, resmi muhafız Walser'in yazmayı kesik kağıt parçalarında sürdüğünü ifade ediyordu. Bu yazma tutkusunu Carl Seelig yazarın portresini sunduğu Wanderungen mit Robert Walser (1957) kitabında ele alır. Yazar akıl hastanesine geri giderken The Walk (yürüyüş) adlı uzunöykü tarzındaki deneme kitabı ona eşlik ediyordu.

Walser'in edebiyat çizgisi birdenbire korku veren sessizliklerin birinde son buluyor. Aynı zamanda Artur Rimbaud, Jean Genet ve belki son zamanlarda daha fazla Louis-Rene des Forets'le bir ortak yanını bulabiliriz. Walser'in sessizliği oldukça tedirgin edicidir. Çünkü, kariyerinin en başından ortasına doğru (1920), ve onca sefalet, yoksulluk, inziva ve göçebiliğe rağmen yazarlık verimliliğinde bir düşüş görülmemiş, standart bir ölçüde olup hep etkin rolü olmuştur.


Walser’in dünyasında gezinti
EFE ERTEM

07 Aralık 201171

http://kitapzamani.zaman.com.tr

Gezinti, edebiyat tarihinin en sıra dışı yazarlarından Robert Walser’in 1917 yılında, Birinci Dünya Savaşı bütün hızıyla sürerken bir otel odasında yazdığı anlatılardan ve kendisinin “küçük düzyazı” dediği öykülerinden bazılarını bir araya getiriyor.

İsviçreli Robert Walser, eserlerinden çok hayatı ile anılan yazarlardan. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya ve İsviçre’de az sayıda basılan derlemelerde öyküleri yayımlanırken, Tanner Kardeşler ve Jacob Von Gunten gibi otobiyografik romanları Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede basıldı. Ancak kendi hayat hikâyesi insanları fazlasıyla “cezbeden” unsurlar içerdiğinden, eserlerinden çok şahsına ilgi duyuldu. Özellikle akıl hastanesinde geçirdiği dönemlerde ufacık kâğıt parçalarına büyüteçle okunacak kadar küçük harflerle yazması, onun edebiyatçı kişiliğinden çok, bu yönüyle tanınmasına neden oldu. Walser hakkındaki en kısa ve anlamlı tanımı Herman Hesse yapıyor: “Eğer Walser dünyayı yönetenler arasında yer alsa artık savaş çıkmazdı, onu yüz bin kişi okusa dünya daha yaşanası bir yer olurdu.’’ Dünyada geç fark edilen bir yazar olan Robert Walser, İsviçre’nin ve Almancanın en önemli yazarlarından sayılıyor.

Basit mi, yalın mı?

Gezinti, Walser’in 1917 yılında, savaş bütün hızıyla sürerken bir otel odasında yazdığı anlatılardan ve kendisinin “küçük düzyazı” dediği öykülerinden bazılarını bir araya getiriyor. Düzyazı ustası olarak bilinen Walser’in öykülerinin birçok yazarın hissedemediği duygulardan, fark edemediği ayrıntılardan beslendiği söylense de, öykü ve anlatılarında ilk göze çarpan, yalınlık denemeyecek bir basitlik. “Dünyaya bir çocuğun gözünden bakmak” diye nitelenen bu yönü, yalnızca dünyaya bakışına değil, tasvirlerine ve cümle yapılarına da yansıyor. Uzadıkça uzayan durum tasvirleri bazen dikkati dağıtabiliyor: “Kar yağıyor, gökyüzü ne kadar yağdırabilirse artık, o kadar yağdırıyor karı ve gökyüzü hatırı sayılır miktarlarda kar yağdırabilir. Bitmek bilmiyor, ne bir başı var ne de sonu. (…) Çatılar, caddeler, ağaçlar kar altında kaldı. Her şeyin üzerine kar yağıyor ve bu anlaşılabilir bir şey; çünkü kar yağdığı zaman, anlaşılabileceği gibi, istisnasız her şeyin üzerine yağar.” Bu durum tespiti sürüp gidiyor: “…Gölleri kar altında bırakmak imkânsız; çünkü su bütün karı kolayca yutup mideye indiriyor…”

Walser’in Almancada yaptığı dil cambazlıklarının çeviriye tam yansıyamamasının da cümlelerin başka bir dilde yer yer sıkıcı hale bürünmesinde etkisi büyük olsa gerek. Elbette bu, çevirinin eksikliğinden ya da çevirmenin başarısızlığından kaynaklanmıyor. Yazarın kendi dilindeki yazın ruhunun başka bir dile uyarlanması mümkün elbette. Özellikle yeraltı edebiyatında bu başarılı çevirilerin örneği var dilimizde. Bukowski ve Fante çevirilerinde Avi Pardo’nun adını anmalıyım… Fakat Walser’de söz konusu olan durum bir jargon meselesi olmayıp sözdizimsel bir konudur ve bu kelime dansları çevirmene geniş alan bırakmaz. Hatta onun işini zorlaştırır. Cemal Ener’in Walser’i dilimize başarıyla aktardığı kanaatindeyim.

HİKÂYE GİBİ BAŞLAYAN SAYIKLAMALAR

Başta Kafka olmak üzere birçok yazarı etkilediği bilinen Walser, öykülerini tek bir olay veya duygu ile ilgili yazmıyor. Özellikle sıradan insanı anlattığı, gerçeklikle temas eden kısımlar dışında da çoğu kez izlenimci. Küçük olayların büyük olacağı umulan etkileriyle desteklenen hikâye-anlatıların başlangıcında klasik kısa öykü tadı bulmak mümkün. Hatta bazı metinler bir Sait Faik hikâyesine girdiğiniz hissini veriyor. Ancak bu edebî tat, metnin üçüncü cümlesinden itibaren yerini Walser’e özgü gözlem ve tespitlere bırakıyor. Walser’e özgü diyorum, çünkü bu gözlemlerin önemli bir kısmının yazıya aktarılan hali ne tam anlamıyla yerel ne de evrensel. Özellikle nesnelere ilişkin tanım ve tespitleri içeren paragraflar yazarın ruh hali hakkında fikir verebiliyor. Lamba, kâğıt, kitap, elbise askısı, eldiven ve daha onlarca şey Walser tarafından ısrarla yeniden tanımlanabiliyor: “Lamba, hiç kuşkusuz, çok yararlı ve hoş bir nesnedir. (…) Lambanın görevi ışık vermektir. (…) Kâğıt, bilindiği gibi odundan üretilir…”

Robert Walser söz konusu olduğunda bu karmaşıklıkta şaşılacak bir yan yok. Çünkü dünya onu erken yaşta intihara teşebbüs eden ve şizofreni teşhisiyle akıl hastanesine yatırılan adam olarak tanıyor. Gezinti, 23 yılını bir şizofreni kliniğinde neredeyse hiç konuşmadan geçiren yazarın acılarından bir kısım olarak okunmalı.
 


Robert Walser'le bir yürüyüş
TURGUT BARAN

http://www.sabah.com.tr/

Gezinti, İsviçreli yazar Robert Walser'in I. Dünya Savaşı sırasında yazdığı öykülerden bir derlemeyi bir araya getirirken; edebiyat dünyasında geç keşfedilen, ancak hak ettiği değer geri verilen, bu kendi şahsına mahsus yazarı ve onun özgün üslubunu tanımamızı sağlıyor. TURGUT BARAN'ın kaleminden

Elias Canetti, Robert Walser'e dair şöyle demiş: "Walser kadar özgün bir karakteri hiçbir edebiyatçı yaratamazdı." Canetti haklı elbet, çünkü Walser'ın yaşam öyküsüne baktığınızda tam anlamıyla nevi şahsına mahsus bir karakterle karşılaşıyorsunuz. Bununla birlikte bana Canetti'nin yorumunun aksine, unutulmaz bir roman karakterini çağrıştırıyor yine de. Herman Melville'in Katip Bartleby'sini ve özellikle de onun edebiyat tarihine geçmiş repliğini: "Yapmamayı tercih ederim." Çünkü Walser, yaşamını tam da bu sözün karşılığı gibi yaşamış adeta. Zorluklarla geçen yazarlık kariyerinin ardından bir tür şöhrete ve başarıya kavuşsa da, büyükşehirde yaşayan entelektüellerin arasına karışmamayı 'tercih ederek', taşraya dönmüş. Hemen hemen tüm aile üyelerinde görülen ruh hastalığı ve duygusal çöküşe yakalandığında, esasen bir akıl hastanesi olan sanatoryuma yatırıldığında ise artık yazmamayı 'tercih etmiş' ve "Ben buraya deli olmaya geldim, yazmaya değil," demiş. 30 yıla yakın bir süre kaldığı bu sanatoryumdan, iyileşmesine rağmen, ısrarla ayrılmamayı 'tercih eden' Walser, sonuçta bir anlamda yaşamda 'yapmamayı tercih etmiş.'

ÖLÜMÜ OLAY OLDU

Robert Walser, 1878, İsviçre doğumlu bir yazar. Çok çocuklu bir ailenin, kırtasiyeci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Okumayı sevse de maddi yetersizlikler nedeniyle okuldan alınıp, henüz 14 yaşındayken bir bankaya çalışmaya verilir. Melville'in Katip Bartleby'si ya da Walser'i her zaman takdir ettiğini söyleyen Kafka'nın Dava'sındaki sigorta memuru gibi, o da bir katiptir yani. Ancak Walser'in en büyük tutkusu tiyatrodur. Fakat Bern'de katıldığı yegane seçmede, 'fazlasıyla ruhsuz' bulunduğu için bu sevdasına başlamadan noktayı koyar ve bundan sonra kendini tamamen yazıya adar. Şiirlerini öyküleri takip eder. İlk kitabı olan Fritz Kochers Aufsaetze ise 1904 yılında yayımlanır. 1905'te Berlin'e taşınan Walser, başyapıtları sayılan Tanner Kardeşler ile Jacob von Gunten'i burada yazacaktır. 1913'te yeniden İsviçre'ye dönse de savaş yıllarında sık sık askere çağrılır. Walser'in tüm bu süreç içinde ailesinde de çalkantılar yaşanmıştır. Uzun yıllar duygusal bir çöküş yaşayan annesi ölür, ardından erkek kardeşlerinden biri aklını yitirdiği için akıl hastanesine yatırılır, bir diğeri ise intihar eder. Walser bir yandan çok sevdiği kız kardeşinde bir yandan da kısa bir süre sonra ölecek olan babasında teselliyi bulur. Bu arada parasızlık nedeniyle çok çeşitli işler de dener. Hatta bir uşaklık okuluna devam edip, ardından bir malikanede uşak olarak dahi çalışır. Walser bunu yalnızca hayatını kazanmak için yapmaz, esas olarak başkalarına hizmet etmek kavramını da merak etmektedir. Zaten bu deneyiminden, daha sonra Jacob von Gunten karakteri doğacaktır. Tüm bu çalkantıların ve özellikle savaş yıllarında yaşadığı yoksulluktan sonra Walser, nihayet bir parça şöhrete ve paraya kavuşur. Hatta hakkında bir biyografi dahi yazılır. Bir tür ressam ve tiyatro dekoratörü olan erkek kardeşi Karl, onu sanat dünyasının ileri gelenleriyle, entelektüellerle tanıştırır. Ne var ki Walser, eserlerinde görülen pırıltının aksine karamsar ve içe kapanık biridir. Özellikle içtiğinde değişir, kendi taşralı geçmişini yansıtan basit davranışlar sergiler. O hâlâ özünde taşralı bir katiptir. Nihayetinde büyükşehirde yaşamak yerine taşraya dönmeyi tercih eder. Yine de yazarlığı verimlidir. Tüm bu yılların ardından Walser, 1929'dan itibaren ölünceye dek (1956) yaşamını sanatoryumda geçirir. Walser'in yaşamda en sevdiği hobilerinden biri uzun ve yalnız yürüyüşlere çıkmaktı. Zaten eserleri de genel olarak bu yürüyüşler ekseninde gelişir. Kaderin garip cilvesi ölümü de 1956 yılının Noeli'nde tek başına çıktığı uzun bir yolculukta, sanatoryumun yakınlarındaki bir ormanlık alanda geçirdiği bir kalp krizi sonrası gerçekleşir. Walser'in karlar üstünde sere serpe yatan ölü bedenini gösteren fotoğraflar sayısız gazetede yayımlanır. Dünya son dönemini kesin bir izolasyon içinde geçiren, unutulmaya yüz tutmuş bu gizemli yazarın ölümüyle çok ilgilenmiştir. İşin ilginç yanı ilk romanı Fritz Kocher's Aufsaetze'de da aynı kendi ölümü gibi, karlar üstünde uzanmış yatan bir ceset vardır. Walser, Franz Kafka, Walter Benjamin ve Hermann Hesse gibi yazarların favori yazarı arasında gösterilse de, sağlığında yaşadığı şöhreti yaşamının son yıllarında yitirmiştir. Yine de dünya onu 70'lerde yeniden keşfeder. Ve edebiyat tarihçileri tarafından modern edebiyatın en önemli temsilcileri arasında gösterilir. Eserleri varoluşçu felsefenin altında değerlendirilir. Kafka ve Musil gibi isimlerle karşılaştırılır. Walser'in karakterleri her ne kadar yaşam dolu ve neşeli bir varoluş sergileyerek, tam da bu noktada Kafka ve Musil'den ayrılıyor görünse de, içlerinde saklı duran yaşama dair çeşitli korkularla da yaklaşır. Yine de bence Walser'e dair en hoş tanımlamayı Walter Benjamin yapmış. "Peri masallarının bittiği yerde, Walser başlar," demiş Benjamin: "Onun karakterleri tam da bu peri masallarının bittiği noktada hayata karışmak zorunda kaldıkları için üstlerinde bir tür şaşkınlıkla dolaşan kahramanlar gibidirler."

PERİ MASALI TADINDA
Robert Walser'i ve onun peri masalından gerçek dünyaya düşmek zorunda kalan karakterlerini tanımak için Can Yayınları'nın 30. Yıl Öykü Şenliği kapsamında yayımladığı, Gezinti adlı öyküler derlemesi ideal bir fırsat sunuyor. Gezinti'nin açılışını aynı adlı uzun öyküsü yapıyor ve Walser'in kendine has öykü dünyasına dair hemen tüm ipuçlarını veriyor. Evinden tuhaf bir mutluluk ve neşe içinde çıkan anlatıcı, gün boyunca uzun bir yürüyüş yapıyor. Şehrin sokaklarından kırsala dek uzanıyor. Çeşitli binalara, örneğin bankaya vb. girip çıkıyor. Yolda gördüğü modaya uygun giyinmiş genç kadınları ya da neşeli çocukları ve hayvanları gözlemliyor. Tüm bunları ise neredeyse bir çocuğun gözlerinden görürcesine saf ve aynı zamanda şaşırtıcı bir gerçeklik duygusuyla anlatıyor. Naif anlatımına, uçucu ve iyimser bir ton eşlik ediyor. Bu öylesine uçucu ve iyimser bir ton ki, insan Walser'in yaşam öyküsünü okuyup, karamsar ve korkularla dolu yapısını öğrendikten sonra şaşırmadan edemiyor. Benjamin haklı. Walser, okuyucusunu adeta bir peri masalında gezdiriyor. Ancak tek farkla; bu peri masalı aslında her zamanki günlük dünyamızda görmeyi başaramadığımız ayrıntıların ardında gizleniyor.




>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!