Nusel Duruel Geyikler, Annem ve Almanya
Yazılı Kaya

Nursel Duruel


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

19.08.2015

 


 
  Editor: “Edebiyat, gerek okur, gerek yazar olarak başka hayatları yaşama olanağı sağlar bize.” diyen Nursel Duruel, öykülerinde insan sevgisini, genç kız ve kadınlar üzerindeki toplumsal baskıyı, geniş sonsuz tekparça zaman anlayışını, göç olgusu ve sonuçlarını, insanın derin yalnızlığını, terk edilmişlik duygusunu, rüyanın, sesin, yazının ve anların içindeki insan hallerini… kendine özgü duru ve şiirsel diliyle işledi.  Hülya Soyşekerci

  Modern Öykücülüğümüzün Önemli Kitaplarından Biri: Geyikler, Annem ve Almanya
http://www.imrentuzun.com/nursel.html

Nursel Duruel'in,"Geyikler, Annem ve Almanya"adlı öykü kitabının ilk basımı 1982 yılında yapıldı. Üçüncü baskısı 2003 yılında Alkım Yayınları'ndan , dördüncü baskısı “Yazılı Kaya” adlı öykü kitabıyla eşzamanlı olarak 2006 ‘da Can Yayınları’ndan çıktı. İlk basımının üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen, bugün de aynı sıcaklığını, önemini koruyor. Türk toplumunun derin siyasi acılar çektiği bir dönemde,1970'li yılların hemen ardından 1982 yılında yayımlanan kitaptaki öyküler, o dönemlerin acılarını yer yer hissettirse de, bireyi ve onun sorunlarını temel alıyor. Öyküler, sözcük olarak bilinen fakat 1990’lı yıllarda kavrama dönüşen "öteki"nin yaşamını öne çıkarıyor ve bizim dışımızdaki insanların konumuna farklı ve duyarlı bir bakış açısı getiriyor.

Öykülerin içeriğini  göç, ayrılık, o dönemde iletişimde yaşanan sorunlar, kasaba yaşamı, köy ve kentin değişmekte olan konumu, bunun getirdiği farklı bakış açıları, bireyin psikolojik sıkıntıları oluşturuyor. Bu genel değerlendirmeden sonra, söyleşiye olay örgüsünün bulunduğu öykülerinizden başlamak daha doğru olacak sanırım. Çünkü öykü kahramanlarınız okuyucuyu, kendi yaşamıyla bir sorgulamaya yöneltiyor.

İmren Çalışkan Tüzün- Sayın Duruel, öykülerden bazıları bugün bile farklılaşarak devam eden sorunlara parmak basıyor. Bir dönem iş, aş, para ve gelecek umuduyla Almanya'ya büyük bir göç yaşandı. Aileler parçalandı. Kitaba adını veren ve ilk öyküyü oluşturan Geyikler, Annem ve Almanya bir ayrılık konusu üzerine kurulmuş. Bu öyküde iki nokta benim dikkatimi çekiyor. Zaten bir üzüntü hali içinde olan çocuğa başka bir ortamda olduğu, eşyalara dikkat etmesi gerektiği hatırlatılıyor. Öte yandan, çocuk, rüyasında, anne babasıyla derede tokuçlarla kilim yıkadıkları, sularla oynaştıkları mutlu günlerini görüyor. Öyküde, böylelikle köy ve kent yaşamının farklılığını mı vurgulamak istiyorsunuz?

Nursel Duruel - Bu öyküyü yazarken köy ve kent yaşamı arasındaki farklılığı vurgulamak birincil bir amaç değildi benim için. Öykü kişilerinin sahiciliğini sağlayabilmek için, kişisel özelliklerinin, davranışlarının yanı sıra yaşadıkları ortamların da gerçeğe uygun düşecek biçimde çizilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla, amaç değil, sonuçtu farklılığın ortaya konması. Benim asıl derdim, söylediğiniz gibi, iş ve aş peşinde ülkelerinden kopup yaban ellere çalışmaya giden yoksul insanların dramını anlatabilmekti. Daha da önemlisi, ayrılığın çocuk ruhunda açtığı yaralara, çocuğun duygularına içeriden bakabilmekti. O yıllarda Almanya’ya göçün neden olduğu sarsıntıları anlatan, bu olguyu gidenler ve kalanlar açısından çeşitli yönleriyle işleyen çok sayıda ürün verildi edebiyatımızda. İnsanlığın en eski ve en acılı deneyimlerinden biri olan ve ne yazık ki dünyamızda çeşitli nedenlerle ardı arkası kesilmeyen göçlerin bireyler ve toplumlar üzerindeki etkileri açısından beni en çok ilgilendiren yanı dil ve kültür boyutuydu. Öyle sanıyorum ki bu boyutu insan-doğa ilişkisiyle birlikte çocuğun rüyasında dile getirme olanağı buldum. Bunu çok bilinçli yaptığımı söyleyemem elbette. Öykü yayımlandıktan sonra çıkan yazılarda, rüya sahnesiyle ilgili çözümlemelerden bazıları benim açımdan da aydınlatıcı oldu. Yıldız Cıbıroğlu’nun çocuğun rüyasıyla beşbin yıl öncesine ait bir Çatalhöyük duvar resmi arasında bağ kuran yazısını özellikle anmak isterim ( Hürriyet Gösteri, Ağustos 2004). Onun sanatta genetik kültür izlerini araştıran titiz çalışmaları, yaratıcı bakışı, farklı bir okuma kanalı açıyor önümüze.

İ.Ç.T- Anne, kızıyla vedalaşmadan yola çıkarken, kızı da gözyaşlarını evsahibi hanıma göstermemek için yastığını yıkamak istiyor. Her ikisi de yenilmek istemiyor hayata karşı. Neden anne ve kızını hayata karşı bu kadar dirençli vermek istediniz?

N.D.- Haklısınız, ikisi de yenilmek istemiyor, özellikle küçük kız. Öykü kahramanlarımın çoğu, özellikle kadınlar, direnen insanlardır. En azından direnmek için çaba gösterirler. Bunun gerçekle örtüştüğünü düşünüyorum. Evet, kadınların çoğu eziliyor, ama öte yandan hayatı büyük ölçüde onlar yoğuruyor, onlar çekip çeviriyor. Direnme meselesinin bir yüzü bu, bir diğer yüzü ise küçük kızın geçirdiği değişim: Öykünün sonunda uykudan uyanan kız, gece annesinin yanında yatan kız değildir artık. Çektiği acı, rüyasında gördükleri , yaşananlardan öğrendiği, içsel bir dönüşüm geçirmesine neden olmuştur. Bir gecede olgunlaşmıştır adeta.. Artık annesinden bağımsız bir varlık olarak davranmak zorundadır. Bunun bilincine varır. Uyandığında anne özlemiyle burnu sızladığı halde ağlamaz. İlk işi, gece, gözyaşlarıyla ıslanan yastık kılıfını çıkarmak olur. Bu hareket, onun, anneye bağımlı çocukluktan bağımsız bir birey olmaya doğru attığı ilk adımdır. İzninizle burada tıpkı Yıldız Cıbıroğlu’nun yazısında olduğu gibi aydınlanmamı sağlayan bir başka yazıdan, Sevinç Özer’in “Amerikan ve Türk Öyküsünde İnitiation”başlıklı yazısından kısa bir alıntı yapmak istiyorum( Adam Öykü, Ocak-Şubat 2002). Özer, bu öykünün bir initiation öyküsü olduğunu söylüyor ve nedenini şöyle açıklıyor: “..çünkü küçük kızın ayrımına vardığı ve aileden başlayarak bütün topluma yayılan kültürel çözülme onu yaşamında yeni tavırlar almaya yöneltecektir.”

İ.Ç.T-"03 Nöbeti" adlı öykünüze gelirsek. Bu öykünün kahramanı Saliha,bir yandan üniversitede okuyor, diğer yandan ise geceleri PTT'nin şehirlerarası bölümünde çalışıyor. İş arkadaşları, çalıştıkları ortamla kendilerini özdeşleşmiş görürlerken, Saliha kendisinin bir ömür boyu bu işte çalışamayacağını hissediyor. Bilindiği gibi, şehirlerarası bir telefon görüşmesi yapmak için postahanede çalışan görevliye numarayı yazdırıp, saatlerce beklediğimiz günler geride kaldı. Bugün artık neredeyse herkesin cep telefonu var, istediğimiz anda istediğimiz kişiyle görüşebiliyoruz. Öykünüz, o dönemi ve sıkıntılarını çok iyi yansıtıyor. Bu öykünün bugün bir karşıtlığı olduğunu düşünüyorum. İletişimin kolaylaşması insanlara neler getirdi ya da neler götürdü insanlardan?Bugün, böyle bir öykü yazmış olsaydınız nasıl bir şey çıkardı ortaya?

N.D.- Evet, bugün iletişim çok kolaylaştı, artık eskisi gibi telefon santraline numara yazdırılmıyor. Ama pek çok insan, tıpkı Saliha gibi, tüketici işlerde çalışmanın getirdiği sıkıntılarla, bunalımlarla boğuşuyor; kendini geliştirme olanaklarından yoksun kalmanın getirdiği ezikliği, onmaz acıyı yaşıyor. Öykünün bir yerinde şöyle diyor Saliha: “Ben, bana da zaman bırakacak, beni bir anten parçasına, bir fişe dönüştürmeyecek bir iş sahibi olmak için okumak istiyorum.” Saliha çalışmaktan değil, insana yaraşır koşulların sağlanamamış olmasından yakınıyor. Üniversite kapılarında bekleşen, mecbur kaldığı için niteliksiz işlerde çalışan, geleceği için endişe duyan genç insanlar ne yazık ki “O3 Nöbeti”nin yazıldığı yıllara göre çok daha fazla bugün. Onun özlemi, genç bir nüfusa sahip olmakla öğündüğümüz Türkiye’de, ne yazık ki pek çok gencin yüreğini yakan bir özlem olarak çözüm bekliyor hala... Bugün aynı öyküyü yazacak olsam ne yapardım? Saliha’nın kişisel özellikilerini korur, buna karşılık yaşadığı ortamı yeniden kurardım.Çalışarak okuyan bir genç kız olduğuna göre aynı sorunlarla bugünün koşullarında başetmeye çalışırdı.

İletişim teknolojisindeki yeniliklerin hayatımıza ne getirdiği ne götürdüğü konusunda fazla detaya girmek istemiyorum. Başlıbaşına konuşulması gereken bir konu bu. Nimetlerinden hepimiz yararlanıyoruz. Sorularınıza verdiğim yanıtları eskisi gibi postaneden değil, e-postayla göndereceğim size. Alışınca sanki hep böyle yaşamışız gibi doğal buluyoruz, oysa....

İ.Ç.T- Saliha’nın nöbete giderken geçtiği sokaklar, akşamın karanlığıyla daha kasvetli görünen dükkanlar, binalar, yük taşıyan hamallar. Tüm bunlar ve öykünün diğer parçaları İstanbul’dan bir kesit sunuyor. Bugün de o semtlerin izdüşümünü sürebilir miyiz?

N.D. - Öyküde sözü edilen yerler, daha çok Sirkeci, Tahtakale, Mısır Çarşısı çevresidir. Telefon santrali Tahtakale’deydi çünkü. Bugün de sabahın çok erken saatlerinde ya da dükkanlar kapandıktan sonra Tahtakale’ye gidecek olsanız ürkersiniz. Fiziksel çevre fazla değişmiş değil. Aslında bana göre son derece ilgi çekici yerlerdir. Gündüzleri yine binbir çeşit mal satılır, geceleri ise bütün sokaklar boşalır. Belki eskisi gibi çimdik atmaya kalkışmaz birileri, ama kapkaççıların mağduru olabilirsiniz. Geçen yaz, Cağaloğlu’nda bir toplantıya katılmış , dönüşte iki arkadaşımla vapura binmek için iskeleye inerken Tahtakale ve Mısır Çarşısı’ndan geçmiştik. Günün en kalabalık saatleriydi.Bir ara, çoluklu çocuklu kalabalık bir kadın grubu tarafından sıkıştırıldık; rahatsız olup arkama döndüğümde homurdanarak uzaklaştılar. Eve geldiğimde omzumdaki büyük kitap çantasının jiletle boydan boya kesilmiş olduğunu gördüm. Çantada kitap olduğunu bilselerdi bu zahmete girmezlerdi muhakkak. Yalnız oralarda değil, pek çok yerde yaşanıyor hepimizi tedirgin eden olaylar. Daha kötülerini de görüyoruz, duyuyoruz. Öykünün mekanlarından biri de Sirkeci’den Yeşilköy’e giden tren ve Saliha’nın yolculuk süresince pencereden seyrettiği eski semtlerdir. Öyküyü bugün yazacak olsam, güzergah aynı kalmak koşuluyla görüntüyü yeniden çizmem gerekirdi. Ne çok şey değişmiş!...

İ.Ç.T:Saliha, idealleri olan bir kız. Tren yolculuğu boyunca kendisiyle olan iç çelişkileri ön plana çıkıyor. Ayakları üstünde durmaya, kendine yetmeye çalışan genç kadınların özelliğini mi taşıyor?

N.D.- Doğru bir saptama yapıyorsunuz. Söylediğiniz gibi ayakları üstünde durmaya çalışan genç kadınlardan yalnızca biri Saliha. Öte yandan, siz onu ‘kendine yetmeye çalışan’ biri olarak niteliyorsunuz. Bu ifadeye kısmen katılmakla birlikte, onu, kendini aşmaya çalışan bir genç kız olarak tanımlamayı yeğlerim.

İ.Ç.T- Fırıncı Şükriye öykünüze gelince.Yıllar sonra onu ziyarete gelen Halise Hanım, Fırıncı Şükriye'nin hayata veda ettiğini öğreniyor. Evin gelininin gözyaşları ise kayınvalidesinden çok, muhtemelen bir siyasi olaya karışmış, evle bağı kopmuş oğlu içindir. Halise Hanım, Fırıncı Şükriye'yle bir iç konuşma yolculuğuna çıkıyor. Dokuz on yaşlarında iken kendi ailesinden farklı, fırıncılıkla uğraşarak hayatlarını kazanan Şükriye ve anası Habibe'nin yaşamlarının farkına varıyor. "Sen çalışan bir insandın Şükriye ablam, büyüdükçe anladım bunu. Büyüdükçe anladım neden güzel olduğunu, neden güçlü olduğunu. Ömrüm boyunca da insanları en çok iş başında olduklarında sevdim."Varsıl bir ortamda büyüyen Halise, çalışan insanların yanına koşuyor, onların yaşamlarını daha çok seviyor. Çocukluğumuzda mı daha çok farkediyoruz insanların konumlarını?Varsıllık içinde yaşayan bir çocuk, yoksulların halini nasıl farkediyor daha o yaşlarda? Adalet, adaletsizlik, haklılık, haksızlık gibi duygularımızın çocuklukta mı oluştuğuna inanıyorsunuz?

N.D.-- İnsanı insan yapan en değerli yanı vicdanıdır bence. Yasa maddelerinden önce vicdanımız söyler bize, haklılık nedir, haksızlık nedir.. Çocuk, duyduklarını, hissettiklerini yetişkin insanlar gibi dile getiremez elbette, kendini yetişkinler gibi ifade edebilecek olanaklardan yoksundur henüz. Ancak, sürekli kayıt halindedir beyni. Kendini ve çevresini fark etmeye, bilinci uyanmaya başlayınca vicdanı da oluşmaya başlar. Yani tohum çocuklukta atılır. Vicdanın doğarken getirilen bir insani nitelik olduğunu söyleyen görüşler de var. Aile içindeki eğitimin, okul öncesinin en önemli yanı belki de vicdanı oluşturmaktır. Çocuğa merhameti aşılamak, başkalarının haklarını çiğnememeyi, paylaşmayı, dayanışmayı, dostluğu, arkadaşlığı öğretmektir. Özsaygısı gelişmiş bir çocuk başkalarına da saygı duymayı bilecek, daha duyarlı bir insan olacaktır. Dönüp kendi çocukluğumuza baktığımızda ne kadar çok şeyi küçük yaşlarda fark ettiğimizi hayretle görürüz. Ya da zihin, en erken yaşlardan başlayarak yaptığı kayıtlar arasında zamanı yeri geldikçe bağ kuruyor, senteze gidiyordur. Varsıllık içinde yaşayan bir çocuk ,eğer bir fanus içinde tutulmuyorsa, yani hayattan bütünüyle yalıtılmamışsa, çok şeyin farkındadır. Gördüğünü yetişkinler gibi adlandıramaz, kavramsallaştıramaz, ama yoksullukla ve yoksullarla karşılaştığında bir büyükten çok daha fazla sarsıntı yaşar. Çünkü taze bir bakıştır onunki. Önkabulleri yoktur; bakarkörlükle malul değildir. Vicdanın olgunlaşması, adalet duygusunun gelişmesi, pekişmesi, giderek daha geniş alanları kapsaması ise tek tek bireyler için olduğu kadar toplumlar için de uzun bir süreçtir .Bilgilenmeyi, daha önce fark edilmeyenleri fark etmeyi, tartışmayı, yalnız insanlar için değil, bütün canlılar için daha adil bir yaşamın gerçekleşmesi doğrultusunda mücadele etmeyi gerektiren, var olanla yetinmeyen, ucu daima açık kalacak bir süreçtir. Çocukluktan bu yana okuduğumuz, etkilendiğimiz edebi metinleri anımsarsak, edebiyatın bu sürece neler kattığını da bir kez daha anımsamış oluruz.

İ.ÇT- Halise Hanım, eşinin, fırıncı Şükriye'nin kaybını katlanabilir görüyor. Ancak adını bile bilmediği gençlere üzüldüğünü vurguluyor. Gerçekten bir ideal uğruna hayatını kaybeden gençlerin acısını yaşadı, anneler, kadınlar.12 Eylül sonrasının yaşandığı o günlerde bu acıları daha açık anlatmakta zorlandınız mı, bir iç sansür uguladınız mı?

N.D.- Öykü kahramanları açısından bakarsak, Halise Hanım’la Fırıncı Şükriye’nin gelini arasında geçen konuşmalarda onların gerçekliğini zedelemeyecek biçimde ve onların söyleyiş özelliklerine uygun ölçüde dile getirildi döneme ilişkin acılar. Kahramanlarımı çizerken gerek davranışlarında gerek konuşmalarında daima kendi gerçekliklerini taşımalarına özen gösterdim. Benim düşüncelerimin sözcülüğünü üstlenen kuklalar gibi görmedim onları. Yazmak, bir dönüştürme eylemidir. Kurduğunuz yapı içinde gerçekleşir dönüştürme .Zorluklar, baskılar, engellemeler sanatçının enerjisini tüketse de, yaratıcılığın yollarını büsbütün tıkayamaz. Hatta kimi kez yeni yollar arama doğrultusunda kışkırtıcı olur. Ortaya koyduğunuz metin, türü ne olursa olsun, meramını anlatabiliyorsa sansürü sollamış olursunuz. Ben, bunu ne ölçüde başardım bilemeyeceğim.

İ.Ç.T- Aytaç ve Yusuf. " Nereye" adlı öykünüzün evli çifti. Yusuf okumuş, hayatını dışarıda kurmuş, ailesini yaz tatillerinde Aytaç'la birlikte ziyaret eden genç bir adam. Aytaç ise dışarıdan bir yabancı gelin. Böyle durumlarda konu komşu yaşamını başka yerlerde kazanan, bulunduğu yeri terketmiş, ancak tatilden tatile gelen genç insanları hediyelerle yokluyor, meraklarını gideriyorlar. Öyküde geçen mekan gittikçe betonlaşmaya başlamıştır. Bir yandan ölenlerle kalanlardan haberdar oluyorlar, diğer yandan da kendi ailelerine sıra gelmesinden korkuyorlar. Yusuf babasını kaybediyor. Annesi ise koskoca evde tek başına kalıyor. Hem evinden kopamıyor hem de çocuklarının yanında rahat edip edemeyeceğinden endişe duyuyor. Yusuf ve Aytaç'ın yaşadığı durum, Türk toplumunun geçirdiği bir sürecin yansıması değil mi aynı zamanda?

N.D.- Yusuf'la Aytaç’ın yaşadığı durumlar söylediğiniz gibi toplumsal değişimin bir dönemindeki çeşitli yönleri işaret ediyor. Kasabalardaki hayatın sönükleştiği, kıyılarda daha önceki yıllarda başlayan betonlaşmanın hız kazandığı bir dönemdir bu. “Nereye?”, eleştirel yönü ağır basan bir öyküdür. Aytaç’ın öykünün finalinde sorduğu bu soru, yalnız kocasına değil, hepimize yöneltilmiş bir sorudur.Öykünün yazıldığı tarihten bu yana yaşananlar, plansız kentleşme, bedelini hep birlikte ödediğimiz betonlaşma, Aytaç’ın uyarı niteliğindeki sorusunun bugün de geçerli olduğunu gösteriyor bence.

İ.Ç.T- Bununla bağlantılı olarak devam etmek istiyorum.. Okul, iş yaşamı, ardından gelen evlilik, hele bu evlilik farklı geçmişlere sahip ailelerin çocukları arasında yapılıyorsa onları bu, zora sokmuyor mu?

N.D.- Yusuf’la Aytaç’ın evliliklerinde fazla aksayan bir yan yok. Geçmişleri, içinden çıktıkları aileler farklı olabilir, ama onlar için temel bir uyumsuzluk nedeni değildir bu. Aytaç’ın mutsuzluğu yalnız kendisini değil, kıyı kentinde çevresinde gördüğü bütün insanları mutsuz kılan, ama onların bunu algılamaktan, tanımlamaktan kaçındıkları nedenlerden kaynaklanmaktadır. Nedir bunlar? Yüzeyselleşen insan ilişkileri, yazlık sitelerde içi doldurulmadan akıp giden zaman, yabancılaşma...Özetle söyleyecek olursak, bütün değişim süreçlerinde farklı biçimlerde yaşanan ve herkesi etkileyen sancılardır söz konusu olan. Aslında herkes bilir ki değişim kaçınılmazdır, değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Bu gerçeğin bilinmesi, hayatların savrulup gitmesini, acı çekilmesini önlemeye yetmez. Hem bizim edebiyatımızda hem dünya edebiyatında toplumsal değişim süreçlerinin, çalkantıların neden olduğu savrulmaları anlatan çok yetkin eserlerle karşılaşırız.

İ.Ç.T- Yusuf babasını kaybettikten sonra gelen ilk bayramda ağabeyinin yazlık evinde buluşuyor bütün aile. Ağabeyi ticarete atıldıktan sonra daha çok para kazanıyor, fakat bu onun ailesine bir sonradan görmelik havası getiriyor. Bu bölümde Aytaç kendisini daha çok dışlanmış hissediyor. Akşam yemeğinde erkekler rakı içerken, Aytaç da bir kadeh rakı istiyor. Bu önce herkesi şoka soksa da saygıyla rakısı bardağa koyuluyor. Aytaç'ın kendi kafasında aileyi, yaşamı sorgulayan konuşması ağlamayla patlak veriyor. Yusuf zor durumda kaldığını söylüyor.Aslında Aytaç içinde bastırdığı bir çok şeyi konuşmak istiyor Yusuf'la. Ancak, Yusuf sadece ağabeysine karşı kendi durumunu korumak istiyor, Aytaç'ı o halde , kendi yalnızlığının içine terkederek çıkıyor evden.Ataerkil aileden çekirdek aileye geçişe mi göndermedir bu öykünüz?  Bu geçişte kadına daha mı fazla yük biniyor?

N.D.-
Büyük aileden çekirdek aileye geçiş, ataerkil ilişkileri bir çırpıda ortadan kaldırmıyor elbette. Bugün artık büyük aile düzeni- bazı yerler dışında- kalmadı denebilir. Ama ataerkilliğin son bulduğu anlamına gelmiyor bu. Öyküye dönecek olursak, ailenin artık kasabadaki eski düzeni sürdürmesi imkansız. Babanın ölümüyla birlikte o dönem kapanıyor. Çocukların her biri ( Yusuf, iki ağabey, abla) kendi çekirdek ailelerini kurmuşlar, ama henüz tam anlamıyla oturtulamamış yeni düzen. Eski alışkanlıklar, geleneklerin uzantıları yeni yaşam biçimleriyle iç içe geçerek, karşıtlıklar yaratarak , karmaşık bir yapı çıkarmış ortaya. Modernliğe yönelmiş ama tam da modern olamamış bir aile. Önceki sorunuzu cevaplarken söylediğim gibi, edebiyatımızda değişimin çeşitli yüzlerini sergileyen pek çok roman ve öykü vardır. Birincil amaç değişimi anlatmak olmasa bile fonda değişimi görürüz: Doğu-Batı ekseninde ; köy-kent ekseninde; şimdilerde ise modernite- postmodernite bağlamında pek çok örnek... Kadının durumu mihenk taşı gibidir. Toplumsal yaşamın dokusunu, rengini, gidiş yönünü kadının durumuna bakarak kestirmek mümkündür.

İ.Ç.T- "Minarede At Beni İn Aşağı Tut Beni"adlı öykünüzü diğer öykülerinizden ayrı tutmak istiyorum. Salt bireye odaklanmış ve onun psikolojini ele alan özellik taşıyor. Aslı, kendisine bir yük olarak gördüğü bekaretinden kurtulmak için Çetin'i zorlayarak bir otel odasına götürüyor. Ancak, o, yere saçılan boncuklara odaklanıyor. Çetin onu beklerken bilinç altında annesinin psikolojik sorunlar yaşadığı geceye dönüyor. Yeniden bulunduğu mekana döndüğünde Aslı da başka bir bilinçaltı yolculuğa çıkmıştı zaten. Aralarında herhangi bir cinsellik yaşanmadan oteli terkediyorlar. Çetin, iki kadının acılarına tanık oluyor ve onları kırmadan yatıştırmaya çalışıyor. Geleneksel erkeğin dışında bir görüntü çiziyor. Daha fazla Çetin'lere ihtiyaç yok mu toplumda?

N.D.- Bu öykünün salt bireye odaklanmış bir öykü olduğu görüşünü paylaşamayacağım. Yaşanan karanlık dönemi, bireylerin iç dünyasından geçerek sorgulayan bir öykü olduğu kanısındayım. Ya da öyle olması için özen göstermiş olduğumu söyleyebilirim. Aslı’nın çalışma yerinde karşılaştıkları, dile getirilmeyen, kesik çizgili yazılarla boşluğa salınan konuşmalar, Aslı’nın ve arkadaşlarının kendilerini özgürce ifade edemeyişleri durumu yeterince açıklıyor gibi gelmişti bana. Demokrasinin kesintiye uğradığı bir dönemde yaşanan baskılar, baskının bütün türlerini (geleneksel, psikolojik, bireysel vb..) ağırlaştırdığı, unutulanları depreştirdiği içindir ki baskılanan cinsellik de gündeme getirilmiştir bu öyküde. Geleneksel erkeğin dışında bir davranış biçimi sergileyen Çetin, bence de insanın içine su serpen bir öykü kişisi. Ne diyeyim, ben de sizin gibi ,annelerin, toplumun daha çok Çetin yetiştirmeyi başarmasını dilerim, bunu umarım.

İ.Ç.T: "Ölüm Aralarında Kaldı",Zaman Aralığında" adlı öykülerinizin kapalı, soyut olduklarını düşünüyorum. Bu öykülerde, kadın ve erkeğin, istedikleri halde, birbirleriyle yolları kesişmiyor. Zaman, olaylar, farklı etkenler buna engel gibi görünüyor."Yineleme" öykünüzü de dahil edersek, kadın erkek arasında yaşanan, fakat tam adlandırılamayan bir iletişimsizlik söz konusu.

N.D.- Sözünü ettiğiniz öyküler kitabın içinde ayrı bir öbek oluşturuyorlar. Daha şiirsel bir anlatımın egemen olduğu, soyutlama dozu biraz daha yüksek tutulmuş öyküler. Bu iki grup arasında temelde bir kopukluk olduğu iddia edilemez sanırım. Soyutlama dozu ne olursa olsun gerçeklikle bağı koparma yanlısı olmadım hiç. Bir başka deyişle, bu öykülerdeki her sözün, her davranışın bir karşılığı vardır hayatta. Anlatım ve dil açısından bir yanıyla halk masallarının izini sürer, bir yanıyla şiirin.

!.Ç.T- Son olarak, 25 yıl aradan sonra kitabınızı şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz, farklı bir bakış açınız var mı?

N.D.-Daha önce söylemiştim, bir kez daha yinelemekte sakınca görmüyorum: Yirmi beş yıl bireysel yaşantımızda uzun bir zamandır, ama sanat yapıtının yaşı olarak fazla uzun sayılmaz. Yine de, bugüne kadar de farklı kuşaklardan okurların sevdiği öykü kitaplarından biri olması gönendiriyor beni.

“Farklı bir bakış açısı” derken neyi kastettiğinizi tam olarak anlayamadım. Bir okur olarak baktığımda , kitaptaki öykülerle bugünkü bakışım arasında çelişki olmadığını söyleyebilirim. Öykü estetiği açısından baktığımda ise kimi kez hoşuma gidiyor, kimi kez şu şöyle olsaymış daha iyi olurmuş dediğim oluyor.

  Füsun Akatlı

"Yazılı Kaya ile bir kez daha açıyor yazar, halk hikâyesi rüzgârı estiren kapısını öykücülüğünün. Masalın motiflerine, tartımına, aurasına başvuruyor. Ama hep yıkılanın pes perdeli ağıtını, yenidien kurmanın ürkek coşkusunu seslendiren 'ondurmanın, yıkmanın, yeniden yapmanın aslan heykelleri'ni biçimlendiren, derinlik ve hacim taşıyan bir öyküdür yazdığı Duruel'in."



Yazarlara Sorduk
http://kitapzamani.zaman.com.tr/kitap-zamani

Nursel Duruel:

1- Beni yönlendiren etkenler, kitabın türüne, alanına göre değişkenlik gösteriyor. Bir öykü kitabıyla biyografi kitabı ya da antoloji arasındaki temel yapısal farklar doğal olarak o kitaplara verdiğim isimlerin seçiminde de farklı arayışlar içine girmemi gerektirdi. Türü ne olursa olsun kitaba isim bulmak başlı başına bir uğraş. Biyografilerde ve antolojilerde okur algısını gözeterek içerikle doğrudan bağı olan isimler seçmeye özen gösterdim. Öyküde ise yalnızca yazının bağlayıcılığına (özgürlüğüne) bıraktım kendimi.

2- Yine türe göre cevap vereyim: Örneğin öykü kitabı, roman gibi tek bir yapı değil; içindeki her öykünün kendine göre bir kurgusu, kendi adı var. Bazılarının adı önceden konmuş, bazıları yazma sürecinde ortaya çıkmış. Öyküler kitap haline getirilirken-genel eğilime göre-içlerinden birinin adı kitabın da adı olur. Ama hangi öykü ve neden? Zor bir seçim. Belki de bu yüzden bazı öykü kitapları içindekilerden bağımsız bir ada sahiptir.

3- İlginç sayılır mı bilmem, Frigler’in Yazılı Kaya’sı lise öğrencisiyken takılmıştı aklıma ama görme olanağı bulamamıştım. Nice zaman sonra öykü kitabımın adı oldu Yazılı Kaya (1992). Aradan yine çok zaman geçti, ancak 2012’de gidebildim. Tuhaf olan şu ki, yine göremedim, restorasyon nedeniyle üstü örtülüydü çünkü. Kitabın adı, ait olduğu türe, alana göre farklı bir arayış gerektiriyor. Örneğin öykü kitabı roman gibi tek bir yapı değil, içindeki her öykünün ayrı bir yapısı ayrı bir başlığı var. Genel eğilim, içindeki öykülerden birinin adını vermektir kitaba. Bu hem kolaydır hem zor: Kitaptaki öykü sayısı kadar isim var elinizde, istediğinizi seçebilirsiniz. Ama hangisini ve neden? Zor olan bu seçimi yapmak. Belki de bu yüzden bazı öykü kitaplarında kapaktaki ismi taşıyan öyküye rastlanmaz. İster istemez bağlayıcıdır çünkü ad.


'Geyikler, Annem ve Almanya'
Haydar Ergülen
http://www.radikal.com.tr/

Nursel Duruel'in iki hikâye kitabı var: 'Geyikler,Annem ve Almanya' ile 'Yazılı Kaya'. İkisini de ilk yayımlandıklarında okumuştum. Şimdilerde 'kült kitap' diyorlar ya, 'Geyikler, Annem ve Almanya' da öyle bir kitap sayılır benim için, tıpkı uzun zamandır kitap yayımlamayan Aysel Özakın'ın 'Alnında Mavi Kuşlar' kitabı gibi.

Nursel Duruel, az yayımladı, fakat Türk hikâyeciliğinin unutulmaz bir kitabına ve kitabıyla aynı adı taşıyan hikâyesine imza attı. Söylemeye ne hacet, sevdiğimiz her şey gibi ondan da daha fazlasını bekliyor gönül. Fazlası, yenisi demek. Fakat sevdiklerimiz belki de bu yüzden sevdiklerimiz oluyor, azla yetindikleri için. Hem hikâyenin adından doğru, hem ilk baskısının (Adam, 1982) kapağından ötürü, yeni baskısının kapağı da güzel, ama bir şeyin ilk sevdiğimiz hali özel ve elbette hikâyeden doğru alıp gönlümüzdeki diğer unutulmazların yanına yerleştirdik onu da. Füruzan'ın 'Parasız Yatılı'sı, Selim İleri'nin 'Kapalı İktisat'ı, Bilge Karasu'nun 'Narla İncire Gazel'i, Hulki Aktunç'un 'Ten ve Gölge'si, Tomris Uyar'ın 'Metal Yorgunluğu'nun, Mehmet Günsür'ün, Ayfer Tunç'un, Vüsat O. Bener'in, Özen Yula'nın, Hakan Şenocak'ın, Özcan Karabulut'un, Murathan Mungan'ın, Murat Gülsoy'un, Mehmet Güreli'nin, Sema Kaygusuz'un, Mahir Öztaş'ın, Sibel K. Türker'in yanına...

Nursel Duruel'in hikâyesini okuduğumda çok etkilenmiştim, dili, kurgusu, anlatımı, duruluğu, samimiyeti, titizliği, ustalığı, acemiliği, derinliği... Elbette asıl sebep bunlar ama, özel bir nedenim de vardı, ben de babası Almanya'da çalışan bir büyükçocuktum, ben de duvar halısındaki ceylan suretlerine dalar, sonra da kaybolurdum, benim de babam bir gelmiş ve birdenbire gitmiş olurdu. Tıpkı Füruzan'ın 'Parasız Yatılı'sından etkilendiğim gibi, oysa ne parasız yatılıydım ne de evimden uzaktım, ama belki de şiir yazmak için böyle hikâyelere ihtiyacım vardı ve kendimi taşradan o hikâyelere atılmış bir çocuk gibi hissederdim.

mge Öyküler dergisi, sevgili 'öykücü' arkadaşım Özcan Karabulut'un yönetiminde yayımlandı. Şubat-Mart 2005 tarihli 1. sayısında '1980'den Günümüze Türkçe Yazılmış Beğenilen 10 Öykü' soruşturmasında, ilk sırayı Nursel Duruel'in öyküsü aldı. Hemen hepsini severek okuduğum 9 hikâye de onu izledi. Yalnızca ilk 10 değil, soruşturmayı yanıtlayanların seçtiği diğer hikâyeler de, Türk edebiyatında hikâyenin ne kadar güçlü bir damar olduğunu bir kez daha gösteriyor. Benim için onlar da 'şair' sayılır, şairden de çok 'şiir' yazıyor sayılır. Hem, pir aşkına yazılan şey, şiirden başka neye sayılır ki?

Şimdi üç hikâye dergimiz oldu, Adam Öykü, Hece Öykü, İmge Öyküler. Çok yazdım, gıpta ederek de yazdım, bir kere daha yazarım: Şiir yazmak memlekette vakayi adiyeden sayılır, ben asıl hikâye yazanlara hayranım, hadi onu da geçtim, bir de dergi çıkarıyorlar ki, alkışlanması, desteklenmesi iyi olur ama, okunması daha da iyi olur. Özcan Karabulut'un örgütçülüğünü iyi bilirim, idarenin, jandarmanın baskılarına karşı ODTÜ-ÖTK Edebiyat Kulübü'nü yaşatmak için gösterdiği çabanın ilk elden tanığıyım. Bu dergiyi de belli ki aynı inançla hazırlamış, eli yüzü kalbi, yani biçimi ve içeriğinde onun çıkarsız, karşılıksız çabasının izleri var. Umarım okursunuz, oradan da hikâye kitaplarına uzanırsınız. Hikâye çünkü, insanın bir kere âşık olduğunda, bir daha ömür boyu vazgeçemeyeceği bir sevgili gibidir, ayrılsa da, ondadır. Aşk gibi, çoğu zaman mutluluk vermese de, 'koyu kırmızı' bir tutku olarak sürer. Şiir ve hikâye dergileri 'vefa' dergileridir, bir 'ahde vefa' gibi çıkarlar ve iki ayda bir de olsa sizden de 'vefa' beklerler.


 "Nursel Duruel ile Yazmanın Öykü Hali" | Tuğçe Ayteş
http://www.mavimelek.com

"YAZ! DİYE BİR TAHRİK"

.....

Öykülerini yazmaya nasıl karar verdiği sorulduğunda Nursel Duruel, "Yaz! diye bir tahrik" hissettiğini söyledi, öykü kendisini yazdırmadan önce. Röportajdan hemen sonra ben de hissettim o tahriki. O yüzden bu satırlar döküldü. Belki de yazdıklarım fazlasıyla kişisel. Ama istedim ki yolun başında, yalnız ve heyecanlı bir genç olarak, tecrübeli bir öykücü karşısında neler hissettim ve neler düşündüm, şöyle bir anlatayım. O gün iyice kavradım ki yazmaya gerçekten gönül vermiş birisi, sürekli okumak ve yazmak dışında bu konuda tecrübeli insanlarla sohbet etmeli veya onların dediklerini en azından dinlemeli. Selim İleri'yle olan röportajı kendi dalgınlığım yüzünden kaçırdığıma yanıyorum şu anda. Neyse artık, kısmet önümüzdeki röportajlara…

Yazar Hakkında:
Nursel Duruel, 1941 yılında Şarki Karaağaç'ta doğdu. İstanbul Kız Lisesi'ni, İÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nü bitirdi. 1965'te TRT'nin ilk prodüktör kadrosunda yer aldı; başta edebiyat-sanat olmak üzere çeşitli alanlarda radyo programları hazırladı. Reklam, televizyon, ansiklopedi yazarlığı, BRT Radyosu'nda müdür yardımcılığı yaptı. İlk öyküsü 1979'da Türk Dili'nde yayımlanan Duruel, Geyikler Annem ve Almanya (1982) ile 1981 Akademi Kitabevi Öykü Ödülü'nü ve 1983 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Yazılı Kaya'da yer alan (1992) "Burgaç" adlı öyküsüyle de 1990 Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Ödülü'nü aldı.

TRT İstanbul Radyosu'nda dış yapımcı olarak hazırladığı "Yayın Dünyası" adlı kitap tanıtma programı 1994'ten beri yayınlanmakta olan Duruel'in ürün verdiği bir diğer alan ise biyografidir. Feyza Perinçek ile beraber Cemal Süreya biyografisini yapmıştır.

Kitapları
Geyikler, Annem ve Almanya, Can Yayınları
Yazılı Kaya, Can Yayınları
Cemal Süreya "Şairin hayatı şiire dahil", Can Yayınları
Güvercin Curnatası - Bütün Yapıtları, YKY
İnsanlar İçinde Bir İnsan (Sait Faik Hikâye Armağan Antolojisi [1955-2007]), YKY

Dediler ki:
* "Her öykünün yapısı, varlık gerekçesi, çıkış noktası ya da noktaları, yazılma süreci, doğduğu ortamla, zamanla uzak ya da yakın ilintisi, yazarının biçemi dahil bileşenlerinin tümü kendine özgüdür. Ortaya çıkınca, hele yayımlanınca, yazarıyla göbek bağı kopar, ondan bağımsız sürdürür serüvenini. Geyikler, Annem ve Almanya öyküsünde beni yazmaya çağıran ilk etken ya da önde duran tetikleyici, bir kez karşılaştığım, adını bile bilmediğim bir kız çocuğuydu."
Nursel Duruel, İmge Öyküler, Nisan-Mayıs 2005

* "… İlk yazım aşaması bittikten, öykü ortaya çıktıktan sonra işçilik faslı gelir. Bu aşamada hiç yüksünmeden uzun süre oyalanabilirim aynı öyküyle. Neredeyse cümle cümle ezberimdedir artık. Örneğin, yerine oturmamış bir sözcük iğne gibi batar ve gece yarısı yatığımdan kaldırabilir beni. Kimileri için çok can sıkıcı olabilen bu süreçten ayrı bir tat alıyorum." Nursel Duruel'le Konuşma, Banu Yıldırım; Adam Öykü dergisi, sayı: 10, Mayıs/Haziran 1997

* "… Nursel Duruel'in öykülerinde ya da öykülerinin büyük bir bölümünde toplumsal yaşamın belirli yerlerinden insan ruhsallığının en belirsiz kıvrımlarına kadar uzanan genişlikte her şey, güçlü bir gerçekçi ayrıştırmaya tutulmakta. Soyutlama eğilimi ağır basmadığı zamanlar Nursel Duruel'in kalemi yetkin bir gerçekçilik için işliyor. Soyutlama eğilimi ağır bastığında ortaya çıkan Zaman Aralığında gibi öykülerde de bir şiirsellik, insanı alıp götüren bir duyarlılık var, yürek hoplatsa da, derinlere daldırsa da bir şeyleri iyiden iyiye eksik. Nursel Duruel'in öyküleri durmuş oturmuş bir sana anlayışının ustaca ve yürekli arayışlarıyla örülmüş."

Afşar Timuçin, Yazko Edebiyat dergisi, 26. sayı, Aralık 1982
* "Nursel Duruel, az yayımladı, fakat Türk hikâyeciliğinin unutulmaz bir kitabına ve kitabıyla aynı adı taşıyan hikâyesine imza attı. Söylemeye ne hacet, sevdiğimiz her şey gibi ondan da daha fazlasını bekliyor gönül… Nursel Duruel'in hikâyesini okuduğumda çok etkilenmiştim, dili, kurgusu, anlatımı, duruluğu, samimiyeti, titizliği, ustalığı, acemiliği, derinliği… Elbette asıl sebep bunlar ama, özel bir nedenim de vardı, ben de babası Almanya'da çalışan bir büyük çocuktum, ben de duvar halısındaki ceylan suretlerine dalar, sonra da kaybolurdum, benim de babam bir gelmiş ve birdenbire gitmiş olurdu." Haydar Ergülen, Radikal; 23.02.2005

* "… Yazılı Kaya'ya on yıllık bir bekleyiş/bekletiş döneminin ürünü olarak bakıldığında, ilk saptama (yazınsal değil de, fiziksel bakımdan) şu olabilir: Küçücük, incecik bir kitap bu. İçinde sekiz öykü var. Yazarın on yıllık birikiminin bundan ibaret olduğunu kim ileri sürebilir? Niceliksel ölçütlerin; az ya da çok, kısa ya da uzun, sık ya da seyrek yazmanın yazınsal geçerliliği ne olabilir? Boş laf." Füsun Akatlı, Öykülerde Dünyalar

* "Afşar Timuçin'in söyleyişiyle, giriştiği her ruhsal ayrıştırmada dış dünyaya yönelip, ele aldığı her bir ruhsallığın toplumdaki karşılığını aramış, ya da belirlediği bir toplumsalda durup kalmak, orada aydın işi görüşler ortaya koymak yerine, kalın damarlardan kılcallara doğru geçerek özele, kişisele, bireysele doğru iz sürmüştür. Soyuta kaçan, içseli dışsaldan daha fazla öne çıkaran öykülerine rağmen, onun asıl başarısını içselle dışsallın tam olarak dengelendiği öyküler oluşturmuştur, yaşamsal öğelerin yanına düşsel öğeler yerleştirerek öyküsel tabloyu iyiden iyiye canlı kılmayı başarmıştır. …" Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, Cilt 5; Kaknüs Yayınları Sayı: 31, Yayın tarihi: 20/10/2008


Duru ve Şiirsel NURSEL DURUEL'İN İLK İKİ KİTABINDA ŞİİRSEL İŞÇİLİK DİKKAT ÇEKİYOR.

http://www.milliyet.com.tr

Can Yayınları, öykücülüğümüzün usta kalemlerinden Nursel Duruel'in ilk iki kitabı olan "Geyikler, Annem ve Almanya" ile "Yazılı Kaya"yı yeniden yayımladı.


EBRU KIŞ / Öykü


Nursel Duruel'in ilk öykü kitabı olan "Geyikler, Annem ve Almanya", birbirinden bağımsız sekiz öyküden oluşuyor. Öykülerin ortak teması ise "yalnızlık". Öykü kişileri yalnız ve hep bir çatışma içinde. Kitaptaki tüm öykülerde artı-eksi tezatı söz konusu: Kitaba adını veren öyküde öykü kişisi bir geriye dönüşle çocukluğunun mutluluğunu ve mutsuzluğunu sarmal biçimde yaşıyor; "03 Nöbeti"nde kahraman, hayatın saldırganlığı karşısında, ürkek duygusallığına rağmen güçlü durma mücadelesi veriyor, makineleşen insanın paslı psikolojisine karşı durmaya çalışıyor. Büyük kentte yutulmaya karşı direnen bir kırsal kökenlinin arada kalmışlığı bir artı-eksi yaratıyor.

Bir tür yazıklamanın yapıldığı "Ölüm Aralarında Kaldı"da yaşanmamışlıkların yaşanmışlıklarla tersyüz edildiği bir üslûpla sevgi-sevgisizlik, söylemek- hissetmek tezatı anlatılıyor. "Fırıncı Şükriye"de , Kurtuluş Savaşı yıllarının ulusal değerlerine sahip nesli ile kurtuluşa sahip çıkamamış, değerlerini yitirmiş sonraki kuşak arasındaki ikilem söz konusu. Bu öykü Kurtuluş neslini temsil eden Fırıncı Şükriye'nin ölümü üzerine yakılan bir ağıt, bir tür bitiş.

Rüya motifi

Taşra- kent zıtlığının bulunduğu bir öykü olan "Nereye" ise, manevi değerlerin yerini maddi değerlerin aldığı, kültürsüzleşen toplum yapısının, çöken aile kurumunun, aile bireylerinin yüzeyselleşen ilişkisini, kimlik yitirişini ve yalnızlaşan insanın sancısını anlatıyor. "Nereye"de toplumsal çöküş, babanın ölümüyle ve böylelikle dul kalan ananın itilmişliğiyle paralellik gösteriyor.

Doğrularını sindiremeyip hayata geçirememişlerin çatışmalarının anlatıldığı "Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni"de dağılan, başıboş bir sosyalizmin kimliksiz kalan bireylerinin eleştirisi ve arada kalmışlıkları anlatılırken öykü kişisinin çatışmaları rüya motifiyle keskinleşiyor. "Yineleme"de ise terk edilmenin bıraktığı soru işaretlerini "mıh gibi aklında tutan" kahramanın "intihar karası" gecesi, hayal-gerçek tezatıyla öyküleniyor.

Yazarın işlediği bu çatışmalar veya tezatlıklar biçeme de yansıyor. Modern anlatımda bilinçaltının su yüzüne çıktığı bir alan olan rüya motifi, öykü kişilerinin sosyal yapısına uygun olarak, psikolojilerini yansıtma işleviyle kullanılıyor. Kurgusuyla dikkat çeken "Geyikler, Annem ve Almanya" öyküsünde rüya, geriye dönüş tekniğinin içinde iyleniyor. Çocukluğunda terk edilmişliğinin izini öyküleyen ben anlatıcı, gerçekteki acıya karşın mutluluğu rüyada buluyor. "Yineleme"de öykü kişisinin yaşadığı bunalım 'hayal'i bir diyalogla anlatılıyor. Gizem yaratan diyaloglardaki soyut anlatım, ipuçlarıyla somutluk kazanıyor.

Şiirin ardındaki öyküler
"Geyikler, Annem ve Almanya" ile "Yazılı Kaya"da cümleler metafor, aktarma, imge ve sembollerle kuruluyor. Tasvirlerde kullanılan söz sanatları, hüner göstermekten çok öyküleri anlatma işlevi taşıyor. Bu ifadeler, öyküleri şiir yapan unsurlar halini alıyor. Öykülerde, durumlar tasvirlere tasvirler durumlara yayılıyor. "Geyikler, Annem ve Almanya"daki şiirsel anlatım, öykü kişilerinin psikolojileri başta olmak üzere soyutu, somutlama işlevine sahip.

Buna karşın Duruel'in ikinci kitabı olan ve yine birbirinden bağımsız sekiz öyküden oluşan "Yazılı Kaya"da şiirsellik daha da yoğunlaşıyor. Bu şiirsellik, öyküleri soyut şiire taşıyor. "Yazılı Kaya"nın tüm öykülerine hâkim olan hüzünlü ve ilahi sesler şiirsel atmosfere destek oluyor. Yazarın ilk kitabına göre daha kapalı ve daha işçilikli bir dil kullanılıyor "Yazılı Kaya"da. Bununla birlikte, şiirsel işçiliğin gereği olarak, yazarın tüm öykülerinde duru bir dil dikkat çekiyor


 

NURSEL DURUEL

http://tr.writersofturkey.net

3 Mart 1941’de, Naciye Hanım ve memur Nazım Ulusoy’un kızı olarak Şarki Karaağaç, Isparta’da dünyaya geldi. Tağrık Buğra’nın yeğeni olan Duruel, ilk ve orta öğrenimini Kütahya’da gördü. 1960 yılında İstanbul Kız Lisesi’nden mezun oldu. Üniversite diplomasını ise otuz altı yıl sonra 1996’da İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden aldı. 1965 yılında TRT İstanbul Radyosu’nda prodüktör olarak çalışmaya başlayarak TRT’nin ilk prodüktör kadrosunda yer alan Duruel, burada 1985’e kadar kültür, sanat ve edebiyat programları hazırladı. 1985’de TRT’den emekli olduktan sonra televizyon ve reklam yazarlığı yaptı, çeşitli ansiklopedilere edebiyat maddeleri yazdı. 1992-93 yılları arasında BRT’de (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Radyo Televizyonu) yöneticilik yaptı. TRT’ye dışarıdan programlar hazırlamayı sürdürdü. İstanbul Radyosu için hazırladığı “Yayın Dünyası” isimli bir program da bulunmaktadır. TRT TV 2’de yayınlanan ve 2010’da yayından kaldırılan “Okudukça” isimli programda öykü değerlendirmeleri yapmıştır.

Nursel Duruel’in ilk öyküsü “Geyikler, Annem ve Almanya” 1979’da Türk Dili dergisinde yayınlandı. Duruel’in bu hikayesiyle aynı ismi taşıyan ilk derlemesi, sekiz öyküden oluşmaktadır. Fakirlik ve geçmişle şimdiki zaman arasındaki gerginlik temalarına ağırlık veren, eski geleneklerin şimdiki zamanda işlemeyişine odaklanan ve toplumsal yargıların baskısıyla mücadele eden karakter portreleri çizen eser, Makedonca’ya çevrildi. 1980 Akademi Kitabevi Edebiyat Ödülü birinciliğine ve 1982 Sait Faik Hikaye Armağanı’na layık görüldü. Derlemeye ismini veren öykü “Geyikler, Annem ve Almanya” İmge Öyküler’in Şubat-Mart 2005 tarihli ilk sayısında yer alan '1980'den Günümüze Türkçe Yazılmış Beğenilen 10 Öykü' soruşturmasında ilk sırayı aldı. 1982’de TRT Ankara Televizyonu için TRT yönetmenlerinden Tuncer Baytok tarafından televizyon filmine uyarlandı. İkinci ve son öykü kitabı Yazılı Kaya 1992’ye yayınlanmıştır. Geyikler, Annem ve Almanya gibi sekiz öyküden oluşan bu eserdeki “Burgaç” isimli öykü, 1990’da Yunus Nadi Armağanı Yayımlanmamış Öykü Yarışması’nda ikinciliğe layık görülmüştür. Yazarın, Cemal Süreya üzerine hazırladığı bir söyleşi bir de biyografi çalışması bulunmaktadır. Güvercin Curnatası Cemal Süreya ile Konuşmalar isimli söyleşi çalışması 1997’de yayınlanmış ve şairle yapılmış şiir, edebiyat, politika gibi konulara odaklanan konuşmalara yer vermiştir. Feyza Perinçek ile birlikte hazırladığı Cemal Süreya Şairin Hayatı Şiire Dahil isimli biyografi çalışması ise 2011’de yayımlanmış ve Selim İleri tarafından “edebiyatımızda yazılmış en güzel biyografilerden biri, bir başyapıt” olarak adlandırılmıştır. Yayına hazırladığı eserler, biyografi ve söyleşilerle sınırlı kalmamış, Duruel, çocuklara Türk öykücülüğünü tanıtmak amacıyla 80 yazarın 80 öyküsünü içeren Genç Olmak isimli bir öykü derlemesine de imza atmıştır. Türk edebiyatının 120 yıllık bir dönemine odaklanan bu derleme 2009 yılında yayınlanmıştır. Öyküleri İngilizce, Almanca ve Fransızca gibi dillere çevrilen, Almanya’da ders kitaplarında yer alan Duruel, öykülerinin edebiyat çevreleri tarafından çok beğenilmesine rağmen bu kadar az eser vermesini, sert bir özeleştiri ve mahremiyet hissine bağlamaktadır.

'''Yapıtları:''' Geyikler Annem ve Almanya (1982 - Adam) Yazılı Kaya (1992 - Telos) Cemal Süreya, Şairin Hayatı Şiire Dahil (Feyza Perinçek ile) (Kaynak - 1995) "Güvercin Curnatası”: Cemal Süreya ile Konuşmalar (1997 - YKY) İnsanlar İçinde Bir İnsan (Sait Faik Hikaye Armağanı Antolojisi), (2007 - YKY) Yaz Geldi (Füruzan’dan Seçme Öyküler), (2009 - YKY) Genç Olmak: 80 Yazardan 80 Öykü, 2 c. (2009 - YKY)

'''Kaynaklar:'''
Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.
Ergülen, Haydar. “Geyikler, Annem ve Almanya”, Radikal (23.02.2005). http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=144379
Ayteş, Tuğçe. “Nursel Duruel ile Yazmanın Öykü Hali”, Mavimelek (20.10.2008)
http://www.ykykultur.com.tr/hazirlayan/nursel-duruel
http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=2800
http://www.insanokur.org/?p=11446


>

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!

Anlam arayışlarıyla örülü bir kazı çabasının somutlanışı olan Anlam arayışlarıyla örülü bir kazı çabasının somutlanışı olan bu kapalı öyküler, bir araya geldiği Yazılı Kaya ile bir “gizli bahçe” sunuyor biz okurlara. Yazılı Kaya, bu gizi merak edenlere seslenen bir öyküler toplamı. Serüven duygusu taşıyanların, yeninin, uslanmaz yüreğin ardılı okurun, alımlayıcının başucu kitapları arasında yer almayı hak etmiş bir yapıt. M. Sadık ASLANKARA