JOHANN WOLFGANG VON GOETHE Genç Werter'in Acıları
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE
Anasayfaya
 
Eleştiri sayfasına

24.08.2016
 

  Editörün Notu :17-18. yüzyılda İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği, aklın ön plana çıkarıldığı "Aydınlanma" haraketine tepki olarak Alman müzik ve edebiyatında "Sturm und Drang" (fırtına ve itki) hareketi doğar. "Fırtına" doğanın sanatçıya bahşettiği ulvi ilham kaynağı; "Drang" - "itki"ise sanatçıyı yaratıya iten duygular olarak kabul edilir. Bu akımda müzikte Mozart ve Haydn, edebiyatta ise Goethe ve Schiller başı çeker. 1774 yılında Goethe henüz 25 yaşındayken yazdığı "Genç Werter'in Acıları" adlı duygu yoğun eseri, büyük bir edebî çalkantıya sebep olmuştur.. Eser genç bir adamın evinden bir saat ötedeki bir köyde, başka birine sözlü bir genç kıza vurulmasını konu eder. Mantığa ve gerçeklere değil, zamanın ruhuna uygun olarak  doludizgin duygulara ve  ihtirasa dayanan ilişki trajik bir sonla biter.

  GENÇ WERTHER'İN ACILARI
JOHANN WOLFGANG VON GOETHE
Almanca'dan çeviren: Yüksel Pazarkaya
AYDINLANMANIN ROMANI

"Genç Werther'in Acıları" Üzerine Bir kaç Düşünce - Goethe,


 28 Ağustos 1999 günü 250 yaşında olurken, onun dünya çapındaki erken ününün ilk temel taşı olan “Genç Werther'in Acıları” romanının ilk basımının üzerinden de tam 225 yıl geçmiş bulunuyor. Goethe, romanını 1774 yılının Şubat - Mayıs ayları arasında yazdı. Aynı yılın güzünde ilk kez yayımladı. Okurlar üzerinde beklenmedik yoğunlukta etki yaratan roman, kısa sürede birçok Avrupa diline çevrildi, aynı etkiyi diğer dillerin okurları üzerinde de bıraktı.

18. yüzyıl Almanyası'nda bireysel özgürlüğün gündeme geldiği yetmişli yıllarda bireyin duygusu, gündemin ağırlıklı maddesiydi. Fransa ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerinin siyasal örgütlülük ve ulusal birlik, toplumsal gelişmişlik ve ekonomik kalkınma açısından çok gerisinde bulunan, siyasal birliği olmayan Almanya, sanat, edebiyat ve felsefe alanlarında bütün Avrupa'da öne fırlayarak, feodal toplumdan burjuva toplumuna, uyruktan yurttaşa, yığınlıktan bireyliğe geçiş sürecinin sanat ve düşün alanındaki önderliğini üstlenmiştir.
Werther ve Lotte

Werther ve Lotte

“Werther”, işte böyle bir sürecin ilk romanı olarak henüz yirmi beş yaşındaki Geothe'ye, Almanca'nın ve Almanya'nın sınırları ötesinde ün kazanmanın kapılarını da ardına kadar açmıştır. Bireysel özgürleşme ve aydınlanma sürecinin romanı olan “Werther” günümüze dek etkisinden ve öneminden hiçbir şey yitirmedi.

Genç Goethe, hem kendisinin, hem yakın çevresindeki kişilerin çarpıcı duygusal yaşantılarından yararlanmıştır “Werther”i yazarken, ama bütün eleştirmenlerin ve yazın bilimcilerin saptadıkları ve kanıtladıkları gibi, bu yaşantılardan yola çıkarak, eksiksiz bir kurgu ve roman yapısı ortaya koymuştur. Romanın yayımlanmasından yaklaşık on yıl sonra arkadaşı Eckermann'a, “Werther”in kendi yaşantılarıyla ilişkisini şu sözlerle belirtir:

“Parmaklarımın ucunda yanarak beni sıkıntıya sokan bireysel, çok yakın ilişkilerdi, bunlar beni sonunda Werther'i ortaya çıkaran ruh durumuna soktu. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim.” Lahn Irmağı kıyısındaki Wetzlar kentine gelen genç Goethe, 9 Haziran 1772 günü gittiği Volpertshausen'deki baloda Lotte Buff ile tanıştı. Lotte Buff, on dokuz yaşında olup dört yıldır, kendisinden on bir yaş büyük elçilik yazmanı Johann Christian Kestner ile nişanlıydı. 1772 yılının yaz aylarında Lotte Buff'e duyduğu aşk, daha sonra “Werther” romanının kıvılcımı olacaktı. Romanda önemli bir yeri olan veda izleği de, Goethe'nin aynı yılın 10 Eylül günü Lotte ile Kestner'e vedasından kaynaklandı. Bu veda sırasında da Goethe, romanın birinci bölümünün sonunda doruk oluşturan, ayrılık ve öbür dünyada yeniden buluşma üzerine konuşmuştu. Romanın ikinci bölümünün sonunda Werther'in kendini öldürmesi de böylece birinci bölümün sonundaki bu veda konuşmasına bağlanıyor. Zira Werther, Lotte ile öbür dünyada buluşacağından emin ve bu amaçla intihar ediyor.

Goethe, 11 Eylül sabahı bir daha veda etmeden Wetzlar'dan ayrılır, yolda Ehrenbreitstein kasabasında Laroche ailesini ziyaret ederek, ailenin 16 yaşındaki kızı Maximiliane ile tanışır. Oradan Frankfurt'a dönerek avukat olarak çalışmaya başlayan Goethe, tam Lotte'ye aşkını unutmaya çalışırken, Wetzlar'dan aldığı bir haber, kendisini allak bullak eder. Leipzig'te öğrenim yıllarından tanıdığı, Volpertshausen'deki baloda yeniden karşılaştığı arkadaşı, elçilik yazmanı Jerusalem, evli bir kadına aşkı yüzünden kendini öldürmüştür.
 
Goethe, bu intiharla ilgili olarak Kestner'den ayrıntılı bilgi ister. Kestner gereken bilgileri kasım ayında Goethe'ye yazar.

Kestner ile Lotte, 4 Nisan 1773 günü evlenirler ve Hannover'e taşınırlar. Çiftin nikâh yüzüklerini Frankfurt'tan alıp gönderen Goethe'nin evlilik gerçekleştikten sonra bundan haberi olur. Temmuz 1773 tarihinde de Bayan Laroche kızı Maximiliane ile Frankfurt'ta Goethelere konuk olur. Ancak, bundan altı ay kadar sonra 9 Ocak 1774 tarihinde Maximiliane Frankfurtlu tecimen 1) Peter Anton Brentano ile evlenir ve bu evlilikten Alman edebiyatının önemli adlarından Bettina ve Clemens Brentano doğar, evleri de Alman Romantik Akımı'nın beşiği olur. Böylece Goethe ikinci kez, eğilim gösterdiği bir kızın başkasıyla evlenmesini yaşar, kendi kıskançlığının yanı sıra kocanın ona karşı kıskançlığının da deneyimini derinden duyumsar.

1 Şubat'ta yazmaya başlayıp çok kısa bir süre içinde mayıs ayında tamamladığı “Werther” romanının dış çatısı bu yaşantılardan oluştu. Ama yaratılan yapıtla yaşantılar arasında daha başka bir bağlantı kurmak olası değil. Zira ortaya gerçekten baştan sona en sağlam biçimde tasarlanmış bir kurguyla bir yazın yapıtı çıkmıştır.

Kurguyu oluşturan “Werther”deki mektuplar, Goethe'nin 1772 yılında gerçekten yazdığı mektuplarla karşılaştırıldığı zaman, yaşamla yazınsal kurgu arasındaki ayrım ve sanatlaşma süreci görülür. “Genç Werther'in Acıları” romanıyla Goethe, dünya edebiyatının en etkili, en ünlü yapıtlarından birini henüz yirmi beş yaşındayken verdi. Etkisi, böylesine doğrudan olan az sayıda yapıt vardır dünya edebiyatında. Romanı okuyan bazı kişiler, roman kahramanı Werther'in etkisi altında kalarak yalnızca Almanya'da değil, romanın çevrildiği başka ülkelerde de intihar etmişler ya da intihara kalkışmışlardır.

Ama romanın okur üzerindeki büyük etkisi, konusuyla olaylar dizisinden ziyade, Goethe'nin dilinden kaynaklanmaktadır. Bir yandan ev, aile, arkadaşlık ilişkileri, köylü, hizmetçi gibi insanların günlük yaşamları günlük bir dille anlatılırken, bir yandan Werther'in tutulduğu aşk hummaları, coşku ve heyecanları, öfke ve sıkıntıları, duygu ve düşünce dorukları, müthiş bir söyleyiş ve anlatış tırmanışına geçiyor. Zaman zaman bu tırmanışın sonu gelmiyor; dil ve anlatım duygulara, coşkulara, umut ve düş kırıklıklarına, öfke ve kızgınlıklara aynı hızla ayak uyduramıyor; tümce tıkanıyor, kopuyor, ama okuru kendi sezgi ve imgelem gücüyle, algılamasıyla tümcenin kesildiği yerden öteye anlamı ulatmaya götürüyor. Goethe'nin dil ve anlatım zenginliğinin yanı sıra, anlatım öğeleriyle dokuma ve kurgulamayı da dâhiyane bir ustalıkla başardığını görüyoruz bu gençlik romanında. “Werther” romanını Alman Aydınlanması'nın bir ürünü olarak değerlendiren Georg Lukacs, bu romanın yayımlanır yayımlanmaz dünya çapında ünlenmesiyle Alman Aydınlanması'nın Avrupa'da öne çıktığını belirtiyor. Aydınlanmanın özü akılcılık, akılcılık ise birey olmakla olası. Lukacs, “Aydınlanmada aklın özü nedir?” sorusuna şöyle karşılık veriyor: “Aklın özü 'açıkça dinin, ilahiyatın bulaştığı felsefenin, feodal mutlakiyet kurumlarının, feodal-dinsel erdem koşullarının vb. ödünsüz eleştirisinde' yatmaktadır.”

Aydınlanmanın neden ve sonuçları arasında burjuva devriminin kesinlikle yer aldığını saptayan Lukacs, genç Goethe'nin, Schiller'in anlayışına göre de devrimci olmadığını ama “geniş bir tarihsel anlamda, burjuva devriminin temel sorunlarıyla içsel bağıntısı anlamında, genç Goethe'nin yapıtlarının, Avrupa Aydınlanma Hareketi'nin, Büyük Fransız Devrimi'nin ideolojik hazırlığının doruklarından biri” olduğunu söylüyor.

Goethe'nin temel bir ilkesi var. İnsanın sözle ya da eylemle ya da başka bir yoldan ortaya çıkardığı her şey, onun bütün güçlerinin birleşiminden kaynaklanmalıdır; her tekillik sakattır, diyor. Lukacs, “Werther”in yazınsal ana içeriğinin bu ilkenin gerçekleştirilmesi, bunun gerçekleştirilmesinin karşısındaki iç ve dış engellerle savaş olduğunu belirterek, estetik açıdan bu savaşın kurallara karşı verildiğini saptıyor. Aydınlanmaya göre de, kurallar insanlar için yapılır, yoksa insanı kurallara köle etmek için değil. Yasalar da öyle.

Lukacs'a göre, “Werther”deki erdem sorunları hep bu savaşın çerçevesinde işlenmektedir. Goethe, yaşlılık yıllarında, intihar hakkını da, kurallara ve dogmalara başkaldırı, devrimsel tavır olarak niteler. Lukacs da Goethe'nin bu açıklamasına gönderme yaparak, bu hakkı istemenin Montesquieu'ye dayandırılmasını, “Werther” ile aydınlanma bağıntısı açısından çok ilginç olarak değerlendiriyor.

Kurallarla ve dogmalarla insan için savaşım, hümanist ideallerin gerçekleştirilmesi açısından, genç Goethe'de halkçılık eğilimiyle iç içedir, diyen Lukacs, “Werther” üzerine şu saptamayı yapıyor: “Bütün “Werther”, burjuva devriminin hazırlık sürecindeki yeni insana, burjuva toplumunun gelişmesinin ortaya çıkardığı insanlaşmaya, her yönde edim için insanın uyanışına inandır - ve aynı zamanda trajik olarak batmaya yargılı. Bu yeni insanın canlandırılması sürekli olarak sınıflı toplumla ve darkafalılıkla dramatik bir çatışma içinde oluşur.”

Lukacs, “Werther”in dünya yazınındaki yerini belirlerken, bunu geçici, aşırı, abartılı bir duygusallık olarak değerlendirmenin yanlış bir kısıtlama olacağını vurgular, gelenekçi eleştirmenleri eleştirir aynı zamanda. Lukacs için “Werther” çok daha önemli bir yere sahip:

“Werther”deki halkçı-hümanist başkaldırı, Fransız Devrimi'nin hazırlık sürecinde burjuva ideolojisinin en devrimci anlatımlarından biridir. “Werther”de, genç Goethe'nin her yönden gelişmiş, özgür insan için, “Götz” ve “Prometheus” fragmanıyla “Faust”un ilk tasarımlarında vb.de dile gelen çabalarının birleşmesidir.“

Goethe'yi, Richardson ve Rousseau'nun yanında, Fielding ile Goldsmith'in de uzantısında gören Lukacs, “Werther”in, 18. yüzyılın büyük gerçekçi eğilimlerinin sanatsal birleşimini sunduğunu savunarak, romanın dünya çapındaki başarısını da, burjuva devrimi çizgisinin yazınsal bir başarısı olarak değerlendiriyor. Homeros'un öğrencisi olarak gördüğü genç Goethe, “Werther” ile yalnızca 18. yüzyıl yazınının doruklarından birini yaratmakla kalmıyor, Lukacs'a göre, aynı zamanda 19. yüzyıl gerçekçiliğinin de öncüsü oluyor. Balzac ve Stendhal, “Werther”deki gerçek eğilimleri sürdürüyorlar” diyor.

İnsanın kişilik sahibi olması süreci elbete çelişkisiz ve pürüzsüz yürümüyor. Bir aşk çelişkisi içinde genç Geothe, bireyin kişilik kazanma kavgasındaki büyük sorunları da romanın örgüsüne organik olarak katıyor, yine Lukacs'ın saptamasıyla. Bu aşk çelişkisiyle Goethe, daha da öteye giderek, kişilik geliştirmeyle burjuva toplumu arasındaki derin çelişkileri de ortaya seriyor. Facianın kaynağı da zaten bu Lukacs'a göre: “Lotte, bir burjuva kadını, yetenekli ve saygın bir adamla evliliğine sıkı sıkıya bağlı kalarak, kendi tutkusundan ürküp sendeliyor.”

Ve Lukacs'tan bir son saptama: “Goethe, kendi döneminin yaşamını bütün çatışmalarıyla birlikte bu aşk trajedisinde yoğunlaştırdığı için, “Werther'in Acıları” dünya edebiyatının en büyük aşk romanlarından biridir.”

Birkaç söz de bu çeviriye ilişkin: “Werther”i Cumhuriyet için çevirmekte olduğumu açtığım, kültür adamı bir Alman dost, kuşku duyan bir bakışla, nasıl becereceksin Goethe'nin o tümcelerini çevirmeyi, demeye getirdi. Yüzde yüz haklıydı. Ben de, yazarının 250. doğum yıldönümünde ve yazılışından, ilk basımından 225 yıl sonra “Werther”i yeniden çevirmenin, Goethe'nin dil zenginliğinin yanı sıra biçem özelliklerinin de günümüz Türkçesinde elden geldiğince yansıtılmasıyla bir anlamı olacağını düşünüyordum. Goethe'nin anlatım özelliklerini ve tümce yapılarını olduğu gibi korumaya çalıştım. Yoksa bazı upuzun tümceleri, daha kısa birkaç tümceyle vermek benim de işimi çok kolaylaştırırdı. Ama 18. yüzyıldan bugüne dek Almanca okuyanlar, o tümceleri okuyup hâlâ etkilendiklerine göre, Türkçede de aynı sonuç niçin alınmasın, diye bir çabaya kalkıştım.

Tümce yapılarını korurken, Goethe'nin özel noktalama imlerini de çeviride yansıttım. Özellikle tümce içinde, deyiş ve anlatış biçeminin ve mektup türünün sonucu olarak, ünlem imleri kullanıp, aynı tümceyi küçük harfle sürdürüyor Goethe. Bu ve bunun gibi küçük yazımları ve diğer yazım özelliklerini kolladım.

Ayrıca, 18. yüzyılda yazılmış bu roman, özgün dilinde günümüzde de okunuyor. Bu yüzden, Türkçeye çevirirken, elbette günümüz Türkçesi hedef dil, ama günümüz Türkçesinde kullanılan bazı eskicil sözcük ve kavramla, romanın oluştuğu döneme hafiften imsel gönderme amaçlandı. Oysa örneğin, romanın sonuna doğru yer alan Ossian metni, arı Türkçeyle roman içinde ayrı bir metin olarak da ortaya çıkarılıyor.
Yüksel Pazarkaya
Mayıs 1999
  Genç Werterin Acıları

Genç Werther’in Acıları
A. ÖMER TÜRKEŞ

20 HAZİRAN 2016

EDEBİYAT, KLASİKLERE BAKARKEN

Romanın piyasaya çıkmasının ardından hem pek çok intihar vakası ile karşılaşılmış, hem de Almanya sokakları bir “Werther salgınına” uğrayarak, ortalığı mavi ceket, sarı pantolon giyen duygulu gençler istila etmiştir.

Alman edebiyatının ve klasizmin en büyük yazarlarından olan Goethe, 28 Ağustos 1749’da Frankfurt’da doğdu. Varlıklı bir aileden gelen babası tarafından Aydınlanma düşüncesinin ideallerine göre yetiştirildi. Küçük yaşta Fransızca, Latince ve Eski Yunanca öğrendi, güzel sanatlar ve tiyatroyu tanıdı. 1765’de hukuk eğitimine başladı ancak hastalanıp evine döndü. Din ve mistisizmle tanışması bu dönemdedir. İyileşince, hukuk eğitimini Strasbourg’da tamamladı. Dil üzerine araştırmalar yapan Herder’le dostluk kurdu. Parlak bir gençti Goethe. 1775’de Weimar Dükü tarafından elçilik danışmanlığına atandı ve 1782’de “von” ünvanını aldı.

1786’da Roma’ya giderek güzel sanatlar alanında incelemeler yaptı. Sicilya’da ise -ilginçtir- botanikle ilgilendi. Almanya’ya dönüşünden sonra evlendi Goethe. Doğan beş çocuğundan sadece birisini yaşatabildiler. Bu sıralarda Jena kentinde ikamet ediyordu ve Schiller’le de burada tanıştı. Yaklaşık on yıl süren dostlukları sırasında, iki yazar olumlu anlamda birbirini her yönden etkilediler. Siyasi karışıklar ve toplumsal patlamalara, 1805’de Schiller’in ölümü de eklenince çok sarsılan Goethe, Jena’dan ayrıldı. Yaşı da hayli ilerlemişti, köşesine çekildi; yazdı, durmadan yazdı ve hayatının en üretken dönemini geçirdi. 22 Mart 1832’de Weimar’da öldü.

Goethe’nin Üç Dönemi

Goethe’nin sanat yaşamı üç evrede değerlendirilir. Üniversite yıllarından 1775’e kadar süren gençlik döneminin ilk yıllarında, sanat dünyasında yapmacıklı aşkları ve eğlenceli hayatı işleyen bir akım egemendi. İlk şiirlerini bu akımın etkisiyle yazmıştır. Ancak ne bu hayat, ne de bu sanat anlayışı ona uygun değildi. Zaten, bir süre kendisini kaptırdığı o günlerin eleştirisini, bir kaç yıl sonra yazdığı “Suça Katılanlar” oyununda bulmak mümkündür. Yine de, kendisi hayattayken en çok etki uyandıran roman “Genç Werther’in Acıları”, bir gençlik dönemi ürünüdür.

1775’de Weimar’a gidişi ile başlayıp Schiller’le arkadaşlığı ile 1805’e kadar uzayan yıllarda ise klasik sanat anlayışına ulaşmıştır Goethe. Özellikle, roman alanında “William Meister’in Çıraklık Yılları” ve şiirde “Baladlar”, en önemli eserleridir. Yazarlığının bu “Klasik” döneminde, daha çok tiyatro oyunları yazdığı söylenebilir.

Fransız Devrimindeki şiddet ürkütmüştü Goethe’yi ve bu toplumsal patlamaya sırtını dönmüştü. Ancak, “insanı eğitmenin, insan ruhunda yatan bencilliği ve uyumsuzluğu yok etmenin yollarından biri olarak tam klasik modellere dayanan güzel, dolayısıyla ahlaksal sanatı tercih ettiği zaman, aslında, Aydınlanma ideallerine bağlılığını sürdürmekte, insan doğasının ve toplumun kusursuz hale getirilebileceği fikrine olan hümanist inancı ortaya koymaktadır.”

1805’den sonraki “geç dönemi”nde ise, bir yandan “William Meister”in ikinci bölümünü ve “Gönül Bağlarını” tamamlamış, bir yandan da İranlı şair Hafızi’nin gazellerinin biçiminden etkilenen “Divan-ı Şarki”yi yazmıştır. Ama hepsinden önemlisi, 1770’den beri tasarlayıp geliştirdiği “Faust”a son şeklini vermesidir. Bugün Goethe’nin en tanınan ve sanatının doruğu olarak kabul edilen eseri kuşkusuz “Faust”tur.

“Genç Werther’in Acıları”

Bu romanı yazdığında 25 yaşındaydı Goethe. Hani, “bir kitap okudum, hayatım değişti” lafı gibi, “bir kitap yazmış ve hayatı değişmiştir”; üstelik okuyucularının hayatlarını da değiştirerek. Gerçekten de, romanın piyasaya çıkmasının ardından hem pek çok intihar vakası ile karşılaşılmış, hem de Almanya sokakları bir “Werther salgınına” uğrayarak, ortalığı mavi ceket, sarı pantolon giyen duygulu gençler istila etmiştir.

Hikaye, Werther’in mektuplaştığı arkadaşı Willhelm’in eliyle, mektuplar biçiminde anlatılır, zaman zaman, Willhelm sonradan öğrendiklerini de ekler (bu kısımlar bir sahne canlandırması tarzındadır); Büyük kentin yarattığı ruhsal çöküntüden doğaya kaçarak Wahlheim’e yerleşen aydın bir geçtir Werther. Orada tanıştığı soylu bir ailenin güzel kızı Lotte’ye aşık olur. Lotte de kayıtsız değildir bu aşka ama Albert’le nişanlıdır ve verilen sözler, ahlaki değerler önemlidir. Lotte Albert ile evlenir. Werther ise bir aile dostu olarak yer alır yanlarında. Ne var ki aşk ve dostluk arasındaki sınır çizgisi zayıftır. Sınırı geçmekten korkan Lotte, bir daha görüşmemeleri gerektiğini bildirir genç adama. Werther’in bu acıya dayanması ise imkansızdır. Lotte’ye bir mektup yazar; “Bak Lotte! bana ölümün sarhoşluğunu tatttıracak olan o soğuk ve korkunç kadehi elime alıyorum. Onu bana sen uzatıyorsun, ben de alırken hiç duraklamıyorum. hayatımın bütün istekleri ve ümitleri yerine geldi. Ölümün çelikten kapısını vurmak öylesine titretici ve çetin ki” diyen Werther, “Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Alınyazısı bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda Lotte! Elveda” sözleriyle son verir mektubuna ve yaşamına…

Tıpkı şiirleri gibi, Werther’de de kendi yaşamından bir parça vardır Goethe’nin. 1772 yılında hukuk stajını yaparken, bir arkadaşının nişanlısına aşık olduğu için yaşadığı duygu ve ahlak çatışmasından esinlenmiştir bu romanını yazarken. Sondaki intihar vakası ise, o sıralarda gazetelere yansıyan bir haberin verdiği ilhamla olmuştur. Onun başardığı, tekil yaşanmışlıkları, genel toplumsal bir bunalımın eşliğinde anlatabilmesindedir. Ve elbette, Goethe’nin şiirsel, tasvirlerle dolu zengin dili/uslubu, hikayenin büyüsünü benzersiz biçimde derinleştirir.

Werther, “Sturm und Drang” (coşumculuk) akımının bütün izlerini taşıyan bir metin. Güçlü duygularla hareket etme, doğaya, çocuklara, pastoral bir hayata duyulan özlem, toplumsal kurumlara yönelik eleştiri hemen farkediliyor. Ancak bütün bunlar yalnızca estetik bir tercihten kaynaklanmıyor; o yıllar Almanya’sının -Avrupa olarak genelleyebiliriz de- bireyi köşeye sıkıştıran koşullarını yansıtıyor! Dikkat edilirse, “doğa tercihi” romantizmin ve İngiliz Gotiğinin de çok önemli bir motifi olmuştur. İnsanda derin izler bırakan şey, bir edebi metinde yazarın hayal ürünü olarak anlattıkları değil, o metinde -somut gerçekliği- yansıtan duygu ve düşüncelerdir. Werther’in yarattığı coşkunluk da, özellikle Almanya’da, anlatılanların Alman ulusal kimliği ile çakışmasından kaynaklanmıştır. Onu yaratan değil, varolanı tasvir edendir Goethe! Goethe, kişisel olanla toplumsal olan arasındaki kopmanın kaçınılmazlığını ve bunun toplumsal nedenlerini, insanın manevi yaşamı ile coşku dünyasını benzersiz bir lirizm ve çözümsel bir sezgiyle ortaya koymuştur bu romanında. Goethe’nin Werther’i, bireysel tutku, toplumsal zorunluk ve bu tür bireysel tutkuların genel temsili anlamı arasındaki doğrudan ilişkiyi çok açık biçimde gösterir.

Ulusaldan evrensele

Goethe, “şairi anlamak isteyen, onun ülkesine gitmelidir” demişti. Onunla aynı zaman diliminde yaşayan ve Fransız Aydınlanmasının mirasçısı olan Madame de Stael (1766- 1817) de “Werther’in Acıları”nı yorumlamasına bu noktadan, o dönem Almanya’sındaki insan yapısından başlıyor; “Almanlar acı duyguların ve melankolik imajların tasvirinde eşsizdirler. Tefekküre dayanan hayatları, onlarda güzele karşı bir çeşit coşkunluk, toplumsal yaşamdaki bozukluklara karşı bir nefret uyandırır. Hiç bir ülke yoktur ki orada yazarlar, tutkulu insan duygularını, ruh acılarını ve bu acılara katlanmayı kolaylaştıran felsefi olanakları Almanlar’dan daha iyi derinleştirsinler. Edebiyatın genel karakteri Kuzey memleketlerinin hepsinde aynıdır; ama Alman tarzının farklı hatları Almanya’nın siyasi ve dini durumundan gelir.

“Almanların sahip oldukları en nefis eser Werther’dir ve onu diğer dillerdeki şaheserlere karşı çıkarabilirler. Roman olarak tanındığı için, birçok kişi onun bir şaheser olduğunu bilmezler. Halbuki ben, heyecan şaşkınlıklarına ait daha göze çarpan, daha gerçek bir tasvir; tabiatın bir girdabı olan ve bütün gerçeklerin, görmesini bilenin gözleri önünde ayan beyan serildiği felaket içinde, daha keskin bir görüş taşıyan bir kitap tanımıyorum. Werther’in karakteri, insanların büyük çoğunluğunun karakteri olamaz. O, kötü bir toplumsal düzenin sağlam düşüncelere sahip bir insana verebileceği zararları bütün yönleriyle ortaya koyar. Kahramanında aşk acısından başka bir acının varlığını da ortaya koyduğu, ruhunda küçümsenmenin şiddetli acısını ve bu küçümsemenin kaynağı olan sınıf gururuna karşı duyduğu derin nefreti de gösterdiği için eleştirilmiştir yazar. Oysa, Goethe, ince ve mağrur bir ruhun bütün duygularıyla acı çeken bir varlığı, insanı tek başına ümitsizliğin en son derecesine götüren o acılar kabusunu tasvir etmek istiyordu ve aklın bütünüyle bozulması ve ölümün bir zorunluluk olması için, toplumun yara içine zehirlerini dökmesi gerekirdi.”

Hegel de “Estetik”inde Goethe’yi şu sözlerle över; “Böyle hakiki bir bireysel bütünlüğe ve canlı bağımsızlığa duyulan ilgi ve gereksinim, -zamanımızın gelişmiş uygar ve politik yaşamının koşullarını ve evrimi ne kadar arzu edilir bulursak bulalım- hiç bir zaman bizi terk etmeyecektir, edemez de. Bu anlamda, yeni çağın bu var olan koşulları içerisinde, şiirsel figürlerin kaybolmuş bağımsızlıklarını yeniden kazanma çabalarından dolayı Goethe’nin ve Schiller’in genç ruhlarına hayranlık duymalıyız.”

Goethe’nin gerçekçiliği Sheakspeare’e uzanır. Ona göre, Sheakspeare’in trajedilerini “kendi benliğimizde ve özgür istemlerimizde yatan ne varsa tümü, bir bütünün amansız yol alışıyla çarpışır ve gizli bir noktanın çevresinde döner”. Suçkov ise, Goethe’yi; insan kişiliğinin ve birey psikolojinin, bu bütünün amansız yol alışını belirleyen karmaşayı ve bileşenleri açığa çıkarmadan çözülemeyeceğini kavradığı için över.

Goethe’nin Alman edebiyatına etkisi çok önemlidir. İlk dönemlerde, ona karşı çıkan ya da onu izleyenler biçiminde ayrılmalar olmuşsa da, bu duruşların belirlenmesi yine Goethe’yi referans alır. 1900’lerden sonra ise bütün dünya için tartışmasızdır edebiyattaki yeri. Üzerine yapılan akademik çalışmalar bile başlı başına bir kütüphane oluşturan Goethe ve eserleri hakkında, yazılacak kısa bir yazının doyurucu olması; “Tarquatto Tasso”yu, Faust’u, William Meister ve “oluşum romanı”nı, okumadan Goethe’nin tanınması elbette mümkün değil ama okunması da mutlaka gerekiyor…! Sevinelim ki, bu büyük yazarın çok iyi çevirileri var Türkçede.


 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!