Gassan Kanafani

Filistinin Çocukları
Gassan Kanafani
 
Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

24 Eylül 2014

  Editörün Notu:  "Bildiğimiz tek şey, yarının bugünden daha iyi olmayacağı ve nehir kıyısında, asla gelmeyecek bir gemiyi özlemle beklediğimiz. Her şeyden koparılma hükmünü giydik; kendi yok oluşumuz dışında her şeyden. (Gassan Kanafani) 

Kanafanı Filistin'in çocukları kitabında vatanlarını kaybeden insanların kederini çocukların gözünden okura aksettiriyor. Toplam on sekiz kitap ve Filistin mücadelesi üzerine yüzlerce makale kaleme alan Kanafani otuz yedi yaşında iken Mossad'ın düzenlediği bir suikasta kurban gitmiştir. 

  John Berger Gassan Kanafani'nin bir hikâyesini okuyor. http://www.youtube.com
 

Gassan Kanafani'nin Filistin'i

http://m.yenisafak.com

Filistinli yazar Gassan Kanafani, dünyanın geri kalanında çokça ve yalnızca rakamlarla anlaşılmaya çalışılan Filistin'in hikayesini anlatan sahici bir ayna. Neslihan Demirci, Kanafani'nin hem yazdığı hem de bizzat yaşadığı hikayeyi etkileyici bir dille anlatıyor.

Neslihan Demirci | 01 EYLÜL 2014, 21:14

'Koca kamyon, yolcuları ile beraber onların hayallerini, zihinlerinden atamadıkları ailelerini, umutlarını ve hırslarını, sefaletlerini ve umutsuzluklarını, güçlerini ve zaaflarını, geçmişlerini ve geleceklerini de taşıyordu; müphem bir kadere açılan devasa bir kapıya doğru itiliyorlarmış gibiydiler.' (G. Kanafani, Men in the Sun'dan)

Filistinli yazar Gassan Kanafani'nin 1962'de kaleme aldığı Ricalü'ş- Şems adlı uzun hikayesinden alındı bu satırlar. Vicdan sahibi tüm gözlerin Filistin'e çevrildiği şu günlerde o topraklarda yetişmiş bir yazardan sayfalar aralamak, yürek ağrımızı teskin etmek bir yana, 'görünmez ellerin' ne çok 'değer'i gaddarca çaldığını tekrar hatırlatarak bütün şiddetiyle bizi sarsıyor, silkeliyor.

Dilimize Güneşteki Adamlar diye aktarabileceğimiz eseri, 6 kısa hikayeyle beraber Men in the Sun and Other Palestinian Stories başlığı altında İngilizceye Hilary Kilpatrick çevirmiş, kitap İngiltere'de 1998'de, Amerika'da 1999'da basılmıştı.

1936'da Filistin'de doğan Gassan Kanafani, ülkesinden uzakta geçen ve genç yaşta bir suikastla noktalanan hayatında çok sayıda eser vermiş, Arap edebiyatının öncü kalemlerinden bir aktivist ve yazar. İsrail'in kurulduğu ve Filistinliler için 'En-Nekbe' (felaket) günü kabul edilen 15 Mayıs 1948'den itibaren yüzbinlerce Filistinli'nin mülteci durumuna düştüğü dönemde ailesiyle beraber önce Lübnan'a, sonra Suriye'ye göç ederler; yazar, lise ve üniversite eğitimini Şam'da tamamlar. İşgal altındaki ülkelerinden sürülerek mülteciliğe mecbur edilmiş bir milletin travmasını hissederek geçen çocukluğunun sonrasında, insanlarının özgürlüğü için kalemiyle savaşmaya adar kendisini. Şam, Beyrut ve Kuveyt'te üniversitelerde hocalık ve gazetecilik yapar. 1967'de Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin kurucuları arasında yer alır. İlkin Arap Milliyetçi Hareketi'nin aktif bir üyesiyken Marksizme ve George Habaş'ın sosyal devrimci görüşlerine dümen kırar. Kanafani 1972'de henüz 36 yaşındayken Beyrut'ta arabasına konulan bombayla öldürülür.

Romanları, hikayeleri ve tiyatro metinleriyle Arap edebiyatına modern kimlik kazandıran bir kilometre taşı kabul edilen yazarın dilimize çevrilen tek eseri, Filistin'in Çocukları, Hayfa'ya Dönüş ve Diğer Hikayeler başlığıyla yayınlandı. (Otonom Yayıncılık, 2010)

Kitaba ismini veren Güneşteki Adamlar, buruk bir yol hikayesi, bir novella. Filistin'in işgalinden sonra kendi topraklarında nefes alma hakkı gaspedilmiş insanların daha yaşanabilir bir hayat umuduyla kaçak göçmen olarak Kuveyt'e ulaşma çabasını konu ediniyor. 1958 yılında Basra'da geçen hikayede ikisi genç, biri yaşlı üç kişinin, bir su tankerinin boş su tankı içinde, Ağustos güneşi altında çölden geçmeye çalışırlarken yaşadıkları trajedi dile getiriliyor.

Kanafani'nin eserlerinde, farklı Arap ülkelerinde sürgünlerle geçen hayatının izleri sürülebilir. Güneşteki Adamlar da Lübnan'da haftalarca evden çıkamadığı bir dönemin meyvesi. Hikayedeki sahici klostrofobik atmosferi bu mecburi ev hapsinin yansıması olarak okumak mümkün.

Kanafani, eserlerinde çoğunlukla Filistin'de sürgit yaşananları bir varlık sorunu düzleminde ele alıyor. Mevzunun ağırlığı nispetinde gerçekçi bir yaklaşım sergilerken, bir milletin yaşadığı bunalımın kendi muhayyilesinde bıraktığı tortuyu siyasi malzeme yaparak heba etmiyor, estetik düzlemde ebedileştiriyor. Yazarın birçok hikayesinde iki ucu da zehir tadındaki kalmakla gitmek ihtimalleri arasında salınan karakterlere rastlıyoruz. Kendilerine sil baştan bir gelecek kurmak için mücadele veren üç Filistinli'nin hikayesi de diyebileceğimiz metin, iki katmanlı bir okumaya tabi tutulabilir: Kitabın çevirmeni H. Kilpatrick'in tespitleriyle, bir yandan 'vatanlarını geri kazanmak yerine maddi anlamda kendi güvenliklerinin peşine düşmek şeklindeki zaaflarının tezahürü', öte yandan 'bu mağdur halkın mülteci kamplarının tahammülü aşan havasızlığında boğulmalarına göz yuman Arap liderlerinin gamsızlıklarına yönelik bir taşlama'.

İNSANI GÖREN HİKAYELER

Yazar, hikayesi ilk yayınlandığında kendi halkını temsil eden karakterlerin trajik sonu sebebiyle pekçok eleştiriye maruz kalmış. Halbuki hikaye, Filistin meselesiyle ilgili politik bir söyleme saplanıp kalan kuru bir edebiyattan çok daha ötesini va'dediyor. Her bir karakterin, canları pahasına da olsa, mütevazı hayallerinin peşinde yol alırken geçmişleriyle hesaplaşmaları usta-işi bir teknikle okurun kucağına bırakılmış. Yol, çöl, toprak, su, su tankı yazarın elinde paha biçilmez sembol, metafor ve imgelere dönüştürülmüş. Çöl, sürgüne hüküm giyen Filistinlilerin her daim geçmek zorunda bırakıldıkları ateş çemberi, hikayede geçtiği şekliyle, sonunda ya cennete ya cehenneme ulaştıran sırat köprüsü.

Güneşteki Adamlar, bir sınır hikayesi aynı zamanda. Orta Doğu edebiyatında sınır mefhumunun çok hayati bir anlam dairesi var. Sınır, arada kalmışlığın sembolü. Kavuşma çizgisi değil, ayrılığın işareti. Sınırın gerisinde kalan sefalet, aşağılanma; ötesinde de değişmiyor çoğu kez, bu sefer sürgünlüğün utancı ve ezikliğine geliyor sıra. Mülteciler için hayat döngüsü sınırda devam ediyor; doğuyorlar, evleniyorlar, ölüyorlar.

Eser, 1973'de Suriye'de Al- Makhdu'un (The Dupes) ismiyle beyazperdeye aktarılmış. Direniş hareketinin ivme kazanmasıyla esen umut rüzgarlarından nasibini alan film, kitaptaki olay örgüsünden farklı, umuda göz kırpan bir sonla bitiyor.

Kitapta yer alan Hüzünlü Portakallar Ülkesi, Mezardaki El, Ümmü Sa'd, Şahin ve en sonundaki Gazze'den Mektup, yazarın kısa hikayedeki maharetinin en iyi örnekleri olarak ilgiyi hak eden metinler. Kanafani kitaptaki bütün hikayelerinde Filistin'in rakamlara hapsedilmiş gerçekliğinin insan teki üzerinde bıraktığı etkileri sağlam metinlerle okuruna aktarıyor. Önümüzde duran, Zarifoğlu'nun şiirindeki imtihan kağıdımız: Filistin. Okunmayı bekliyor.
 


 

DEVRİMCİ EDEBİYATÇI OLARAK GASSAN KANAFANi…
 
http://www.solplatform.biz/

Kanafani, direnişinin edebiyatını araştırırken, bilimsel bir araştırma olarak yaklaşmak gerektiğinin bilincindeydi. Sadece edebiyat olarak ya da kültür olarak da yetinmemek gerektiğini biliyordu. 1919’da İngilizlerin işgali altında bulunan Filistin halkının direnişi ve özellikle 1936’da “1936 devrimi sorunu” altında yaptığı uzun araştırma/okuma niteliğindeki kitapları devrimci insanların dikkate almaları gerektiğini ve FHKC’nin içinde okutulması/eğitilmesi ve tartışılması gerektiğini bir ilke olarak koydu. FHKC’nin ilk genel kurulunda ve programında yer almasını üstüne basa basa savundu.

Filistin tarihini sorgularken doğru ve bilimsel saptama yapmak gereğini şiddetle savundu, tarihi yazılmamış ya da saptırılmış olarak -ki, normal bir sonuç bu, bir ülke işgal altında uzun bir süre içinde yaşarsa 1919–1948- O dönem işgalciler tarafından ya geçiştirilir ya da saptırılır. Neden 1936’da İngilizlere karşı direnişin doruk noktasına geldiği belirtilmez. İngilizlere karşı dünyada ilk defa ve rekor düzeyde  tarihe geçen 6 aylık bir genel grev vardır bu tarihte Filistin’de.

Bu süre içinde grevi başlatan ve önderlik yapan İzzeddin El-Kassam (şu anda HAMAS’ın askeri kanadının adı buradan ilham almıştır) bir cami imamıydı ve Filistin toprağının kutsal olmasından dolayı, halk İngilizlere karşı bu imama sadık kalıp takip etmiştir. Yine aynı lider  İngilizlerle oturup anlaşarak grevi bitirmiştir. Sonrasında ise anlaşma yaptığı işgalci İngilizler tarafından sınırdışı edilmiştir. Filistin halkı 1919-1948 tarihleri arasında İngiliz işgali altında yaşamış ve bu uzun süre boyunca direniş göstermiştir.

Bu direnişin neden başarılı bir sonuç getirmediğini – bunca kitleyi arkasına almış olmasına rağmen (Filistin halkının tümü diyebiliriz!!) ve halkın tamamına yakını genel grevin olduğu 6 ay boyunca hiçbir ticaret yerini açmamasına rağmen- şehirlerde, kasabalarda, köylerde, Filistinlilerin dillerinde, hikaye, şiirler, halk müziğinin zengin bir tablo oluşturduğu halde ve neden bunca acıya rağmen başarılmamış olmasını, Gassan Kanafani basit ama aynı zamanda derin bir saptamayla işaret etti; din, feodalizm ve gerici Arap liderlerinin rolü.

Yazdığı araştırmalarda ve eserlerinde hem zengin direnişin izlerini, hem de başarısızlığı ve bunun bilimsel nedenlerini ele aldı.

“Kör Adamla Sağır Adam” hikâyesinde topluma zeki ve derin bir yaklaşımda bulunuyordu, halkın hurafelere inancını ve dini farklı bir ele alışı vardı. O hikâyede iki adamın toplumun zorlamasıyla “ermiş” sanılan bir şeyhin türbesinde buluştukları anları ve aralarında geçen konuşmaları anlatıyordu: “Sağır olan, kör adama neden oraya geldiğini sorar bağırarak. Kör adam anlatmaya başlar ama sağır olan onu duyamayacağını söyler. Çünkü kendisi sağırdır. Kör adam işaretle ailesini ve çalıştığı iş yerini anlatır, -fırın işçisi olarak çalışmaktadır- sonra kör sorar işaret diliyle sağırın neden geldiğini, bağırarak da olsa anlatır; Birleşmiş Milletler’in insani yardım kuruluşunda çalıştığını ve sağırlığın tek güzel tarafının, o azıcık yardımı alabilmek için insanların oluşturduğu kalabalık selinin sesini duymamak olduğunu söyler.

Zorla ve işaret diliyle ona buraya gelmesinin, ailesinin tekrar işitme hissine kavuşacağını ısrarla anlatmalarından kaynaklandığını belirtir. Ermiş kişinin kendisinin mezarının başındaki ağaçta yüzünün belirdiğini ve herkesin bundan medet umduğunu ve herkesin hastalığını iyileştirdiğini – tıpkı kendisininki gibi- gelme nedenini de anlatır kör olana. Kör ona sorar: “Peki ne görüyorsun orada?”. Sağır olanı pek net göremediğini söyler. Kör adam; gel omzuma çık diye teklif eder, sağır kabul eder ve gülmeye başlar. Kör olanı ne gördüğünü sorar merakla, sağır dur bir dokunayım der ve alaycı, gür, keskin bir sesle mezarda haykırır: “Sadece mantar… Sadece mantar…”

Kör adamla sağır olanı, ikisinin birleşiminin bir tam adam ettiğini topluma işaret eder; özürlülüklerini tamamlayarak, böylece uzun ve sağlam bir dostluk kurarak, topluma karşı batıl inanışlara karşı, işgale karşı direnişin içinde yer alır. Bu kısa hikâyeyle farklı bir bakış açısı yakalar Gassan Kanafani.

İkinci büyük damgayı ise Filistin Halk Edebiyatında 1948’de İsrail tarafından işgal edilen topraklarda yetişen Filistinli edebiyatçıların eserlerine dikkat çeken devrimci/edebiyatçı olarak Filistin tarihinde yer aldığında vurur. Ciddi araştırmalar yapar, sadece bununla da yetinmez, orada halkevleri, kütüphaneler ve FHKC’nin kollarına bağlı olan gazete, dergi ve kültürel yayınlara maddi manevi destek sağlanmasını kendine görev bilir. Bu şekilde orada yetişen ve Filistin kimliğiyle bütünleşen edebiyatçıların ve Filistin halkının dünya tarafından tanınmasını sağlar. Çünkü Filistin’in 1948 işgali altında, Filistin edebiyatında önemli rol oynayan ve tarih niteliğinde eserler yazan bir nesil vardı .

Bunlardan birkaçı dünya ve Arap edebiyatında önemli rol oynadı; Mahmud Derviş, Samih El Kassem, Leyla Tokan, Tevik Zeyad…

Toplam 18 kitap yazan Kanafani kültür, politika ve Filistin halkının mücadelesi üzerine yüzlerce makale kaleme aldı. Eserleri 20 dile çevirilmiş olmasına rağmen Türkçe’ye çevirilmiş henüz bir kitabı bulunmamakta.  Filistin edebiyatının önemli bir yere sahip olan Kanafani, Arap edebiyatının modernleşmesinde önemli bir etkisi oldu. Kitapları genellikle Filistin ve Filistin halkı üzerinedir ve sık sık mülteci olarak özgün tecrübelerinden bahsetmektedir.

 


Filistin'in çocukları
Ghassan Kanafani

http://seyyran.blogspot.com.tr

Bildiğimiz tek şey, yarının bugünden daha iyi olmayacağı ve nehir kıyısında, asla gelmeyecek bir gemiyi özlemle beklediğimiz. Her şeyden koparılma hükmünü giydik; kendi yok oluşumuz dışında her şeyden.

... Sen oğlun için endişelenirken, o dağ taş için endişeleniyor.Bu baş belası çocuk!

... Burada hiç erdem yoktu.Bilirsiniz. Bu, farklı bir sorundu ve tek erdemin etrafında dönüyordu: beş sterlin.

... Ben bir adım ettığımda, bizi birbirimizden ayıran şeylere dikkat ederek o da bir adım atıyordu. ...

...Utanç, yenilgi ve yıkıntılarla dolu olan o yerde, sözcüklerin, hikâyelerin ve matemin yankılarını duyan, dinleyen bir kulaktan başka hiçbir şey yoktu.

... Bizim için, senin ve benim için Filistin sadece, anıların tozlarının altına gömülmüş bir şeyi aramak demek.O tozların altında ne bulduğumuza bir bak. Daha fazla toz.

 

Filistin'in Çocukları

Anenduringromantic
http://anenduringromantic.wordpress.com/

‘We make it smaller so we can fill it with happiness': Kanafani, ‘Palestine’s Children’ Here is another collection of short stories by Ghassan Kanafani. As the name suggests, these stories are about Palestine (the lost homeland, the occupation, the struggle and all these things at once) as seen predominantly (but by no means exclusively) through the eyes of children; childen attempting to shape their world, and themselves being shaped – and sometimes destroyed, both physically and in other ways – by a conflict that has become a background fact of existence, seemingly as eternal and immutable as nature itself.

Palestine’s Children sees Kanafani employ many of the themes – and techniques – that he normally uses to striking effect. The Slope, the opening story of the book, is similar in many ways to that profoundly disturbing novella, Men in the Sun. Here, the doomed journey across the desert is replaced by a child telling a story in class: a clearly made-up story about his father, a shoemaker, who is so engrossed in his task (attempting to earn enough money to send his children to school) that he allows himself to be suffocated to death under the fruit and nut peels thrown down upon him by the rich man’s family that resides above his workplace. The simple story, absurd and unbelievable even as fantasy (and dismissed by the headmaster as such) is of course a savage commentary upon the refusal of the Palestinian people (until the first intifada) to resist the ocupation, and carry on with their lives as though nothing had happened. It is, in fact, the absurdity of the story that drives the message home. Who wouldn’t notice fruit peels raining down upon his head? Precisely he, Kanafani seems to be saying, who wouldn’t notice being roasted to death inside a truck (Men in the Sun) – or he who doesn’t notice his country being taken from him beneath his very nose. Or he who tells a young boy, in another story, with that characteristic fatalism:

‘… listen, Mansur. This generation is an accursed generation. You have to know that from the beginning.’

Or in another story where every paragraph accounting episodes in the struggle is punctuated by either ‘but that is besides the point’, or ‘but that is also besides the point.’
–
Perhaps the most powerful series of stories in the collection track the lives of two brothers: Quassim and Mansur. Born to a Palestinian villager, the elder is educated, becomes a doctor in Haifa and is involved with a Jewish woman, while the younger joins the fidayeen. Incidenta run in parallel. Just as Mansur has left from home, without informing his father, to join an attack upon a British-held citadel, Quassim is breakfasting in Haifa:

‘Doctor Quassim looked out at the houses of Haifa stacked at the foot of Mount Carmel and the stony field stretching off towards the port. All of it was exposed to the barrel of the gun set up on the roof of the house. He didn’t quite recall the details of the story which he had read that morning about the two Arabs who had been killed by bullets from some far-off gun, or whether the incident had occurred near this very region.’

This is strongly reminiscent of Camus’ ‘Mother died today; or maybe yesterday. I don’t know.’ And indeed, Palestine, and all that it stands for, is a distant strangeness to Quassim, who appears to be more at home in an alien society. As the fighting intensifies around Acre:

When he [Quassim] raised his head, something appeared in front of him. Through the pale blue mist were the domes and rooftops of Acre. At the same time he remembered Majd al-Kurum [his home village]. It seemed distant to him, an ambiguous distance not unlike oblivion.

And in turn, to Palestinian eyes, Quassim has become a stranger. He’s a stranger to his father, when he returns home to the village for a visit, and refuses to settle there as a doctor, preferring instead to continue to advance his career in Haifa, now Israeli territory. His father reacts naturally by thinking ‘at least there’s the other one [son]‘ – and yet, like most of Kanafani’s characters, subtle, complex and multi-layered, we cannot simply dismiss Quassim as a fifth columnist or a traitor to his people. Because of his own awareness of a fractured being in a fractured land living in a fractured time, it is difficult not to sympathise with Quassim somewhat, not least because we can so easily see parts of ourselves in him. Speaking with Eva, the Jewish woman with whom he is living, Quassim is careful ‘lest the conversation approach limits which were too uncertain for him.’ But that of course requires an awareness of the uncertainty. And it also calls forth this profound insight:

‘…there are a lot of things I didn’t tell you, and a lot of things that you don’t tell me. We make our world smaller with our hands in order to force outside its limits everything that has nothing to do with us. We make it smaller so we can fill it with happiness.’

So Quassim is aware of his own escapism, aware of what motivates it, struggling between forcing oblivion upon himself and the pull of his own intelligence the other way. Isn’t that so very true of all of us as well, even though we are lucky enough not to be faced with alternatives as stark as he is, that put his moral and intellectual abdication into sharp relief?

And all this while, Mansur walks around with a gun that is far too big for him to handle, getting into all kinds of scrapes, close to death always, but somehow with that inexplicable aura of child-like indestructability (ironically enough, he reminded me of Little Gavroche. The contrast is vivid and brutal, and not simply between the quiet morning of Haifa and the hail of bullets around the citadel.
–
Kanafani uses a number of different techniques to convey a sense of the incommunicable: the singularity and particularity of the Palestinian experience under occupation. In The Child Goes To the Camp, for instance, we have this refrain:

‘… it was war time. Not war really, but hostilities, to be precise… a continued struggle with the enemy.’

‘I tell you it was a time of hostilities… you don’t know how a fighter runs between shots all day long…’

‘It was a time of hostilities. I tell you this because you don’t know. The world at that time had turned upside down. No one expected any virtue. This would have seemed too ridiculous.’

The story itself involves a bizarre set of circumstances that involve finding a five pound note in a refugee camp, and its subsequent fate – bizarre enough to be surreal. But that is the point – this time of hostilities, as the narrator repeats, has simply overturned nomos - any kind of structure or order that we are accustomed to cut up our world with; and accordingly, the creatures that inhabit it have passed beyond our judgment of their actions. Ironically – again – I was reminded strongly of Primo Levi’s account of the Lager in Auschwitz in If This Is A Man, and his repeated exhortations to the reader cautioning him against judging human action in an environment that was alien beyond comprehension. Because, as the narrator reminds us at the end, ‘It was a time of hostilities. You won’t understand.’ Because we can try to imagine, but we cannot hope to understand.
–
I’ve blogged earlier about Mahmoud Darwish’s poem about Gaza, and Kanafani’s own story about Gaza, here. The story Guns in the Camp takes up this theme in more detail, bringing out through fiction what Frantz Fanon makes explicit in The Wretched of the Earth: that on occasion, political violence is the only method by which a subjugated, brutalised and humiliated people can regain their humanity and agency. Guns in the Camp is about the transformation of Abu Saad from a grumpy, ill-tempered man, quarelling ‘with his own shadow’, to a warm-hearted, generous neighbour. The reason for this transformation is described, with moving pathos, by his wife:

‘What could Abu Saad do except lose his temper and take it out on the people and on me and on his own shadow. Abu Saad had been crushed. Crushed by the poor, crushed by the victors, crushed by the ration card, crushed under a tin roof, crushed under the domination of the country… what could he do? Saad’s going [to the military struggle] restored his spirits and that day he was a little better. He saw the camp in another way. He lifted his head and began to look around. He looked at me and he looked at his children differently. Do you understand? If you could just see him now, strutting around like a rooster. He can’t see a gun on a young man’s shoulder without moving aside and caressing it, as if it were his own gun that had been stolen and he had just now found it again.’

And indeed, at the end of the story, Umm Saad expressly compares the situation to a blooming grapevine. Fanon, I think, would have nodded in appreciation at the accuracy of the metaphor.
–
Symbolism is a staple feature of Kanafani’s work. I’ve written about it before, both in Returning to Haifa and Men in the Sun. Symbolism – poignant, powerful, synecdochic – little incidents and things that speak of so much more. Thus, when one of his young revolutionary fighters strays too close to an explosion, and loses his hearing, it isn’t just an unfortunate tragedy of war. No, it is another attack upon the inculcated culture of defeat that Kanafani is so concerned to undermine, as he makes this story about something far beyond the misfortune of the individual soldier, even while remaining within the confines of his own life story, the story told by his comrade to his uncomprehending uncle:

‘… for a long time he lay on his shabby bed and all that while he listened to the endless stories. Stories about old men and mothers and children. Fear and shame and lamentation. Helplessness and loss. Surrender. The uncles’ stories, about wisdom and circumstances. For four years he listened. He listened a lot, a whole lot. Inv everything he listened to, there was one truth, and that was that his sister had run away from home. She was lost. I tell you, he listened a lot, a whole lot. Inv that place filled with shame and defeat and ruin, there was nothing but an ear to hear, to listen to the echoes of words and stories and lamentation which couldn’t destroy even a single fly, couldn’t even bury one truth. His sister was gone.

Now Hamid has decided to stop listening…‘
–
And, in the midst of such expressly political fiction, Kanafani never loses his brilliance as a writer, especially, an imagist of great power. Not only are the images vivid, but they accentuate the impact of theme and content sharply. On going deaf, Hamid hears only ‘mountains of steel collapsing‘ – fitting, for a revolutionary making his life among guns and tanks. Or, for memory and forgetting:

‘The image of his mother fell out of his head and shattered and the pieces and splinters of it were strewn about.’

Or again:

‘….the words dispersed around him in the same way as a drizzling rain disperses when it encounters a powerfully gushing torrent.’ As an immediate precursor to tragedy, this particular contrast between tranquil, pastoral evening scene and what is to come is almost unbearable:

‘…he began to blow into it [the pipe] an air of injured rebuke, of an eternal lover. He might have lived in any one of the villages scattered like the still stars throughout the land.‘

And perhaps the most fitting image for the land of Palestine: ‘…the fields wandered off to the left, undulating with bloodstained green.’
–
Ghassan Kanafani was assassinated by a car bomb at the age of 34. By all accounts, the Palestinian national movement lost one of its great representatives and spokespersons. As a reader, I think the loss to world literature was equally irreparable.


Ghassan Kanafani...

Özgür Gündem - Necati SÖNMEZ - 20.08.2014

Filistin’in güçlü kalemi Ghassan Kanafani, hayatının son cumartesi gününe (elbette, son olduğunu bilmeden) sevdikleriyle birlikte uyandı. Balkonda Türk kahvesi içerlerken onlara bir dolu şey anlattı, kızkardeşiyle Filistin’deki çocukluk günlerini andılar. Evden ayrılmadan önce, oğlunun elektrikli trenini tamir etti. Sonra evdekilerle vedalaşıp yeğeniyle birlikte kapıdan çıktı. Pek sevdiği Lamees’i Beyrut’un merkezine bırakacaktı, çoktandır görmediği kuzenleriyle buluşsun diye. Derken, korkunç bir patlama sesi... Takvim 8 Temmuz 1972’yi gösteriyordu. Kanafani 36, Lamees 17 yaşındaydı henüz. The New York Times cinayet haberini “Gerilla lideri Beyrut’taki patlamada öldü” başlığıyla vermeyi uygun buldu.

Mossad’ın arabasına yerleştirdiği bombayla paramparça edilen Ghassan Kanafani, hayatı boyunca eline silah almamış bir yazar, sanatçı ve direnişçiydi. Yazdıklarıyla Arapça edebiyatın en usta kalemleri arasında yerini çoktan almıştı. Filistin kimliği üzerine yazarken, “Sonraları Filistin’i insanlığın bir simgesi olarak görmeye başladım” diyecekti. “Filistinlilerin acılarını betimlerken, onları dünyanın dört bir yanındaki acıların bir sembolü olarak sunuyorum.” Ghassan ve Lamees’i havaya uçuran İsrail devleti, bugün hâl⠑terörle savaşıyor’. NYT da, kısa bir süre önce Gazze’de iki binden fazla insanın katledilmesinde yaptığı gibi, Filistin’e dair haberleri aynı filtreden geçirmekten geri kalmıyor.

Kanafani’nin “Güneşteki Adamlar” (Rijal fi ash-Shams) romanından, Mısırlı yönetmen Tawfiq Saleh tarafından uyarlanan “Aldatılmışlar” (Al-Makhdu’un, 1972) adlı olağanüstü film, Mahmoud Darwish’ten bir alıntıyla başlıyordu: “Babam bir keresinde demişti ki: / Yurdu olmayan insanın / yeryüzünde gömülecek yeri de yoktur. / Ve terkedip gitmemi istemedi.”
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!