James Joyce Dublinliler
James Joyce

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

27.04.2011

 


  Editörün Notu http://www.sparknotes.com/lit/dubliners/study.html Dubliners üzerine bir çalışma
http://www.robotwisdom.com/jaj/dubliners/ James Joyce ile ilgili pek çok link
http://us.penguingroup.com/static/rguides/us/dubliners.html Kitap kulüpleri için bir klavuz
 
  James Joyce
 
http://www.insanokur.org
Dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Joyce’un bütün eserlerinde, İrlanda ve Dublin, esin kaynağı olarak, özellikle insanlarıyla öne çıkar. İlk önemli eseri Dublinliler’de İrlanda’nın ruhsal tarihinden kapsamlı bir kesit sunan Joyce, sevgili şehri Dublin’e çocukluk, gençlik, olgunluk ve toplumsal hayat düzeylerinde bakmış, şehrinin ruhsal yoksulluğunu sergilerken ilginç bir yazı kuramı oluşturmuştur. Joyce yaşanan gerçekliğin özüne varmada, önemsiz gibi görünen sıradan yaşantıları ve bunlardaki ayrıntıları ustaca düzenleyerek, derinlerde yatan önemli sorunlara göndermeler yapar.

Bu hikâye kitabının, başka birçok hikâye kitabından farkı, değişik esinlemelerle yazılmış hikâyelerin bir araya getirilmesinden oluşmasıdır. Bütün hikâyeler arasında tematik bir ortaklık ve gelişme vardır (...) “Dublinli olma” hali gibi bir tema çerçevesinde bakıldığında bu özellik çarpıcıdır.

MURAT BELGE

Zola’nın metni bir babanın elimizden tutarak bize “Bak şu binaya ve düşün,” demesine benzer. O binanın anlamını belki apaçık söylemez, ama sezdirir. Joyce’un metni ise bizi, o binanın duvarına çarptırır. Metin uzaktan gülümseyerek bakar ve karşısında yapayalnız kalırız. ORHAN PAMUK

http://www.karakutu.com/

James Joyce:

Dublinliler

İrlanda'da milliyetçi ve bağımsızlık sloganlarının yayıldığı ve siyasetin sertleştiği bir ortamda yetişen Joyce, birçok farklı ideolojinin kesiştiği bir noktada durmuş ve hikâyelerinde bu ideolojileri yansıtmıştır.

Eserleri önemli olmasına rağmen, kullandığı anlatım teknikleri ve dili nedeniyle ortaya çıkan okuma zorluğu James Joyce’u ürkütücü bir yazar haline getirir.

Bunlara bir de bir de eserleri hakkında sürüp giden tartışmaların teorik soğukluğunu eklemeliyiz. Sıradan okuyucu için Joyce külliyatına başlamak, sanki bir deney labaratuvarına girmek gibi gibidir. Oysa geçen günlerde yeni bir edisyonla yayımlanan iki kitabı, ‘Dublinliler’ ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ kitaplarını elinize aldığınızda çekinilecek bir zorluk olmadığını fark edeceksiniz.

On beş hikâyeden oluşan ‘Dublinliler’, bütün hikayelerin ortak bir tema ve kurgusal bir sıralama gözetilerek yazılmış olması nedeniyle bir roman olarak algılanabilir. Hikâyelerden yer alan kişi ve karakterlerden çok Dublin’in romanıdır bu. Zaten Joyce da ülkesinin ruhsal tarihinden kesitler vermeyi amaçladığını ve bunun için Dublin’i ele aldığını söylemişti. Daha sonraki romanlarında da aynı temayı yineleyerek yüzlerce sayfalık bir Dublin ya da İrlanda destanı yaratmayı bildi, ne var ki oldukça karamsar bir destandı anlattığı... Kitapta yer alan hikâyelerini çocukluk, gençlik, olgunluk ve toplum hayatı olarak dört değişik bakış açısıyla oluştururken, son hikâyesinin adını da ‘Ölüler’ koymuş yazar. Aslında ölü olmaklık hali Dublin özelinde İrlanda’nın tamamına yayılan maddi, manevi, ruhsal ve düşünsel yoksulluğu işaret ediyor. Daha ilk hikâyede çıkıyor karşımıza tutsaklık, hareket özürlülüğü, başarısızlık ve ölüm kavramları; hikâyeden hikâyeye varlıklarını anbean hissettiriyorlar.

Joyce, ‘yaşayan ölüleri’ anlatıyor

 
İrlanda gerçeğini yansıtabilmek için sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatmaya girişen Joyce’un başarısı sadece insan ve toplum gözlemlerinden değil, bu insanları eşya, mekân ve toplumsal hayat içerisinde çok zengin ayrıntılarla tasvir etmesinden geliyor. Onun imgelerle yüklenmiş şiirsel dilinde evler, odalar, yiyecek ve giyecekler, kentin sokakları öylesine donuk renklere bürünüyor ki, hiçbir hayat pırıltısı canlanmıyor gözümüzde, ‘yaşayan ölüleri’ anlatıyor sanki Joyce. Son hikâye ‘Ölüler’, evli bir kadının çok eski bir anıyı, kendisine açık genç bir adamın ölümünü hatırlaması üzerine başlayan duygusal etkilenmeler üzerine kurulu. İlk on dört hikâyeye serpiştirilen simgelerin hemen hepsinin yer aldığı ‘Ölüler’de toplumun duygularının mekanikliğini, sıradanlığını ve donukluğunu vurguluyor.

İrlanda’nın ruhu

‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde ‘Dublinliler’de birçok karakter üzerinden yakalamaya çalıştığı boğuculuk tek bir karakter özelinde işlenmiş. Romanın kahramanı Stephen Dedalus, genç bir sanatçı adayı. Hikâye, Stephen’in çocukluğundan yirmili yaşlarına kadar geçen hayatını anlatıyor; ama anlatılan olay ve olgulardan ziyade zihinsel yaşantısı. Joyce’un iç monolog ve bilinç akışı tekniğini kullandığı hikâye boyunca kahramanın kimi zaman çocuksu, kimi zaman akılcı, kimi zaman gerçeküstü hayallerle dolu merceğinden izliyoruz etrafını kuşatan dünyayı.

Görev ve suçluk duygularıyla bastırılan yaşam enerjisi, özellikle ilkgençlik yıllarında sürekli çelişkiler içine düşürecektir Stephen’i. Cinselliğe atılan ilk adımın sancılarını çekecek, günaha girmek korkusu ile hayatını dilediği gibi yaşamak arasında bir denge kurmaya çalışacaktır. Söz konusu çatışmaları aktarırken anlatısının zirvesine ulaşıyor Joyce; İrlanda’da milliyetçi ve bağımsızlık sloganlarının yayıldığı ve siyasetin sertleştiği bir ortamda yetişen Joyce, birçok farklı ideolojinin kesiştiği bir noktada durmuş ve “hedefine ulaşmamış ihtirasların, solan anıların ve iktidarsız düşlerin kasvetli bir bağlam içerisinde ölgün ölgün kıpırdanarak çağdaş İrlanda’nın manevi durağanlığını özetlediği“ hikâyelerinde bu ideolojileri yansıtmıştır.

Yeni bir çağın, geçmişin ölü toprağını üzerinden atmak isteyen yeni toplumsal ilişkilerin insanıydı Joyce. Hayatı ve sanatı bu çağa uygun biçimde algıladı. Geçmişin yazma biçimlerinden kopması yeniyi fark etmiş olmasındandır. Maruz kaldığı eleştirilerin tersine bireyi ihmal etmemiştir; aslında tarih ve toplum da anlatısının içindedir hep. Sadece yeni bir algıyla bakar onlara. Şöyle özetleyelim; “Modernizmin sonucunda ortaya çıkan algı ve yaşam tarzı, geçmişin tüm düzenini eşi görülmedik bir biçimde dönüşüme uğrattığından Joyce’un yapıtları modern bir toplumun taslağını sunmakla kalmaz, aynı zamanda modern insanın bütün tinselliğini, eğilimlerini, içgüdülerini, akılsallık ve akıl dışılıklarını da sunar.” Çağdaşı Virginia Woolf’un yorumuyla; “Materyalist romancıların tersine ruhsaldır Joyce, her ne pahasına olursa olsun, haberlerini beyin yollarından gönderen içimizdeki o alevin titreşimlerini aydınlatmayı kendisine amaç edinmiştir.“ Bunu yapabilmek için de tam bir yüreklilikle ona gelgeç görünen her şeyi, ister o gerçeklik havası, ister biçimde akıcılık olsun, yüzyıllardır romancıyı desteklemeye yardım eden işaret direklerinin hepsini hiçe saymıştır.

Şiirle başlamıştı

James Joyce, roman sanatına bakışıyla 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkilemiştir. Kendisinden sonra gelen kuşakları etkileyen, etkileri bugüne kadar uzanan Joyce, akademik çalışmalarda en çok mercek altına alınan yazarlardan biridir. 1882’de İrlanda’nın Dublin kentinde doğmuştu. Katolik bir ailenin çocuğu alarak kilise eğitimi aldı, ancak genç yaşta katolik inancından vazgeçti. Hayatının geri kalan bölümünü bu inançla, daha da genişletirsek İrlanda’nın bireye soluk aldırmayan baskıcı atmosferiyle çatışarak geçirecekti. Dublin Üniversitesi’ni bitirdiğinde yazarlık hayatı da başlamıştı.

Bir ara tıp eğitimi için Paris’e gittiyse de, annesinin hastalığı üzerine geri dönerek Dublin’de öğretmenlik yaptı. Bu sıralarda ilk hikâyelerinin ve romanın hazırlıklarını da yapıyordu Joyce. 1904’te yeniden Paris’e gitti, ardından İtalya’ya Trieste’ye. Trieste’de İngilizce dersler vererek geçimini sağlayan Joyce, ‘Chamber Music’(1907) adlı bir şiir kitabı yazdı ama hiç başarılı bulunmadı.

İlk romanı ‘Stephen Hero’nun akibeti de şiirlerinden farklı değildi. Yayımcı bulamamak bir yana kendisi de yazdığını beğenmemişti; zaten notlarını da imha etti. ‘Dublinliler’ adı altında topladığı hikâyelerini Ezra Pound’un yardımıyla 1914’de Londra’da tefrika halinde yayımladı. ‘Dublinliler’ 1916’da kitaplaştı. Hikâyelerinin ilgi görmesi Joyce’u cesaretlendirecek, ‘Stephen Hero’yu yeniden ele alacak ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ne dönüştürecekti. Bu kitap da benimsenmedi ancak Joyce izleyeceği yolu seçmişti. ‘Exiles’ (1918) adlı oyununun başarısından da etkilenmedi. ‘Ulysses’i tefrika edilmeye başladıktan sonra 1922’de tamamladı. Ancak birçok dizgi yanlışı içeren ‘Ulysses’in aslına uygun halde basılması 1984 yılında gerçekleşti. Ardından ‘Finnegans Wake’ geldi (1939). 1940 yılında Zürih’te öldüğünde geride nicelik açısından az ama nitelik açısından çok büyük eserler bırakmıştı.

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
2011, 295 sayfa, 19.5 TL.
DUBLİNLİLER
2011, 232 sayfa, 14 TL.
James Joyce’un Murat Belge tarafından çevrilen kitapları İletişim Yayınları’ndan çıkmıştır.


 

Bir yazar yetişiyor

18/02/2011

İrlanda'da milliyetçi ve bağımsızlık sloganlarının yayıldığı ve siyasetin sertleştiği bir ortamda yetişen Joyce, birçok farklı ideolojinin kesiştiği bir noktada durmuş ve hikâyelerinde bu ideolojileri yansıtmıştır

A. ÖMER TÜRKEŞ

http://www.radikal.com.tr/

Eserleri önemli olmasına rağmen, kullandığı anlatım teknikleri ve dili nedeniyle ortaya çıkan okuma zorluğu James Joyce’u ürkütücü bir yazar haline getir. Bunlara bir de bir de eserleri hakkında sürüp giden tartışmaların teorik soğukluğunu eklemeliyiz. Sıradan okuyucu için Joyce külliyatına başlamak, sanki bir deney labaratuvarına girmek gibi gibidir. Oysa geçen günlerde yeni bir edisyonla yayımlanan iki kitabı, ‘Dublinliler’ ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ kitaplarını elinize aldığınızda çekinilecek bir zorluk olmadığını fark edeceksiniz.

On beş hikâyeden oluşan ‘Dublinliler’, bütün hikayelerin ortak bir tema ve kurgusal bir sıralama gözetilerek yazılmış olması nedeniyle bir roman olarak algılanabilir. Hikâyelerden yer alan kişi ve karakterlerden çok Dublin’in romanıdır bu. Zaten Joyce da ülkesinin ruhsal tarihinden kesitler vermeyi amaçladığını ve bunun için Dublin’i ele aldığını söylemişti. Daha sonraki romanlarında da aynı temayı yineleyerek yüzlerce sayfalık bir Dublin ya da İrlanda destanı yaratmayı bildi, ne var ki oldukça karamsar bir destandı anlattığı... Kitapta yer alan hikâyelerini çocukluk, gençlik, olgunluk ve toplum hayatı olarak dört değişik bakış açısıyla oluştururken, son hikâyesinin adını da ‘Ölüler’ koymuş yazar. Aslında ölü olmaklık hali Dublin özelinde İrlanda’nın tamamına yayılan maddi, manevi, ruhsal ve düşünsel yoksulluğu işaret ediyor. Daha ilk hikâyede çıkıyor karşımıza tutsaklık, hareket özürlülüğü, başarısızlık ve ölüm kavramları; hikâyeden hikâyeye varlıklarını anbean hissettiriyorlar.

Joyce, ‘yaşayan ölüleri’ anlatıyor

İrlanda gerçeğini yansıtabilmek için sıradan insanların sıradan hayatlarını anlatmaya girişen Joyce’un başarısı sadece insan ve toplum gözlemlerinden değil, bu insanları eşya, mekân ve toplumsal hayat içerisinde çok zengin ayrıntılarla tasvir etmesinden geliyor. Onun imgelerle yüklenmiş şiirsel dilinde evler, odalar, yiyecek ve giyecekler, kentin sokakları öylesine donuk renklere bürünüyor ki, hiçbir hayat pırıltısı canlanmıyor gözümüzde, ‘yaşayan ölüleri’ anlatıyor sanki Joyce. Son hikâye ‘Ölüler’, evli bir kadının çok eski bir anıyı, kendisine açık genç bir adamın ölümünü hatırlaması üzerine başlayan duygusal etkilenmeler üzerine kurulu. İlk on dört hikâyeye serpiştirilen simgelerin hemen hepsinin yer aldığı ‘Ölüler’de toplumun duygularının mekanikliğini, sıradanlığını ve donukluğunu vurguluyor.

İrlanda’nın ruhu

‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nde ‘Dublinliler’de birçok karakter üzerinden yakalamaya çalıştığı boğuculuk tek bir karakter özelinde işlenmiş. Romanın kahramanı Stephen Dedalus, genç bir sanatçı adayı. Hikâye, Stephen’in çocukluğundan yirmili yaşlarına kadar geçen hayatını anlatıyor; ama anlatılan olay ve olgulardan ziyade zihinsel yaşantısı. Joyce’un iç monolog ve bilinç akışı tekniğini kullandığı hikâye boyunca kahramanın kimi zaman çocuksu, kimi zaman akılcı, kimi zaman gerçeküstü hayallerle dolu merceğinden izliyoruz etrafını kuşatan dünyayı. Görev ve suçluk duygularıyla bastırılan yaşam enerjisi, özellikle ilkgençlik yıllarında sürekli çelişkiler içine düşürecektir Stephen’i. Cinselliğe atılan ilk adımın sancılarını çekecek, günaha girmek korkusu ile hayatını dilediği gibi yaşamak arasında bir denge kurmaya çalışacaktır. Söz konusu çatışmaları aktarırken anlatısının zirvesine ulaşıyor Joyce;

İrlanda’da milliyetçi ve bağımsızlık sloganlarının yayıldığı ve siyasetin sertleştiği bir ortamda yetişen Joyce, birçok farklı ideolojinin kesiştiği bir noktada durmuş ve “hedefine ulaşmamış ihtirasların, solan anıların ve iktidarsız düşlerin kasvetli bir bağlam içerisinde ölgün ölgün kıpırdanarak çağdaş İrlanda’nın manevi durağanlığını özetlediği“ hikâyelerinde bu ideolojileri yansıtmıştır.

Yeni bir çağın, geçmişin ölü toprağını üzerinden atmak isteyen yeni toplumsal ilişkilerin insanıydı Joyce. Hayatı ve sanatı bu çağa uygun biçimde algıladı. Geçmişin yazma biçimlerinden kopması yeniyi fark etmiş olmasındandır. Maruz kaldığı eleştirilerin tersine bireyi ihmal etmemiştir; aslında tarih ve toplum da anlatısının içindedir hep. Sadece yeni bir algıyla bakar onlara. Şöyle özetleyelim; “Modernizmin sonucunda ortaya çıkan algı ve yaşam tarzı, geçmişin tüm düzenini eşi görülmedik bir biçimde dönüşüme uğrattığından Joyce’un yapıtları modern bir toplumun taslağını sunmakla kalmaz, aynı zamanda modern insanın bütün tinselliğini, eğilimlerini, içgüdülerini, akılsallık ve akıl dışılıklarını da sunar.” Çağdaşı Virginia Woolf’un yorumuyla; “Materyalist romancıların tersine ruhsaldır Joyce, her ne pahasına olursa olsun, haberlerini beyin yollarından gönderen içimizdeki o alevin titreşimlerini aydınlatmayı kendisine amaç edinmiştir.“ Bunu yapabilmek için de tam bir yüreklilikle ona gelgeç görünen her şeyi, ister o gerçeklik havası, ister biçimde akıcılık olsun, yüzyıllardır romancıyı desteklemeye yardım eden işaret direklerinin hepsini hiçe saymıştır.

Şiirle başlamıştı

James Joyce, roman sanatına bakışıyla 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkilemiştir. Kendisinden sonra gelen kuşakları etkileyen, etkileri bugüne kadar uzanan Joyce, akademik çalışmalarda en çok mercek altına alınan yazarlardan biridir. 1882’de İrlanda’nın Dublin kentinde doğmuştu. Katolik bir ailenin çocuğu alarak kilise eğitimi aldı, ancak genç yaşta katolik inancından vazgeçti. Hayatının geri kalan bölümünü bu inançla, daha da genişletirsek İrlanda’nın bireye soluk aldırmayan baskıcı atmosferiyle çatışarak geçirecekti. Dublin Üniversitesi’ni bitirdiğinde yazarlık hayatı da başlamıştı. Bir ara tıp eğitimi için Paris’e gittiyse de, annesinin hastalığı üzerine geri dönerek Dublin’de öğretmenlik yaptı. Bu sıralarda ilk hikâyelerinin ve romanın hazırlıklarını da yapıyordu Joyce. 1904’te yeniden Paris’e gitti, ardından İtalya’ya Trieste’ye. Trieste’de İngilizce dersler vererek geçimini sağlayan Joyce, ‘Chamber Music’(1907) adlı bir şiir kitabı yazdı ama hiç başarılı bulunmadı. İlk romanı ‘Stephen Hero’nun akibeti de şiirlerinden farklı değildi. Yayımcı bulamamak bir yana kendisi de yazdığını beğenmemişti; zaten notlarını da imha etti. ‘Dublinliler’ adı altında topladığı hikâyelerini Ezra Pound’un yardımıyla 1914’de Londra’da tefrika halinde yayımladı. ‘Dublinliler’ 1916’da kitaplaştı. Hikâyelerinin ilgi görmesi Joyce’u cesaretlendirecek, ‘Stephen Hero’yu yeniden ele alacak ve ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ne dönüştürecekti. Bu kitap da benimsenmedi ancak Joyce izleyeceği yolu seçmişti. ‘Exiles’ (1918) adlı oyununun başarısından da etkilenmedi. ‘Ulysses’i tefrika edilmeye başladıktan sonra 1922’de tamamladı. Ancak birçok dizgi yanlışı içeren ‘Ulysses’in aslına uygun halde basılması 1984 yılında gerçekleşti. Ardından ‘Finnegans Wake’ geldi (1939). 1940 yılında Zürih’te öldüğünde geride nicelik açısından az ama nitelik açısından çok büyük eserler bırakmıştı.

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTRESİ
2011, 295 sayfa, 19.5 TL.
DUBLİNLİER
2011, 232 sayfa, 14 TL.

James Joyce’un Murat Belge tarafından çevrilen kitapları İletişim Yayınları’ndan çıkmıştır.


TÜRKİYE

Çevirmenimiz Nevzat Erkmen
Nevzat Erkmen'i anmadan James Joyce'dan söz etmek olmaz. Beş yılını ayırarak 'çevrilemez' denilen Ulysses'i Türkçeye çevirdi Nevzat Erkmen. Böylece Joyce'un Türkiye'deki temsilcisi olma özelliğini de kazandı. 1998'de ilk kez İrlanda'daki Bloomsday etkinliklerine katılan Erkmen, diğer Joyce çevirmenleriyle birlikte Ulysses okudu. Tabii Türkçe. İki yıl önceden Bloomsday'in 100. yılı için davet edildi, ama bu kez katılamıyor...

Erkmen, Joyce'a olan ilgisini hiç yitirmedi. Geçen sekiz yıl içinde bir Ulysses Sözlüğü hazırladı, yakında YKY'den çıkıyor. Bir yandan da Joyce'un diğer büyük yapıtı Finnegans Wake'le uğraşıyor. Şimdilik bir Finnegans Wake Güncesi hazır sayılır... Eğer Bloomsday'in 100. yılı Türkiye'de de kutlansaydı, star mutlaka o olurdu!

ALMANYA

Yeni bir Joyce biyografisi

Almanya'da da 100. Bloomsday yankı buluyor, geçen günlerde bir James Joyce biyografisi yayımlandı. Jörg W. Rademacher, kitabında James Joyce'un 20. yüzyıl edebiyatında nasıl bir devrim yaptığını, kendi zamanının tabularını nasıl yıktığını, ünlü bir yazarın nasıl yazdığını ve geride bıraktığı yedi kitabını anlatıyor. James Joyce'un sansür ve gelenekler nasıl büyük bir çoşkuyla başa çıktığına dikkat çekiyor. Yazarın, modern Odysseus olarak Paris'te, Roma'da, Trieste'de, Zürih'te geçirdiği; öğretmen, banka memuru ve gazeteci olarak çalıştığı yıllara değiniyor. Yaşamı boyunca parasız bir adam olan Joyce'un ailesinden, arkadaşlarından yardım alarak geçindiğini anlatıyor. Göz hastalığı nedeniyle kendisine kitapları okuyacak birine ve bir sekretere ihtiyaç duyduğu yıllara ve 1941'de İngiliz pasaportlu bir İrlandalı olarak Zürih'te öldüğüne yer vererek kitabını noktalıyor.

•JAMES JOYCE

Jörg W. Rademacher, dtv, 2004, 15 euro. (Die Zeit KulturSommer Mayis 2004 ve www.rejoycedublin2004.com'dan derlendi.) 

 

  Sanatçının bir İrlandalı olarak portresi

http://www.sabah.com.tr/

24.02.2011

James Joyce'un Murat Belge çevirisiyle yeniden yayımlanan Dublinliler ve Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi kitaplarını İBRAHİM ALTAY değerlendiriyor İletişim Yayınları, James Joyce'un Murat Belge tarafından çevrilen iki kitabının (Dublinliler ve Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi) yeni baskılarını yaptı. Bu vesileyle yazarı ve görüşlerini bir kez daha tartışmaya açmakta yarar var. James Joyce, 1882'de İrlanda'nın başkenti Dublin'de doğdu. İrlanda'nın çeşitli şehirlerinde ama en çok Dublin'de yaşadıktan sonra 1904'te Avrupa'ya geçti ve yaşamının kalan kısmını Trieste, Paris ve Zürih gibi Avrupa şehirlerinde geçirdi. 18 yaşındayken dönemin ünlü yazarlarından Henrik Ibsen'in Biz Ölüler Uyanınca adlı oyunu hakkında yazdığı eleştiri geniş yankı buldu. Gençliğinden itibaren yazı işlerinin içinde ve sanat çevrelerinde bulunmasına rağmen, mektuplarını saymazsak, üç roman, bir hikaye ve bir oyun kitabı yazdı. 1941'de öldü.

Eserlerinin değeri sonradan anlaşılan James Joyce'un edebiyat tarihindeki yeri konusunda pek çok eleştirmen benzer düşüncelere sahip. Kitapların çevirmeni Murat Belge iddialı bir tez ortaya atarak 'Joyce'tan önce ve sonra' ayrımının yapılabileceğini söylüyor. T. S. Eliot'un da Belge'den aşağı kalır yanı yok. Joyce'un Ulysses'ini okuduktan sonra Virginia Woolf'a şöyle diyor: "19. yüzyılı bitiren adam." Joyce'un modernizmle ilişkisini anlamak için yaşamda, teknolojide, toplumda modern olmakla sanatta modern olmak arasındaki farkı bilmek gerekiyor. Modern toplumda kurumlar ve ilişkiler, insanı şablonların ve kategorilerin içine hapsolmaya zorlarken, modern sanatçı bu tekdüzeleştirme ve ruhsuzlaştırmayla mücadele ediyor. Tıpkı Joyce'un yaptığı gibi. Yine de anlaşılması kolay bir yazar değil Joyce. Hayatı boyunca göbek bağıyla bağlı olduğu iki değer kümesinden kaçmaya çalıştı: Din ve vatan. Ve fakat ikisini de başaramadı. Joyce'la ilgili yanlış anlaşılmaların temelinde bu mücadelenin yalnızca kaçış gibi görünen yanına odaklanılması yatıyor. Joyce'un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'nde çizdiği kasvetli manastır tasvirleri, yazarın din karşıtı olarak görülmesine neden oldu. Halbuki karşı olduğu şey; Cizvitlerin Katolik toplumunu yukardan aşağıya doğru düzenlemeye çalışan, bireyi önemsizleştiren, baskıcı ve çağdışı eğitim kurumlarıydı. Joyce Katolikliğe değil, kiliseye ve onun geri kalmış, otoriter kurumlarına karşıydı. Nitekim ilerleyen yaşlarında Katoliklikle ilişkisini gözden geçirecektir.

Joyce'un, eserlerinde İrlanda'da yükselmekte olan milliyetçilikten ve aşağılık kompleksiyle kirlenmiş İrlanda ahlakından alayla söz etmesi; onun sadece evrensel değerlerin geçerli ve yeterli olduğu beynelmilel bir dünya arayışında olduğu izlenimini doğurdu. İrlandayı terketmesi bu izlenimi pekiştirdi. Halbuki Joyce'un vatansızlığına dair önerme de dinsizliğine dair olan kadar yanlış. Çünkü Joyce; İrlanda'yı dış dünyaya açmaya çalışırken sarf ettiği çabadan daha fazlasını İrlanda'yı ve özellikle Dublin'i dış dünyaya tanıtırken sarf etti. Bunu da siyasi bir bilinçle, adeta görev belleyerek yaptı. Benzer şekilde; İrlanda'nın siyasi bağımsızlık savaşını önemsemiyor gibi görünürken, kültürel bağımsızlığının temellerini atmak için uğraştı. Kullandığı dili ve önerdiği ahlak sistemini tam da bu amaca hizmet edecek şekilde tasarladı. Ona göre İrlanda'nın özgüleştirilmesi gereken uzvu; ruhuydu. Kendini, "Ahlak tarihini yazmakla ülkemin ruhsal özgürlüğüne ilk adımı attım," diyerek savunması bu yüzden. Joyce'un en önemli özelliklerinden biri, modernizme yönelttiği eleştiriler. Bilinç akışı yöntemini kullanması, Freud'dan ve Bergson'dan etkilenmesi, eserlerini o güne dek bilinen kalıpların dışında vermesi... Joyce'un bütün tercihlerinde 'makine ve beden çağı'yla bir yüzleşme görülür. Ama asıl eleştiriyi sıradan insanların önemsiz gibi görünen hayatlarını ele alarak, onların ruhlarına eğilerek yapar.

DUBLİNLİLER

James Joyce, Dublin'den kaçıp Avrupa'ya sığındı ama içindeki Dublin'den kaçamadı. Paris'te ahbaplık ettiği Arthur Power bu gerçeği şöyle anlatıyor: "Hayatının büyük kısmı boyunca Avrupa'da yaşamasına rağmen bu onun ilgisini çekmiyordu. Hayal gücü her zaman Dublin'e odaklanıyordu." Joyce'un eserlerini anlamak için onun mektuplarına bakmak gerekir. Bu mektuplardan birinde: "Dublin'i seçtim çünkü bu kent bana felcin merkezi gibi geldi," der. Uzağında kaldığı ama kaçamadığı şehir. Dublinliler, Joyce'un anlaşılması en kolay kitabı. Henüz biçim ve üsluba getireceği yenilikleri başlatmamış. Sade bir dille yazıyor. Kitap, Dublin'de yaşayan sıradan insanların hikayelerinden oluşuyor ama bütün hikayelerin asıl kahramanı, şehrin kendisi. Şehir karşımıza bir papaz, bir kasadar, bir yargıç, bir işçi olarak çıkabiliyor. Bütün tasvirlerde ve diyaloglarda onun sesi duyuluyor. Kitaptaki hikayeler birbirinden bağımsız değil. Yazar, Dublin'i adeta bir insan gibi yaşatıyor. İlk hikayelerde Dublin'in çocukluğunu anlatarak başlıyor işe. Sonra gençliğini ve olgunluğunu, en son da toplumsal hayattaki yerini ele alıyor. İlk bakışta son derece önemsiz ve sıradan gibi görünen 'küçük insanların yaşamları'ndan yola çıkarak daha derinlerdeki 'büyük' ve varoluşsal sorunlara vurgu yapıyor.

JOYCE'UN OTO-PORTRESİ

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ise Dublinliler'den iki yıl sonra, 1916'da yayımlanıyor. Eleştirmenler bu kitabı 'yarı' otobiyografik olarak tanımlıyor. Kitabın kahramanı, Joyce'un geçtiği yollardan geçiyor ama yazarın işe muhayyilesini hangi ölçüde karıştırdığı meçhul. Joyce portreye 22 yaşında bir genç adam olarak başlıyor ve ancak 34 yaşında tamamlıyor. Kitabın yazılış süreci yazarın olgunlaşma sürecine paralel ilerliyor. Küçük Joyce (Stephan) genç yaşta ailesinden ayrılıp bir Cizvit okuluna yatılı veriliyor. Acımasız eğitim yöntemleri ve katı disipliniyle bu okul Joyce'a "Sözlerimi karanlık buluyorsunuz. Karanlık bizim ruhumuzda çünkü," dedirtecek tecrübeyi kazandırıyor. Genç sanatçı; karanlıklar ve sonu gelmez koridorlar arasında el yordamıyla ilerleyerek yok edilmeye çalışılan bireysel özelliklerini keşfetmeye ve dogmalarla zehirlenen inanç sorunlarıyla baş etmeye çalışıyor. Joyce'un bu ilk romanı, hikayelerinden daha karmaşık ama sonraki romanlarından daha sade. Bilinç akışı yöntemini uygulamasına rağmen henüz klasik roman tekniğinden kopamamış. Anlattığı hikayeler aracılığıyla yazar aşk, estetik, sanat, dil, din ve ulus hakkındaki görüşlerini açıklıyor. Aralara serpiştirilmiş dualarla, şarkılarla, Latince deyişlerle kitap, bir müzik gibi akıyor. Mitoloji kahramanlarına yapılan atıflarla sembolik bir nitelik kazanıyor.

James Joyce’un gizli metni
 
KEMAL VAROL

James Joyce’un pek bilinmeyen metni Giacomo Joyce, Zeynep Avcı’nın çevirisiyle dilimizde. Öykü ile şiir arasında duran, Joyce’un önceki ve sonraki yapıtlarındaki yönelimlerin tümüne rastladığımız Giacomo Joyce, derinlikli yapısı ve diliyle dikkati çekiyor.

GIACOMO JOYCE,
JAMES JOYCE,
ÇEV.: ZEYNEP AVCI, SEL YAYINCILIK,
66 SAYFA, 7 TL

Jale Parla’nın deyişiyle, “dili kronolojik anlatıya tutsaklığından kurtarıp bir sözcük ya da ifadeyle birkaç zamanı yakalamak iddiasındaki en ünlü modernist yazar” olan James Joyce’un pek bilinmeyen bir yapıtıyla karşı karşıyayız. Ünlü bir Joyce araştırmacısı olan Richard Ellmann’ın da belirttiği gibi, Joyce’un pek az kişinin bildiği yapıtı Giacomo Joyce, Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ile ünlü yapıtı Ulysses arasındaki bir dönemde yazılmış ama yayımlanmamıştır. Daha ilginci, yayımlanmamasına rağmen, çok kısa olan bu yapıt bütünüyle tamamlanmış bir metindir. Öykü ile şiir arasında duran, Joyce’un önceki ve sonraki yapıtlarındaki yönelimlerin tümünün görüldüğü Giacomo Joyce, kısa olmasına rağmen derinlikli yapısı ve diliyle dikkati çekiyor. Tam da Parla’nın tanımında olduğu gibi, birkaç zamanı birden yakalamak iddiasındaki Joyce, bu kitabında hem kendi yaşamının hem de orta yaşın çalkantılarına, tereddüt ve çelişkilerine odaklanıyor.

Yazarın hayatından kesitler

Giacomo Joyce, başkişisinin İngilizce öğrettiği kız öğrencilerinden biri yüzünden yaşadığı sarsıntıları anlatır. Kitaba yazdığı sunuş yazısıyla metni derinlikli bir incelemeye tabi tutan Richard Ellmann, metin ile Joyce’un hayatı arasındaki paralelliklerin izini sürerek Giacomo Joyce’un yazarın hayatından kimi olay ve dönemleri kapsadığını ortaya koyuyor. Ellmann’a göre Joyce, bu metinde kendisini yazıların başkişisiyle özdeşleştirdiğine ilişkin hiçbir kuşkuya yer bırakmaz. Nitekim Giacomo Joyce’un kilit noktalarından birinde, öğrencisine karşı hissettiği duygular başka bir kişinin (karısı Nora’nın) adıyla kesintiye uğrar. Yoğun bir duygulanım anının kesintiye uğratıldığı, roman kahramanının ve dolayısıyla Joyce’un da gerçek düzleme çekildiği sahneler, bu metnin neden yayımlanmadığını da gözler önüne serer.

Giacomo Joyce yok edilmek yerine parçalanıp başka metinlere taşınır. Nitekim kitabın sonunda yer alan notlar bölümünde, Joyce’un bu yayımlanmayan metninin diğer yapıtlarına hangi şekillerde taşındığını gösteriyor eleştirmen Richard Ellmann. James Joyce’un kitaplarında bir kelimenin bile çok ender biçimde tekrar ettiği hatırlanırsa, kendini tekrar etmekten kaçınan yazarın bu metni yayımlamak yerine metindeki cümleleri başka kitaplarına, özellikle de Ulysses ve Sürgünler’e taşıdığı daha iyi görülecektir.

James Joyce’un, Giacomo Joyce’u orta yaşın ertesinde yazdığını ortaya koyuyor Ellmann. Yazarın kendi ruhundaki çalkantıya eş değer biçimde anlatılan olay, Joycevari bir teknikle parçalanarak ucu açık cümlelerle ilerler. Zaman zaman kendi anlamını açık etmek istercesine açılan metin çok geçmeden kendi üzerine kapanarak okurun bu tekinsiz labirentte ilerlemesini bekler âdeta. Öğrencisine hem âşıktır hem de ona acır, hem yaklaşmak ister hem de geri çekilir Giacomo. Onu bu eylemden alıkoyan sadece eşi değildir şüphesiz. Yer yer gerçek bir hikâye olduğu izlenimi yaratan bu metin, kimi zaman da sanki Joyce’un onu, insan yaşamının belirli bir dönemiyle (orta yaş) eğlenmek için yazdığı düşüncesini uyandırır.

Giderek yoğunlaşan düşsel imgelerle iyice kapanan Giacomo Joyce, taşıdığı şiirsel öğelerle dikkati çeker. Ellmann’ın da belirttiği gibi “Joyce’un kullandığı dil zaman zaman salt sevdanın yumuşaklığına değil, [bozgun] bir Shakespeare diline dönüşür”. Metnin başkişisinin yoğun bir göndermeler ağı ve düşsel imgeler arasında gezindiği bölümler giderek etkileyici bir ton kazanır. Bir yandan ileri atılmak istiyordur metnin kişisi, diğer yandan da onu ketleyen bir uyarı dönüyordur çevresinde. Nitekim aynı kişi, tam harekete geçeceği anda şu uyarıyı yapar kendine: “Gece yarısı, müzikten sonra San Michele’den tırmanırken yol boyu sözcükler alçak sesle yinelendi. Yavaş ol, Jamesy! Geceleri Dublin sokaklarında başka bir adı inleyerek dolaşmadın mı hiç?”

Son kitabının taslağı mı?

Richard Ellmann’ın ayrıntılı incelemesi ve notlarıyla açıklık kazanan Giacomo Joyce, kişisel olmaktan kurtulmayı başaramadığı için, ama öte yandan bir çırpıda feda edilemeyecek bir metin olarak gördüğü için James Joyce’un bir nüshasını koruyup kimi cümlelerini başka metinlerine sakladığı bir metin olmasının ötesinde, ölmeden önce yazmayı planladığı son kitabının ilk taslağı da olabilir. Ellmann’ın da belirttiği gibi, James Joyce ölümünden kısa bir süre önce çok yalın, çok kısa bir metin yazmak istediğini söylemiştir. Giacomo Joyce, belki de Joyce’un yazdığı halde ailevi bir krize yol açmamak için sakladığı, başka metinlerine pay ettiği bir metindir. Başka metinlere pay edilmesine rağmen bu çok etkileyici metin Zeynep Avcı’nın benzersiz çeviriyle okunmalı. Joyce’un karanlıkta kalan yüzünü biraz daha aydınlatmak için…


 Sıradanlığın perdesinde görünmeyenler...
http://www.evrensel.net
Bahar Çelik

DUBLİN; İrlanda’nın başkenti. Havası, suyu, kültürü ile bu topraklarla arasında uzun mesafeler olan bir kent. Hatta kafalarda bu iki coğrafya arasında bir benzerlik kurulamayacağı fikri de oluşabilir. Ama siz benim kadar peşin hükümlü olmayın yine de. Zira James Joyce’un Dublinliler isimli öykü kitabını okuduğunuzda fikrinizi değiştirebilirsiniz. Ummadığımız kadar tanıdık hikayeler bekliyor bizleri kitapta. Bu benzerliğe dikkat çekmek isteyen Murat Belge, kitaba yazdığı önsözde, 1910’ların İrlandası’nın 1950’lerin Türkiye’sinden çok da uzak olmadığından bahsediyor. Kitap on beş hikayeden oluşuyor. Bunların her biri farklı hikayeler olsa da belirli bir tasarıma göre sıralandığı görülüyor. İlk üç hikaye çocukluk üstüne. Bundan sonra gençlik ve sonra yaşlılık üstüne dörder hikaye geliyor son dört hikaye ise toplum hayatıyla ilgili ve kitabın son hikayesinin adı da “Ölüler”.

KARAMSAR; PUSLU KETUM…

Hikayelerin birçok ortak noktası var. Öncelikle her birinde karamsar, puslu, ketum bir hava seziliyor. Güler yüzlü hikayeler değiller. Ne kadar ısrarcı olursanız olun sizleri içlerine almamakta kararlılar. Orhan Kemal okuyanlar bilirler; özellikle taşrayı ve toplumun her kesiminden insanı büyük bir başarı ile anlatan yazar, bunu yaparken okuyucuyu da bir şekilde hikayeye ortak eder. Olaylar karşısında taraf olur, haklıyı ve haksızı belirlersiniz. Onlarla sevinir, üzülür, öfkelenirsiniz. Oysa Joyce, hikayelerini anlatırken bu tarz bir müdahaleye kesinlikle izin vermiyor. Dublinli olma halini bütün sıradanlığı ve açıklığı ile anlatırken sizi hikayenin dışında bırakıyor. Kitabın arka kapağında yer alan Orhan Pamuk tespiti bu durumu şöyle özetliyor. “Zola’nın metni, bir babanın elimizden tutarak bize “Bak şu binaya ve düşün” demesine benzer. O binanın anlamını belki apaçık söylemez, ama sezdirir. Joyce’un metni ise, kişiyi binanın duvarına çarptırır. Metin uzaktan gülümseyerek bakar ve yapayalnız kalırız.” Hikayelerin diğer bir ortak noktası sıradanlıkları. Genelde İrlanda’nın orta sınıf insanını anlatan hikayelerde, kahramanların idealize edilemediklerini görüyoruz.

Kitaptaki hikayelerin tümü Dublin’de geçiyor. Hikayeler, 20. yy’ın başında İrlandalılar’ın dine bakışını, kadın ve erkek rollerini ne şekilde taşıdığını, kültürel hayatını, geçim sıkıntılarını zengin bir şekilde yansıtıyor. Toplamda bir Dublinli olma halinin anlatıldığını söyleyebiliriz.

James Joyce hikayelerini sakin sakin anlatırken okuyucu şaşırtmayı sevdiğinden mi bilinmez, kimi zaman devam eden bir hikayeyi okurken sayfayı çevirdiğinizde, hikayenin aslında bir önceki sayfada bitmiş olmasını görmek ufak çaplı şoklar yaratıyor. Öyle ki haksızlık bu diye düşünürken bulabilirsiniz kendinizi. Yazar kişi ve olayları orada bırakıp, kapıyı çekip gidiyor. İster orda kalın, ister devam edin, seçim size kalmış. Kendi adıma özellikle dikkatimi çeken üç hikayenin adını ise zikretmeden geçmek istemiyorum; “Eveline”, “Toprak” ve “Üzücü Bir Olay”.

James Joyce Dublinliler’de Dublin’in sıradan yaşamını bu sıradanlığa uygun bir dille anlatıyor. Hikayede betimlediği karakterleri daha çok olumsuz yönleriyle yansıtıyor. Okurun hiç birini idealize edememesinin sebeplerinden biri de bu sanırım. Böylesine sade bir anlatımla bu kadar içten ve kimi zaman vurucu olması ise elbette Joyce’un yapıtlarını klasikler arasına sokan niteliklerinden biri. Bu nedenle dikkat edin kitabı okurken biri karnınıza yumruk atmasın.
 

Leopold Bloom'un ayak izleri
 
11/06/2004
http://www.radikal.com.tr/

Ulysses'in Bloomsday olarak bilinen unutulmaz tarihi 16 Haziran 1904'ün yüzüncüsü Dublin'de büyük bir festivalle kutlanıyor: 'ReJoyce Dublin 2004'

James Joyce'un 'Ulysses'i, Stephen Dedalus ve Leopold Bloom'un Dublin'deki epik yolculuklarının gerçekleştiği tek bir günü anlatır: 16 Haziran 1904. Ulysses'in Bloomsday olarak bilinen unutulmaz tarihi 16 Haziran 1904'ün yüzüncüsü Dublin'de büyük bir festivalle kutlanıyor: 'ReJoyce Dublin 2004'

James Joyce'un 'Ulysses'i, Stephen Dedalus ve Leopold Bloom'un Dublin'deki epik yolculuklarının gerçekleştiği tek bir günü anlatır: 16 Haziran 1904. Bu tarih milyonlarca insan için olağanüstü bir tarih. 'Bloomsday' olarak da bilinen bu gün artık dünyanın her yanındaki Joyce severler için bir gelenek halini almış durumda. Tokyo'dan Sydney'ye, San Francisco'dan Buffalo'ya, Trieste'den Paris'e birçok şehrin kendine özgü Bloomsday festivali var. Neredeyse 60 şehirde kutlanıyor ama en şenliklisi Molly ve Leopold Bloom'un, Stephen Dedalus'un, Buck Mulligan'ın ve tabii ki James Joyce'un evi Dublin'de gerçekleşiyor.

'Ulysses, binlerce Dublinli'nin günlük hayatının bir parçası oluveriyor. Mesela, öğlen yemeği icin, Leopold Bloom'un da yaptığı gibi, Duke Street'teki Davy Byrne's Pub'a gidiliyor. Leopold Bloom'un favorisi Burgundy içiliyor, gorgonzola sandviçi yeniliyor. Öğleden sonra da iki tek atmak için, 'Sirenler' bölümünde Bloom'un bir barmaid tarafindan tahrik edildiği Ormond Otel'e uğranılıyor. Ulysses'ten bölümler okunuyor, edebiyat etkinlikleri düzenleniyor. Stephen Dedalus'un Shakespeare ve Hamlet üzerine nutuk attığı National Library ve National Museum da unutulmuyor bu arada. Bu yıl, Bloomsday, 100. yılı olması bakımından büyük bir festivalle kutlanıyor: 'ReJoyce Dublin 2004'. 1 Nisan 2004'te başlayan ve 31 Ağustos 2004'e kadar devam edecek olan beş aylık bir festival bu. Kültür, Spor ve Turizm Bakanı John O'Donoghue, ReJoyce festivali organizasyonu ve idaresi için bir komite görevlendirmiş.

Edebiyat dünyasına adımını yeni atan kalemlerden usta kalemlere, akademisyenlere herkes kendi zevkine göre bir etkinlik bulabiliyor, sergiler, performanslar düzenleniyor, sokak tiyatroları oynanıyor, konserler veriliyor. Örneğin bunlardan en önemlisi 19. Uluslararası James Joyce Sempozyumu. 12 - 16 Haziran 2004 tarihleri arasında yapılacak sempozyuma akademisyenler, eleştirmenler, öğrenciler ve okurlar katılacaklar.

Bir diğer önemli etkinlik ise The James Joyce Center'daki öğle yemeği konuşmaları. Joyce'un okul yılları, ailesi, 'Ulysses'teki karakterlerin arkasındaki gerçek kişilikler konuşulacak konular arasında. Festival sorumlusu Laura Weldon, O`Connell Street'te büyük bir kahvaltı planladıklarını, ayrıca 16 Haziran 2004 günü Dublin'in en büyük caddesinin kapatılacağını 10.000 kişiye ekmek, çay ve 'nierchen' dağıtılacağını belirtiyor. James Joyce'un doğumgünü olan 2 Şubat'ta ziyarete açılan, Ulysses'in farklı basımlarının sergilendigi James Joyce Tower 16 Haziran 2004 Bloomsday günü sabah sekizden akşam altıya kadar okumalar ve kutlamalar için açık tutulacak. Joyce, bu kulede kısa bir süreliğine kalmıştı ve burası Ulysses'in başlangıcı için bir ilham kaynağı olmuştu. Panoramik manzarasıyla silah alanı ve kulenin içindeki oturma odası tam da Joyce'un kitabında anlattığı gibi. James Joyce Tower'daki koleksiyon Joyce'un mektupları, fotoğrafları, 'Ulysses'in ilk baskıları, Joyce'un özel esyalarından oluşuyor.

Ölümsüz Dublin
James Joyce, 20. yüzyılın en etkili ve en önemli romancılarındandı ve bir İngiliz dili ustasıydı. Bir keresinde romanı 'Ulysses' üzerine şöyle demişti: "Profesörlerin üzerine tartışacakları, gerçekten ne demek istediğimi anlamaya çalışacakları birçok muamma yarattım, zaten bu da ölümsüz olmanın tek yolu". ReJoyce Dublin 2004 Festivali de yazarın haklı çıktığını gösteriyor, ilk Bloomsday'den yüzyıl sonra Joyce'un beklentisi daha da bir yerini buluyor.

Yanlış yollarda bocalayan Dublinli ilan sorumlusu Leopold Bloom üzerine kafa yoran sadece profesörler değil. Taksi şöförleri, bar sahipleri, bakanlar, turizm sorumluları da onu bir türlü başlarından defedemiyor. İrlanda Cumhuriyeti, 22 yaşındayken sürgünde yaşamayı seçen bu rahatsız vatandaşıyla barış imzalamak adına bir ulusal komite bile kurmuş.

1914-1921 yılları arasında yazılan ve ilk önce 1922 yılında Paris'te basılan, Amerika'da 1933 yılına kadar basımı yasak olan 'Ulysses' ile James Joyce, sürgünde olmasına rağmen doğduğu şehri dünya edebiyat haritasına yerleştirmeyi başarmış. İşte tam da bu yüzden ReJoyce Dublin 2004 Festivali'nde, Joyce'un ruhunu yakalayıp kitabında yansıttığı ve ölümsüzleştirdiği Dublin başrolleri oynuyor.

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!