Doğu Öyküleri
Ferit Edgü

Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

03.02.2016


  Editörün Notu: Ferit Edgü, kurguda parçalı yapıyı, dil ve üslupta anlam yoğunluğunu ve az sözcükle yazmayı esas alan, yalınlığın içinde inanılmaz bir derinliğe ulaşan minimalist öykü tarzını geliştirdi. Ferit Edgü, çağdaş insanın yabancılaşmasını, bunalımını, varoluş sorunsalını işler; kentsoylu aydının iç labirentlerinde dolaşarak onun yalnızlık ve hiçlik trajedisini ustaca sergiler. Bu izleklere ölüm, yaşam, düş, insanlar arasındaki iletişimsizlik ve Doğu izlekleri eklenir; düşle gerçek arasında salınan, bazen tek cümlede yoğunlaşan öyküleri öne çıkar. düşsel/ gerçeküstü ögeler ve Kafkaesk boyut, öykü metinlerine içsel derinlik verir; insanın iç dünyası bu düşselliğin içinde açılım ve anlam kazanma olanağı bulur.Hülya Soyşekerci

   Hakkari

MODERNİST VE USTA - FERİT EDGÜ

HÜLYA SOYŞEKERCİ

http://sanatedebiyatsitem.blogspot.com.tr/

TÜYAP 2011 İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğu Ferit Edgü, ülkemizde modernist edebiyatın öncüsü olan, öykü ve romanda biçim ve üslup denemeleriyle yeni bir çığır açan 1950 kuşağının çok yönlü bir yazarı. 1936’da İstanbul’da doğan Ferit Edgü, Güzel Sanatlar Akademisi’nde okudu, Paris’te seramik eğitimi aldı, Sorbonne’da felsefe, Louvre’da sanat tarihi kurlarını izledi. Sanat eğitimi ve sanat disiplini Ferit Edgü’ye edebiyatta yeni yaratımlara açılan özgün ve özgür anlatım olanakları ve farklı perspektifler sundu. Modernist sanat akımlarının, gerçekliği bambaşka görüş açılarıyla deneyimlemesinden etkilenen Ferit Edgü, kurguda parçalı yapıyı, dil ve üslupta anlam yoğunluğunu ve az sözcükle yazmayı esas alan, yalınlığın içinde inanılmaz bir derinliğe ulaşan minimalist öykü tarzını geliştirdi.

Kısa ve yoğun öyküler Ferit Edgü’nün ilk öyküsü 1954’te Yeni Ufuklar dergisinde yer aldı. İlk dönem öyküleri oldukça iyimser, umutlu görünürken, 1956’dan sonra yazdıklarında varoluşçuluğun etkisiyle karamsar bir atmosfer yer alır. Umutsuzluk, boşluk, hiçlik gibi temaları işleyen, bireyin iç dünyasına odaklanan bu öyküler, yalın ve özlü diliyle ince bir şiirselliği çoğaltır. Ferit Edgü, çağdaş insanın yabancılaşmasını, bunalımını, varoluş sorunsalını işler; kentsoylu aydının iç labirentlerinde dolaşarak onun yalnızlık ve hiçlik trajedisini ustaca sergiler. Bu izleklere ölüm, yaşam, düş, insanlar arasındaki iletişimsizlik ve Doğu izlekleri eklenir; düşle gerçek arasında salınan, bazen tek cümlede yoğunlaşan öyküleri öne çıkar. Aforizmayı andıran bu yapılanma yazarın felsefe ilgisiyle de buluşur. Minimal öykülerinin bir kısmını diyaloglar ve soru-cevap tekniği üzerine kuran Ferit Edgü, Sokratik diyalogları çağrıştıran bilgece bir ortam yaratır.

Sanatta eski biçimleri yıkıp sürekli yeni biçimler aramayı ilke edinen Ferit Edgü her kitabında yeniliklere açılmayı, düşlerini ve düşüncelerini farklı kurgu ve söylemde dile getirmeyi amaçlar; dünyaya ve yaşama yaratıcı dilin içinden bakan bir dil ustasının tarzı ve edasıyla yazar. Düşsel/ gerçeküstü ögeler ve Kafkaesk boyut, öykü metinlerine içsel derinlik verir; insanın iç dünyası bu düşselliğin içinde açılım ve anlam kazanma olanağı bulur. Ferit Edgü, Doğu Öyküleri, Kimse, O, Yaralı Zaman gibi eserlerinde yerelliği anlatıyor olsa da öz itibarıyla evrenselden hareket eder, mekân ve zamana göre değişmeyen evrensel insan gerçekliğini dile getirir.

Ferit Edgü’ye göre, minimal öykü yazmak, “maddenin çekirdeğindeki atom gibi, öykünün çekirdeğini yazmaktır.” Aristoteles’in, “Başlangıcın başlangıcı yoktur. Sonun da sonu yoktur. Ama orta’nın başı da vardır sonu da.” sözlerini anımsatan Ferit Edgü, öyküleri için şöyle der: “Bu öykülerin ne başı var, ne sonu. Tam orta noktalara odaklanmış gibiler. Başını ve sonunu okura bırakmışım. Benzetmede kusur olmadığı doğru ise Tanrı’nın bizlere yaşamı bıraktığı gibi.” Gerçekten, minimal öykünün tamamlanamayan yapısı, yaşama benzer; o da sürekli oluşur, değişir, dönüşür.

Ferit Edgü’nün ilk öykü kitabı Kaçkınlar 1959’da yayımlandı. Bozgun (1962) ve Av (1967), Bir Gemide(1978) kitapları geldi ardından. Kaçkınlar’da toplumla çelişkiye düşen tedirgin ve yalnız bireyin yenilgisini işleyen yazar, insanın iç çelişkilerine odaklanır. Öykülerdeki dünya, bireye boğuntu veren karanlık bir yerdir.

Bozgun, Av ve Bir Gemide’de aynı izlekleri sürdürdüğü görülür. Av ve Bir Gemide’nin öykülerinde, bilinen gerçeğin öte yakasına geçer. Yazar, öykülerini iki çizgide değerlendirir; bunlardan biri gerçekçilik öteki ise fantastik ögedir. Çoğu kez aynı öyküde iki çizginin birleştiği ya da birbirini tamamladığı görülür. Ferit Edgü: “Fantastik ögeler ister istemez mantık dışıdır. Ama içinde yaşadığımız güncel olayların çoğu da mantık dışıdır. Bir Gemide’deki öykülerin en fantastik olanları bile güncel yaşamdan kaynaklanmaktadır.” der. Böylece, öykülerdeki fantastik ögelerin yaşadığımız hayata dokunma noktalarına ve anlam kırılmalarına dikkat çeker. Bu fantastik ögeler öykülerdeki Kafkaesk atmosferi oluşturan temel bileşenlerdendir.

Bir Gemide’nin yayımlanma yılı, kanlı ve karanlık günlerin yaşandığı bir toplumsal döneme aittir. Bu kitapta ‘kentin üzerindeki dayanılmaz kötü koku’, ‘nereye gittiği bilinmeyen düşsel bir gemi’ gibi alegorilerde şekillenen anlam katmanları aracılığıyla Ferit Edgü toplum ve bireyin derinliğine iner. Çığlık(1982) adlı kitabında dilin ve kurgunun çift yanlılığı etkileyicidir; öykülerde olay değil dildir izlenen. Dildeki yaratıcı tutumu Doğu Öyküleri’nde (1995) sürer. Suskun bir coğrafyadaki içe dönük insanların dünyasını, az sözcüklü anlatım ve diyaloglarla dillendirir. Biçimde, söyleyişte yalınlığı esas alır; anlatıların dilsel örüntüsüne işleyen yalınlık sayesinde gizemli anlamlara açar öykü metnini. Cortazar’ın “Kısa öykü gerçeğe doğru bir açılıştır; gözle görünmez bir noktanın akıl almaz bir büyüklüğe doğru açılışı, sınırlı ve bireyselin insanlığın özüne doğru açılışıdır.” sözünü doğrulayan bu anlatıların, bütün insanlığa açıldığı ince ince duyumsanır. Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı(1988) uzun öyküsünü oluşturan metin parçalarında görsellik ön planda yer alır. Ferit Edgü, İşte Deniz, Maria (1999) ve Do Sesi’ndeki(2002) öykülerinde ‘az ve öz’ fikrini başarıyla sürdürür. Toplu öyküleri Leş adıyla yayımlanır. (2010)

Şiirsel romanlar Ferit Edgü’nün, ilk adı “O” olan ve 1983’te Erden Kıral tarafından sinemaya uyarlandıktan sonra Hakkâri’de Bir Mevsim adını da alan ilk romanı (1977), yıllar önce yedek subay öğretmen olarak gittiği köydeki gözlem ve izlenimlerinin yazınsal dönüşümüyle oluşan bir eserdir. İçinde düşselliğe ve kurgusal imgelere de yer veren bu romanın şiirsel yapısı önemlidir. Düzyazı paragraflarıyla değil, dize düzeniyle sıralanır metnin cümleleri. Romanda iletişimsizlik, yabancılaşma, bürokrasi gibi Kafkaesk ögeler dikkat çeker. Ferit Edgü “O” romanından önce yazdığı Kimse(1976) romanıyla “O” arasındaki bağlantıya değinir: “O’yu Kimse doğurmuştur, aralarında kan bağı vardır, ama o kadar. Kimse hemen hemen tümüyle dile dayalı bir romandır. Dilin olanaklarını, olanaksızlıklarını bu roman içinde ele aldım. O’yu coşku yaratmak için yazdım. Kimse ve O yaşamın iki ayrı bölümüdür.” Dille ilişkisini de şöyle belirtir: “Tüm gününü sözcüklerle boğuşarak geçiren biriyim, bu nedenle sözcükler konusundaki titizliğimi hoş karşılayın.” Yazar dil ustalığına, sözcüklere titiz yaklaşımıyla ulaşmıştır. Her iki romanında doğunun karlı, sarp dağlarını, ıssız vadilerini ve yoksul insanların yaşama çabasını işler; Doğu izleğini Yaralı Zaman’da(2007) da sürdürür. Ferit Edgü, uzak bir geçmiş ve uzak bir coğrafyanın yüreğinde bıraktığı kederin tortusunu düşselliğe ve yazınsal yaratıcılığa dönüştürerek yazar.

Öykü ve romanın yanı sıra Ders Notları, Yazmak Eylemi, Binbir Hece, Seyir Sözcükleri gibi deneme kitaplarıyla da ilgi uyandıran yazar, Yazmak Eylemi’nde, aynı olayın farklı farklı üsluplarla dile getirilmesinden hareket ederek, sanatta özgürlük ve özgünlük yaratma eylemi içindedir. Her zaman deneyselliğin, yazınsal keşiflerin, yenilik ve farklılıkların izini süren Ferit Edgü, modern edebiyatımızın usta yazarlarından biri olarak edebiyat tarihindeki yerini şimdiden almış durumda.

HÜLYA SOYŞEKERCİ
hsoysekerci@gmail.com

Taraf Kitap 12.11.2011
 


Ferit Edgü’nün Küçürek Öykücülüğü:
http://www.sadikyalsizucanlar.net/

Küçürek öykü deyince akla gelen ilk isim, hiç kuşkusuz Ferit Edgü’dür. “Binbir Hece”, “Doğu Öyküleri”, “İşte Deniz,Maria” ve “Do Sesi” adlı kitaplarında topladığı iki yüz yedi adet küçürek öyküsü vardır.

Ferit Edgü küçürek öykülerinin merkezine, bireyin varoluş çabasını iç ve dış gerçeklerle birleştirerek yerleştirir. Bireyin varoluş çabasında yaşadığı bunalımları, kaygıları, olanaksızlıkları, iletişimsizlikleri ve bunlarla beraber bireyin yalnızlığını ve arayışlarını, varoluşçu felsefenin bakış açısı ile ortaya koyar. Toplumu ve toplumdaki bireyi yansıtır. Düşteki gerçeğin, gerçekteki düşün aynasındaki yansımasını anlatır.

Yazarın küçürek öykülerinde, insanların gösterebilecekleri davranışların felsefi bir modeli oluşturulur ve bu şekilde anlamlar yaratılır.

Edgü, yalın ve şeffaf bir üslup yaratmıştır. Az sözle çok şey anlatma isteği ile yazar. Okurun aktif katılımına ve bilhassa düş gücüne büyük bir inançla bağlıdır.

18 Ferit Edgü’nün küçürek öyküleri, şiirsel düz yazı görünümündedir. Metiniçi ve metindışı göndergeleri ile dilin tüm imkanlarını ve imkansızlıklarını kullanmaya çalışır. “İşte Deniz,Maria” adlı kitabının “Öykülerden Önce Birkaç Sözcük” adlı bölümünde şunları söyler: “Ayıklamak, arıtmak… Tıpkı mermerin içindeki gizli biçimi bulmak için, durmaksızın yontan, o koca sert kütleyi küçülte küçülte kendi öz yapıtına varmaya çalışan emekçi-yontuç gibi. Yontuç, mermerin içindeki saklı biçime (yoksa cevhere mi demeliydim?) ulaşmaya çalışıyor, bense „dil‟in içindeki cevhere. Hiçbir zaman varamayacağımı bile bile.” Göstergeler ile simgesel konuşma tekniğini başarıyla uygular. Okuyucuyu, üretici konumuna taşıyan öyküleri, açık yapıt niteliğindedir.

Zaman, mekan ve figürleri yalnızca sezdirir. Zaman, an ile sınırlıdır. Öte yandan özgürlüklerin kısıtlandığı bir sosyal zaman ifadesi mevcuttur. Mekan, bireyin diğer insanlarla olan ilişkilerinde benliğini ortaya koyduğu yerdir. Bu mekan, varoluş sancıları arasındaki kişilerin varoluş durumlarını yansıtan bir ayna niteliğindedir. Öykü figürleri ise doğa gerçeği karşısında hem tanık hem de kurban olarak çaresizlik içerisindedir.

Edgü, yoğun bir şekilde diyaloglarla anlatımı tercih eder. Bu şekilde, bireyin benliğini kendi söylemi ile aktarmaya çalışır. Yazarın küçürek öyküleri, iç ve dış diyalogların hakimiyetindedir.

Modern anlatım tekniklerini başarı ile uygulayan yazar; dolaylı, dolaysız, bağımsız konuşma ve düşünce aktarımlarını tercih etmektedir.

Edgü’nün Ses adlı küçürek öyküsü şöyledir:

“-Kim ölmüş? dedi bir ses.
-Kim öldürmüş? dedi bir başka ses.
-Kaç kişi ölmüş? dedi bir üçüncü ses.
-Ne zaman öldürmüşler? dedi tanımadık bir ses.
-Öldüren de ölür, dedi tanıdık bir ses. 19
-Üç de çocuk, dedi değişik bir ses. -Beş de kadın, dedi aynı ses
-Nereye gidiyoruz, diye sordu yaşlı bir ses. -Bilmez gibi konuşma, dedi genç bir ses.
 -Valla bilmez, dedi son ses.”

Dokuz farklı sesin diyalogundan oluşan Ses’teki figürler, kişilikleri silik figürlerdir. İsimleri yoktur; sesleri vardır. Yalnızca yaşlı ve genç gibi bir belirtme vardır. Bu dokuz ses, ölüm karşısındaki algılayışlarını, sözleri ile yansıtmaktadırlar. Ferit Edgü’nün küçürek öykülerinden olan İz, yazılmadan geçilmeyecek bir öykü niteliğindedir kanımca: “O günlerde sürekli izleniyordum. Bıktım. Ben de beni izleyenleri izlemeye başladım. Böylece onlarla aramda bir eşitlik doğdu; Onlar da ben de hem izleyen, hem izlenen olduk.” İz, oldukça kısa bir öyküdür. Hem öykü hem de şiir öğelerini barındırmaktadır. Sürekli izlenen ve bundan bunalan birinin, kendisini izleyenleri izlemeye başlaması anlatılmaktadır. İzleme ve izlenme, öyküde bir gerilim oluşturur. Bu gerilimi yaşayan ise anlatıcıdır. Bu durum, öyküye psikolojik bir yön katar. İzleyen ve izlenen rollerinin değişmesi ise öyküye ilginçlik ve merak unsuru katmaktadır. Dil son derece çarpıcı bir şekilde kullanılmıştır. Öte yandan kullanılan cümleler, kısadır. Anlatıcının psikolojisi, dil ile oluşturulan şiirsellik sonucu, metne yedirilmiştir.


Doğu'nun yalnızlığı

KEMAL VAROL
radikal.com.tr/

Kürtler adına konuşmaktan özenle kaçınan Ferit Edgü, onları politik referanslara başvurmadan, anlatıyor. Yazar çarpıcı üslubuyla boşaltılan köyleri, geçit vermeyen dağları tasvir ediyor.

Ferit Edgü, Kimse adlı kitabından on dokuz yıl sonra yazdığı Doğu Öyküleri'yle yeniden Kürtlerin arasına dönüyor. 1964 yılında yedek subay öğretmen olarak gittiği Hakkâri'nin Pirkanis köyünden benzersiz iki romanla dönen Edgü, iki romanında da kendine özgü bir Doğu imgesi etrafında yabancılaşma ve varoluş meselelerine eğilmişti. Ferit Edgü, bu kez, Kimse ve Hakkâri'de Bir Mevsim romanlarının kahramanlarından farklı bir biçimde, her iki anlamıyla da dil problemini aşmış ve 'artık' onlardan biri olduğunu söyleyerek aynı coğrafyaya eğiliyor.

'Mirza', 'İbram Oğlu İbramın Öyküsü', 'İnsan Kokusu' ile 'Mutluluk' adlarını taşıyan dört kısa öykü ile on yedi minimal öykünün yer aldığı Doğu Öyküleri, Ferit Edgü'nün, yalın ve duru bir dil ama yoğun bir atmosferle yazdığı, Türkçe için yeni sayılabilecek biçemsel denemelerle öne çıkıyor.

Doğu Öyküleri, kurmaca ve gerçekliğin iç içe geçtiği, bu iki durumun sıklıkla yer değiştirdiği, metaforlarla yüklü bir öykü kitabı. Her ne kadar bu öykülerin ana sorunsalı Edgü'nün çokça başvurduğu varoluş meselesiyse de, Demir Özlü'nün deyişiyle, Doğu Öyküleri'nin acı bir yalnızlığa adandığı görülüyor. Çünkü bu yalnızlık halinden hem anlatıcı, hem de öykünün kahramanı payını alıyor. 'Karakış' adlı öyküde, karda yürümeye çalışan Halit'le öğretmenin diyalogları bu açıdan çok çarpıcı bir nitelik taşıyor. "Karakış gelince içimize döneceğiz" diyen Halit'in tespiti hem kendisini, hem de öğretmeni kuşatan bir varoluş problemidir. Kitabın son öyküsü 'Ne'de geçen 'artık onlardan biri olma' ifadesi bu noktada anlam taşıyor.

Aşılması zor eşik  Bu acı yalnızlık halinden, giderek Hakkâri'yi de aşan, belki de Doğu'yla sınırlı olmayan bir varlık-hiçlik meselesine odaklanıyor bu öyküler. Buradan, Doğu Öyküleri'nin, yazarın ilk kitaplarında öne çıkan yabancılaşma meselesinin giderek silindiği, silindiği ölçüde de kurmacanın daha fazla öne çıktığı bir kitap olduğu söylenebilir.

Kürtler adına konuşmaktan özenle kaçınan Edgü, onların durumunu politik referanslara başvurmadan, somut unsurlarla, çoklukla kısa ama yoğun, çok yoğun diyaloglarla anlatıyor. Boşaltılan köyler, ölen-öldüren insanlar, 'sormadan ve görmeden' görevini yapan görevliler, geçit vermeyen dağlar ve diğer zor doğa koşulları, dil problemi gibi meseleler Edgü'nün çarpıcı üslubuyla anlatılıyor kitapta. 'Annem ve Ben' adlı öykücükte anlatılan göç meselesi bu durumun iyi bir örneği:

"Köy göçmüş.
Çocuklar (bile) ölmüş.
Aileden hayatta bir o kalmış bir de annesi.
Böyle diyor:
Peki siz ne yapacaksınız? diye soruyorum, yalnızca bir şey söylemiş olmak için.
Duralamadan, ilkin soruyor, sonra yanıtlıyor:
Biz mi? Biz de yakında öleceğiz. Annem de, ben de.
Peki niçin gitmiyorsunuz burdan? diyorum.
Gitmek mi? diyor (şaşkın) Biz her yere gittik. Annem ve ben. Burdan başka neresi kaldı ki?".

Ferit Edgü, içeriğe uygun farklı biçimler arayan, Türkçeye yeni olanaklar kazandırmış bir yazar olarak öne çıktı. Doğu Öyküleri, kısa ve yoğun anlatımın çok iyi bir örneği olmasının yanı sıra, yeni biçim denemelerinin olduğu yenilikçi bir kitap. Sözün giderek rafine hale getirildiği yoğun bir yalınlık tüm öykülerde karşımıza çıkıyor.

Ferit Edgü'nün, Türkçe düzyazıda bu denli biçimsel arayışlar içinde olan sınırlı bir yazarlar kuşağının son temsilcilerinden biri olduğu söylenebilir. Bu açıdan, Doğu Öyküleri, kısa ama yoğun diyalogları kadar, yazarın bu kısacık öykülerde kurduğu göndermeler ağıyla da önemli bir yere sahip. Yazarın, önceki kitaplarına (Hakkâri'de Bir Mevsim ve Kimse) yaptığı atıflar (dağ başında bir tekne aranması, O'nun kahramanlarından Halit'in yeniden ortaya çıkması gibi unsurlar) kitabın kurgusunu daha da sağlamlaştırıyor. Bu kitabında da alışılan anlatım biçimlerinin dışına çıkan Edgü'nün, Doğu Öyküleri'yle, minimalizmin Türkçedeki yetkin bir örneğini vermesi açısından da önemli bir yerde durduğunu belirtmek gerekiyor.
Doğu Öyküleri, Türkçe için aşılması zor, bir eşik kitap niteliğinde.

 

  DOĞU ÖYKÜLERİ 
Funda Özsoy
Dipnot Kitap Kulübü


Babam 27.Mayıs.1960 ihtilalinden hemen sonra, hükümet tarafından çıkarılan bir yasa ile düzenlenen askerlik kurallarına göre, Sivas’ın Zara kazasına bağlı Havuçluseki ve Tuzlagözü Köylerinde iki yıl boyunca yedek subay öğretmen olarak yaptığı askerliği zaman zaman  bizlere anlatırdı.   

Çocuk aklımda el değmemiş doğal güzellikler, bu doğal güzellikler karşısında babamın doğaya duyduğu hayranlık ama aynı zamanda imkânsızlıklar, çaresizlikler, kar, acımasız soğuk ve öğrencilerinin soğuktan mosmor olmuş çıplak ayakları kalırdı.   

“Yaşamayan insanın oradaki çaresizliği, yaşamın zorluğunu anlaması mümkün değildir.” derdi babam.   

Çıkan bu yasa ile binlerce lise mezunu ya da üniversitelerde henüz öğrenci olan Türk genci, kendilerine tanınan öğretmenlik hakkı ile iki yıl doğuda yaşamışlar. Yalnız Akhisar’dan 52 genç bu şekilde askerlik yapmış babamın askere alındığı yıl. Pire, bit ve tahtakuruları eşliğinde aldıkları üç buçuk aylık bir eğitimden sonra her biri farklı köylere atanmışlar.   

Sürekli kızarmış hamur yedikleri Havuçluseki Köyüne gelen müfettiş üzerinde soğan parçaları olan kızarmış patatesi (bunun bir ziyafet olduğunu fark edemeden) yiyememiş ve buradaki üç aylık görevinin ardından babam Tuzlagözü Köyüne tayin edilerek görevini burada tamamlamış. 1962 yazında da okulların kapanmasıyla birlikte kendisiyle birlikte askerliğe başlayan tüm askerler gibi “altı ay terhis mahiyetinde izinli” sayılarak görevi ve askerliği sona ermiş.   

Sabahları, ilk iş kar dolmuş olan sınıfları temizlemek, sonra öğrencilerin getirdiği odunlarla sobayı yakmak, kağıt kalem sıkıntısı, iki kat çorap, iki kat paltoya rağmen donduran soğuk, soğuk nedeniyle yaşanan hastalıktan köylülerin uyguladığı dört –beş günlük acı çorba ve sıcak çay tedavisiyle terletilerek iyileşmek, okullar kapandığında çoluk-çocuk tüm köylü ve babamın gözyaşlarıyla yaşanan veda yıllar geçse de babamın aklında ilk günkü gibi kalmış.   

Henüz 18 yaşında genç bir ziraat teknisyeni olan babam ile (avukatlığı sonra gelir) otuzunu aşmış bir Türk aydını, yazar, ressam Ferit Edgü’nün iç dünyası ile yaşama bakışlarının aynı olamayacağını hepimiz biliyoruz tabiî ki… Ama benzer koşullarda yaşamış insanların birçok konudaki duygu ortaklığı ile birlikte okuduklarım ve babamın anıları karıştı birbiriyle… 

  Ferit Edgü'nün çoğu zaman bir fotoğrafa bakar gibi okuduğum, kanlı canlı ama öte yanıyla ölümün soluğunun, doğunun batılılar tarafından anlaşılması zor kendine özgü kurallarının ve insan  ilişkilerinin her an hissedildiği öyküleri çok etkileyici.   Kitaptaki dört uzun öykünün ardından gelen on yedi kısa öykü ise hem şiirsel hem çarpıcı. Bu şiirsellik ve akıcı dil Melih Cevdet Anday tarafından  “Edgü, edebiyat dışındaki bütün kaygıları bir tarafa bırakıp, yazıda kendini yok eden, kelimelerin gücüne ve kudretine yaslanan, paragrafları aşan cümleleri bir kenara bırakan az, daha az kelimelerle üreten bir kelime avcısıdır.”şeklinde değerlendirilir.  (Melih Cevdet Anday’ın 08.12.2015 tarihinde http://www.insanokur.org/ internet sitesinde yayımlanan değerlendirmesinden)

Kitaptaki ilk dört öykü, MİRZA ile başlar, Mardinli Mirza ile muhtarın oğlu Yakup’un dolambaça yolculuk eden öyküsü yarı düş yarı gerçek ve Mirza’nın erkekliği ile çocukluğu arasında uzanan düşsel bir anlatım ile sürer ve son bulur. Terkedilmiş Süryani köylerinden de haberdar oluruz bu öyküde.  

İkinci öykü İBRAMIN OĞLU İBRAMIN ÖYKÜSÜ, okuyucudan çok önce anlatıcı ve Halit’i yaralamıştır zaten. Bu yaralanmalarda anlatıcı aynı odanın içinde uzaklara gidebiliyorken Halit bunu yapamadığı için alıp başını dağlara gider. Dağlarda kendiyle konuşup kimi zaman nişan almadan ateş eder. Anlatıcı “Halit dedim bir daha seninle ava çıkmayacağım. Sen de bana bundan sonra kimsenin öyküsünü anlatma.” Diyerek içindeki ağrıyı/ağırlığı koyar ortaya. 

Üçüncü öykü İNSAN KOKUSU’nda Hakkaride Bir Mevsim’de Halit ile birlikte köyden at ile uğurlanan, sonra bir nehir kıyısında teknesine kavuşan anlatıcı bu kez aynı yerden otobüs ile ayrılmak için beklemektedir. (Sayfa 46) “Buraya bir daha yolum düşer miydi bilmiyorum. Ama bu doğa ve insan görüntüsünü, ana yolun iki yanında sıralanmış bu adamların ve çocukların yüzlerini, gözlerini, dudaklarını, o güne değin hiçbir yerde görmediğim, o günden sonra, buradan başka bir yerde de göremeyeceğimi ve onları gözlerimi son kez kapayana değin unutamayacağımı biliyordum. ” satırlarında anlatıcı insan kokusunu bize de duyurur.  

Dördüncü öykü MUTLULUK ise anlatıcının artık onlardan biri olduğunu müjdeler bize. Anlatıcı, öykünün sonunda, bilmediği inanmadığı tanrıların ona inanmaya başladıklarını düşleyerek içinde mutluluğa benzer bir duygunun kanat çırpışına tanık olur. 

Sonra gelen on yedi minimal öykünün kısalığıyla çarpıcılığı bizi yine birer fotoğrafa bakmışçasına etkiler.

Bu etkiyi yaratan minimalizmin gücünü Ferit Edgü şöyle tanımlar. “Minimalizm: Az söz, çok çağrışım, çok anlam. Minimalist sözcüğünü, daha önce de yazdım, görsel sanatlardan ödünç aldım. Ve ilk kez 1990′ların başında kullandım. Oysa, 1950′lerin sonunda böyle metinler yazıyordum. Resim sanatında, çok renklilik, birçoklarının sandığı gibi, bir tabloda onlarca renk kullanmak değil, çok az renkle, onların aralarındaki raporlarla, çok renkli bir resim yaratmak demektir. Ben gerek betimlemelerden, gerek sıfatlardan uzak durdum oldum olası. Pek fazla roman yazmamamın nedenlerinden biri de bu.” 

(Abidin Parıltı’nın 12/10/2007 tarihli Radikal Kitap’ta yayımlanan ropörtajından http://mavimelek.com/yarali_zaman.htm)

Bu tanımlaması ile Ferit Edgü'nün ressamlığı nedeniyle görsel sanatların onun edebiyatına olan etkisi kendisi tarafından da dillendirilmiştir.   Ferit Edgü ve Doğu Öyküleri ile ilgili bir değerlendirmede Sait Faik edebiyatından söz etmemek olmaz. Edgü’nün Sait Faik edebiyatı ile tanışma öyküsü tatlı ve edebiyat dünyası için şanslı bir tesadüf, onun ağzından dinleyelim:  “Benim bir talihim oldu. Yeniyetmelik dönemimde, yani 14-15 yaşlarımda piyasa romanlarıyla hiç karşılaşmadım. Hiç okumadım, bilmediğim için de merak etmedim. Kimi zaman rastlantılar, insanın yaşamında belirleyici olur; bu benim yaşadığım rastlantı mıdır, bilemiyorum. Benden 6-7 yaş küçük bir yeğenimin yaş günü için ona bir kitap armağan etmek istedim. Bizim okulun karşısında bir kitapçı vardı, Beyoğlu’nda. Oraya girdim ve o ucuz kitaplardan birini (1 lira!) satın aldım. Çocukluk yıllarımda bana anlatılan Şahmeran adlı bir masal vardı. Çok severdim. Bir lira verip Şahmeran’ı aldım. Küçük bir kitap. Armağan vermeden önce bir okuyayım dedim. Okumaya başladım.  

Allah Allah, benim bildiğim Şahmeran’a hiç benzemiyor. Orada; adam, vapur, ada… bildiğim insanlar!. Benim de tanıdığım insanlardan söz ediyor kitap.   O güne değin, hiç öyle bir öykü, okumamıştım. Kapağına baktım Şahmeran değil, Şahmerdan. Sait Faik adlı yazarın Şahmerdan’ı. O kitabı yeğenime vermedim. Kendime sakladım. O kitabın arkasında Varlık Yayınları”nda yayınlanmış başka kitapların listesi de vardı. Altında da bir not, bugünmüş gibi anımsıyorum. “10 liralık alışverişler, doğrudan doğruya yayınevimizden yapıldığında yüzde 25 indirim yapılır.” Nerede bu Varlık Yayınları, Cağaloğlu’nda. 

İki gün sonra elimde listeden seçtiğim kitap adları, Yaşar Nabi Bey’in kapısındaydım. Kitapları gitti içerden getirdi. Sonra bana: “Size birde dergimizin son sayısını armağan ediyorum” dedi. Eli sıkı biriydi, ama anlaşılan o gün gönlünden kopmuş. Böylece Varlık”ın varlığından haberdar oldum.

Bu arada Steinbeck, İstrati, Cahit Sıtkı, Orhan Veli’nin şiirlerine ulaştım. Ve tabii, sevgili Sait Faik’inkilere. Ne zaman elime para geçse o yüzde 25’ten yararlanmak için tramvaya atlar, Cağaloğlu’na gider, Yaşar Nabi’nin kapısını çalardım. Yıllar sonra Yaşar Nabi, “Sizin ilk kez yazıhaneden içeri girdiğiniz günü hatırlıyorum” demişti.   Bir kitap her zaman başka bir kitaba götürür insanı. Kimi zaman bir kitap ya da o kitabın sizi götürdüğü bir kitabın üzerinizde şok etkisi olur. Tanrı’ya şükür, bu tür çok şok yaşadım. Bunlardan ilki, bana, “Sen de yazabilirsin” duygusu veren Sait Faik’in öyküleriydi.” (Dr. Mutlu Deveci’nin Ada Dergisi 10. Sayısında yer alan söyleşisinden – http://www.insanokur.org/hakkaride-bir-mevsim-ferit-edgu/)

Tekrar Doğu Öykülerine ve Hakkari’ye dönecek olursak Ferit Edgü kitabın son öyküsünde artık onlardan biri gibi hissettiğini anlatır okuyucuya. Ferit Edgü verdiği  ropörtajlarda Hakkari öncesi ve sonrasında yaşadığı değişim ve bunun kendi edebiyatına etkisini ifade etmiştir. KİMSE, HAKKARİ’DE BİR MEVSİM ve DOĞU ÖYKÜLERİ kitapları düşünüldüğünde Doğu Öykülerinde doğuya yabancılığının ortadan kalktığı kabul edilir.

Öykülerindeki kişilerin yerelliği ama temaların evrenselliği her zaman dikkat çeker. Kitaplarında politik yan hiç yoktur. Başka dilden konuşan bu insanların konuştuğu dilden ya da etnik kökenlerinden hiç bahsedilmez. Ama hepimiz biliriz. Belki de bu nedenlerle derinden kavrar bizi, yalnız insandır önemli olan. 

Ama bugünün politik durumunun ve bunun doğuya etkilerinin onu ne kadar yaraladığını da biliyoruz. Yurdumuzun politik durumunda bugün geldiği noktada, Ferit Edgü ya da babam gibi gençlerin doğuda askerlik yapması, çalışması hatta hatta doğuyu görmesi ve tanıması dahi mümkün değildir. Belki de aynı şekilde Edgü’nün kitaplarında doğunun ve insanlarının politiklikten uzak bir şekilde yalnız insan olarak yer alması da… Yine Edgü’nün ağzından dinleyelim ve onun sözleriyle bitirelim. Ama umut etmeyi yitirmeden…

“Diyarbakır’da, Cizre’de, Silopi’de, Hakkâri’de, Yüksekova’da, tüm yörede olup bitenler, insanım diyen herkesin yüreğini parça parça ediyor. Ne yazık ki, halkımızın büyük çoğunluğu buna dahil değil. Onlar, sanal bir savaşı seyreder gibi seyrediyorlar televizyonlarını. Duyarlılığımızı yitirdiğimiz gibi, ulusumuzun geleceğiyle ilgili ortak umudumuzu da yitirmiş gibiyiz. Bugün Türk toplumunun birleştirici öğesi nedir, diye soracak olsanız bunun yanıtını bilmiyorum. Kimse bilmiyor...

Tüm anlattıklarımdan (ve anlatmadıklarımdan) sonra yeniden edebiyata dönmek çok zor. Yazarak kendi kendimizi aldatıyoruz. Ne var ki, elimizden başka bir şey gelmiyor. Ben gerçekçi biriyim. Yazdıklarımla hiçbir şey değiştirmediğimin bilincindeyim. Tanıklık sözcüğünden de hoşlanmıyorum. Zaten yaptığım da bir tanıklık edebiyatı değil. Evet, Hakkâri’yi yazdım. Sonra, birkaç dost, bir film yapmak istediler. Filmi de yaptık. Üstelik, 12 Eylül’ün sıkıyönetim döneminde Hakkâri’de yapıldı çekimler. Hakkâri’nin Yoncalı Köyü’nde. Bugün, Yoncalı Köyü yerli yerinde duruyor mu, bilmiyorum. Duruyorsa bile, kim yeni bir Hakkâri filmi için izin verir? Rejisör, oyuncu, teknik ekipten yana bir kaygım yok; hiç tanımadığım, adlarını bilmediğim sinemaya gönül vermiş genç insanlar, koşup geleceklerdir, buna inanıyorum. Ama geri dönebilecekler midir, bundan emin değilim. Kaldı ki, bugün çekilecek yeni bir Hakkâri filmi, ister istemez bir trajedi olacaktır. Shakespeare’in en kanlı trajedilerinden daha kanlı bir trajedi.”   .” (Cumhuriyet Gazetesi 30.04.2016 Dilek Şen ropörtajı - )
Ferit Edgü'den Hakkari'nin bugünü ortak umudu yitirmiş gibiyiz"


 

Doğu Öyküleri

Ferit Edgü
Tuna Başar


http://blog.milliyet.com.tr/izmirligozuyle http://blog.milliyet.com.tr/
07 Aralık '12

• Türk Edebiyatı’nın yaşayan en önemli öykücülerinden biri olan Ferit Edgü, bir dönem yaşadığı doğunun etkisiyle, doğu üzerine yoğunlaştığı yolculuğunu Kimse ve Hakkâri’de Bir Mevsim’den sonra Doğu Öyküleri’yle sürdürüyor.

• “Sevgili dostum Onat Kutlar’ın anısına” ithafla açılan kitap iki bölümden oluşuyor. Uzun öykülerden oluşan ilk bölüm Doğu Öyküleri başlığını taşıyor. Bu bölümde 4 uzun öykü yer alıyor: Mirza, İbramın Oğlu İbramın Öyküsü, İnsan Kokusu ve Mutluluk. Kısa öykülerden oluşan ikinci bölüm ise Minimal Doğu Öyküleri başlığını taşıyor ve bu bölümde de 17 kısa öykü bulunuyor: Atsız, Söyleşi, “Annem ve Ben”, Yıkılmış, Fal, Kayıt, Konuşma, Rastlantı, Nöbetçi, Pusula/sız, Karakış, Ses, Kim, Hoş, Kerem ve Ne.

• Ferit Edgü doğuda bir süre yaşamış bir yazar olarak bu öykülerde doğu insanının birçok sorununa değinmeye çalışıyor. Şehri terk eden Süryanilerden, oğlunun karısından çocuk sahibi olup kaçmak zorunda kalan babalardan, anlamsız nedenlerle insan öldürüp töre cinayetlerine sebep olanlardan, dağların doruklarında hiç kalkmayan karlardan, batılı bir köy öğretmeninin çektiği yalnızlıktan, birden fazla kadınla evlenen insanlardan, 24 yaşında 3. çocuğu olmadığı için yeni bir kadınla evlenmeyi düşünenlerden, çökmek üzere olan mağaralarda yaşayıp hiç ev görmeyenlerden, bulunduğu yeri terk etmek isteyenlerden, “Tanrının bu dağ başında işi ne?” diye düşünen köylülerden, “Soru sormadan. Bakıp görmeden. Özellikle sormadan ve görmeden.” işini yapmakla görevli memurlardan… Genelde yalnız olan, fakat yalnızlığının bile farkında olmayan insanlar, batıdan gelen köy öğretmeninin gözlemleri çerçevesinde öyküleri şekillendiriyor. Ferit Edgü’nün diğer kitaplarında da yer alan Hoca, Halit, köy muhtarı gibi karakterler yine kullanılmış. Fakat Ferit Edgü, öykü anlayışı nedeniyle genelde kısa olaylara yönelmiş. Öykülerde kişilerin özellikleri pek fazla göz önüne serilmiyor.

• Doğu Öyküleri, Ferit Edgü’nün diğer öykü kitaplarındaki özellikleri taşıyor: minimalist öykü anlayışıyla yazılmış, kısa hatta kimi zaman sadece fiillerden oluşan cümleler. Okura olayı daha iyi bir şekilde aktarabilmek için kimi zaman doğu insanının konuşma özellikleri de cümlelere yansıtılıyor.

• Öykülerde belirli bir zaman da kullanılmamış. Kimi öykülerde günün hangi zamanı ve hangi mevsim olduğu açıklansa da öykülerin çoğunda kış mevsimi ve gece hâkimiyeti var. Hangi yıllardan bahsedildiği de ancak Ferit Edgü’nün diğer kitaplarını da okuyup, aralara sıkıştırılmış küçük ayrıntıları yakaladıktan sonra ortaya çıkıyor.

• Ferit Edgü’nün “doğu”suna daha geniş bir açıdan bakabilmek için Doğu Öyküleri’yle birlikte Hakkâri’de Bir Mevsim, Kimse, Yaralı Zaman ve Tüm Ders Notları’nın Hakkâri’de Bir Mevsim ve Kimse bölümlerini de okumak gerekiyor.

• Doğu Öyküleri, Ferit Edgü, Öykü, YKY, 2. Baskı Ekim 1996, 69 syf, Kapak resmi:Abidin Dino

Tuna BAŞAR



 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!