Tomris Uyar

Dizboyu Papatyalar

Tomris Uyar

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Tomris Uyar (1941 - 2003)

İstanbul'da 1941 yılında doğan Uyar, ilkokulu Taksim'deki Yeni Kolej'de, ortaokulu İngiliz High School'da, liseyi Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'nde tamamladıktan sonra, 1963'te İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nü bitirdi.

1969 yılında evlendiği Turgut Uyar'dan bir çocuğu bulunan Tomris Uyar'ın, Tagore'den ''Şekerden Bebek'' adlı ilk çevirisi 1962'de Varlık, ''Kristin'' adlı ilk öyküsü de 1965'te Türk Dili'nden çıktı. Tomris Uyar'ın, öykü, deneme, eleştiri, günlük ve çevirileri, Varlık, Dost, Papirüs, Yeni Dergi, Soyut, Yeni Edebiyat, Yeni Düşün, Gösteri, Gergedan, Argos, Adam Öykü gibi belli başlı dergiler de yayınlandı. Özellikle 1966'dan sonra Papirüs'te yayınladığı eserleriyle adını duyuran ve 1969 yılına kadar ''R. Tomris'' imzasını kullanan Uyar, 1970'ten sonra gelişen yeni Türk öykücülüğünün önde gelen isimleri arasında yer aldı.
 

Tomris Uyar Eserleri

İpek ve Bakır (1971)
Ödeşmeler (1973)
Dizboyu Papatyalar (1975)
Yürekte Bukağı (1979) - Sait Faik Hikaye Armağanı
Yaz Düşleri/Düş Kışları (1981)
Gecegezen Kızlar (1983)
Rus Ruleti- Dön Geri Bak (1985)
Yaza Yolculuk (1986) - Sait Faik Hikaye Armağanı
Sekizinci Günah (1990)
Otuzların Kadını (1992)
Aramızdaki Şey (1997)


 

 

Gençliğimin öykücüsü

Her zaman canlı bir içeylemin izini sürer Tomris Uyar. Öyküleri okurda etkin bir imgelem derinliği yaratır, ilgiyi iri tutar, sezgileri harekete geçirir

SEMİH GÜMÜŞ

Tomris Uyar ilkgençlik yıllarımın yazarı. 'İpek ve Bakır'ın yayımlandığı günleri anımsıyorum. 'Ödeşmeler'in de, 'Dizboyu Papatyalar'ın da. O'nun yazarlık serüvenini kitaptan kitaba yakından izlerken okurluğumun da serüvenini izliyordum. Demek ki iyi bir edebiyat okuru olmak için kendimle verdiğim savaşım içinde kalıcı izler bırakmaya başlamıştı. Öykülerimin anlamını çözmeye, tadına varmaya, yarattığı etkinin nedenlerini kavramaya başladıysam, adam gibi bir okur olmaya başlamıştım demek ki. Kendi okurluğumu sınadığım yazarlar arasında ilk sıralarda geliyordu. Bir de elbette yakın olduğum insanları, ilişkileri yazdığı için ilgi duyuyordum ona.
'İpek ve Bakır'da, 'Ödeşmeler'de yaratıcı yazının hayatın içindeki karşılıklarını görmeme yardımcı oluyordu. Çünkü yaşananların inandırıcı biçimde yazılması, bizim için o günlerde sanırım şimdikinden de önemliydi. Gene de bildik gerçekliğin olduğu gibi anlatılmasını istemiyorduk, ama yaşananlarla bir gerçeklik ilişkisi kurmak, öykü kişilerinin bizim bildiğimiz yüzlerinden başkasını, demek ki Tomris Uyar gibi yazarların gösterebileceklerini görmek de vazgeçilmez bir aranıştı. Tomris Uyar'a, işte bunu yaptığı için ilk okumalarda sıkıca yakalanmıştım. Onda öykü okurunu kendine çeken özellikler vardı, neden sonra daha iyi anlayacağım. Yorumu okura bırakır

'Dizboyu Papatyalar', yücelttiğimiz hayatla hem alışverişi hem de ödenecek hesapları olan bir kitaptı. Tomris Uyar'ın bu kitabında daha belirgin biçimde ortaya çıkan tutumu, sonraki kitaplarında yazınsal düzeyi gitgide yükselerek gelişecektir. Kısa öykünün biçimine ve diline değin sorunlar 'Dizboyu Papatyalar'da Tomris Uyar'ca çözülmüştü artık. Niçin öykü yazdığı ve öyküyle ne anlatmak istediği sorularına verilmiş karşılıklar vardı orada. Dil ustalığı, biçem özgünlüğüyle kendi ağırlığınca tartılırken Tomris Uyar'a açılan yerler yalansız dolansız edebiyatın yüreğine yakın yerde görünüyordu.

Tomris Uyar sevgisi büyüyordu içimde, ama beni o yıllarda can evimden vuracak kitap 'Yürekte Bukağı' olacaktı. Onun Tomris Uyar'ın en önemli kitabı olup olmadığı sanırım gelecekte de ilgilendirmeyecekti beni. Değil mi ki hayattan aldığım duyarlıklara ve yaşadığımız günlerin anlamına tam da denk düşen adıyla ve kişileriyle bir kez okumakla yetinmeyip döne dolaşa karıştırdığım kitaplardan olacaktır 'Yürekte Bukağı'. Tomris Uyar'ın öykücülüğündeki yeri ne olursa olsun, bendeki Tomris Uyar imgesini de elle tutulur bir özneye dönüştürecektir.

Gerçekçilikse kaygılarımız, Tomris Uyar insanal ilişkiler dolayında uzanmayı seçmiştir gerçekçiliğe; tikel insanın dünyasını gerçekliğin yorumlanma, yaratma alanı olarak seçmiştir. Kısa öyküye varlığını sürekli dayatan küçük insan Tomris Uyar'ın öykülerinde bildik küçük insan değildir. 'Küçük İnsan'ı, gerçek hayattan öyküsü yazılmak için çıkmış bireyler olarak düşünürsek, Tomris Uyar'ın öykü kişileri bireylikleriyle gelen, nesnel karşılıklarını aramayı belki aklımıza getirmeyeceğimiz, ama düpedüz gerçekil kişiler olarak yazarlarından başka bir yazarın seçip çıkaramayacağı kişilerdir. 'Yürekte Bukağı'da varlıklarını epeyce yakından gördüğümüz kişilerdir onlar.

Tomris Uyar'ın konuşmaktan kaçınmayan, hem kendilerini anlatmak için hem de karşılarındaki kişilerle ilişki kurmak ya da tartışıp hesaplaşmak için düşündüklerini seslendiren öykü kişileri var. Öykü, aynı zamanda insanların birbirleriyle konuşarak anlaştıkları bir dünyadır onun için. Ama yazdığı hiçbir öyküde öykü kişilerinin aldıkları yeri boş sözlerle genişletmeye kalkıştıkları görülmez. Kısa ve özlü konuşma tümceleri içinde yoğunlaşmış anlamlara gönderirler okuru. Okura da söylenen sözlerin ardındaki suskuları anlama çabası düşer ki, Tomris Uyar'ın öykülerini okumanın değeri de buradadır. Okura öğretmenlik edecek bir edebiyatı düşünmesi bile olanaksızdır onun: Yorumu okura bırakır.

Öykü'nün bir tür olarak nasıl adlandırılması gerektiği sorusuna Tomris Uyar'ın verdiği açık seçik tanımı da saptamak istiyorum. Tomris Uyar, "Artık aktarılan ya da duyulan olaya 'hikâye', özel bir biçemden geçmiş yazılı metne öykü diyorum" diyor. Şaşırtıcı, bazen de olağanüstü olayların anlatıldığı hikâyelerin değil, sıradan insanların yazınsal biçimler içinde anlatıldığı öykülerin yazarıdır o da. Okur da öyküdeki gerçeklikten kendi payına düşenle okuma biçimlerini sınamakta, öykünün yaşadığı değişimle değişmektedir.

Tomris Uyar'ın öyküye getirmeye çalıştığı bu yeni biçim, sanırım onun Sait Faik gibi geçen kuşakların ustalarını doğru alımlamasına dayanır. Sait Faik'in öykü anlayışını sürdüren öykülerin yalnızca sıradan yinelemelerden öteye geçmeyeceğinin bilinciyle davrandığı için yazdığı öykülerle etkin olabilmiş, derin izler bırakmıştır. Büyük usta, onun için de Sait Faik'tir besbelli, ama geçmişte kalan anlayış ve duyarlıkların sürdürülmesinin günümüz öykücüsünü bir adım bile ileri götürmeyeceğini savunur.

Kendi kozasında, ipek gibi

Ayrıntılardan öykünün anlamına, gerçekliğine varmayı amaçlayan öyküler yazdı Tomris Uyar. Olayları değil de, ayrıntılarda beliren durumlardan çıkan kişilerin öyküsünü. Bazen davranışlar, bazen öykü kişilerinin söyledikleri sözler öykünün bütün ağırlığını çeker onda. Demek ki her zaman canlı bir içeylemin izini sürer Tomris Uyar. Bunun için öyküleri okurda etkin bir imgelem derinliği yaratır, ilgiyi iri tutar, sezgileri harekete geçirir, düşündürür, aydınlıktır.

Tomris Uyar'ın 30 yılı aşkın öykücülüğünün son kitabı 'Güzel Yazı Defteri', gene yeni biçim arayışlarının ürünüdür. Kısa öykünün sınırlarını aşan-kendisi öyle alınmasını istemese de-bir uzun öykü olarak alınabilecek 'Güzel Yazı Defteri', bu kez birkaç düzeyde birden okunabilecek, birçok kişinin ayrı ayrı çözümlenmesini gerektiren bir metindi. Kendi anlayışının da dışına çıkıyordu böylece.

Tomris Uyar'ın öykücülüğünü anlatırken 'Gündökümleri'nden söz etmiş oluyorum, ama 'Gündökümleri'n her zaman bizim edebiyatımızda yazılmış benzersiz metinler olarak okudum. Günlük-deneme olarak niteleyebileceğim bir tür içinde yazdıkları, Tomris Uyar'ın edebiyatımızın son dönemlerinin en aydınlık ve en çok düşündüren yazarlarından biri olduğunu gösterirken bütünüyle edebiyatın iç değerlerini gözetme kaygısıyla örülmüştür.

Bir de elbette yazarlık tutumu var Tomris Uyar'ın, öykülerinden ve Gündökümleri'nden ayrı, onlara sıkı sıkıya bağlı. Günümüzün gitgide yozlaşan, neredeyse iğdiş edilmek istenen edebiyat ortamı karşısında şaşırdığı, üzüldüğü kadar, tepkisini de gösteren yazarlardandı. Tepkilerini büyük çoğunluk merak edip iplemese de. Sözgelimi, edebiyatı piyasanın isterlerine bağlamak, okura göre yazmak düpedüz bir suçtur Tomris Uyar için. Birilerini suçlamak için değil, edebiyatın iç değerlerini korumak için söylenmiş sözlerdir bunlar da.

Çirkinleşen ilişkilerden, yazarın piyasaya çıkmış bir mal gibi görülmesinden kimilerinin tedirgin olmak bir yana, yararlanmaya da çalışması, iktidar olmanın yol açtığı çürüme, çok satmanın erdem sayıldığı yozlaşma... Bütün bunlar yerine, kendi kozasında ipek gibi bir yazıyı örmekten başka kaygısı olmayan bir yazardı Tomris Uyar. Bu tavrını anlamaya vakti var mı birilerinin?..

 

Dizboyu Papatyalar
AYŞEGÜL NAZİK
http://www.thesis.bilkent.edu.tr/0001681.pdf

Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve
Sosyal Bilimler Enstitüsü
TOMRİS UYAR ÖYKÜCÜLÜĞÜNDE TOPLUMSAL GÜNCELLİK VE BİÇİMSEL ARAYIŞLAR

(Ayşegül Nazik'in bitirme tezinin yanlızca "Dizboyu Papatyalar" bölümü alınmıştır.")

1975 yılında Tomris Uyar şöyle diyor: “Gibi”yi bulmak gerek öyküde: “Yaşamadaki gibi” gibiyi. Kimi zaman aksak, yanlış, kimi zaman doğru, açık ve yalın olanı. Gerçeğin kendisine abanmadan, yaslanmadan, sanatta ‘inandırıcı’ olan gerçeği bulmak...Değişik sınıfların, değişik bireylerin başka başka yerlerde ve zamanlarda karşılaştıkları ayrı gerçekliklerin çeşitli görünümleri içinden iletilmek istenen gerçeğin asıl yüzünü bulmak. Bildiriyi söylev havasıyla değil, sanat gereçleriyle iletmek. “Bir daha” değil yeni, yani taze söylemek. ( Uyar, “Tomris Uyar” 153) 1970’lerin ortalarına geldiğimizde, yalın ama şiirsel dili, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman alaylı gözlemlerinin ışığı altında, dünyalarına girdiği sıradan insanların gündelik hikayeleri üzerine kurulu Tomris Uyar öykücülüğü Dizboyu Papatyalar ile ufuklarını genişletir. Selim İleri’nin saptadığı gibi, Dizboyu Papatyalar, durumlardan çok “insanlar” (alıntılayan Özkırımlı, “Tomris Uyar” 1185) ya da Füsun Akatlı’nın deyişiyle “insanlık cevheri” (“Tomris Uyar’ın Öykü Dünyası” 32) üzerinde odaklanan bir yapıttır. Durum tespitlerinden kişisel trajedilerin büyüsüne yönelen bu öykülerde, İleri’nin dediği gibi, yazarın karakter yelpazesi de daha açılmış gibidir.

“Hakların En Güzeli”nde bıçkın bir kabadayı, “Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü”nde emekli bir albay, “Şen Ol Bayburt”ta İspanyol Feride, “Dizboyu Papatyalar”da bir kemancı, “Limanda” gençliğini ve ününü yitirmeye yüz tutmuş sinema oyuncusu İzzet, tercihlerinin ama sanki daha çok kaderlerinin oyununa gelmiş kişilikler olarak çizilirler. Akatlı’nın dediği gibi “Dizboyu Papatyalar adının uyandırdığı güneşli imgenin hemen ardında, kitap kahırla dolu[dur]” (32). Kısa öykü, Tomris Uyar’a göre, “kendine ayrılan sürede yoğunluk, içtenlik, sahicilik öğelerini gereğince kullanamazsa, bu öğeleri yitirirse bellekten siliniveri[r]; ister toplumsal sorunları ele alsın, ister bireyin iç dünyasında dolaşsın” (“Tomris Uyar” 153). Dizboyu Papatyalar’da iç dünyalarına girdiğimiz öykü karakterleri, toplumun onlara biçtiği yazgılarından ve bunun etkisiyle şekillenen kişisel sorumluluklarından sıkılmış haldedirler. Kaybedilen masumiyet, ideallerle kurulan ilişkilerin, evliliklerin, işlerin çıkmaza girmesi ve bütün bunların farkında oluş bu kişilerin hayatını her geçen gün zehirliyor gibidir. Öykülerde yakalanan an ya da durum bizde bu güçlü etkiyi yaratacak niteliktedir. Yazar, ne kişisel ne de toplumsal bir çıkış ya da kaçış yolu bulamayan karakterlerini acı gerçeklerle yüzleştirir. Bu kişileri şahsen tanımasak da biliyoruzdur aslında. Yaşanan mekânlar da bizimdir. Bozulmuş bir Beyoğlu’dur, tanıdık yüzlerin kalmadığı Beşiktaş’tır, bir Kumkapı meyhanesidir, tatsız Ankara sokaklarıdır, Bandırma’nın bir çay bahçesidir. Çünkü Uyar, “gerçekten bildiğimizi, çok iyi bildiğimizi yaz[maktan]” yanadır. Kısa öykünün “[h]ayatın tez ve değişen akışına uygun atan bir nabzı var[dır]” ve “Türkiye gibi çelişkilerle dolu bir ülke” (153) bu yönüyle yazarın ilham kaynağıdır.

Füsun Akatlı, Dizboyu Papatyalar’daki öykülerin “ doğru yaşamak/yanlış yaşamak üzerine uzun uzun düşündürdüğünü, farkına varılmaksızın benimsenen değer yargılarını adamakıllı silkelediğini”söylüyor (“Tomris Uyar’ın Öykü Dünyası” 31). Gerçekten de bu kitapta Tomris Uyar, “insanlık” ve öykü adına incelikli tespitlerde bulunuyor. Mesela, “Hakların En Güzeli”nin artık kocamış kabadayısı bir kez gerçek bir namus meselesi yüzünden hüküm giyip salıverildikten sonra “kötü” (11) olmaya karar verir. “Adam vurmaktan on yıl yatana kim iş verir çıkınca?” (9) O da “Taksim’den başlamacasına bütün Beyoğlu’nda, meyhanelerde, (sözüm meclisten dışarı) kerhanelerde, sazlarda, pasajlarda, diskoteklerde, sonra uzun saçlı oğlanların dadandığı yerlerde hepten bilinir” (8) olur zamanla. Kiralık bir katildir lâkin “öldürtenler, ölecek herif kadar puşt” olduğunda “kârlı bir iş” olsa da “bulaşmak istemez” (11).

“Şirin Apartmanının değişmez yöneticisi” Emekli Albay Halit Akçam, nam-ı diğer eski “Hergele Halit”, “Keş Halit”, “günün cevheri”ni yakalamaya çalışırken anlayamaz bir türlü kendini (“Emekli Albay Halit Akçam’ın İki Günü” 19). “Şerefli, sert bir albayın yerli filmlerde ağlaması nedendir?” (21) diye sorar kendine. Ve eski arkadaşlara yıllar sonra takıldığı bir akşam bir cinayet işleyiverir gazinoda, eski aşkına benzettiği şarkıcı kadının çağrıştırdıklarının etkisiyle. Bir tren vagonunda tanıştığı, iki yıl öylesine mektuplaştığı kızla bir oldu bittiyle evleniveren ve aradan beş yıl geçmesine rağmen bu duruma hâlâ alışamayan Kumkapanı garsonlarından Aydın, “Yaz Suyu”nun sonunda “birbirlerini gerçekten seven, bir yemek süresince bile olsa gerçekten sevecek bir kadınla bir erkek için hazırladı masayı. Durdu. Bekledi” (46).

“Şen Ol Bayburt”ta Çalıkuşu’ysa eğer özenilen, “romanın akışı içinde genel çizgiye aykırı olan neydi? Neden okurun istediği, kendisinden beklendiği gibi davranmamıştı Feride?” (53) Hafifliğiyle adı çıkmış İspanyol Feride’nin müderris oğlu hükümet tabibi Behçet Bey’le evlenmesi ve bu sebeple oğlan tarafının çifti dışlaması, ikisi için zorlu bir mücadelenin başlangıcı olur. Anadolu kasabaları, hayal kırıklıkları, parasızlık ve son çare olarak ancak boşanmayla alınabilecek bir “yetim aylığı”, okura belki başka bir romanı hatırlatabilir ancak. “Dizboyu Papatyalar”da Şermin’in yaşamını şekillendiren, “kendi mutsuzluğunun elle tutulur bir simgesi” olarak gördüğü kemanını tek başına “taşımak zorunda olduğu kendi tabutu” (62) olarak algılayışıdır. Müzik yapmak istemesine rağmen bu şartlarda bu çabanın anlamsız kalması, bir o kadar kaçınılmaz şekilde işinin bu olması onu yalnızlığa iter. Maddi manevi uzak bir koca, kendi dünyasına çekilen ergenlik çağına gelmiş bir erkek evlat ile başkentin bunaltıcı havasıyla gittikçe kendi kabuğuna çekilen bir bireyin sıkıntısına tanık oluruz. Ve kuponlu gazetede göze çarpan “DİZBOYU PAPATYALAR...”ın (71) reklamı, bardağı taşıran son damla oluverir bir gün.

Dizboyu Papatyalar, bizi “yalan dünya”ya, ama daha önemlisi “kendimize söylediğimiz yalanlar”a karşı uyarıyor. Bu öykülerde modern bir gündelik hayatın içinden seçilmiş çağdaş, kişisel ve toplumsal yanılsamalarımızla karşılaşabiliyoruz. “Limanda”da sinemanın artık eskimeye başlayan yüzlerinden olan İzzet, kendi dünyasında huzur içinde yaşıyor görünen pansiyoncu Meliha Hanım’a, hep beraber içinde döndükleri çarkın çirkeflerini açıklayamaz. Diğer öykülerin çoğu kahramanı gibi ancak içinden konuşabilir karşısındakiyle: Olup bitenleri anlatamam ki size. Hakkım da yok belki. Bandırma’nın çay bahçesindeki kız çocuğunu sözgelimi! O bugün buralı bir astsubaya burun kıvırıyorsa, bunun biraz da benim yüzümden olduğunu? Hep bir şehzade, bir patron oğlu bekleyeceğini? Zaten ben gitsem bile—ki gidiyorum—yerime hep yeni bir şehzade bulunacağını. Yoksul kızları bu kere onun kurtaracağını? Aynı yalanın yıllardır, hiç bıkılmadan yinelendiğini? Halk çocuğu, halktan aldığını halka verme, halka dönük, halk değerleri gibi sözlerin bile bir sanayi olabileceğini? (94)

Ömer Say, “1960-1980 Arası Türk Hikayeciliğinde Yabancılaşma” başlıklı yayımlanmamış yüksek lisans tezinde, Tomris Uyar’ın ilk üç öykü kitabını da değerlendirmiştir. Say, Tomris Uyar’ı “1960 sonrası hikayeciliğimizdeki ideolojik kaygıların uzağında yer alamamış bir yazar” (72) olarak görür. Bu yargıya varmak için yazarın birkaç hikayesinin okunmasının yeterli olduğunu söyleyen Say, Uyar’ın “bilinçli bir şekilde” zenginleri ya da maddi açıdan karşısındakinden üstün olanları “çirkin” gösterdiğini iddia eder. Dizboyu Papatyalar’a bu açıdan bakarak, onu yazarın ilk iki kitabına göre “daha başarılı” bulan Say’ın incelemesi 1960-1980 aralığına giren 1979 tarihli Yürekte Bukağı’yı nedense kapsamaz. Bir yazarın belirli bir dünya görüşünün olması ve kendi yarattığı yapıtına bunu yansıtması kabul edilebilir bir tavırdır. Belki de tartışmanın asıl sebebi Say’ın da başka bir ideolojinin etkisiyle bu eleştiriyi yapmasından kaynaklanıyordur. Yine de Uyar’ın Dizboyu Papatyalar’dan itibaren dünya görüşünden de sapmadan öykülerini daha temkinli ve incelikli kurduğunu söylemek yanlış olmaz. Zaten Yürekte Bukağı ile yazar, öykücülüğündeki doruk noktalarından birine hakkıyla ulaşacaktır.
 


http://www.turkcebilgi.net/kitap-ozetleri/d/dizboyu-papatyalar-15705.html

KİTABIN ADI : Dizboyu Papatyalar
KİTABIN YAZARI : Tomris UYAR
YAYINEVİ VE ADRESİ : CAN Yayınları, Hayriye Cad. No:2 Galatasaray
BASIM TARİHİ : 1995

KİTABIN ÖZETİ :

    Anadolu kentinde bir aile portresi… Anne Şermin, baba Orhan. Bir de çocuk, ebeveynlerden birinin ki başlangıçta açıkça ifade edilmiyor, ilk evliliğinden olan çocukları Ahmet. Öyküleme tarihinde on yedi yaşında.

    Karı kocanın evlenmesinin üzerinden on beş yıl geçmiş. Anne ile oğlu birlikte Ankara'daki evlerinde yaşamlarını sürdürürken, baba bir banka müfettişi olarak çeşitli vilayetleri dolaştıktan sonra İstanbul'da görev yapmakta. Özlemin yaratmış olduğu bir mutluluk tablosu mevcut. Oğlu Ahmet evden çıktıktan sonra anne, eşinden gelen İstanbul mektubunu açar ve hasretle okur. Dokunaklı yazmıştır Orhan. Yaşadıklarını sıralarken hep eşini de yanında düşündüğünden söz eder ve birlikte edinmiş oldukları alışkanlıklardan hasretle dem vurur. Şermin'e her ne olursa olsun kendini üzmemesini salık verir ve gündelik yaşamla ilgili basit ancak temel öğütlerden bahseder. Mektup ekinde göndermiş olduğu gazete kuponlarından söz ederken "çok içmiyorsun değil mi Şermin?" diye sorar karısına son paragrafta.

    Burada anlarız ki Şermin önceki evliliğinden kalma bir alışkanlığı yaşadığı yeni mutluluğa rağmen üzerinden atamamıştır. Alkol… Ama eşini özlemle bir kez daha düşünür Şermin. Ne çok sevmiştir kocasını. Yüreklidir, merttir Orhan. Düzenli, prensiplidir. Balıkçılarla inanılmaz bir alçakgönüllülükle sohbet ederken, hırçın denize karşı durur da kıpırdamaz, titretmez vücudunu. Özgüveni herşeyden önce gelir Orhan'ın. Koca bir banka müfettişidir O. Ama düşünür ki eşi, Ankara yakışır kocasına. Ailesi ve banka müfettişine layık başkent.

    Öykünün ikinci bölümünde bir toplu taşıma aracında sahne alır kemanı ile provadan dönen Şermin ve eşi Orhan. Kışa dönüktür Ankara, yağmurlar başlamıştır ve babasına kavuşalı ailenin hayli zaman olmuştur. Dolmuşun şoför ve muavininin sıradan diyalogları yansır öyküye, figüranların konuşmaları sıkıcıdır, paralel olacaktır elbette Şermin'in mevcut sıkıntısına.

    Artık maalesef sıkılmaktadır Şermin. Özlemle beklediği hasret kaldığı kocasına kavuşmuştur ama bir şeyler çokçasına eksiktir yine yaşamında. İşinin vermiş olduğu yorgunluk da yansır aile tablosuna, enikonu sinirlerini yıpratmıştır alkol, ikinci planda kalmıştır ailesi. Geçtim Orhan'ı da, oğlunu, Ahmet'i düşünür ve "onu artık yalnız bırakmalıyım" der, "taşıma suyla serpilmesin. Analık sevgisiyle üstüne abanmak, bencillik olacak bundan böyle. Yoksa ben besleneceğim ondan. Nasılsa öz babasından çok sevdiği Orhan yanında… Arkadaşlık etme gibi özürlerle varmamalı üstüne. Bu kesin."

    "Öz babasından çok seviyor…" Klasik ana-oğul kıskançlığı diye de düşünebilirsin başlangıçta ama onun da ötesi, yaşama duyulan bir bıkkınlık söz konusu. Kendi ayakları üzerinde durmalı herkes, öyle değil mi? Peki sevgiyi nerede kucaklayacak Şermin… Kaçmak çözüm mü böylesine?

    Üçüncü bölümde evinde sıkıntıları ile başbaşa ilkbaharı karşılar Şermin güneşli bir ilkbahar gününde. İlerletmiştir alkolü, hızlı içilen gecelerin sabahında taze bir bira boşaltmaktadır bardağına, günün gerisini konyakla tamamlamaktadır. Bir yandan da şehri, birzamanlar ne çok sevdiği Ankara şehrini düşünür. Baharı bile sevimsizdir artık başkentin. Oysa yıllar önce içi sevgiyle dolu iken böyle değildi bu şehir. Şimdi başkent resmidir, bir başkentin olması gerektiği gibi, Şermin'in duyguları donuktur.

    Finalde "Dizboyu papatyalar" diye okur bir seyahat acentesinin reklam cümlesini gazeteden Şermin. Bir düşünür şöyle dizboyu papatyaları, açar evinin kapısını, fırlar sokağa, kafasında düşünceler dolaşır; "Dizboyu papatyaların" ne manaya geldiğini sorar kendine, en son şu anlama geldiğinde karar kılar: "Seni Seviyorum, hadi hoşça kal, bir gün o kıyı kahvesinde yanına çöküp dostça iki kadeh içebilme isteğim baskın geliyor…"

 

 

Valid HTML 4.01 Transitional