Denizin Çağırışı

Kemal Bilbaşar


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

03.02.2016


  "Yapıtlarımı genellikle küçük kasaba ve köylerde yaşayan, çok çalışan, az mutlu olan insanların hayatını yansıtmak, onların belli bir bilince varmaları amacıyla kaleme aldım. Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi, görüşe bağlı kaldım. Memleketimiz insanlarının dertlerini, toplum gerçeklerini ancak bu edebiyat tekniğiyle gün ışığına çıkarmak, onlara çözüm yolunu göstermek mümkün olacağına inandım. Yapıtlarımda halk masal ve öykü deyişlerine de yer veriyordum. Bununla yapıtlarımı halkıma daha rahat okutacağım, sanatımda geleneksel bağlantıyı sağlıyacağım kanısındaydım.” Kemal Bilbaşar

  Denizin Çağrısı’nda Gizemli Varoluş

Hülya Soyşekerci


Kemal Bilbaşar (1910-1983) edebiyatımızda daha çok toplumsal gerçekçi köy romanlarıyla tanınan ve bu yöndeki edebi çalışmalarıyla ilgi uyandıran bir yazardır. 1967 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü alan ve sinemaya da uyarlanan Cemo, yazarın en ünlü romanıdır. Ayrıca Memo, Yeşil Gölge romanları, yayımlandığı dönemde ilgiyle karşılanan toplumsal gerçekçi eserlerindendir.

Romanların yanı sıra öykü, makale ve radyo oyunları da yazan Kemal Bilbaşar’ın, 1943’te yayımlanan ilk romanı Denizin Çağırışı nedense ilk yayımlandığı dönemde edebiyat tarihçilerinin, eleştirmenlerin ve okurların dikkatinden kaçmış, hak ettiği ilgiyi görememiştir. Denizin Çağırışı aslında karanlıkta kalmış bir şaheserdir. Bildiğim kadarıyla, bu duruma ilk kez 1950 Kuşağı’nın değerli yazarlarından Demir Özlü, YKY Kitap-lık dergisinin Ekim 2011 tarihli 154. sayısında yayımlanan ve Borges’in Kaplanları adlı kitabının yeni basımına da eklenen Büyük Bir Roman: Denizin Çağırışı başlıklı yazısında dikkati çekmekte; bu özgün ve öncü eseri ancak 2010’da tanımış olduğunu belirtmektedir. Edebiyat araştırmacıları, eleştirmen ve okurların ihmalini dile getirirken, özeleştirel bir yaklaşımla kendisinin de bu önemli yazar ve eserini hayli geç tanımış olduğunu içtenlikle ifade etmektedir:“Türk Yazını’nda ilk varoluşçu ya da romanda karşı-kahraman yaratıcı olan bu büyük romana birkaç tümce ile dikkat çekmemelerine şaşıyorum. Kendi çok geç kalmışlığıma şaştığım gibi.”

Demir Özlü tarafından, psikolojik yabancılaşmanın, bireyin varoluş sancıları ve yalnızlığının ülkemiz edebiyatında ilk kez işlendiği roman olarak değerlendirilen Denizin Çağırışı, ayrıca bir karşı-kahraman olan anlatıcı-kahramanının kendi iç dünyasının derinliğini, çelişki ve çatışmalarını büyük bir samimiyetle ve hiçbir ayrıntıyı gizlemeden dile getirdiği bir metin olarak da ilgi uyandırmaktadır.

Kemal Bilbaşar öğretmen kökenli bir yazardır. İzmir Karataş Ortaokulu’nda 1937-1961 yılları arasında tarih-coğrafya öğretmeni olduğu dönemde kaleme aldığı Denizin Çağırışı’nın, son sayfasının bitiminde yer alan “17.09.1941 Karantina-İZMİR” notu, romanını bitiriş tarihini göstermektedir. Demir Özlü aynı yazısında, Sartre ve Camus’nün eserlerine atıfta bulunarak şunları belirtir: “Denizin Çağırışı 1943’te yayımlanmış, fakat roman 17 Eylül 1941’de İzmir’in Karantina semtinde bitmiş. Yabancı’nın yayımlanması 1942. Bilbaşar’ın bu romanı okuması olanaksız. Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i 1943’te yayımlanmış. Bilbaşar’ın 1950 Kuşağı’yla ortaya çıkan varolma, öz edinme, olumsuz da olsa tekil insan olma (sürüden ayrılma) gibi temel temalara yaklaşımı bizden on yıl önce.”

Romanların yanı sıra öykü, makale ve radyo oyunları da yazan Kemal Bilbaşar’ın, 1943’te yayımlanan ilk romanı Denizin Çağırışı nedense ilk yayımlandığı dönemde edebiyat tarihçilerinin, eleştirmenlerin ve okurların dikkatinden kaçmış, hak ettiği ilgiyi görememiştir. Denizin Çağırışı aslında karanlıkta kalmış bir şaheserdir. Bildiğim kadarıyla, bu duruma ilk kez 1950 Kuşağı’nın değerli yazarlarından Demir Özlü, YKY Kitap-lık dergisinin Ekim 2011 tarihli 154. sayısında yayımlanan ve Borges’in Kaplanları adlı kitabının yeni basımına da eklenen Büyük Bir Roman: Denizin Çağırışı başlıklı yazısında dikkati çekmekte; bu özgün ve öncü eseri ancak 2010’da tanımış olduğunu belirtmektedir. Edebiyat araştırmacıları, eleştirmen ve okurların ihmalini dile getirirken, özeleştirel bir yaklaşımla kendisinin de bu önemli yazar ve eserini hayli geç tanımış olduğunu içtenlikle ifade etmektedir:“Türk Yazını’nda ilk varoluşçu ya da romanda karşı-kahraman yaratıcı olan bu büyük romana birkaç tümce ile dikkat çekmemelerine şaşıyorum. Kendi çok geç kalmışlığıma şaştığım gibi.”

Demir Özlü tarafından, psikolojik yabancılaşmanın, bireyin varoluş sancıları ve yalnızlığının ülkemiz edebiyatında ilk kez işlendiği roman olarak değerlendirilen Denizin Çağırışı, ayrıca bir karşı-kahraman olan anlatıcı-kahramanının kendi iç dünyasının derinliğini, çelişki ve çatışmalarını büyük bir samimiyetle ve hiçbir ayrıntıyı gizlemeden dile getirdiği bir metin olarak da ilgi uyandırmaktadır.

Kemal Bilbaşar öğretmen kökenli bir yazardır. İzmir Karataş Ortaokulu’nda 1937-1961 yılları arasında tarih-coğrafya öğretmeni olduğu dönemde kaleme aldığı Denizin Çağırışı’nın, son sayfasının bitiminde yer alan “17.09.1941 Karantina-İZMİR” notu, romanını bitiriş tarihini göstermektedir. Demir Özlü aynı yazısında, Sartre ve Camus’nün eserlerine atıfta bulunarak şunları belirtir: “Denizin Çağırışı 1943’te yayımlanmış, fakat roman 17 Eylül 1941’de İzmir’in Karantina semtinde bitmiş. Yabancı’nın yayımlanması 1942. Bilbaşar’ın bu romanı okuması olanaksız. Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’i 1943’te yayımlanmış. Bilbaşar’ın 1950 Kuşağı’yla ortaya çıkan varolma, öz edinme, olumsuz da olsa tekil insan olma (sürüden ayrılma) gibi temel temalara yaklaşımı bizden on yıl önce.”
 
Bu değerli çalışmanın tamamı için lütfen tıklayınız
 

Yine "Denizin Çağırışı"

SELİM İLERİ

Nursel Duruel özenle hazırlanmış bir seçki yayımladı: 80 Yazardan 80 Öykü altbaşlığını taşıyan Genç Olmak. Genç kalan öykülerle bezenmiş bu güldestede, yazarlar özlü bilgilerle tanıtılıyor.

110. sayfada Kemal Bilbaşar ve eserleri; yorumdan alıntılıyorum:

"Aydın bireyin kasaba ortamındaki yalnızlık ve bunalımlarını anlattığı ilk romanı Denizin Çağırışı (1943) ise yalnız kendi romancılığında değil, o güne kadar yazılmış Türk romanları arasında da ayrıksı bir yere sahiptir."

Okuyunca çok sevindim. Yıllar sonra, Denizin Çağırışı'nı özellikle anmak, önemsemek, değerli Nursel Duruel'i bekliyormuş.

Denizin Çağırışı etrafındaki susku çünkü bugün de sürüyor. Geçmişte Necatigil'in, Ahmet Oktay'ın ilgisini çekmiş. Fethi Naci'nin ilgisini çekmiş; Fethi Naci, galiba bir tek Selim İleri söz açtı Denizin Çağırışı'ndan diyor...

Duruel'den iz sürersek, o güne kadar yazılmış Türk romanları arasında böylesine farklı bir eserin gündem oluşturamaması düşündürücü. Ne o zaman, 1940'larda gündem oluşturabilmiş, ne sonraları. Hem, belki, Denizin Çağırışı bugün, 2009'da da ayrıksılığını tek başınalığını koruyor.

Roman, bir kasaba öğretmeninin büyük kentteki ruh sarsıntılarını, sonu ölüme varacak bireysel serüvenini yansıtır. Kasaba öğretmeni, İzmir'e, alabildiğine tekdüze bir yaşayıştan kurtulmak için gelir. Buna, biraz da kasaba doktorunun tavsiyesi üzerine karar vermiştir. Kapalı iktisada dayalı ortamında biriktirme fırsatı bulduğu küçük sermayesini, bir yaz tatilinde gönlünce harcayacaktır...

O, "bir efendi"dir. Gelgelelim bu efendi daha ilk adımda büyük kentin vurdumduymazlığıyla, kayıtsızlığıyla burun buruna gelir. Bütün yıkılışlar da arka arkaya sökün eder.

Aşksız, arkadaşsız, yapayalnız bir insanı bekleyen, -ister gerçek anlamıyla, ister simgesel anlamda- intihardan başka ne olabilir? Deniz çağırır bir tek. Tek yoldaş deniz!

Yerli renklerle bezenmiş, birbirinden görkemli, hep de yoğun, derin acıları, ıstırabı, kavruluşu anlatan tablolar, Denizin Çağırışı boyunca geçit törenine çıkartılır. Romancı, çok ince çözümlemelerle, kahramanının delik deşik ruh dünyasını gözler önüne serer. Ufuk dardır, gelinen yer soluksuz, varılan yer can kıyışa sürükleyici... Gerçekten başka bir romanımızda karşımıza çıkmayan dünya.

Çok tuhaf ama, bu büyük eser, Denizin Çağırışı, kimselerin dikkatini çekmeden, yıllardır âdeta gizli bir ömür sürdürüyor edebiyatımızda.

İlk okuduğumda öylesine çarpılmıştım ki, Ahmet Tevfik Küflü'ye (Bilgi Yayınevi) Denizin Çağırışı'nı yeniden basmasını önermiştim. Kemal Bilbaşar, Cemo, Memo gibi kitapları dolayısıyla gündemdeydi. Bu ilk roman da hemen tekrar okura sunuldu ve yazık ki ilgi çekmedi. Sanırım, bir depoda tozlanmaya terk edildi.

Bilbaşar, yeni basım için özenmiş, romanın dilini sadeleştirmişti. Bu bir kazanç mı olmuş, kestiremem. Bence, 1940'ların dünyasını da yansıtan ilk hali, dilde sadeleştirmeleri gereksinmemiş hali çok daha çekici.

Öyle sanıyorum ki, Bilbaşar, yeni sözcüklerle, yeni bir anlatımla ilk romanını yeni okurlara sevdirmek istiyordu. Ama sevdiremedi.

Toplumbilimle ruhbilimin ülke gerçekliği çerçevesinde birleştiği, bileştiği satırları, sayfaları Denizin Çağırışı'nın, neden hayranlık uyandırmıyordu? Soruyu nice zamanlar tekrarlayıp durdum.

O ilçeden, "küçük" kasabadan yakınan, boğulan, çırpınan öğretmen, o roman kişisi, belki de aynaya yansımış çehremizdi; aynaya bakmaktan hepimiz kaçınıyorduk. Bilbaşar vurgulamış: "Düşündükçe yalnız benim değil, oraya gelen hükûmet doktorunun da, savcının da, jandarma komutanının da az zaman sonra kabuk bağladıklarını ve bu kabuk içinde gizli bir derdin yumağını sardıklarını hatırlıyorum. Demek kasaba da suçluydu."

Kim bilir ne zamandan beri 'ufuk darlığı'nın tek yaşama biçimine dönüştüğünü ve 'dönüştürüldüğünü' çok erken kavramış bu roman, mutlaka yol açıcı olmalıydı diye bugün de yerinirim. O hasta kişinin, hastalığın, kişiyi, kişileri, galiba hepimizi o hastalığa, ufuk darlığı hastalığına götüren olayların, sebeplerin romanı boyuna, tekrar tekrar yazılmalı değil miydi edebiyatımızda? s.ileri@zaman.com.tr



Edebiyattaki Yeri Üzerine Görüşler

Tahir Alangu (Cumhuriyet'ten sonra Hikaye ve Roman, 1965):

Kemal Bilbaşar, öncü hikayecilerimizdendir. Tasvirci gözlemci tenkitçi gerçekçi bir anlayışı vardır. Hikayecilerimiz arasında konularını en geniş çevrelerden alabileni, yazış biçimleri en çeşitli olanıdır. Eserlerinde Orta Anadolu step köylerinin yanık yüzlü, acı bakışlı, bir sessizlik altında gizlenmiş, sürekli haksızlıklara içleri kin kuyusu kesilmiş, çileden çıkmış insanları kaynaşır. Yazar, toplum düzenindeki bozukluklara parmak basarken kişileri suçlama yerine daha derine, ilk sebeplere inmeye çalışır.

Şükran Kurdakul (Çağdaş Türk Edebiyatı, 1994):

Kemal Bilbaşar, romanlarında çağdaşlama sürecinin yarattığı kaçınılmaz bunalımları ödeyen ülkemiz halkının 1923'lerden sonra su yüzüne çıkan sorunlarına eğilmiştir. Kırsal kesim insanları, çoğu tek parti döneminde yaşanan olayların öznesi durumundadır…. Bilbaşar öyküsünde kişiliklerinin etkileri sınırlı olan kahramanlar, romanlarında hem belleğimize geçme aşamasına yükselmişler, hem olayların içindeki işlevleriyle kendilerini kabul ettirmişlerdir.

Behcet Necatigil (Edebiyatımızda İsimler, 1980):

Kemal Bilbaşar, inançlar, gelenek ve töreler, hayat görüşleri, çatışan menfaatler, yerli renklerle beslenmiş tasvirler, sebep ve sonuçlar arasında gelişen bir olayı gelenekçi bir anlayışla ortaya serer. Refik Halit'le başlamış bir memleket hikayeciliğini, hicivci ve sert bir gerçekçilik anlayışı içinde devam ettirir.

Doğan Hızlan (Hürriyet Gösteri, 1983):

Bilbaşar'ın yapıtları kasaba olgusunun değerlendirilmesinde edebiyat ve toplumbilim açısından paha biçilmez belgeler taşır.

Atilla Özkırımlı (Milliyet Sanat Dergisi, 1983)
:

Kemal Bilbaşar'ın öykücü olarak belirdiği 1938 ve sonrası, genelde Türk edebiyatının kendini yenilediği, yeni verişlerle zenginleştiği bir dönemdir. Şiirde hece vezni bütünüyle aşılmış, hikaye ve romanda gerçekçilik egemen sanat anlayışı olarak yerleşmiştir.

Bu anlamda sanatın coğrafyası değişmiştir. Hem sanatçıların kökeni, hem ele alınan konular bakımından. Anadolu sürgün yeri ya da halkı tanımak için şöyle bir dolaşılan yer değildir artık. Büyüyen, yetişilen ya da görev alınan yerdir. Kemal Bilbaşar, bu yeni kuşağın önde gelen sanatçılarından biriydi işte….

Klasik öykü yapısını ve anlatımını zorlamadan, gözlem ürünüm betimleyici ya da eleştirel gerçekçi öyküler yazdı Kemal Bilbaşar. Ege yörelerinden Orta Anadolu'ya, Doğu bölgelerine uzanan geniş bir coğrafyadan aldı konularını. Öykülerinde, hemen her kesimden seçtiği insanları, toplumsal çevreleri ve toplumsal koşulları, somut ilişkileri içinde yansıttı. Bireyselin ardındaki toplumsalı aradı hep.

Kemal Sülker (Varlık, 1983):

Bilbaşar, tüm yapıtlarında birinci sınıf öykücü ve romancı kalmayı başardı. 73 yıllık yaşamının 31 yılını öğretmen olarak geçirdiği yörelerde, ilgi duyduğu konuları öyküleştirmek ya da romanlaştırmak istediği vakit de aylarca, hatta yıllarca inceleme ve soruşturmalar yaptı. Böylece gerçekçi, gözlemci yapıtını toplumcu sanat anlayışıyla planladı, ördü, edebiyatın her türlü olanaklarında konuya en uygun olanını seçerek sözcükleri, anlatım özgünlüğünü tezgahında dokudu.

Olcay Önertay (Cumhuriyet Dönemi Türk Roman ve Öyküsü, 1984)
Halkın yaşayışı ve sorunlarıyla birlikte inanışlarına ve törelerine de yer veren Kemal Bilbaşar yer yer mizahı denemekle birlikte öykülerinde toplumsal ve eleştirel gerçekçilikten ayrılmamıştır. Yazar daha çok toplumumuzun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul sınıfı vermeyi yeğlemiştir. Konuları ve kişileriyle (yapıtlarında) yer yer yöresel konuşmaları yansıtan arı bir Türkçe, genelde kısa cümlelerle açık seçik bir anlatım vardır.
 

Türkiye'yi Kemal Bilbaşar'dan okuyun

http://www.hurriyet.com.tr/

Türk edebiyatının usta kalemlerinden Kemal Bilbaşar’ın uzun yıllardır baskısı bulunmayan ‘Zühre Nine’, ‘Bedoş’, ‘Cevizli Bahçe’ (Öyküler 1), ‘Irgatların Öfkesi’ (Öyküler 2), ‘Yeşil Gölge’ ve ‘Ayın Tutulduğu Gece’ kitapları Can Yayınları etiketiyle, yeniden yayımlandı.Çağlayan ÇEVİK/ ccevik@hurriyet.com.tr 02 Ağustos 2015 - 16:42:36Türkiye'yi Kemal Bilbaşar'dan okuyun

Behçet Necatigil, Kemal Bilbaşar’ı ve yazdıklarını şu sözlerle değerlendirir; “Refik Halit’le başlamış bir memleket hikâyeciliğini, hicivci ve sert bir gerçekçilik anlayışı içinde devam ettirir.” Romanları da aynı yaklaşımın birer örneğidir. Bununla ilgili olarak Kemal Bilbaşar şunları söyler: “Yapıtlarımı genellikle küçük kasaba ve köylerde yaşayan, çok çalışan, az mutlu olan insanların hayatını yansıtmak, onların belli bir bilince varmaları amacıyla kaleme aldım. Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi, görüşe bağlı kaldım. Memleketimiz insanlarının dertlerini, toplum gerçeklerini ancak bu edebiyat tekniğiyle gün ışığına çıkarmak, onlara çözüm yolunu göstermek mümkün olacağına inandım.”

Söylediklerini tek kelimeyle “kusursuz” ve eksiksiz bir biçimde yapan bir yazar Kemal Bilbaşar. ‘Denizin Çağırışı’ adlı romanını bir kenara koymak kaydıyla (ki orada Türk edebiyatının ilk tutunamayanı ile tanıştırır bizi), ‘Irgatların Öfkesi’ veya ‘Cevizli Bahçe’ adlı öyküler toplamında, ama en çok da ‘Yeşil Gölge’ adlı romanında o günlerin Türkiye’sinden bugünlere ışık tutmuş gibidir. Coğrafyası en geniş yazarlardan biridir Bilbaşar, Karadeniz kıyılarından da anlatır, Ege kıyılarından Akdeniz’e, oradan Doğu’ya, Orta Anadolu’ya uzanır. Anlatılan hep Türkiye’nin, Türkiyeli halkın halidir. ‘Yeşil Gölge’de halkçı geçinen, yozlaşmış bir iktidarın küçük kasaba temsilcilerinin kurdukları düzeni, kirli işleri, gaddarca düzenlerini ve tuttukları köşelerde kalabilmek için ‘cinayet’ bile işleyebileceklerini anlatır Bilbaşar. ‘Irgatların Öfkesi’nde en başta işçinin sonra çiftçinin yıllardır değişmeyen çilesini yalınlığıyla anlatır. ‘Bedoş’ mütareke yıllarının İstanbul’una dairdir. ‘Zühre Ninem’ imparatorluğun son yıllarından Kurtuluş Savaşı’na olan bir dönemdeki Rumeli insanlarına ilişkindir. ‘Ayın Tutulduğu Gece’ ise Demokrat Parti iktidarıyla toplumda yaşanan değişimleri hicivle birlikte eleştirir.

Kitapları okuduğunuzda her şey aydınlanacak… Türk edebiyatının usta kalemlerinden Kemal Bilbaşar’ın uzun yıllardır baskısı bulunmayan ‘Zühre Nine’, ‘Bedoş’, ‘Cevizli Bahçe’ (Öyküler 1), ‘Irgatların Öfkesi’ (Öyküler 2), ‘Yeşil Gölge’ ve ‘Ayın Tutulduğu Gece’ kitapları Can Yayınları etiketiyle, yeniden yayımlandı. Haliyle karşımızda büyük ustayı yeniden okumak ve Türkiye’nin yıllar önce yazılmış panoramasını görmek gibi bir fırsatımız var...

   Kemal Bilbaşar eserleri
Kemal Bilbaşar Kendini Tanıtıyor

http://www.kemalbilbasar.com/

1910 yılının Ocak ayını Şubat'a bağlayan karlı kış gecesinde, Çanakkale'de dünyaya gelmişim. Babam polis serkomiseri Hüsnü Naim Efendi, Selânik'in Balkan devletlerince işgali sırasında, müttefik subaylarınca şehit edilmiş, sekiz yaşıma dek yetim büyüdüm. Annem Nuriye Hn. Eskişehir'de ikinci kez evlendi. Üvey babam küçük bir memurdu. Evimizde geçim darlığı çekilirdi. Yaz aylarında üvey kardeşimle simit, şeker, sigara kağıdı, kibrit, gazete satardık. Bir yıl terzide ve kavaf dükkanında çıraklık ettiğimi de hatırlıyorum.

Üvey babam sofu bir adamdı. Geceleri ailece camilere, tekkelere giderdik. Biz çocukların en sevdiği cami, Kurşunlu Cami idi. Namazdan sonra ortaya çıkarılan kocaman doksandokuzluk tesbihi topluca çekmek, müzik dinlemek ve etekleri açılarak dönen dervişleri seyretmek oyundan tatlı gelirdi bize.

Kış ayları ailemizin tek eğlencesi masal ve hikâye okumaktı. Fukara Tatar mahallesinde toprak sıvalı evimizi bu gün arasam belki bulamam. Ama o evi Binbir Gece masallarından, Tuti Name'den, Kırk Vezir hikayesinden örülü renkli bir düş evreni içinde hatırlarım.

Ramazan gecelerinde mahallenin çocuklariyle Karagöz'e, Meddah'a, tuluat tiyatrosuna giderdik. Gece gördüklerimizi, gündüzün mahalledeki yıkıntılar içinde, kendi aramızda tekrarlamak bir gelenekti. Meddah ve Karagöz taklitleri bizi her oyundan çok eğlendirirdi. Sanat mayamın bu oyunlar sırasında karıldığını şimdilerde daha iyi anlıyorum.

Üvey babama kalsa, biz iki oğlan, hafız olacak ve zenaatkâr yetişecektik. Ne var ki kurtuluştan sonra ortaya çıkan ağabeyim Burhan Bilbaşar'ın direnci ile bu istek gerçekleşmedi. Ağabeyim öğretmen olarak atandığı Seyitgazi'ye birlikte götürdü bizi. İlkokulu bitirdikten sonra da Edirne Erkek Öğretmen okulu'na yerleştirdi.

Edebiyatla ilgilenmeğe Gazi Eğitim Enstitüsü öğrenim yıllarımda başladım, o sırada yabancı dilden çevrilen natüralist ve realist hikaye ve romanlar gözde olduğundan bu tür kitaplar elimizden düşmezdi. Hocamız Ahmet Hamdi Tanpınar ve Hakkı Tonguç ile bu kitaplar üzerinde yaptığımız konuşmalar beni edebiyata daha sıkı bağlamıştır.

Eğitim Enstitüsü'nü i935'de bitirdim. Aynı yılın resim - iş bölümü mezunlarından Bedia Bilge'yle evlendim. 1937'de ilk hikayem Ç ı m a c ı H a s a n ile oğlum Taran Bilbaşar dünyaya geldiler, İzmir'e yerleşmiştik. Şair İlhan İleri ve Cahit Tanyol ile ARAMAK dergisini çıkarıyorduk. Evimiz bir edebiyatçılar lokalini andırıyordu. Toplantılarımız geç vakitlere dek sürerdi. Yazdığımız şiir ve hikâyeleri okur, gelen yazıları seçer, yurttaki edebiyat hareketlerini eleştirir, dergimizde bu görüşleri yansıtırdık.

Yazdığımız şiir ve hikayeler Nurullah Ataç, Va-Nu, Halit Fahri gibi gazetelerde sütunu olan kişilerin ilgisini çekmişti. O sırada B u d a k o ğ l u adlı hikayem ilk edebiyat ödülünü kazanınca dünyalar benim oldu. Bu ödül güvenimi ve hızımı arttırdı. Ardı ardına yazdığım hikayeler türlü dergi ve gazeteler­de çıkıyordu. Arkadaşlarımın öğüdüne uyarak hikayelerimi kitap halinde topladım. 1939'da An adol 'dan Hikâyeler, 1941'de Cevizli Bahçe yayınlandı, ve.arkası bu güne sürdü, geldi.

Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi görüşe bağlı idim. Memleketimiz insanlarının dertlerini, toplum gerçeklerini ancak bu edebiyat tekniğiyle gün ışığına çıkarmak, onlara çözüm yolunu göstermek mümkün olacağına inanıyordum. Eserlerimde meddah taklitlerine, halk masal ve hikaye deyişlerine de yer veriyordum. Bununla eserimi halkıma daha rahat okutacağım, sanatımda geleneksel bağlantıyı sağlayacağım kanısındaydım. Batı mükemmelliğine ulaşabilmek için eski sanat değerlerimizin tümünü inkar etmek, geleneksel bağlardan arınmak gereğini savunanlara katılmıyorum. Bizim halk edebiyatımız zengin bir dil ve sanat hazinesine dayanır, ölü değil, yaşayan bir dil hazinesidir bu. Olanakları geniştir. Halk için yazan bir sanatçı, bu hazineyi görmezlikten gelir, ondan faydalanmazsa, ister istemez halkla arasına mesafe koyar. Bu hazineden faydalandıkça yapıtın milli yanının güçleneceğini ve halklara daha rahat ulaşacağını CEMO ispatlamıştır. Cemo'nun Dil Kurumu 1967 Roman ödülü'ne layık görülmesinin önemli nedeni bu olsa gerek. Dil Kurumu ödülünü bana Cemo'nun kazandırmasına bu nedenle pek sevindim.

Cemo'nun gördüğü ilgiyi, ağa zulmü altında inleyenlerin uyanışına bir işaret sayarak daha da seviniyorum. En büyük sevinci, halkımın anayasal haklarına sahip çıktığını, yurdumuzda köklü reformların yapıldığını, Cemo'ların, Memo'ların, Fadik'lerin, Üsen'lerin layık oldukları özgür yaşayışa kavuştuklarını gördüğüm zaman duyacağım. (Kemal Bilbaşar, CEMO'nun öngirişi, 2. baskı 1967)

KEMAL BİLBAŞAR’IN DENİZİN ÇAĞIRIŞI ROMANINA PSİKANALİTİK AÇIDAN BİR BAKIŞ

ALİ ALGÜL'ün Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi'nde yayımlanan "Denizin Çağırışı'na psikoanalitik açıdan bir Bakış" çalışmasının sonuç bölümünü aşağıda ekliyoruz. Bu değerli yazının tamamını okumak isterseniz lütfen bir http://hutad.hacettepe.edu.tr/ tıklayınız.

Sonuç
Psikanalitik edebiyat kuramı psikanalizden hareketle doğmuştur. Bu kuramla yazınsal metinlerin çözümünde ilerleme kaydedilmiştir. Yazarın yaşamı, psikolojisi, bilinçaltı bu araştırma yöntemiyle açıklığa kavuşmuştur. Türk edebiyatında psikolojik romanların Tanzimat yıllarına kadar uzanmasına karşın bilinçaltının yansıtıldığı romanlar daha geç ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet dönemi edebiyatçılarından Kemal Bilbaşar, Denizin Çağırışı’nda modernist romanın unsurları görülmüştür. Romanın asıl kahramanı durumunda olan öğretmen bilinçaltıyla karşımıza çıkar. Bilbaşar romanda iki kez onun bilinçaltını verir. Bunlar kasabadaki doktorun karanlık bir yer olarak gösterilen dispanseri ve İzmir’deki sinemadadır. Bu mekânlardan birincisinde öğretmenin karanlık korkusu, ikincisinde ise bilinçaltında yaşatılan sarışın kız ortaya çıkar. Ayrıca roman boyunca ayna, alkol, çocukluğa dönüş, intihar gibi bilinçaltıylailgili kavramlar dikkat çeker.

Tüm bunlara karşın Bilbaşar, tek bir model oluşturamamıştır. Freud, Jung ve Lacan’a ait özellikler birlikte verilmiştir. Yazar, romanında bunların bir karışımını yapmıştır. Öte yandan bilinç akışı tekniğinin tam uygulanamadığı da görülmüştür. Yazar, bilinç akışı yerine iç monolog tekniğini kullanmıştır. Bu teknikte sadece öğretmenle sınırlı kalmıştır. Fakat Bilbaşar serbest çağrışım ve iç monolog tekniklerini birlikte vermeyi başarmıştır. Öğretmenin çocukluğuna dönülürken önce iç monoloğa başvurulur, sonra da çağrışımla çocukluğuyla ilgili sözü edilecek olanlara yer verilir. Bilbaşar, bu ilk romanından sonra modernist roman yazma hevesinden vaz geçmiştir.

1941’de yazılan Denizin Çağırışı’nın, modernist roman bakımından yukarıda belirtilen eksikleri olmakla birlikte, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Saatleri Ayarlama Enstitüsü arasında köprü görevi yaptığı söylenebilir.


Yazım Anlayışı

"Hangi biçimde yazarsam, düşüncemi halkıma daha iyi anlatırım sorusu bir an kafamdan çıkmamıştır."

"Benim edebiyata girişim mesleğimle ilgili. Bir yerde çocuk yetiştiriyoruz öğretmen olarak. Ama yetiştirdiğimiz öğrencileri sonradan izleyemiyoruz ne kadar izlemek istesek de. Sonradan yazıyla onlarla bir bağlantı kurmak tasarısıyla girdim işin içine. Ben bir şey öğretmek amacıyla -okulda zaten tarih öğretmeniydim- memleketimizi ta başlangıcından itibaren tarihsel olarak anlatıyordum romanımla birlikte.

"Buradan girince büyük halk topluluğu karşımıza çıkıyor. yalnızca kitleler üzerine değil büyük halk topluluğuna da hitap etmek gereği oluyor. O zaman halkçı bir yöntemle yazı yazmak ve onlara anlatmak istediklerimizi kendi yaşamlarıyla ya da memleketimizdeki yaşamı iyi veya kötü yönleriyle tanıtmak için. Ta başlangıçtan özellikle halkın çoğunluğu bulunan kırsal bölgelerde bir sözlü yazım var. Sonra bir meddah öykücülüğü var. Yani onların deyişlerinden onların tarzından yararlanmayı yeğ gördüğüm için öyle yaptım. Gayet tabiidir konuları yakın çevreden alıyordum. Fakat insan yazdıkça birtakım yerlere ulaşıyor." (Açık Oturum:Türk Romanı ve Türkiye Gerçekleri, Varlık, 1981)

Masal-Destan dili:

"Okumuş-yazmışları çok az olan köyler ve kasabalar halkı henüz sözlü edebiyat ortamında yaşamaktadırlar. Aramızda köyden yetişmiş, köylü diyalektiğini rahatlıkla kullanan bir konuşmacımızı anlayışla izlediklerini görünce, halkçı bir yazarın, sözlü edebiyat ortamında yaşayan geniş halk topluluğuna ancak masal ve destan dilini kullanarak yaklaşabileceğini, içinde bulunduğumuz ekonomik, sosyal ve siyasal bunalımlar ve onların çözüm yollarını ancak bu araç ile anlatabileceğimi sezdim. Böylece 1963'te CEMO denemesine giriştim."

Öykü tanımlaması:

"Öykü, boyutu ne olursa olsun, doğaya ve insana özgün bir bakış, bir eleştiri: Yaşamımıza yeni anlamlar, yöntemler, yorumlar getiren bir yazın anlatım sanatıdır.

Bir kez yazarın gölgesi bile öykünün satırları arasında sezilmemeli, yapıt canlı, somut, özgür olarak okuyucusuna seslenebilmelidir. Bir de öykü, tarihsel devrimci akış doğrultusunda, karanlık düzenlerin gizlerine tutulmuş ışık, gölgedeki zorbalara sıkılmış yumruk, haksızlıklara kötülükle savaşacaklara yol gösterici, güçsüzlere, pısmıslara yürek ve sorunlarına çözüm olmalıdır."

Az mutlu insanların hikâyesi
http://kitap.radikal.com.tr/
A. Ömer Türkeş - Romanlar Arasında
24.07.2015 00:25

Sabahattin Ali’nin roman kahramanı kabullenerek, Yusuf Atılgan’ınki benimseyerek, Kemal Bilbaşar’ınki ise eleştirerek yabancılaşacaktır bu hayata. Bilbaşar’ın kitapları yeniden yayımlanıyor ama yazarın roman kahramanları ve bizler özgür yaşayışa hâlâ kavu

Can Yayınları Kemal Bilbaşar’ın romanlarını yeniden yayımlıyor. Bilbaşar, ne yazık ki bugün pek az kişinin hatırladığı bir isim. Oysa yaşamının kırk altı yılını edebiyat uğraşıyla geçirmiş, toplam yirmi üç kitabı yayımlanmış, dergicilik yapmış, gazetelerde makaleleri yayımlanmış değerli bir yazardı Kemal Bilbaşar.

Bilbaşar’ın çocukluğundan başlayarak zorluklar ve mücadelelerle geçirilmiş bir hayat vardı. O hayat Bilbaşar’ın yazarlığının kaynağıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın acılarını doğrudan yaşayan, çocukluğu bir şehirden ötekine göçlerle geçen, öğretmenliğinde çok sayıda kasaba dolaşan Bilbaşar, gördüklerini büyük bir gözlem gücü ve toplumcu bakışla yansıttı eserlerinde. Edebiyat görüşünü şöyle özetleyecekti; “Yapıtlarımı genellikle küçük kasaba ve köylerde yaşayan, çok çalışan, az mutlu olan insanların hayatını yansıtmak, onların belli bir bilince varmaları amacıyla kaleme aldım. Fikirde toplumcu, sanatta gerçekçi, görüşe bağlı kaldım.”

Taşranın yabancılaşmış insanı
Bilbaşar’ın ilk romanı olmasına rağmen başyapıt nitelemesini hak eden Denizin Çağrısı (1943), Ay Tutulduğu Gece (1961) ve Başka Olur Ağaların Düğünü (1972) yazarın edebiyat anlayışının karakteristik örnekleridir. Her üç romanda da Anadolu kasabalarında yaşayan insanların dramı anlatılır.

Ahmet Oktay Denizin Çağrısı’nı “psikolojik yabancılaşma”nın Türk romanındaki ilk örneği olarak değerlendiriyor. Aynı zamanda Türk edebiyatında 1950 Kuşağı’yla ortaya çıkan varoluşçu temaları çok daha önce dile getirmesi açısından da dikkat çekici.

Taşrada yaşayan bireyin varoluş sıkıntıların ele alan romanlarda cinsel dinamiklerin roman kişilerinin psikolojisine, düşünce ve davranışlarına yaptığı etki yoğundur. Roman kişilerinin yalnızlığını, yabancılaşmasını, bastırılmış cinselliğini, yani iç gerçekliğini onları çevreleyen dış gerçeklikten koparmadan anlatmak için mekânlarıyla Kafkaesk bir atmosfer sunan taşranın yasaklarla çevrili cinselliği verimli bir alandır.

Reşat Nuri, Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Kemal Bilbaşar, Tarık Buğra, Mehmet Seyda, Şahap Sıtkı, Erhan Bener gibi yazarların romanlarındaki Anadolu kent ve kasabalarının taşralığını açığa çıkaran, toplumun ve yaralı bilinçaltlarının kıskacında, ötekileşmiş, uyumsuzlaşmış insan tipleridir. Onlar, toplum içerisinde ama toplumdan soyutlanmış, ayakta kalmak için geleneklere sarılan ama bu geleneklerle boğulan, dayanışmadan yoksun, çaresiz kişilerdir. Erdem diye taşıdıkları değerleri süreç içerisinde bir saplantıya ve ardından koyu bir kötülüğe dönüşür; “gülünç bir yaratıktır bu, ne melek ne şeytan, evrende kendine yer bulamayan” uyumsuzun biridir. Sorun ondadır. Sorun başkalarında değil uyumsuz olandadır, ama uyumsuzların cehennemi de başkalarıdır.

Kendi kabuğuna çekilmek ya da Kemal Bilbaşar’ın Denizin Çağrısı’ndaki öğretmen karakterinin deyişiyle etrafında, ”bir salyangoz kabuğu” oluşturmak, sonu yabancılaşmayla noktalanacak insanlık trajedisinin başlangıcıdır. Denizin Çağrısı’nın ilk kapsamlı incelemesi Yazılanla Okunan(1983) adlı inceleme kitabında yer alan “İki Taşralı; Bilbaşar Ve Atılgan’da Yabancılaşmış Birey Üzerine Notlar” bölümünde Ahmet Oktay tarafından -edebiyatımızda az rastlanılır bir güzellikte- yapılmıştır.

Kürk Mantolu Madonna’daki Rauf gibi, Denizin Çağrısı’daki öğretmen ve Anayurt Oteli’ndeki Zebercet tipleri de salyangoz kabuğu içinde, dış ve iç dünyaların diyalektiğini tersine çevirerek yaşamaya çalışırlar. Cinsellikleri sakatlanmış, hafızaları geçmiş zamanın bir anına saplanıp kalmıştır. İlk taşra anlatılarına sinen -ve taşraya dışardan bakan diğerlerine miras kalan- taşranın değişmezliği inancıdır. Kemal Bilbaşar’ın romanlarında ise tersine, değişim vardır ve kaçınılmazdır. Roman kahramanlarını uyumsuz yapan taşranın değişmezliği değil, tam da bu değişime, taşranın ekonomik, kültürel ve toplumsal değişimine ayak uyduramamaları, geçmişle kopmayan bağlarıdır. Yaşadıkları hareket alanı dar ve boğucu çevrelerinde başkalarıyla iletişim kurmakta zorlandıkça, “insanları mahdut, seması mahdut bir yer”de hapsolduklarını düşünecek, Sabahattin Ali’nin roman kahramanı kabullenerek, Yusuf Atılgan’ınki benimseyerek, Kemal Bilbaşar’ınki ise eleştirerek yabancılaşacaktır bu hayata.

Kimilerinin “bunalım edebiyatı” adlandırmasına rağmen, bu türden romanlarda bireyler dış çevreden ne tamamıyla yalıtılmış ne de dünyaları kişisel duygularla sınırlanmıştır; tersine, toplumsal gerçekler ve toplumsal eleştiri apaçık ortadadır. Kemal Bilbaşar’ın her üç romanında da cumhuriyetin kuruluşundan 60’lı yıllara kadar uzanan dönemin taşrasında sürüp giden hayatın birey açısından zorlukları sergilenmekle kalmaz küçük üretime ve tarıma dayalı ekonominin yarattığı tüccara/tefeciye bağımlılık, borç yükü, geçim sıkıntıları, devletin bir türlü saramadığı yaralar, işlemeyen adalet sistemi, hak hukuk arayışı ve isyan duygusu gibi temalar öne çıkmış, tek partiden çokpartili hayata geçişin heyecan dışında bir yenilik getirmediği, hükümetler değişse de değişmeyen baskıcı ve hantal devlet yapısı teşhir edilir.

Cemo ve Memo
Kemal Bilbaşar, Cemo romanını da Hancının Karısı (1953) ve Saltanatın Satılışı (1962) adlı hikâyelerinden yola çıkarak yazmıştı. Uzun yıllar üzerinde çalıştığı Cemo, kimilerine göre Bilbaşar’ın yazarlık kariyerindeki en parlak eseri oldu. Edebi değeri bir yana, ardından gelen Memo ile birlikte 700 sayfayı aşan bu kapsamlı çalışma, cumhuriyet tarihinde Kürt sorununu, Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını toplumsal bir mesele olarak önüne koyan ilk roman olması açısından çok önemlidir.

Cemo ve Memo romanlarında, devletle barışık kalmaya çalışmasına rağmen bir türlü adam yerine konmayan Kürt köylüsünün giderek bilinçlenmesini ve haksızlığa karşı öfkesini anlatır Bilbaşar. Roman isyanla biter, Jandarma zülmünden bıkan aşiret halkı karakolu basar. Babası Şeyh Sait isyanına katılmamıştır ama Memo Dersim isyanının içindedir. Sene 1937’dir. Dersim’i kana boğacak tenkil hükümetinin icraatları henüz başlamadan sona erer hikâye...

Cemo’nun 1967 yılındaki ikinci baskısına yazdığı önsözde şu ifadelere yer vermiş Bilbaşar; “Cemo’nun gördüğü ilgiyi, ağa zulmü altında inleyenlerin uyanışına bir işaret sayarak daha da seviniyorum. En büyük sevinci, halkımın anayasal haklarına sahip çıktığını, yurdumuzda köklü reformların yapıldığını, Cemo’ların, Memo’ların, Fadik’lerin, Üsen’lerin layık oldukları özgür yaşayışa kavuştuklarını gördüğüm zaman duyacağım.”

Aradan neredeyse elli yıl geçti. Bilbaşar’ın roman kahramanları -Cemo’lar, Memo’lar, Fadik’ler, Üsen’ler- ve bizler özgür yaşayışa hâlâ kavuşmuş değiliz. Nâzım “Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cennet, bu cehennem bizim” demişti. Cenneti hiç görmedik, bize kalan hep cehennem...

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!