<--DEĞİŞTİR VEYA STYLE kullan-->
Franz Kafka


Değişim

Franz Kafka


 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

23.2.2005


 

Editörün Notu:
Edebiyatta Kafkayesk akımının kurucusu olan Franz Kafka Değişim'de, bir sabah uyandığında kendisini bir böcek olarak bulan itilmiş, çaresiz Gregor Samsa'dan söz eder.   Milan Kundera, ’Roman Sanatı’ adlı kitabında dört belirleyici nitelik saptamış. Kundera’ya göre Kafkaesk’in ilk niteliği şu: ’[Kişiler] kurtulamadıkları ve anlayamadıkları tek ve dev bir labirentsi kurumdan başka bir şey olmayan bir dünyadadırlar’. İkincisi; ’[Kişiler] için olası başka hiçbir dünya olmadığına göre onların bütün varlığı bir hatadan ibarettir’. Üçüncüsü; ’Cezalandırılan cezanın nedenini bilmez. Cezanın saçmalığı öylesine katlanılmazdır ki, suçlanan kişi huzura kavuşabilmek için cezasına bir doğrulama bulmak ister: Ceza suçu arar’. Ve dördüncüsü; ’Kafkaesk dünyada komik trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için kullanılmıştır’.

 

 

Kafka ve Absurd Edebiyat


Yücel Nural
Dipnot Kitap Kulübü

Birinci ve İkinci dünya savaşlarının bütün değerleri yıkan, bütün inançları alt üst eden traumasının, toplumların ruhsal dengesinde oluşturduğu patolojik yansımaları ,kuşkusuz yazım sanatını da derinden etkilemiş,ve yirminci y.y.da bir bunalım edebiyatının yaygınlaşmasını sağlamıştı.

Varoluşçuluk,insan varoluşunun değer ve amaçtan yoksun,bunalımlarını gözler önüne serse de,bu felsefe ,dünyaya yapayalnız ve tamamen korumasızca gelişigüzel atılıvermiş olan insanın önüne sonsuz seçme özgürlüğü koyar.Canlılar içinde sadece insan önce var olur, sonra bilinci,ve seçme özgürlüğü ile öz’ünü kendi oluşturur,kısaca:”varoluş öz’den önce gelir”.Yani,”İnsan ne ise O değildir.Ne olmuşsa O’dur.  “İnsan sınırsız özgürlüğe sahiptir”,dedik.Fakat yine İnsan özgürlüklerinin ötesinde sorumluluk sahibidir.Sadece kendi eylemlerinden değil ,her şeyden,hatta dünyadaki savaşlardan bile sorumludur.

Varoluşçuluk,Hristiyan Varoluşçuluğu ve ateist varoluşçuluk gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır.Fransa’da Jean Paul Sartre’ın ortaya attığı ateist varoluşçuluk, yirminci y.y. batı felsefesinde derin yankı yapmıştır.Sartre’a göre,insanın varoluşunda ve yaşamında Tanrının yeri yoktur.Hiçbir otoritenin ,hatta insan doğasının bile yeri yoktur.İnsan kendisini özgür iradesiyle ne yaptıysa o’dur.Bu düşünceden yola çıkarak ,Sartre,”Varoluşçuluk bir humanizmadır” savına varmıştır.

Varoluş felsefesi, kuşkusuz ,çok geniş ve bu sayfaları aşan bir konu.Bense burada (Kafka’yı okumuş olduğumuz için),biraz ,absürd edebiyattan söz etmek istiyorum.
Bir çok edebiyatçı Kafka’yı Varoluşçu bir filosof olarak görür.Gerçi Kafkanın kendisi hiçbir iddiada bulunmamış, bu konularda.O,sadece, açık, sade, kuru bir dille,karanlık, bunalımlı kısa romanlar yazmış.Fakat,Sartre ,onu,zaman, mekan ve kendi tabiatı açısından değerlendirerek ,Varoluşçu olarak görüyor.Albert Camus ise onu bir Absürd (us dışı) yazar olarak kabul etmiştir.Gerçi her iki felsefe arasında pek fazla bir fark yoksa da,Kafka’nın ,bu iki dev düşünür tarafından benimsenmesi bence , önemlidir.Kafka benim anlayışımla da gerek dili, stili,us dışı konuları,işlediği yalnızlık, adaletsizlik, acımasızlık temalarıyla bir absürd yazardır.Okumuş olduğumuz DÖNÜŞÜM adlı eserinde de insanın us dışı yazgısına çaresizce boyun eğdiğini görüyoruz.

Us dışı (Absürd) felsefeye göre:İnsan ,yanlışlarının sonuçlarının bedelini ödeme pahasına da olsa,geri alınamaz, (sans appel) olan yaşamını istediği gibi yaşamakta özgürdür.

Camus’nün (SİSYPHE’İN MİTİ)nde irdelediği bu düşünceler, İnsanın, yaşamın anlamsızlığının bilincine vardıktan sonra, kader denen bağnazlığa baş kaldırışının betimlenmesidir.   Bu, ”başkaldırının humanizmasıdır”.

Camus ayni zamanda bir ruhbilimci ve ahlakçıdır.İnsan doğasının ,insan eylemine anlam ve sınırlar koyduğunu keşfetmiştir. Stil ve sözcüklerin sihrine kapılmadan fikir ve düşüncelere öncelik verir. Okuyucusuna hep kuru ve monoton imlemelerle (notations) “Absürd” edebiyatın değişmez bir iklimi haline gelen o nötr ve nesnel biçemini dayatır.

Camus’nün us dışı felsefesinde yaşamın her türlü derin anlamdan yoksun olduğunun,günlük koşuşturmaların ve acıların mantıksızlığının, hayatın makinemsi ve amaçsız aleladeliğinin bilinci, doğanın yabancılığı, ve dünyanın ilkel düşmanlığı kişiye yabancılık duygusu verir.Bu maceranın tek kesin ve esas sonucu ise ölümün gerçekliğidir.Zaten,dünyayı kavramaktaki yetersizliğini teslim eden Akıl da, bize bu dünyanın akıl dışı(absürd) olduğunu söyler.

Gerçekte absürd olan yalnız dünya değildir.İnsan da değildir.İnsanın delice ve derinden arzuladığı berraklık, anlaşılırlık ihtiyacı ile,dünyanın akıl dışı karakterinin karşılaşmasıdır.Us dışılığı onların çatışkısı doğurur,ve bu onların tek bağıdır.Absürd İnsan’ın trajedisi bilinçliliğidir. O halde çıkış yolu, bilincini yok etmek, yani felsefi ntiharmıdır? Yoksa (Jaspers, Chestov, Kierkegaard)ın yollarından giderek,(İrrasyonel)i utsallaştırıp, (absürd)ü öbür dünyanın bir kriteri yapıp, yaşama anlam verebilecek umut ve nedenleri bu dünyanın dışına çıkaran doktrinlerle, us dışılığı sonsuzluğa yönelik bir tramplene dönüştürmek midir?Yani kısaca dini inançmıdır?

Absürd felsefe bu drama akılcı bir çözüm önerir:sadece bildiği şeyle yaşamak, yani akıl ve dünya arasındaki umutsuz çatışmanın bilinciyle yaşamak!

Camus,”Ben absürd’den üç vargı(sonuç) çıkarıyorum:Benim İsyanım,Benim Özgürlüğüm, Benim Tutkum. Sadece bilincimle “ölüm davetiyesini” ,”yaşam kuralına” dönüştürüyorum— ve intiharı reddediyorum!” diyor.

Meydan okuyuş:
Bir yazgıyı yaşamak onu bütünüyle kabullenmektir.Oysa bir kaderi, onun us dışı olduğunu bilerek yaşamak,ona bilinç yoluyla bir düzen vermeden,olanaklı değildir. Bu durumda alınacak felsefi pozisyon İsyan’dır.Bu, insanın kendi karanlığı ile yaşam boyu sürecek çarpışmasıdır.Bu, her anında dünyayı sorgulamaktır.Bu, istemek değildir,umutsuzdur.Ama,yaşama ,değerini ve yüceliğini veren bu isyandır.Kendini aşan bir gerçeklikle boğuşan insanın zekasını ve gururunu coşturur; onu her şeyi ve kendini tüketmeye davet eder, çünkü, “gün be gün bu bilinç ve bu isyanda, o, tek gerçeği olan meydan okuyuşuna tanık olacaktır”.

Özgürlük:
İnsan, absürd’le tanışıncaya kadar,özgür olduğu hayaliyle yaşıyordu.Aslında yaşamına ,amaç,değer,gibi bir şeyler kattığını sandığı,bir takım alışkanlıklar ve önyargıların tutsağıydı. Us dışı felsefenin keşfi ona yepyeni bir bakış kazandırdı.Kendi durumunun umarsızlığını ve yarınsızlığını açıkça anladığı an o artık özgürdür.Kendini alışılmış kurallardan bağımsız hissedecek ve gerekçesiz yaşamayı öğrenecektir.

Tutku:
Us dışı bir evrende yaşamak,”her zaman dünyayla yüzleşmek için” bilinçli deneyimleri sık sık tutkuyla tekrarlamaktan ibarettir.Motaigne , insanın ruhuyla bağdaştırarak çoğalttığı deneyimlerinin,niteliğini vurgulardı.Camus ise niceliği vurgular.Çünkü, deneyimlerimizin niteliği, bizim, dünyada, bütün bilincimizle var oluşumuzdan doğacaktır.Kendi tutkusunu, kendi isyanını,kendi özgürlüğünü olabildiğince çok duyumsamak,olabildiğince çok yaşamaktır.
Bilincin egemen olduğu yerde değerler skalası gereksizleşir.”Şimdi” ve bilinçli kişinin önünden gelip geçen “şimdi”ler,(Absürd İnsan)’ın idealidir. İnsan kendi kendinin ereğidir,ve tek ereğidir.

“Sisyphe’in Miti”nde olduğu gibi:”Umarsız gayretlerinin boşluğunun bilincine varan insan kaderini eline alır ve kendi yüceliğini mücadele üzerine kurar; böylece , bu efendisiz evrende ulaşabileceği tek mutluluğu yakalar”.
 
21 Şubat 2005
 


Franz Kafka


3 Temmuz 1883, Prag -3 Haziran 1924, Kierling)

Taşralı Çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir Alman Yahudisi annenin çocuğu olan Franz Kafka, içedönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçluydu. Çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesini Prag'daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu. Çek kökenli bir aileden geldiği halde Almancayı ana dili olarak kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Franz'ı Almanlar'da tam anlamıyla kendilerinden görmediler.

Babasının zoruyla 1906'da tamamlayacağı hukuk eğitimine başladı. Eğitimini tamamladıktan sonra bir sigorta şirketine girdi. Max Brod ile tanışıp, Prag edebiyat çevresine katıldı.

Sigorta şirketinde çalışmasıyla yabancılaşma duygusu iyice gelişen Kafka 1912'de Felice Bauer ile tanıştı. 1914 ve 1917'de iki kez Felice ile nişanlanmasına rağmen yazmaktan alıkoyacağı düşüncesiyle bir türlü evlenmedi. Bu ilişkiden geriye beş yüzü aşkın mektup kalmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında fiziksel yetersizlik nedeniyle askere alınmadı. 1917 yılında vereme yakalandığı anlaşıldı. 1920'de yapıtlarını Çekçeye çevirmek isteyen Milena Jesenka ile tanıştı. Kendisinden on iki yaş küçük ve evli olan Milena'yla -birleşmelerinin umutsuz olduğunu bildiği halde- yıllarca mektuplaştı.

Sağlık sorunlarının artması üzerine emekliliğini istedi, son yıllarında yirmi yaşındaki Dora Diamant ile mutluluğa takıldı. 1924'de Viyana yakınlarında Kierling Sanatoryumu'na kaldırıldı ve oradan çıkamadı. Prag'a gömüldü.

Nazilerin Çekoslovakya'yı işgali sırasında üç kız kardeşi de toplama kamplarında öldürüldü. Kafka ile ilgili birçok belge yok edildi. Yirmi yıl süren dostluklarının sonunda Kafka bütün yazdıklarını ölümünden sonra yakması için Max Brod'a vermişti. Ama Brod, dostuna ihanet ederek bu yapıtları bastırdı. 1935'de başlanan ilk toplu basım önce engellendi sonra da yasaklandı ama zaman içinde sıkı bir satış garantisine kavuştu.

http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=22338 

'Kafka'nın 1915 yılında yayımlanan 'Dönüşüm' adlı anlatısı, yazarın anlatım sanatının gerçek anlamda doruklarına varmış olduğu bir yapıttır. Küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. 'Gregor Samsa'nın başkalaşması, bir böceğe 'dönüşmesi', salt bir çarkın kaskatı dişlisi, eleştirmeyen, ama yalnızca 'boyun eğen' bir toplum teki olmaktan çıkma anlamını taşır; böylece böcekleşen'in yazgısı, elbet toplumca dışlanmaktadır. Kafka'nın en kalıcı yapıtları arasında yer alan ve Nobel ödülü sahibi Elias Canetti'nin 'en yetkin düzeydeki anlatım sanatının tipik örneği' diye nitelendirdiği 'Dönüşüm'ü. 'Ahmet Cemal'in kaleminden yeni bir çeviriyle sunuyoruz.
(Arka Kapak)


Kafka'nın Dönüşümü;


CELÂL ÜSTER
Radikal Kitap

 
http://www.gaygaye.com

“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…”

Kafka’nın 1912’de yazdığı Dönüşüm adlı anlatısının bu ilk cümlesi, tüm olağandışılığına, dahası şaşırtıcılığına, ürkünçlüğüne karşın, giderek daha da ürkütücü bir olağanlığa bürünecek bir öykünün habercisidir.

Babaya Mektup’ta ve Yargı’da olduğu gibi, burada da oğul ve baba söz konusudur. Ama, Dönüşüm, birçoklarına göre Kafka’nın yabancılaşma duygusunu en güçlü biçimde yansıttığı yapıtıdır aynı zamanda. Bir sabah yatağında bir böcek olarak uyanan Gregor Samsa, bilinci ve istemi dışında gerçekleşen bu dönüşümü bir türlü kabullenemez. Ailesi ve patronu ise, kısa bir şaşkınlığın ardından, onun artık bir böcek olduğunu kabullenirler. Ama böcek olmakla alışageldiği şeylerden koparak yepyeni bir konuma giren Gregor Samsa da, o güne kadar sürdürdüğü yaşama da, çevresindekilere de, bambaşka bir gözle bakacaktır.

Kafka’nın bu kitabı, hem dilimize en çok çevrilen, hem de en çok okunan yapıtlardan biridir. Yanılmıyorsam, önce Vedat Günyol, sonra Arif Gelen, ardından Kafka’nın tüm yapıtlarının Türkçe’ye aktarılmasına büyük katkıda bulunan Kamuran Şipal çevirdiler kitabı, Değişim adıyla. 1980’lere gelindiğinde, Ahmet Cemal dördüncü çeviriyi gerçekleştirdi Dönüşüm (Can Yayınları) adıyla.

Ahmet Cemal, ilk basımı 1986’da yapılan ilk çevirinin önsözünde, Kafka’nın anlatısının özgün adı olan Die Verwandlung’un, Almanca’da bir değişimden çok daha köktenci bir olguyu, tümüyle değişip başkalaşmayı dile getiren bir sözcük olduğunu söylüyordu: Anlatıda gerçekleşen, bir değişim değil, bir dönüşümdü. O yüzden, Dönüşüm’de karar kılmıştı. Ancak, Ahmet Cemal’in çevirisinin öncekilerden ayrılan bir yanı da, kitabın sonuna Dönüşüm’le ilgili kaynakların eklenmiş olmasıydı.

Asıl uğraşım çevirmenlik olduğundan olsa gerek, böylesi önemli bir yapıtın dilimizde dört özenli çevirisinin bulunması bana çok kışkırtıcı geliyor. Günyol, Gelen, Şipal ve Cemal’in çevirileri, yapıtın aslıyla ve birbirleriyle karşılaştırarak çok keyifli ve yararlı bir laboratuar çalışması yapılabilir diye düşünüyorum. Ama burada çeviri sorunlarına dalmak gibi bir niyetim yok.

Bir kitabı ‘çevirmek’, o kitabı ‘okumaktır’ aynı zamanda. Çevirmen, çevirirken okur. Ne denli iyi okursa, o ölçüde iyi çevirir. Ahmet Cemal de, Dönüşüm’ü okuyup çevirirken vardığı düşünceleri kitaba yazdığı Sonsöz’de dile getirmiş. Başka bir deyişle, çevirmen, çevirdiği yapıta ilişkin yorumunu buraya almamın nedeni, Kafka’nın yazarlığı konusunda derinliğine bir kavrayışı yansıtıyor olması:

“… Kafka’nın anlatılarından, romanlarından bize yansıyan dünya da, yazarının yaşamına değgin binlerce ayrıntıya gömülmeyi gereksinmeksizin varlığını sonrasız koruyan bir dünyadır ve bu konumunu artık Kafka’nın şöyle veya böyle yaşamış oluşuna değil, fakat kurgulanmış yazınsal gerçekliğine borçludur. Dönüşüm’ün kahramanı Gregor Samsa’nın babası ve ailesi arasında ayniyete yaklaşan bir benzerlik bulunabilir; dahası bu, belki kanıtlanabilir de. Ama bu, Kafka’nın Dönüşüm’de kendi yazgısını anlattığı demek değildir; bu açıdan Dönüşüm aile kurumunun bireyin yok edici yanlarını tüm korkunçluğuyla evrensel düzeyde yansıtan bir yazın metnidir. Daha da genelinde, çizgidışı birey-sürünün dışına çıkanı ezen toplum çatışmasını en çarpıcı biçimde dile getiren bir roman gerçekliğidir.

“… Dönüşüm, hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içersindeki bireyin tragedyasıdır. Gregor Samsa, ‘dönüştüğü’ güne değin çeşitli kölelikler ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırısı bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır: Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesini, gerçekte artık başkalaşmasıdır. Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplumun ve ailesinin ona ilişkin –onu tutsak kılan beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir.

“Anlatıda toplumu simgeleyen aile, önceleri ümidini yitirmez, yeni Gregor’a hareket alanı sağlayabilmek için, odasının biraz boşaltılması gerekmektedir. Ama anne buna karşı çıkar ve ilginç olan, karşı çıkış gerekçesidir: ‘Bence en iyisi odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır, böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.’

“Burada –sözde anne sevgisiyle Gregor’un unutması istenen, onun gerçek anlamda bağımsız olabildiği zaman parçasıdır; Gregor sürüye dönebilmek için böceklikten çıkmalıdır ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutmalıdır. O zaman yine annesine ve babasına uyabilecektir; içinde yaşadığı topluma eskisi gibi ‘hizmet’ edebilecektir.

“Gregor’un yeniden ‘insan’ olmasından artık ümit kesildiğinde kız kardeşinin söyledikleri bu durumu daha vurgular: ‘Buradan gitmeli… tek çare bu, baba. Ama onun Gregor olduğunu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…’

“Kafka’nın gerçekte hemen tüm eserlerinde varolan gülmece öğesi burada da eksik değildir: çünkü burada sözü edilen ‘hayvan’, asıl ya da olması gereken insandır!
“Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları, yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın Dönüşüm’ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır.”

Dönüşüm’ü ve Dava’yı geçen hafta yeniden okuduktan sonra, düşünüyorum da, Kafka, toplum, çevresi ya da yaşamı tarafından kendisine dayatılana karşı savaşmaktan çok, kendisine dayatılan ‘suç’un, ‘korku’nun üstesinden onu iliğine kadar içselleştirerek gelmeyi yeğliyor. Örneğin, “ ‘Korkum’, benim maddem,” diyor, “belki de en iyi yanım benim.” Yapıtlarından hiç eksik olmayan ‘suç’a gelince, “Bana yol gösteren ilke şudur,” diyor, “suçtan asla kuşku duymamalı…”

Ne müthiş bir direniş!
 

 

Kafka’yı nasıl okumalı?



İthaki ve Can Yayınları tarafından ayrı ayrı hazırlanan ’Kayıp’ (’Amerika’) romanını bahane edip büyük yazar Franz Kafka’yı kapağımıza taşıdık. Ömer Türkeş’in yazdığı geniş Kafka incelemesinde, bir edebiyat efsanesi olarak Kafka’yı geniş açıdan izleme imkanı bulacak, yazarın kitaplarına yapılan farklı okumalarla karşılaşacaksınız.

A. ÖMER TÜRKEŞ

aomer@hotmail.com
 

YAŞAMI boyunca pek tanınmayan, tüm yazdıklarının imha edilmesini vasiyet ettiği yakın arkadaşı Max Brod’un ‘ihaneti’ sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir edebiyat efsanesine dönüşen Franz Kafka, 1883’te, Alman asıllı Yahudi bir tüccarın en büyük oğlu olarak Prag’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Alman okullarında tamamladı. 1901’de Karl Ferdinand Üniversitesi’nin kimya fakültesine kayıt yaptırdıysa da, karar değiştirip önce edebiyat ve sanata yöneldi, en sonunda annesiyle babasının isteğine uyarak hukuk eğitiminde karar kıldı. Üniversite yılları verimliydi Kafka’nın. 1902 yılında tanıştığı Max Brod sayesinde Prag’ın edebiyat çevrelerine açıldı. Nietzsche’den, Darwin’den ve ‘sosyalizm’den etkilendi. Dini inançları olmamakla birlikte, etnik kimliği nedeniyle Yiddiş tiyatro çalışmalarında yer aldı.

Hastalıklar, aşklar
1906’da hukuk doktoru olduktan sonra bir yıl mahkeme stajı gördü. 1908 ortalarında Bohemya Krallığı İşçi Kaza Sigortaları Kurumu’na hukuk danışmanı olarak girdi. Yarı zamanlı bu iş sayesinde yazmaya zaman ayırabiliyordu. Sanılanın aksine ne içine kapanıktı ne de sosyal ilişkileri zayıftı. Yürüyüş yapmayı, yüzmeyi ve kürek çekmeyi, dakika dakika planladığı seyahatlere çıkmayı seviyordu. Kadınlarla ilişkisiyse ikircikliydi; bir yandan fahişelere düşkünlük gösterirken diğer yandan tutkulu romantik aşk arayışındaydı. Evliliğe her zaman soğuk bakan Kafka, 1912’de nişanlandığı Felice Bauer’le sıkıntılarla dolu beş yıllık nişanlılık süresinden sonra 1917’de ayrıldı. Bu dönem aynı zamanda Kafka’nın en verimli çağıydı: Bir gecede yazdığı ’Dos Urteil / Yargı’, en önemli yapıtlarından ’Die Venvandlung / Değişim’ ve yarım bıraktığı ’Der Verschollene / Kayıp’ romanı, çocuk ile aile arasındaki çatışmaları konu alan hikayeleriyle tematik bir bütünlük gösterirler. Kafka bu dönem içinde, ’Der Prozess / Dava’ romanını ve ’In der Strafkolonie / Ceza Sömürgesi’ adlı uzun hikayesini de tamamlar.

Felice Bauer ile 1917’deki ayrılığına eş zamanlı olarak yakalandığı verem hastalığının aslının psikolojik olduğuna, evlenmemek için vereme yakalandığına inanıyordu Kafka. Hastalığı sayesinde I. Paylaşım Savaşı’na katılmadı. 1918’e kadar zamanının büyük bir kısmını kırsal bölgelerde geçirdi, sağlığıyla ilgilendi, yaşayış ve kültürlerini bilmediği Doğu Avrupa Yahudilerini incelemeye ve İbranice öğrenmeye başladı. 1919 yılında geçirdiği ağır grip veremini iyice azdırdı. Bu sırada Julie Wohryzek ile kısa süreli bir nişanlılık dönemi geçirmişti. 1922’de emekli edildi; ki bu, onun maddi durumunu olumsuz biçimde etkiledi.

Sağlığı ile birlikte moralinin de iyiden iyiye bozulduğu bu dönemde tanıştığı Çek gazeteci Milena, Kafka’nın hayatında önemli bir yer kapladı. Evli bir kadın olan Milena ile Kafka arasındaki dostluk 1920-1923 yılları arasında mektuplarla sürdü ve Kafka güncelerini Milena’ya bıraktı. Üçüncü romanı ’Dos Schloss / Şato’yu 1922’de yazdı Kafka. ’Sevgili Milena’, çok sonraları -Kafka’nın üçkızkardeşi gibi - hayatını Alman toplama kampında kaybedecekti.

Kafka, aile bağlarından, maddi ve manevi yıkıntılarla yaşadığı Prag’dan 1923’te Berlin’e giderek kurtuldu. Berlin’de Polonyalı Ortodoks bir Yahudi ailesinin kızı Dora Dyment ile tanıştı; ve hep aradığı türden bir aşka kavuştu. Ancak ailesi bir kez daha engel olmaya çalıştı Kafka’ya. Bu kez boyun eğmedi; belki de hayatında ilk kez mutlu ve coşkulu bir ruh hali sergileyen Kafka, Dora ile Berlin’de yaşamaya başladı. Ne var ki hastalığı son safhasındaydı. ’Ein Hungerkünstler / Açlık Cambazı’ adlı hikayesini tamamlarken hastalığı şiddetlenince 1924’te Prag’a döndü. Viyana yakınlarındaki bir sanatoryuma yatırıldı. 3 Haziran’da öldüğünde henüz kırk yaşındaydı. Kafka Prag’da gömüldü.

Açık yapıt
Hemen hemen bütün eserleri ölümünden sonra Max Brood tarafından yayına hazırlanan Kafka, 1920’lerin sonunda önce Alman edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmişti. Ancak 1950’lere gelindiğinde ünü bütün Avrupa’yı kapladı. Kafka’ya gösterilen ilgide dönemin ruhsal ve zihinsel atmosferiyle yazarın temaları arasındaki şaşırtıcı örtüşmenin etkisi inkar edilemez. Yalnızlık, yolunu şaşırmışlık, arayış, saçma yaşamın doğallığı, kalabalıklar, yabancılaşma, kısaca modern bireyin bunalımları ya da kabusları...

İşte bütün bunlarla örülüdür Kafka’nın hikayeleri. Ama büyüklüğü o kabusları hikayeleştirmesinde değil, hikaye ediş tarzında, uslubuyla yarattığı Kafkaesk dünyasındadır. Anlattığı o akıl almaz hikayeleri, en olmadık zamanda yaptığı ayrıntı aktarımları yardımıyla gerçekliğe bağlayan Kafka’nın ironisi, bir şatoyu, bir davayı ve böcekleşmiş bir bedeni, anlamlı metaforlara dönüştürür. Her karakter, her eylem ve her ayrıntı göründüğünden farklı anlamlar yüklenirken Kafka okuyucuya kesin bir şey göstermez, ima eder. Bu imacı yaklaşım, yaşamın başka sunumlarını sorguluyan daha yukarıdan bir sunum olarak işlerlik kazanır ve çok katlı okumalara açılır.

Kafka’nın dünyası çok katlı okumalara öylesine açıktır ki, birbiriyle çatışan görüşlerin hemen hepsine malzeme sağlayabilir. Edebiyat tarihinde metinleri Kafka kadar didiklenen bir başka yazar bulmak zordur. 1950’lerde Lucas, Adorno, Benjamin, Brecht gibi Marksistlerin gerçekçilik üzerine yaptıkları canlı, zengin ve eşsiz tartışmalarda merkezi bir yer tutan Kafka, Varoluşçu yazarlar - özellikle Camus - tarafından da benimsenmiş, çevrildiği dillerin edebiyatlarına yayılan etkileriyle 20. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuştur. Ancak yaratıcılığının büyüklüğü üzerindeki fikir birliği eserleri üzerindeki yorum farklılıklarını gidermemiş, tersine her geçen gün ortaya atılan yeni yeni yorumlarla bu farklılıklar derinleşmiştir.

Düş gören insanın gerçeği
Bu durumun günümüz edebiyatının modern yorumlama anlayışıyla da ilişkisi var. Susan Sontag’ın ifade ettiği gibi, ’Modern yorumlama biçeminde metin deşiliyor, deşilirken de yok ediliyor; metnin ‘arkasında’ bir şeyler aranıyor; deşilerek, gerçek olduğuna inanılan alt-metin ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. En çok tutulan, en etkili modern öğretiler, Marx’ın ve Freud’un öğretileri, sonunda çok ayrıntılı yorumbilim dizgeleri, saldırgan ve saygısız yorum kuramları olup çıkıyor. Gözle görülebilen tüm görüngüler, Freud’un deyişiyle açık içerik olarak tanımlanıp bir kefeye konuyor. Bu açık içeriğin de, altında yatan gerçek anlamı örtük içeriği bulup çıkarmak için didik didik edilip bir yana atılması gerekiyor. Marx’ta devrim ve savaş gibi toplumsal olaylar, Freud’da bireyin yaşamına ilişkin olaylar (nevroz belirtileri ya da dil sürçmeleri) ve metinler (düşler ya da sanat yapıtları) bunların hepsi yorumlanacak şeyler olarak ele alınıyor. Örneğin Kafka’nın yapıtları en azından üç yorumcu ordusu tarafından kitle talanına uğramıştır. Kafka’da toplumsal alegori bulanlar, yapıtlarında çağdaş bürokrasinin yarattığı sıkıntıların ve çılgınlıkların örneklerini, bunların sonucunda doğan buyurgan devleti görürler. Ruh-çözümleme alegorisi bulanlarsa Kafka’nın, babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının örneklerini görürler. Kafka’nın yapıtlarını dinsel alegori olarak görenler de ‘Şato’daki K.’yı cennete girmeye çalışan biri, ‘Dava’daki Joseph K.’yıysa Tanrı’nın amansız, gizemli adaletiyle yargılanan biri olarak kabul ederler... ’

Yorumlardan hangisinin Kafka’nın metinlerini daha iyi açıkladığını söylemek zor. Çünkü Kafka’nın kendisi de bir çözüme ulaşmamış, gördüğü karabasandan uyanmamıştır. ’Kafka’nın gerçeği, gerçeği görmeyen, düş gören bir insanın gerçeğidir.’ Benjamin’in sözleriyle, Kafka’nın eseri sanki ayrı bir yerde, kendiliğinden oluşmuştur, Kafka’nın kendisi de eserinden ayrı bir yerdedir ki bu, eserlerini bütün ilişkilerden, yazarından bile koparır. Öyleyse Kafka sorununun üstesinden gelebilmek için tutulacak yol ne olabilir? ’En doğrusu, şu soruyu sormalı: ne yapmıştı Kafka? ’

Nedir Kafkaesk?
Bu sorunun yanıtına yaklaşabilmek için önce hikaye ve romanlarıyla başlamak, yani Kafkaesk dünyaya adım atmak gerekir.

Önce çok kısa özetleriyle başlayalım: ’Yargı’ düğünü arifesinde ruhsal açıdan babasına bağımlı olduğunu kabullenmek zorunda kalan ve babasının kendisi için verdiği ölüm kararına isteyerek boyun eğen genç bir adamın; ’Değişim’, bir sabah uyandığında kendisini böcek olarak bulan Gregor Samsa’nın hikayesidir. ’Kayıp / Amerika’nın kahramanı 16 yaşındaki genç Karl Rossmann, hizmetçiyi iğfal ettiği gerekçesiyle ailesi tarafından yollandığı Amerika’da hayata tutunmaya çalışır. ’Dava’nın konusu hiçbir neden gösterilmeksizin dava edilmek üzere tutuklanan banka memuru Joseph K.’nın suçsuzluğunu umutsuzca kanıtlama çabasıdır. ’Ceza Sömürgesi’nde bir bilim adamı, kendisine ne gibi suçlar yüklediğini anlatan darbelerle yaralana yaralana korkunç bir biçimde öldürülür. ’Bir Akademiye Rapor’ yavaş yavaş insana dönüşen bir maymunun ağzından aktarılır. ’Şato’da K. adlı adam arazi ölçüm işleri için çağrıldığı şatonun sahibine ulaşmak çabasıyla geçirir günlerini...

İşte Kafkaesk’i oluşturan hikaye ve romanlar bunlar... Peki nedir Kafkaesk?

Milan Kundera, ’Roman Sanatı’ adlı kitabında dört belirleyici nitelik saptamış. Kundera’ya göre Kafkaesk’in ilk niteliği şu: ’[Kişiler] kurtulamadıkları ve anlayamadıkları tek ve dev bir labirentsi kurumdan başka bir şey olmayan bir dünyadadırlar’. İkincisi; ’[Kişiler] için olası başka hiçbir dünya olmadığına göre onların bütün varlığı bir hatadan ibarettir’. Üçüncüsü; ’Cezalandırılan cezanın nedenini bilmez. Cezanın saçmalığı öylesine katlanılmazdır ki, suçlanan kişi huzura kavuşabilmek için cezasına bir doğrulama bulmak ister: Ceza suçu arar’. Ve dördüncüsü; ’Kafkaesk dünyada komik trajiği güçlendirmek için değil, onu anlamsız kılmak için kullanılmıştır’.

Kafka’nın hikaye ve romanlarını incelemek için iyi bir izlek sunmuş Kundera. Gerçekten de ’Değişim’, ’Amerika’, ’Dava’ ve ’Şato’da karşımıza çıkan kahramanlar hep aynı labirentlerle, aynı anlam yitimleri, anlamsız suçlamalar ve cezalarla karşılaşırlar. Kafka’nın Türkiye’de popülerlik kazanmış metinlerinde ’Değişim’, ’Dava’ ve ’Şato’da kolaylıkla izlenen bu özellikleri, bugünlerde iki farklı yayınevi tarafından basılan ve daha az bilinen ’Amerika/Kayıp’ romanı üzerinden incelemekte fayda var.

Kafka Amerika’da
’Kayıp’(Amerika) romanı şu cümlelerle açılır: ’Hizmetçi bir kız tarafından baştan çıkarılıp kendisinden bir çocuk peydahladığı için yoksul ailesi tarafından Amerika’ya gönderilen on altı yaşındaki Karl Rossmann, hızını kesmiş gemiyle New York limanına girdiği bir sırada, uzun süredir izlediği Özgürlük Anıtı’nı aniden güçlenen bir güneş ışığı altında gördü. Anıtın kılıcı tutan kolu daha bir yükselir gibi oldu şimdi; bedeninin çevresinde ise rüzgarlar özgürce esiyordu.’

İlk bakışta hiçbir alaycılık taşımayan bu ifadeler Kafka’nın ironik anlatımının karakteristiğidir. Çünkü, ilerleyen sayfalarda Karl’ın bedeninin çevresinde özgürce esen rüzgarlarla Karl’ın Amerika’da sürdürdüğü boyun eğmiş, bağımlı hayat tam bir zıtlık yaratacaktır. Elbette yazar da bu zıtlığı bilmektedir, ama yergisinin kılıcını keskinleştirmek için bilmezden gelmiştir. Yaşanan olaylar kendi içlerinde öylesine mantıklıdır ki; bu mantık içinde tüm dünyayı hem komik hem anlamsız hem de acımasız kılarlar. Hikayeyi üçüncü tekil şahsın ağzından anlatan Kafka, olayları, durumları, kişileri ve diyalogları sanki kendi sözü yokmuşçasına aradan çekilerek dillendirir. Öyle ki Karl Rossmann’ın karşılaştığı olaylar aslında onun algı ve yorumlarını sürekli dışlayacak, genç adamın saçma sapan, önemsiz durumlar karşısında takındığı ciddi tavır bir durum komedisine dönüşecektir.

Yeni ayak bastığı New York’ta tesadüfen karşısına çıkan senatör dayısı sayesinde bir anda talih kuşu konmuştur Karl’ın başına. Yüzlerce odalı saray yavrularında, parıltılı eşyalar arasında, zenginliğin alemet-i farikası sayılan aktivitelerle geçen günler çok çabuk tükenecek, dayısı tarafından nedensizce suçlanan Karl, bir anda kendisini Amerika’ya özgü dipsiz yoksulluk içerisinde bulacaktır.

Kafka’nın kâbusu
Kafka’nın absürd/saçma mizah anlayışı Karl Rossmann kimliğiyle bürünür ete kemiğe. Diğer romanlarında olduğu gibi, Karl da zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük ve çaresizlikle malüldür. Ama o bu malüllükten etkilenmez. Tıpkı Dublin sokaklarında bir ileri bir geri dolanan ’Ulysses’in kahramanı Bloom gibi o da yeni bir sanat öğrenmektedir: Görmek ve görmemek.

Karl görür ve gözler, ama merceğine takılanlarla duygu ve düşünceleri arasına bir sınır çekmiştir. Her şeyi fark eder, ancak hiçbir şeye yoğunlaşmaz, hiçbir şeyden kırılmaz, hiçbir şeyi kötüye yormaz. Öyle ki zenginlikten yoksulluğa savruluşu bile büyük bir etki yaratmayacaktır üzerinde. Düştüğü en zor, en acımasız koşullarda kendi yolunu bulmasını, dış dünyayla iç dünyası arasına bir mesafe koymasını, durumdan ‘yararlı’ dersler almasını bilir; ’Kafka metinlerindeki tutunamayan tip, sırf tutunamadığı için güçlü kalmış gibidir.’ Bu, büyük kentlerin ve kalabalıkların, dış dünyanın etkilerinden kaçmanın yegane yoludur; bir eksiklik veya yokluk olmaktan çok, kişinin kendisini korumasını sağlayan etkin bir araçtır .

Karl’ın Amerika’sı, Kafka’nın Amerika’sıdır. Kahramanının kendisini korumayı becerdiği metropol kalabalığı, Kafka’nın kabusudur. Karıncalar imparatorluğunu hatırlatan New York şehri ’dolaylı ilişkilerin uçsuz bucaksız labirentini, modern yaşama biçimlerinin getirdiği bölünmeleri, karmaşık, karşılıklı bağımlılıkları dile getirmesiyle’ Kafka’yı yıldırmıştır. Romanın pek çok bölümünde görmediği ama tahayyül ettiği metropolden manzaraları aktarır. Bir alıntıyla örnekleyelim:

’Karl’ın memleketinde böyle bir yerden bütün manzara ayaklar altında olabilecekken, buradan görüne görüne adeta tepeleri budanmış iki sıra halindeki binaların arasından dümdüz, bu nedenle de kaçarcasına, yoğun sisler içinde bir katedralin müthiş siluetinin yükseldiği uzaklara doğru uzanan bir yol görülebiliyordu. Sabah olduğu kadar akşam ve de gece görünen düşlerde yoğun bir trafik akıyordu bu yoldan; yukarıdan bakıldığında, sanki sil baştan, çarpılmış insan yüzleriyle her türden araba çatısından bir karışım oluşuyor ve bundan da, gürültü, toz ve kokularından, kat kat çoğalan vahşi, yeni bir karışım yükseliyor, bunların tümüne de, nesne kalabalıklarından durmadan saçılan, alıp taşınan ve yeniden yeniden getirilen güçlü bir ışık egemen olup nüfuz ediyordu; bu, büyülenmiş gözlere öyle bedensel bir şeymiş gibi görünüyordu ki, sanki sokağın üstünde her şeyi kaplayan bir camın her seferinde yeniden, olanca gücüyle parçalanacağı izlenimi veriyordu.’

Kalabalıklar içinde yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın dehşeti kadar aile kurumunun toplumsal iktidarın yapıtaşı olduğunu da fark etmişti Kafka: 1912 yılında yazdığı ’Yargı’ ve ’Değişim’ hikayeleri gibi ’Amerika’ romanında da birey- toplum çatışmasını aile kurumu etrafında işlemiştir. Bu noktada yazarın kendi tarihine, babasının baskıcı kişiliğine ve mutsuz ailesine birebir karşılık gelecek motifler bulunabilir. Ne var ki edebiyat aracılığıyla başka bir gerçeklik düzleminde yeniden inşa ettiği Kafkaesk dünya, yazarın biyografisine indirgenemez. Kafka’nın kahramanlarının ellerinde olmadan gelişen, onların sadece yüzleşmek zorunda kaldıkları olaylar aslında modern insanın yaşamak zorunda kaldıklarına dair güçlü eğretilemelerdir. Kendi özel dünyasının nevrotik olup olmadığının hiçbir önemi yok, önemli olan onun modern çağ nevrozlarının anlatıcısı olması, bireyin nevrozlarını hepimize ait olan bugünün dünyasının nevrozları haline getirmesidir.

’Bir insanın özgünlüğü ne kadar büyükse, o insan boğuntu karşısında o kadar çaresiz kalır,’ demişti Kierkegaard. Kafka bu özgünlükten fazlasıyla nasibini almıştı; Lucas’ın ifadesiyle ’gözü dönmüş ve ürkütücü bir boğuntu karşısında ne yapacağını bilemeyen modern bireyin / yazarın klasik örneğiydi’ o. Çaresiz kaldığı boğuntuyu ve onun hem tamamlayıcı bir parçası hem de nedeni olan bölünmüş karanlık dünyayı herkesten daha fazla içinde duyumsayarak yansıttı; ’Bu dünyanın, insanı irkilten yanı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür’. Kafka benzersizliğini, bu temel yaşantıyı iletecek dolaysız ve yalın bir anlatım yolu bulmuş olmasına borçludur.

 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

 

YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”