![]() |
Değişim Franz Kafka |
|
||
| TOPLANTI TARİHİ : | 23.2.2005 |
| İRDELENEN KİTAP: | Dönüşüm - Franz Kafka |
| Değerlendirme | 5,0 |
| Linkler |
Vladimir Nabokov'un Dönüşüm hakkındaki Konferansı : http://victorian.fortunecity.com/vermeer/287/nabokov_s_metamorphosis.htm http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=1101#son Öykünün birinci bölümü http://www.sparknotes.com/lit/metamorph/ Spark Notes - Çalışma Notları http://www.ipl.org.ar/cgi-bin/ref/litcrit/litcrit.out.pl?ti=met-442 Metamorphosis linkleri |
|
Birinci ve İkinci dünya savaşlarının bütün değerleri yıkan, bütün inançları alt üst eden traumasının, toplumların ruhsal dengesinde oluşturduğu patolojik yansımaları ,kuşkusuz yazım sanatını da derinden etkilemiş,ve yirminci y.y.da bir bunalım edebiyatının yaygınlaşmasını sağlamıştı. Varoluşçuluk,insan varoluşunun değer ve amaçtan yoksun,bunalımlarını gözler önüne serse de,bu felsefe ,dünyaya yapayalnız ve tamamen korumasızca gelişigüzel atılıvermiş olan insanın önüne sonsuz seçme özgürlüğü koyar.Canlılar içinde sadece insan önce var olur, sonra bilinci,ve seçme özgürlüğü ile öz’ünü kendi oluşturur,kısaca:”varoluş öz’den önce gelir”.Yani,”İnsan ne ise O değildir.Ne olmuşsa O’dur. “İnsan sınırsız özgürlüğe sahiptir”,dedik.Fakat yine İnsan özgürlüklerinin ötesinde sorumluluk sahibidir.Sadece kendi eylemlerinden değil ,her şeyden,hatta dünyadaki savaşlardan bile sorumludur. Varoluşçuluk,Hristiyan Varoluşçuluğu ve ateist varoluşçuluk gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkmıştır.Fransa’da Jean Paul Sartre’ın ortaya attığı ateist varoluşçuluk, yirminci y.y. batı felsefesinde derin yankı yapmıştır.Sartre’a göre,insanın varoluşunda ve yaşamında Tanrının yeri yoktur.Hiçbir otoritenin ,hatta insan doğasının bile yeri yoktur.İnsan kendisini özgür iradesiyle ne yaptıysa o’dur.Bu düşünceden yola çıkarak ,Sartre,”Varoluşçuluk bir humanizmadır” savına varmıştır. Varoluş felsefesi, kuşkusuz ,çok geniş ve bu sayfaları aşan bir konu.Bense burada (Kafka’yı okumuş olduğumuz için),biraz ,absürd edebiyattan söz etmek istiyorum. Bir çok edebiyatçı Kafka’yı Varoluşçu bir filosof olarak görür.Gerçi Kafkanın kendisi hiçbir iddiada bulunmamış, bu konularda.O,sadece, açık, sade, kuru bir dille,karanlık, bunalımlı kısa romanlar yazmış.Fakat,Sartre ,onu,zaman, mekan ve kendi tabiatı açısından değerlendirerek ,Varoluşçu olarak görüyor.Albert Camus ise onu bir Absürd (us dışı) yazar olarak kabul etmiştir.Gerçi her iki felsefe arasında pek fazla bir fark yoksa da,Kafka’nın ,bu iki dev düşünür tarafından benimsenmesi bence , önemlidir.Kafka benim anlayışımla da gerek dili, stili,us dışı konuları,işlediği yalnızlık, adaletsizlik, acımasızlık temalarıyla bir absürd yazardır.Okumuş olduğumuz DÖNÜŞÜM adlı eserinde de insanın us dışı yazgısına çaresizce boyun eğdiğini görüyoruz. Us dışı (Absürd) felsefeye göre:İnsan ,yanlışlarının sonuçlarının bedelini ödeme pahasına da olsa,geri alınamaz, (sans appel) olan yaşamını istediği gibi yaşamakta özgürdür. Camus’nün (SİSYPHE’İN MİTİ)nde irdelediği bu düşünceler, İnsanın, yaşamın anlamsızlığının bilincine vardıktan sonra, kader denen bağnazlığa baş kaldırışının betimlenmesidir.Bu,”başkaldırının humanizmasıdır”. Camus ayni zamanda bir ruhbilimci ve ahlakçıdır.İnsan doğasının ,insan eylemine anlam ve sınırlar koyduğunu keşfetmiştir. Stil ve sözcüklerin sihrine kapılmadan fikir ve düşüncelere öncelik verir. Okuyucusuna hep kuru ve monoton imlemelerle (notations) “Absürd” edebiyatın değişmez bir iklimi haline gelen o nötr ve nesnel biçemini dayatır. Camus’nün us dışı felsefesinde yaşamın her türlü derin anlamdan yoksun olduğunun,günlük koşuşturmaların ve acıların mantıksızlığının, hayatın makinemsi ve amaçsız aleladeliğinin bilinci, doğanın yabancılığı, ve dünyanın ilkel düşmanlığı kişiye yabancılık duygusu verir.Bu maceranın tek kesin ve esas sonucu ise ölümün gerçekliğidir.Zaten,dünyayı kavramaktaki yetersizliğini teslim eden Akıl da, bize bu dünyanın akıl dışı(absürd) olduğunu söyler. Gerçekte absürd olan yalnız dünya değildir.İnsan da değildir.İnsanın delice ve derinden arzuladığı berraklık, anlaşılırlık ihtiyacı ile,dünyanın akıl dışı karakterinin karşılaşmasıdır.Us dışılığı onların çatışkısı doğurur,ve bu onların tek bağıdır.Absürd İnsan’ın trajedisi bilinçliliğidir.O halde çıkış yolu, bilincini yok etmek, yani felsefi intiharmıdır?Yoksa(Jaspers,Chestov,Kierkegaard)ın yollarından giderek,(İrrasyonel)i kutsallaştırıp,(absürd)ü öbür dünyanın bir kriteri yapıp, yaşama anlam verebilecek umut ve nedenleri bu dünyanın dışına çıkaran doktrinlerle, us dışılığı sonsuzluğa yönelik bir tramplene dönüştürmek midir?Yani kısaca dini inançmıdır? Absürd felsefe bu drama akılcı bir çözüm önerir:sadece bildiği şeyle yaşamak, yani akıl ve dünya arasındaki umutsuz çatışmanın bilinciyle yaşamak! Camus,”Ben absürd’den üç vargı(sonuç) çıkarıyorum:Benim İsyanım,Benim Özgürlüğüm, Benim Tutkum. Sadece bilincimle “ölüm davetiyesini” ,”yaşam kuralına” dönüştürüyorum—ve intiharı reddediyorum!” diyor. Meydan okuyuş: Bir yazgıyı yaşamak onu bütünüyle kabullenmektir.Oysa bir kaderi, onun us dışı olduğunu bilerek yaşamak,ona bilinç yoluyla bir düzen vermeden,olanaklı değildir. Bu durumda alınacak felsefi pozisyon İsyan’dır.Bu, insanın kendi karanlığı ile yaşam boyu sürecek çarpışmasıdır.Bu, her anında dünyayı sorgulamaktır.Bu, istemek değildir,umutsuzdur.Ama,yaşama ,değerini ve yüceliğini veren bu isyandır.Kendini aşan bir gerçeklikle boğuşan insanın zekasını ve gururunu coşturur; onu her şeyi ve kendini tüketmeye davet eder, çünkü, “gün be gün bu bilinç ve bu isyanda, o, tek gerçeği olan meydan okuyuşuna tanık olacaktır”. Özgürlük: İnsan, absürd’le tanışıncaya kadar,özgür olduğu hayaliyle yaşıyordu.Aslında yaşamına ,amaç,değer,gibi bir şeyler kattığını sandığı,bir takım alışkanlıklar ve önyargıların tutsağıydı. Us dışı felsefenin keşfi ona yepyeni bir bakış kazandırdı.Kendi durumunun umarsızlığını ve yarınsızlığını açıkça anladığı an o artık özgürdür.Kendini alışılmış kurallardan bağımsız hissedecek ve gerekçesiz yaşamayı öğrenecektir. Tutku: Us dışı bir evrende yaşamak,”her zaman dünyayla yüzleşmek için” bilinçli deneyimleri sık sık tutkuyla tekrarlamaktan ibarettir.Motaigne , insanın ruhuyla bağdaştırarak çoğalttığı deneyimlerinin,niteliğini vurgulardı.Camus ise niceliği vurgular.Çünkü, deneyimlerimizin niteliği, bizim, dünyada, bütün bilincimizle var oluşumuzdan doğacaktır.Kendi tutkusunu, kendi isyanını,kendi özgürlüğünü olabildiğince çok duyumsamak,olabildiğince çok yaşamaktır. Bilincin egemen olduğu yerde değerler skalası gereksizleşir.”Şimdi” ve bilinçli kişinin önünden gelip geçen “şimdi”ler,(Absürd İnsan)’ın idealidir. İnsan kendi kendinin ereğidir,ve tek ereğidir. “Sisyphe’in Miti”nde olduğu gibi:”Umarsız gayretlerinin boşluğunun bilincine varan insan kaderini eline alır ve kendi yüceliğini mücadele üzerine kurar; böylece , bu efendisiz evrende ulaşabileceği tek mutluluğu yakalar”.
Yücel Nural |
|
![]() Franz Kafka 3 Temmuz 1883, Prag -3 Haziran 1924, Kierling) |
Taşralı Çek proletaryasından gelip zengin bir tüccar konumuna yükselmiş bir baba ile zengin ve aydın bir Alman Yahudisi annenin çocuğu olan Franz Kafka, içedönük ve huzursuz kişiliğini büyük ölçüde annesine borçluydu. Çeşitli ailevi ve toplumsal sebepler yüzünden çevresine yabancılaşarak büyüdü. Ailesini Prag'daki Alman toplumuyla kaynaşma çabaları sonucunda Alman okullarında okudu. Çek kökenli bir aileden geldiği halde Almancayı ana dili olarak kullandığı için tam bir Çek sayılmayan Franz'ı Almanlar'da tam anlamıyla kendilerinden görmediler. Babasının zoruyla 1906'da tamamlayacağı hukuk eğitimine başladı. Eğitimini tamamladıktan sonra bir sigorta şirketine girdi. Max Brod ile tanışıp, Prag edebiyat çevresine katıldı. |
Kafka'dan Alıntılar
Kitap ruhumuzun buz kesmiş sularını kıracak bir balta olmalıdır. İnanç, giyotine benzer; onun kadar ağırdır, onun kadar hafif. Yaşarken yaşamıyla uzlaşamayan birinin, bir eliyle, yazgısının tepesine çöken umutsuzluğu biraz uzaklaştırması gerekir… Ama bir eliyle de, yıkıntılar arasında gördüklerini not alabilir. Tartışmada benzetmeler aşk şarkılarına benzer; çok şey anlatırlar, ama hiçbir şey kanıtlamazlar. Her devrim buharlaşır ve ardında yalnızca yeni bürokrasinin yapışkan isini bırakır. Odandan çıkmana gerek yok. Masanın başında otur ve dinle. Hatta dinleme bile, öylece otur, hiç ses etme, bir başına otur orada. Dünya maskesini çıkarıp özgürce sunacaktır kendini sana, eli mahkum, kendinden geçercesine ayaklarına kapanacaktır. Anlamaya başlamanın ilk işaretlerinden biri, ölme isteğidir. |
|
|
Sigorta şirketinde çalışmasıyla yabancılaşma duygusu
iyice gelişen Kafka 1912'de Felice Bauer ile tanıştı. 1914 ve 1917'de iki
kez Felice ile nişanlanmasına rağmen yazmaktan alıkoyacağı düşüncesiyle
bir türlü evlenmedi. Bu ilişkiden geriye beş yüzü aşkın mektup kalmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında fiziksel yetersizlik nedeniyle askere alınmadı. 1917 yılında vereme yakalandığı anlaşıldı. 1920'de yapıtlarını Çekçeye çevirmek isteyen Milena Jesenka ile tanıştı. Kendisinden on iki yaş küçük ve evli olan Milena'yla -birleşmelerinin umutsuz olduğunu bildiği halde- yıllarca mektuplaştı. Sağlık sorunlarının artması üzerine emekliliğini istedi, son yıllarında yirmi yaşındaki Dora Diamant ile mutluluğa takıldı. 1924'de Viyana yakınlarında Kierling Sanatoryumu'na kaldırıldı ve oradan çıkamadı. Prag'a gömüldü. Nazilerin Çekoslovakya'yı işgali sırasında üç kız kardeşi de toplama kamplarında öldürüldü. Kafka ile ilgili birçok belge yok edildi. Yirmi yıl süren dostluklarının sonunda Kafka bütün yazdıklarını ölümünden sonra yakması için Max Brod'a vermişti. Ama Brod, dostuna ihanet ederek bu yapıtları bastırdı. 1935'de başlanan ilk toplu basım önce engellendi sonra da yasaklandı ama zaman içinde sıkı bir satış garantisine kavuştu. http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=22338 'Kafka'nın 1915 yılında yayımlanan 'Dönüşüm' adlı anlatısı, yazarın anlatım sanatının gerçek anlamda doruklarına varmış olduğu bir yapıttır. Küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilişkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. 'Gregor Samsa'nın başkalaşması, bir böceğe 'dönüşmesi', salt bir çarkın kaskatı dişlisi, eleştirmeyen, ama yalnızca 'boyun eğen' bir toplum teki olmaktan çıkma anlamını taşır; böylece böcekleşen'in yazgısı, elbet toplumca dışlanmaktadır. Kafka'nın en kalıcı yapıtları arasında yer alan ve Nobel ödülü sahibi Elias Canetti'nin 'en yetkin düzeydeki anlatım sanatının tipik örneği' diye nitelendirdiği 'Dönüşüm'ü. 'Ahmet Cemal'in kaleminden yeni bir çeviriyle sunuyoruz. (Arka Kapak) |
Summary
Gregor Samsa awakes one morning to find that he has been inexplicably transformed into a giant insect. He has also slept late. His parents and his sister Grete try to rouse him so he can make it to his dreary job as a traveling salesman. The family depends on him for its livelihood. Gregor, however, is now a bug. When a clerk from his company comes to demand an explanation for his absence, Gregor makes a great effort to open the bedroom door and show himself. This sends the terrified clerk tearing down the stairwell and Gregor's family into shock.
Grete, more than
his father or
mother, handles the situation practically. Gregor is fed, and his
room is cleaned. Before long, however, economic reality requires all
three to find work, and less attention is paid to Gregor--except when he
gets out of his room. No one in the family is fully able to reconcile
him- or herself to the insect Gregor, and Gregor is unable to express
himself to his family. The fear and disgust his presence inspires (the
irrational fear of the mammoth cockroach) is a detriment to his mother's
health and incites his father to brief fits of violence. One such fit, a
bombardment of fruit, deals Gregor a deep and crippling wound.
Hobbled and neglected, Gregor begins to waste away in
his room. The family takes in three carping lodgers, using Gregor's room
to store excess furniture and other miscellanea--adding insult to
injury. Yet the family does leave Gregor's door slightly open in the
evenings, so that he may take part in the household in a small way. One
evening, the lodgers hear Grete practicing her violin. They call her
into the parlor for a concert. She obliges, and the music so moves
Gregor that he creeps out into the parlor towards her, wanting to convey
that he understands her gift and will help it to blossom. The lodgers
see Gregor and immediately give notice. This is the breaking point for
the family. Grete declares that they must abandon the notion that this
hideous bug is their dear Gregor. All sadly agree. Gregor slinks back
into his room. He dies that night.
A great weight has been lifted from the family. After
a moment of mourning, the father demands that the lodgers leave
immediately. The family takes a trolley out of the city and into the
countryside. It is a beautiful, sunny day, and as Grete stretches out
her limbs in the trolley car, her parents' thoughts turn to finding her
a husband.
|
||
|
“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu…” Kafka’nın 1912’de yazdığı Dönüşüm adlı anlatısının bu ilk cümlesi, tüm olağandışılığına, dahası şaşırtıcılığına, ürkünçlüğüne karşın, giderek daha da ürkütücü bir olağanlığa bürünecek bir öykünün habercisidir. Babaya Mektup’ta ve Yargı’da olduğu gibi, burada da oğul ve baba söz konusudur. Ama, Dönüşüm, birçoklarına göre Kafka’nın yabancılaşma duygusunu en güçlü biçimde yansıttığı yapıtıdır aynı zamanda. Bir sabah yatağında bir böcek olarak uyanan Gregor Samsa, bilinci ve istemi dışında gerçekleşen bu dönüşümü bir türlü kabullenemez. Ailesi ve patronu ise, kısa bir şaşkınlığın ardından, onun artık bir böcek olduğunu kabullenirler. Ama böcek olmakla alışageldiği şeylerden koparak yepyeni bir konuma giren Gregor Samsa da, o güne kadar sürdürdüğü yaşama da, çevresindekilere de, bambaşka bir gözle bakacaktır. Kafka’nın bu kitabı, hem dilimize en çok çevrilen, hem de en çok okunan yapıtlardan biridir. Yanılmıyorsam, önce Vedat Günyol, sonra Arif Gelen, ardından Kafka’nın tüm yapıtlarının Türkçe’ye aktarılmasına büyük katkıda bulunan Kamuran Şipal çevirdiler kitabı, Değişim adıyla. 1980’lere gelindiğinde, Ahmet Cemal dördüncü çeviriyi gerçekleştirdi Dönüşüm (Can Yayınları) adıyla. Ahmet Cemal, ilk basımı 1986’da yapılan ilk çevirinin önsözünde, Kafka’nın anlatısının özgün adı olan Die Verwandlung’un, Almanca’da bir değişimden çok daha köktenci bir olguyu, tümüyle değişip başkalaşmayı dile getiren bir sözcük olduğunu söylüyordu: Anlatıda gerçekleşen, bir değişim değil, bir dönüşümdü. O yüzden, Dönüşüm’de karar kılmıştı. Ancak, Ahmet Cemal’in çevirisinin öncekilerden ayrılan bir yanı da, kitabın sonuna Dönüşüm’le ilgili kaynakların eklenmiş olmasıydı. Asıl uğraşım çevirmenlik olduğundan olsa gerek, böylesi önemli bir yapıtın dilimizde dört özenli çevirisinin bulunması bana çok kışkırtıcı geliyor. Günyol, Gelen, Şipal ve Cemal’in çevirileri, yapıtın aslıyla ve birbirleriyle karşılaştırarak çok keyifli ve yararlı bir laboratuar çalışması yapılabilir diye düşünüyorum. Ama burada çeviri sorunlarına dalmak gibi bir niyetim yok. Bir kitabı ‘çevirmek’, o kitabı ‘okumaktır’ aynı zamanda. Çevirmen, çevirirken okur. Ne denli iyi okursa, o ölçüde iyi çevirir. Ahmet Cemal de, Dönüşüm’ü okuyup çevirirken vardığı düşünceleri kitaba yazdığı Sonsöz’de dile getirmiş. Başka bir deyişle, çevirmen, çevirdiği yapıta ilişkin yorumunu buraya almamın nedeni, Kafka’nın yazarlığı konusunda derinliğine bir kavrayışı yansıtıyor olması: “… Kafka’nın anlatılarından, romanlarından bize yansıyan dünya da, yazarının yaşamına değgin binlerce ayrıntıya gömülmeyi gereksinmeksizin varlığını sonrasız koruyan bir dünyadır ve bu konumunu artık Kafka’nın şöyle veya böyle yaşamış oluşuna değil, fakat kurgulanmış yazınsal gerçekliğine borçludur. Dönüşüm’ün kahramanı Gregor Samsa’nın babası ve ailesi arasında ayniyete yaklaşan bir benzerlik bulunabilir; dahası bu, belki kanıtlanabilir de. Ama bu, Kafka’nın Dönüşüm’de kendi yazgısını anlattığı demek değildir; bu açıdan Dönüşüm aile kurumunun bireyin yok edici yanlarını tüm korkunçluğuyla evrensel düzeyde yansıtan bir yazın metnidir. Daha da genelinde, çizgidışı birey-sürünün dışına çıkanı ezen toplum çatışmasını en çarpıcı biçimde dile getiren bir roman gerçekliğidir. |
“… Dönüşüm, hiyerarşi ve otorite düşüncesiyle temellenen, bu amaçla sözü edilen düşünceyi önce aile kurumu içerisinde odaklaştıran toplum içersindeki bireyin tragedyasıdır. Gregor Samsa, ‘dönüştüğü’ güne değin çeşitli kölelikler ve zincirleri içerisinde uslu oturduğu sürece de benimsenip sevilir. Başkaldırısı bilinçaltında başlar; bu bilinçaltı, kendine uygun biçimi yaratır: Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesini, gerçekte artık başkalaşmasıdır. Böceğe dönüştüğü andan başlayarak, toplumun ve ailesinin ona ilişkin –onu tutsak kılan beklentileri, artık sonuçsuz kalmaya yargılıdır; böceğin iğrençliği, çizgisi sürüyle uyuşmayan bağımsız bireyin iticiliğiyle özdeştir. “Anlatıda toplumu simgeleyen aile, önceleri ümidini yitirmez, yeni Gregor’a hareket alanı sağlayabilmek için, odasının biraz boşaltılması gerekmektedir. Ama anne buna karşı çıkar ve ilginç olan, karşı çıkış gerekçesidir: ‘Bence en iyisi odayı eskiden nasıl idiyse aynen öyle korumaya çalışmamızdır, böylece Gregor yine aramıza döndüğünde her şeyi eskisi gibi bulur, arada olup bitenleri unutması da o ölçüde kolaylaşır.’ “Burada –sözde anne sevgisiyle Gregor’un unutması istenen, onun gerçek anlamda bağımsız olabildiği zaman parçasıdır; Gregor sürüye dönebilmek için böceklikten çıkmalıdır ve sürüyle yeniden uyum sağlayabilmesi için böcek olduğu dönemi unutmalıdır. O zaman yine annesine ve babasına uyabilecektir; içinde yaşadığı topluma eskisi gibi ‘hizmet’ edebilecektir. “Gregor’un yeniden ‘insan’ olmasından artık ümit kesildiğinde kız kardeşinin söyledikleri bu durumu daha vurgular: ‘Buradan gitmeli… tek çare bu, baba. Ama onun Gregor olduğunu düşüncesini kafandan atman gerek. Bizim asıl felaketimiz, bunca zaman bu düşünceye inanmış olmamız. Fakat o nasıl Gregor olabilir ki? Gregor olsaydı eğer, insanların böyle bir hayvanla birlikte yaşamalarının olanaksızlığını çoktan anlar ve kendiliğinden çıkıp giderdi…’ “Kafka’nın gerçekte hemen tüm eserlerinde varolan gülmece öğesi burada da eksik değildir: çünkü burada sözü edilen ‘hayvan’, asıl ya da olması gereken insandır! “Birey olmasını başaranlara düşman kesilen son toplumlar ve bu toplumların en güçlü temeli olan, çocuklarının hep iyiliğini, gerçekte ise sürekli köleliğini isteyen son aile yapıları, yeryüzünden silinene değin, Kafka’nın Dönüşüm’ü geçerliliğini ve güncelliğini koruyacaktır.” Dönüşüm’ü ve Dava’yı geçen hafta yeniden okuduktan sonra, düşünüyorum da, Kafka, toplum, çevresi ya da yaşamı tarafından kendisine dayatılana karşı savaşmaktan çok, kendisine dayatılan ‘suç’un, ‘korku’nun üstesinden onu iliğine kadar içselleştirerek gelmeyi yeğliyor. Örneğin, “ ‘Korkum’, benim maddem,” diyor, “belki de en iyi yanım benim.” Yapıtlarından hiç eksik olmayan ‘suç’a gelince, “Bana yol gösteren ilke şudur,” diyor, “suçtan asla kuşku duymamalı…” Ne müthiş bir direniş!
CELÂL ÜSTER |
||