Çador Murathan Mungan

 

Çador
Murathan Mungan

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

30.11.2005


 

ÇADOR VE MURATHAN MUNGAN

http://www.izinsizgosteri.net/asalsayi13/tulay.akkoyun_13.html

Tülay Akkoyun

“Hangi yazı hayata yetmişti?”

Ailesinden izler arayan Akhbar bir Sahaftan yaşama, ölüme, okumaya, kitaplara dair bilgece sözler dinler. Hayatın sırrı kitaplarda gizlidir. “Çok okuyan insanlara hayatın yetmediğini biliyordu. Kitapların dünyasında hayatı küçük gören, tehdit eden bir şey vardı. Hem hakkında bu kadar yazı yazılan hayat neydi? Hangi yazı hayata yetmişti?”

Sahafta raftaki kitaplara bakarak hayatın sırrını düşünür Akhbar, ama kelimeler çölünde kaybolmaktan korktuğu için okumak istemez. Kelimeler Akhbar’a içinin tehlikeli bir yer olduğunu söylediğinden, kelimeleri kendi içiyle dünya arasında engel olarak görmektedir.. Dünyayı kelimelerle
tarif etmeye kalksa, dünyanın büsbütün ürkünçleşeceğini düşünür.

Yaşlı Sahaf savaş sonrası talan olmuş ülkesinde insanların bakışlarının kör olduğunu ve insanların birbirlerinin
yüzlerinde kaybolduğunu, birinin yüzünden diğerinin yalnızlığına geçildiğini söyler, kelimelerden korkan Akhbar’a da sırtı kırmızı ibrişimle tutturulmuş küçük bir defter hediye eder.

Hayatın sırrı, yaşam, ölüm, savaş, çok okumuş bir sahafın
ve gurbetten ülkesine döndüğünde tanıdığı herkesi kaybettiğini öğrenen, kendi ülkesinde kendini yalnız, yabancı, üvey hisseden genç bir adamın bakış açılarıyla sorgulanır.
Hayatın anlamı, sırrı üzerine akıcı, sade bir dille yazılmış bu yapıt aslında çok derin felsefi düşünceler içermektedir.

İnsanın dünyaya, kendine yabancılaşmasını son derece akıcı, içten bir dille işlemekte Murathan Mungan “Çador” adlı son yapıtında. Orta Doğuda kadınların bir tür örtünme biçimi olan çadorun yerini, ipliksi parmaklıklarla gözleri kafeslenmiş, kumaştan bir çadıra benzeyen burkalar almakta ve kadınlar bu çadırların içine hapsedilmektedir.

Yıllar önce gurbette çalışmak için yurdundan çıkan bir delikanlı geri döndüğünde siyasi değişimler sonucu hiçbir şeyi yerinde bulamaz. Her şey dağılmış, talan olmuştur.

Burkanın içinden dünyaya bakışı irdeleyen Mungan,, burkanın içinden bakıldığında, görünenlerin azaldıkça hayallerin çoğalıp çoğalmadığını irdeler. Yasakların ilgi çekmesinden yola çıkılarak görüş açısı daraldıkça hayallerin çoğaldığı söylense de, yoksunluk, mahrumiyet durumunda hayaller tek avuntudur. Oysa burka bir imadır, çador ya da burka ile başlayan örtünme kadını kefene kadar örtünmeye götürür. Bu örtüler annelerimizin eskiden başlarını örtmeleri kadar masum değildir. Söz konusu ülkede burkanın içindeki kadınlar da Akhbar gibi kendi ülkelerinde, kendi bedenlerinden bile sürgün gibidirler. Görünmeleri yasaklanmış, parmaklıklı, kumaştan çadırlara hapsedilmiş gibidir burkalı kadınlar. Burkaların altında gövdenin kaybolabilirliği, gerçekliğin de kaybolabilirliğine işarettir. Örtü de, çador da, burka da birer imadır, karanlığa giden yola bir ima...

Savaşla gelen vahşet, şiddet bu ülkeyi derinden yaralamış, birçok insanın ölümüne, birçok ailenin parçalanıp yok olmasına neden olmuştur. Akhbar da ülkesine döndüğünde bu parçalanmışlığın getirdiği yalnızlığı, yabancılığı derinden hisseder. Geçmişe ait (annesi, ablası, kız kardeşi, erkek kardeşi) kimseyi bulamayınca sokakta kalır, kendini dünyaya daha önce hiç hissetmediği kadar yabancı, üvey hisseder. Çaldığı bütün kapılar bir bir yüzüne kapanır. Ölüm ve yasın hüküm sürdüğü ülkesinde bir şairin “Doğuda ölüm herkesin gizli meleğidir.”dizesi gelir aklına. Gerçek sürgünün gurbetten ülkesine döndüğü gün başladığını anlar. Bu şehrin artık hayatında hiçbir yeri yoktur, tanıdığı insanlarla birlikte bu şehir de ölmüştür.

Kendi yurdunda, kendi insanlarının arasında kapıldığı hüznü anlamlandıramaz.. Dönüşünden sonra uğradığı hayal kırıklığına bağlanamayacak kadar köklü bir yabancılık duymaktadır. Her yerden, hatta kendi gövdesinden bile sürgün oluşunu, burkanın altındaki kadınların herkesten daha iyi anlayabileceğini düşünür.

Ülkesine döndüğü gün kapısını çaldığı yaşlı adamın “Kelimeler itimadın olsun!” sözlerinden ürken Akhbar, geçmişe ait bir iz bulamayıp, umutsuzluğa düştüğünde kelimelere sığınmaya başlar, hem de yaşlı Sahafın ona verdiği sırtı kırmızı ibrişimle tutturulmuş küçük deftere yazar hissettiklerini, belki de yaşamın sırrını. Kelimelere yüklenen anlamlardan korkan Akhbar içinde bulunduğu boşluğu yine kelimelerle doldurmaya, varlığını kelimelerle anlamlandırmaya çalışır.

“Tek başına kalan insanın kapladığı o güçsüz yeri kaplamaya çalışıyorum. Varlığım bir toz bulutu, daha sert bir rüzgarda tozanlarına ayrışarak dağılıp gidecek bir toz bulutu. Benim kalıbımda bir boşluk bu. Sıcağın, şehrin ve çölün ortasında zamansızmış gibi duran bir boşluk.” diye yazar küçük deftere ve yazdıklarına kendi bile inanamaz.

Yazdıkça her boşluğun, içinin dolduğunu hisseder ve ruhunun derinliklerinde huzursuzluk taşıyan birçok insan gibi teselliyi yazıda bulur. Kitapların her şey olup bittikten sonrası için olduğunu düşünür. Hayatın sırrı kitaplarda gizlidir. Boşlukları doldurabilmek, yaşamı anlamlandırabilmek için yazmak gerekir. “Her şey daha önce yazılmış söylenmiş de olsa başka yaşamlar, başka yazılarda ölümsüzlüğü yakalamalıdır. Hem “Hangi yazı hayata yetmiştir ki?”


 

  METİS YAYINEVİNDEKİ ÇADOR LİNKLERİ
Bölümlerin sonlarındaki okları tıklayarak yazının devamına ulaşabilirsiniz. 


 
A. Ömer Türkeş, “Hayatın yarısı yok”, Radikal Kitap Eki, 06/02/2004
Okuduğumuz, sevdiğimiz, etkilendiğimiz bir metinden söz etmek, hele ki o metinle ilgili düşüncelerimizi yazılı hale getirmek istediğimizde bir dolu soru ve sorun çıkar karşımıza. Neresinden başlamak gerekir? Hikâyesinden mi, barındırdığı duygulardan mı, hayat karşısındaki duruşundan mı, yoksa onu edebi kılan özelliklerden mi başlayacağız? gibi imge yüklü, şiirsel, çağrışımlara açık bir dille yazılmış metinlere biçtiğimiz anlam ve değerleri başkalarına aktarırken o metini ne ölçüde -saydamlıkla iletebiliriz?.. Böyle bir üst dil kurabilir miyiz?      ... Devamını okumak için bkz.
Mehmet Kenan Kaya, “Sonunda anlaşıldı: Kitap okurundur”, Akşam, 08 Şubat 2004
Burka, katı İslam kurallarının uygulandığı ülkelerde yaşayan kadınları örten, onları dünyadan koparıp karanlık kumaşlara hapseden bir giysi. Çador ise Müslüman kadınların saçlarını gizlemek için kullandığı bir çeşit başörtüsü... Ve bir de Murathan Mungan'ın bu hafta başı yayımlanan son romanının adı.
       Şöyle bir özetlemek gerekirse Çador, ülkesinde yaşanan İslami devrim sırasında yurtdışına kaçan, devrim baskısının yumuşamasından sonra da ailesini bulmak için geri dönen bir kahramanın öyküsü. Ve bana kalırsa “İslam devrimi, çador, burka” gibi bol mayınlı bir alanda gezinse de bütün o mayınlardan ... Devamını okumak için bkz.
Ahmet Öztürk, "Çador", Halkın Sesi, Öztürkçe köşesi, Zonguldak, 17 Nisan 2004
Murathan Mungan kitabı okudunuz mu hiç? Şayet bir parça edebiyat zevkiniz varsa öneriyorum, mutlaka okuyun Mungan'ı. Su içer gibi rahatça okunan yalın bir dil ve hınzırca bir zekâ ile nakışlanan imge yükü, büyüleyecek sizi, inanın. İlk bakışta sıradanmış gibi gelen cümlelerdeki derinlik karşısında çarpılacaksınız mutlaka.
       Şiirden-romana, öyküden-denemeye, edebiyatın değişik bir çok türünde ürün veren yetkin bir yazar Mungan. Timsah Sokak Şiirleri adlı şiir kitabı ile Çador adlı bir romanı peşpeşe yayımladı geçtiğimiz günlerde. ... Devamını okumak için bkz.
Efnan Atmaca, " Bu romanın ucu türbana dayanacak", Akşam, 4 Şubat 2004
Murathan Mungan sessiz sedasız yayımladığı Çador adlı romanında İslam devrimiyle değişen bir ülkede yolunu kaybeden bir genci ve burkaya hapsedilmiş kadın yüzlerini anlatıyor. Kitabın can alıcı tespiti ise şu: Çador, annelerimizin, ninelerimizin geleneksel masum başörtüsü değildir yalnızca. Örtünmenin sonu yoktur. Murathan Mungan Timsah Sokak Şiirleri adlı şiir kitabının ardından kısa romanı Çador'u sessiz sedasız yayımladı. Ve son zamanlarda alışılan pazarlama tekniklerinin aksine "Kitap önce okunsun ve ne olduğu iyice anlaşılsın, ondan sonra ... Devamını okumak için bkz.
Asuman Kafaoğlu-Büke, "Çador", Cumhuriyet Kitap Eki, 26 Şubat 2004
Çoğu sanatçının belli bir tarzı vardır, bir romanını ya da şiirini okuduktan sonra diğer eserlerinde imzasını tanımaya başlarsınız. Aynı şekilde, bestecilerin de melodilerinde kişilikleri hissedilir, Beethoven’in, Mozart’ın eserlerini tanıyan biri, bu bestecilerin daha önce duymadığı bir eserini duyduğunda, kimin tarafından bestelendiğini tahmin eder.
       Bir de sanatçılar var ki, çok değişik türlerde eserler verdikleri için tam olarak kimlikleri yapıtlarında kendini göstermez. Örneğin Picasso’nun çok farklı tarzlarda yaptığı resimleri vardır, her dönemini iyi bilmeden, bir resmin Picasso’nun elinden çıkıp çıkmadığına emin olamazsınız. Murathan Mungan da bu tür ... Devamını okumak için bkz.