Büyümenin Türkçe Tarihi
Murathan Mungan Seçkisi
 


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

 
Büyümenin Türkçe TarihiÖnsöz, s. 11-14

http://www.metiskitap.com

Yıllar önce okuduğunuz bir öykünün anısını sizde yıllar yılı saklayan iz nedir? Dönüp bakıldığında bu iz nereye kadar sürülebilir, deriştirilebilir? Özellikle çocukluğumuzda, yeniyetmeliğimizde, ilkgençliğimizde okuduklarımızın izi, niye diğerlerinden daha derindir ve okuduklarımız niye daha keskin çizgiler, daha berrak imgelerle saklı kalır, hatırlanır?
       Bazen okuduğunuz bir öykü sizi birkaç yaş birden büyütür. Çoğu kez edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür. Yaşama ilişkin birçok şeyi, kendi deneyimlemenize gerek kalmadan edebiyat yoluyla öğrenirsiniz. Önünüzdeki yılların deneyimlenmiş, canlandırılmış, sonuçlandırılmış haliyle sizi, hayattan daha önce bilgilendirir, donatır; dünyaya ve geleceğinize hazırlar. Bakışlarımızı, sezgilerimizi, içgüdülerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi biler, geliştirir, olgunlaştırır. Bizi yalnızca dış dünyaya ve hayata ilişkin bilgilerle değil, aynı zamanda kendi içimizle, kendi duygularımızla da tanıştırır. Edebiyat aynı zamanda bir büyüme sanatıdır; bizi, biz yapar. İleriki yıllarda da her yaşın büyümelerini, algılamalarını, kavramalarını, edebiyat üzerinden izlemeyi, kavramayı sürdürürüz. Edebiyat aynı zamanda bir zamanlar okuduğumuzda kavramadıklarımızı sonradan anlamaktır.
       Büyümenin Türkçe Tarihi, bu düşüncelerden yola çıkarak bu izlek çevresinde tasarlanıp oluşturulmuş bir "seçki-deneme" kitabıdır. Aynı zamanda Türkçe edebiyatın verimlerinden belli bir izlek çevresinde seçerek oluşturmayı amaçladığım bundan sonraki seçki kitaplarının da –tasarlanmada değilse de, yayımlanmada– ilkidir.
       Genel anlamıyla bir "seçki" kitabı olmakla birlikte, kararlaştırılmış bir izlek bağlamında çatılmış olmanın ve katılan yazarların kişisel tercihleri esasına dayanmanın öznelliğe pay tanıyan bu yanıyla, belli bir dönemi konu edinen; akademik kaygı ya da –görece de olsa– nesnellik iddiası taşıyan seçkilerden ayrılır.
        Bu kitabın konukları olan on iki yazar, bu kitap için özel olarak yazdıkları denemelerde kendilerini büyüten hikâyeleri, bu hikâyelerle kurdukları kendi büyüme ve kavrama serüvenlerini anlatıyorlar. "Aşk"tan "merhamet"e, "vicdan sızısı"ndan "bağışlama"-
       ya dek bu hikâyeler yoluyla bir bilinç ışımasına uğrayarak keşfettikleri duygulardan, insanlık hallerinden, edebiyatın kendilerinde değiştirdiklerinden; edebiyat yoluyla alımlayıp kavradıkları yaşama ilişkin ilk bilgilenme anlarından söz ediyorlar. Böylelikle biz okuyanlarda da nice çakımlar, çağrışımlar uyandırıyor; bizi kendi büyümemizin, kendi okumalarımızın tarihine çağırıyorlar. Bu kitabın çatılmasında katkısı bulunan yazarlara bir kez de burada teşekkür etmek isterim.
       Bir edebiyat türü olarak hikâye, aynı zamanda bir "aydınlanma anları" sanatı değil midir? Çoğu hikâye, etki gücünü ışığa çıkardığı bu anların aydınlığından alır ve bu özelliği nedeniyle "hikâye"nin diğer anlatı türlerine göre, "büyümenin" kendi içimizde eşik atlama anlamına gelebilecek yanıyla daha doğrudan ilişki kurabilme gücüne sahip olduğu da söylenebilir. Geçmiş zamanlarda, içimizi olgunlaştırma payı bakımından masalların gördüğü işlevle, "asri zamanlar"da hikâyenin etki gücü arasında bu çeşit bir bağlantı ilişkisi kurulabilir. Bu nedenle, çatısını yapılandıran temel izleği gereği bu kitap, diğer anlatı türlerini dışarıda bırakarak, yalnızca hikâye okuma deneyimlerimizi konu edinmiştir.
       Türkçe hikâyenin geçmişi çocuktan, çocukluktan yana hayli zengindir. Bu olgunun olumsuz anlamda "çocuk kalmış, büyümemiş" bir toplum olduğumuzla da bir ilişkisi olduğundan söz edilebilirse de burada konumuz bu değil. Çocuk ve çocukluk, hemen her toplumun "yumuşak karnı" olduğu, bu nedenle insanların daha kolay ilişki kurabildiği bir "empati alanı" yarattığı için, tiyatronun dışındaki sanatsal anlatı disiplinlerinin hemen hepsinde bu konuda verilmiş sayısız örneğe rastlanır. Gerek dünyada, gerek Türkiye'de tiyatro oyunculuğunun artistik güçlükleri, oyun yazarlarını çocuk kahramanlar yaratmaktan uzak tutmuştur. Aynı biçimde destanlar da erişkin kahramanlara gerek duyduğu için, çocukluk onlarda çok çabuk geçilen bir dönem olarak yer alır.
       Hikâye edebiyatı geleneğimizde ilk ağızda sayılabilecek Ahmet Mithat, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Rahmi'nin çocuk kahramanlı hikâyeleri, Ömer Seyfettin hikâyeciliğinde sorunsallaştırılmış olarak doruğunu bulur. Bütün bu hikâyelerde anlatılan birçok durum ve olay, çocuklar üzerinden, onların varlığının uyandıracağı merhamet, acıma ve şefkat duygusu zemininden aktarılmaya çalışılır. Sonraki yıllarda da özellikle toplumcu ve gerçekçi kaygılar taşıyan edebiyatın, toplumsal eşitsizlikleri, haksızlıkları, adaletsizliği anlatma ve aktarmada, çoğu kez çocuk kahramanların savunmasızlığına, zayıflığına, çaresizliğine yaslandığı; okurda bu yolla dikkat ve "hassasiyet" uyandırmaya çalıştığı sıkça görülür. Bu konuda yalnızca Sait Faik, Orhan Kemal, Sabahattin Ali'nin ve birer hikâye kitapları olmasına karşın Yaşar Kemal ile Kemal Tahir'in yazdıklarını şöyle bir hatırlamak bile yeterlidir. Nitekim elinizdeki kitapta, yazarların seçimleri arasında iki Sait Faik, iki Sabahattin Ali öyküsünün birden yer almış olması, bu durumun kaçınılmazlığının bir işaretidir.
       Bir kitap ne zaman biter? Yalnızca "yazılan" değil, "yapılan" kitapların da temel sorunlarından biridir bu. Böylesi zengin ve kıvamlı bir malzeme çevresinde gezinen bir kitabı oluştururken seçim yapmakta, malzemeye doymakta ve bitirmekte hayli zorlandığımı söylemeliyim. Hem, adında "büyüme" sözü geçen bir kitap nasıl kolayca tamamlanıp kapatılabilir ki? Büyümek gibi bitmeyen bir süreç nasıl kolayına noktalanabilir ki?
       Bizimkisi yalnızca on iki adım olsun.
       Sözü fazla uzatmadan kitabın kapısını açıyor, gerisini konuklara, yazarlara olduğu kadar okurlara da bırakıyorum.
       Temmuz 2007
üyümenin Türkçe TArihiGonca Özmen, “Büyümenin Türkçe halleri”, Kitap Zamanı, 1 Ekim 2007   

http://www.metiskitap.com

Metis Yayınları, Murathan Mungan tarafından hazırlanan, Çocuklar ve Büyükleri, Ressamın Sözleşmesi, Kadınlığın 21 Hikâyesi, Erkeklerin Hikâyeleri, Yabancı Hayvanlar gibi; –çoğu– çağdaş dünya yazarlarının öykülerinden oluşturulmuş özenli seçkilerine bir yenisini ekledi: Büyümenin Türkçe Tarihi. Yeni seçkinin diğerlerinden iki önemli farkı var: Birincisi, Refik Halit Karay, Sait Faik, Orhan Kemal, Ömer Seyfettin, İlhan Tarus, Sabahattin Ali, Vüs’at O.Bener, Osman Şahin, Cihat Burak ve Oğuz Atay’dan Türkçe öykünün on iki yetkin örneğine yer vermesi; ikincisi, her öykü üzerine, özel olarak bu kitap için Füsun Akatlı, Cemil Kavukçu, Ayfer Tunç, Fatih Özgüven, Sema Kaygusuz, Necati Güngör, Sırma Köksal, Hasan Ali Toptaş, Selim İleri, Faruk Duman, Jaklin Çelik ve Nurdan Gürbilek tarafından yazılmış denemeleri de içermesi. Böylece, aynı kitap, iki seçkiden oluşuyor ve iki farklı yazınsal türü birlikte okuyabilme olanağı, ikili bir okuma tadı sunuyor okuruna.
       Bu arada, yine Mungan’ca hazırlanmış aralarında Orwell, Ionesco, Barthes, Cannetti, M.Duras’nın bulunduğu on yazarın “yazmak”la ilgili yazılarından/konuşmalarından ve “Niçin yazıyorsunuz?” sorusuna verdikleri yanıtlardan/açıklama metinlerinden oluşmuş, Yazıhane adlı farklı bir seçkinin de aynı yayınlar arasında yer aldığını belirtmek isterim.
       Murathan’ın yazdıkları, hazırladığı seçkiler; onun üretkenliğini, birikimini, ince yazınsal/estetik beğenisini ortaya koyuyor. Seçki hazırlama dürtüsü/çabası; onun, yazdıkları kadar, okuyup beğendiklerini, etkilendiklerini de okuyucularıyla paylaşma isteğini gösteriyor bir bakıma. Ayrıca, Büyümenin Türkçe Tarihinin Önsöz’ünden, Mungan’ın başka izlekler odağında yeni seçkiler oluşturmayı amaçladığını da öğreniyor ve merakla bekliyoruz.

Çocuklukta iz bırakan öyküler

Deneme yazarlarının, temel izlek olan “büyüme”den hareketle, okuyup değerlendirdikleri öyküler ve kendi büyüme süreçlerine, algılama, kavrama, duygusal/düşünsel iç dünyalarındaki gelişim/değişimlere yaptıkları göndermeler; Büyümenin Türkçe Tarihi’ni ilginç hale getirmesinin yanı sıra yarattığı çağrışımlarla, bende olduğu gibi, başka okurları da kendi yaşamlarına, okuma ve büyüme serüvenlerine dayalı anılara giden içsel yolculuklara çıkarmıştır sanırım. Böylece, Büyümenin Türkçe Tarihi, akıp giden ve bizi sürükleyen yaşam nehrinin içinden, kısa bir an için de olsa, zaman zaman kıyıya çıkıp ona dışarıdan, başka bir gözle, yeniden bakmamıza yardımcı oluyor. Öykülerin çoğu, denemeleri yazanlarca, çocukluk ya da ilkgençliklerinde, dış etkilere en açık dönemlerinde okunmuş; dolayısıyla okuyanlarda yarattıkları duygulanım, bıraktıkları izler o derece güçlü/derin/kalıcı olmuş. Denemeler, Mungan’ın, “Yazarlar birbirlerinin sözüne muhtaçtır,” savını doğrularcasına, öykülerden alıntılarla geliştirilmiş, güçlendirilmiş; öykülere yeni açılımlar getirilerek, okuyanların bir anlamda bitmeyecek bir süreç de diyebileceğimiz büyümelerine (yaşları ne olursa olsun) katkıda bulunulmuştur.

       Fiziksel büyümenin belirli bir yaşta tamamlanmasına karşın, içsel gelişim/değişim anlamında büyüme; yaşantı, deneyim ve okumalara bağlı olarak devam etmektedir. Eğer edebiyat, okumak ve kitap vazgeçilmezleri arasına girmişse; bireyin, duygusal/düşünsel/estetik yönden büyüme ve gelişimini besleyen ve bazen yaşamdan daha etkili, daha önemli etkenler olurlar ki bazı yazarlarca önemle vurgulanmıştır bu durum. Hemen hemen hepsi dünyayı, insanı ve yaşamı tanımanın yolunun edebiyattan, okumaktan geçtiğine dikkatimizi çekmişlerdir. Örneğin, Mungan, “Çoğu kez edebiyat, hayattan daha çabuk büyütür. Yaşama ilişkin birçok şeyi, kendi deneyimlerinize gerek kalmadan edebiyat yoluyla öğrenirsiniz.” demektedir. Füsun Akatlı da aynı paralelde düşünür: “İnsanın ve insanlığın hallerini öğrenerek büyürken, yıllar yılı, bu ‘haller’in ancak okuduklarımızdan öğrenilebileceğini düşündüm.” der. Sürdürelim. Sırma Köksal’ın “Okuduklarımla büyüdüm,”; Ayfer Tunç’un “Merhameti yaşayarak değil, okuyarak öğrendim,” sözleri; gerçek yazınsal yapıtları kendini vererek, kavrayarak, içselleştirerek okuyan biri için; edebiyatın yaşamındaki etki alanının genişliğini, edebiyatla yaşamın etkileşiminin sınırlarını belirlemenin güçlüğünü belirtiyor.

Öykülerden öğrenilenler

Gelelim öykülere… Kitabın ilk öyküsü olan R.Halit Karay’ın “Eskici”sini yedi-sekiz yaşlarında okuyan, duygusal yönden altüst olan F.Akatlı’nın yıllar sonra anımsadığı “boğazı(n)da bir yumru, genzi(n)de bir yanma…”dır. Aynı şekilde, bir beslemenin öyküsü olan, Vüs’at O.Bener’in “Havva’’sını yaklaşık sekiz-dokuz yaşlarında okuyan S. Köksal’da, ondan geriye kalan “boğazı(n)a takılıp kalmış bir düğüm”dür ve aklına gelince hâl⠓içi(n)de bir yerler acır.” Bu öyküde olsun, Ö. Seyfettin’in “Kaşağı”sında olsun, kötü karakterlerin iyiye dönme yönünde bir değişim geçirdiklerini de görürüz. O. Kemal’in “Çikolata’’sıyla ilgili “Merhamet” isimli denemesinde belirttiği gibi; öykü, A. Tunç’a “yoksulluğu değil, merhameti ve onuru derin bir iç sızısıyla” öğretmiştir. N. Güngör, “bazı hikâyeleri kurşun gibi değiyordu insanın yüreğine” dediği S. Ali’nin “Ayran” öyküsü içinse şunları yazar: “Okuyup bitirdiğinizde, çevrenize bakışınız değişiyordu. Dünyayı farklı algılamaya başlıyordunuz. İçinizde duyacağınız acı yaşınızı büyütüyordu, evet.” S. Kaygusuz için, İ. Tarus’un “Bir Kasabanın Ruhu” öyküsü, çocukluğundaki “aydınlanmanın tetikçisi” olmuştur. S. Faik’in “Bir Bahçe’’sinde, öykü kahramanı anlatıcının, belki de yazarın, otel odasında, “Yanımda birisi olsaydı ağlayacak kadar mesut olurdum,” sözü, okuyanı da oldukça duygulandıracak; eğer, fiziksel ve duygusal bir yalnızlık içindeyse bu etki daha da artacaktır. Kitabın en ilginç/etkileyici öykülerinden biri de çarpıcı dili ve anlattığı etkileyici olayla Osman Şahin’in “Beyaz Öküz’’üdür. Hasan Ali Toptaş’ın, onun üzerine yazdığı, öyküde geçen “Seni İçime Manzara Yapmışam” sözünün başlık yapıldığı denemede; aşk, vicdan, masumiyet, haklılık ve haksızlık sorgulanıyor. Örneğin, aşkın anlamlılığı/anlamsızlığı üzerinde düşünen Toptaş, yanında çalıştırdığı ırgatın karısını seven ve bu nedenle öldürülen ağayı “çaresiz” ve “masum” görüyor.
       Büyümenin Türkçe Tarihi, büyümenin, gelişim ve değişimin psiko-sosyal ve ahlâksal boyutunda; dünyayı, yaşamı, kendimizi ve diğer insanları anlayıp tanımada; çocukta/gençte, merhamet/acıma/pişmanlık/vicdan azabı/doğruluk gibi bireyi toplumsallaştıran, insanı insan yapan duyguların/değerlerin oluşup yerleşmesinde edebiyatın, okumanın, öykünün rolünü gösteren; içimize işleyen, betimlerken zihnimizde sorular oluşturan, sorgulayan klasik değerde öykülerin; özenli dilleriyle oldukça akıcı, alabildiğine içten, sağlam birikimleriyle günümüzün güçlü kalemlerinden usta işi, ufuk genişletici denemelerin yer aldığı bir seçki. “Çünkü sen bir çocuğun büyüklüğüsün” der ya Metin Altıok, kim bilir, her birimiz hangi çocuğun büyüklüğü, hangi büyüğün çocukluğuyuz?
  Büyümenin Türkçe TarihiMahmut Temizyürek, “Büyümenin tarihi ve büyüsü”, Radikal Kitap Eki, 28 Eylül 2007

http://www.metiskitap.com


Cahit Sıtkı Tarancı'nın '... para saydım/ sattı bana çocukluğumu' dediği Affan Dede, sokakta uçurtma, zıpzıp, çember hem de horoz şekeri satan yaşlı bir büyücü müydü ki, şaire birdenbire adını, yaşını, kimliğini unutturmuş, kederli şiirlerini bıraktırıp sevincin, neşenin yaylasına çıkarmıştı onu. O dedenin, o sihirli adamın sattığı neydi de çocukluk bir 'bonus', bir sürpriz olup çıkıyordu şiirde? Yanıtı Tarancı'da olduğu gibi, herkesin çocukluğuyla buluşma anlarında kuşkusuz. Bir de yazdıklarıyla bizi çocukluğumuzdan, ilkgençliğimizden çıkarıp büyüdüğümüzü hissettiren Affan Dedeler var; onlar için ne demeli?
       Murathan Mungan'ın yaptığı da bir tür Affan Dedelik aslında. Farkı şu; hazırladığı Büyümenin Türkçe Tarihi, çocukluktan çıktığımızı hissettiğimiz anların sihrini taşıyor; edebiyatın büyüsüne kapılıp büyüdüğümüzü hissettiğimiz anların. Mungan, on iki yazarla işbirliği ederek hazırlamış bu kitabı. Çok boyutlu bir kitap ama iki boyutunu Mungan hazırlamış (öbürleri okura kalıyor). Kitap, Mungan'ın seçtiği on iki yazarın seçtiği on iki öyküden (bu on iki rakamında her zaman bir keramet olmuştur) ve yazarların bu öyküye ilişkin denemelerinden oluşuyor.

İki kuşağın anıları
Seçilen on yazar, kitaptaki sırasıyla: Refik Halit Karay, Sait Faik (iki kez), Orhan Kemal, Ömer Seyfettin, İlhan Tarus, Sabahattin Ali (iki kez), Vüs'at O. Bener, Osman Şahin, Cihat Burak ve Oğuz Atay. Kitabı 'büyüten' özelliklerden biri de şu: on iki yazarın seçtiği öykülerin üzerine yazılan denemelerin her biri de aslında birer anı-öykü niteliğinde. (Nurdan Gürbilek'in 'Babalar ve Ustalar' denemesi bile böyle. Bilen bilir, bu konuda olağanüstü ketum olan Gürbilek, ilk ya da ikinci kez, bir yazısında kendinden, deneyimlerinden, yaşantısından apaçık söz ediyor, Oğuz Atay üzerine yazarken.) Büyümenin Türkçe Tarihi, Türkçe yazan iki edebi kuşağın en sıcak karşılaşma anlarının bir antolojisi niteliğinde. Seçici yazarlar, seçtikleri yazarların yalnızca bir öyküsünden değil, yazarlıklarından, ustalıklarından da nasıl etkilediklerine fazlaca girmeseler de, onların yapıtlarını biliyorsak bu bağı biz olağan bir dikkatle kurabiliyoruz, kiminde zayıf kiminde güçlü biçimde. Önceki yazarlarla sonradan yazar olan okurlarının ilk karşılaşma ânı dönüştürücü bir güce sahipmiş meğer. Necati Güngör'ün yazı başlığında olduğu gibi: 'Bir hikâye okudum...' Noktaların yerini herkes bir türlü doldurmuş ama ortak eğilim şu: 'Asla unutamadım.' Ya da: 'O sayfalarda büyüdüğümü hissettim.' Kitabı oluştururken her biri kendi evreninde özenle çalışmış gerçekten.
       Her yazarın doğallıkla biçem, ton, vurgu farkı olsa da edebiyatın başka hayat deneyimlerinden daha çabuk büyüttüğüne dair görüşleri, buluşup kavilleşmişler gibi ortak. Çocukken ya da ilk gençlikte bu öyküleri okurken yaşadıkları acıyla hazzı, kederle sevinci, düşüşle yükselmeyi, ürpertici yabansılıkla aydınlanışı, büyümeye doğru sıçrama anlarının nasıl bir şey olduğunu yazmışlar. 'Birden' büyüdüklerini hissettikleri anların ruhsal, bilişsel deneyimlerini anlatıyorlar. Ortak bir yanları da şu: Sevinç ve keder duygularının kesiştiği, bazen birbirinin yerine geçtiği, ruhta bir anafor yarattığı, bilinci bulandırdıktan sonra o bulantıdan yepyeni bir durulma duygusuyla çıkıldığı anlar üzerine yoğunlaşılmış denemelerde. Sırma Köksal bu ânı sıçramalı, birden bire büyüme ânı olarak betimliyor, Vüs'at O. Bener'in 'Havva'sını okuduktan sonra dünya ve insan algısındaki niteliksel değişimini anımsarken. Her yazarda 'o ânın' yıllar sonrasında bile canlı biçimde varlığını koruması, 'büyüme ve edebiyat' ilişkisinin güçlü bir kanıtı. Füsun Akatlı'nın Karay'ın öyküsünde de yaşadığı, 'insanın ve insanlığın hallerini öğrenerek büyürken, yıllar yılı, bu 'haller'in ancak okuduklarımızdan öğrenilebileceği' düşüncesi, her yazarın metninde bir kez daha doğrulanıyor. Cemil Kavukçu, Sait Faik'in 'Bir Bahçe' öyküsüyle ilk gençliğinde buluştuğunda, anlatılan bahçenin Sait Faik'in içindeki gizli bahçe olduğunu ve herkesin buna benzer bir iç bahçede yaşadığını hissederek öykünün anısını taşıyor yıllarca. 'O gün kendi bahçemi görebilmem, orada gördüklerimi yazmaya başlamam için on yıl daha geçmesi gerektiğini bilmiyordum' diyor Kavukçu. Ayfer Tunç, 'merhamet' duygusuyla tanışmanın iç burkan, kendi suçluluğuyla buluşturan o tuhaf acısını Orhan Kemal'in 'Çikolata'sında; Fatih Özgüven 'üzerine anne ışığı bir türlü düşmeyen, düşemeyen oğlan çocuğunda' 'annenin yokluğu' sızısını, onu 'hain'leştiren ruhsal karmaşayı Ömer Seyfettin'in 'Kaşağı'sında; Sema Kaygusuz babasının yaşadığı derin yalnızlığı ve 'tiksinti' duygusunu İlhan Tarus'un 'Bir Kasabanın Ruhu'nda; Necati Güngör başkasının acısıyla tanışma duygusunu Sabahattin Ali'nin 'Ayran'ında; Hasan Ali Toptaş uzlaşmaz çatışma içindeki insanın asıl trajedisini, herkesin haklı olduğu Osman Şahin'in 'Beyaz Öküz'de anlattığı insanlık durumlarında yaşadığını yazıyor. Selim İleri, lise birde okumaya başladığı ustası Sait Faik'in 'Mahalle Kahvesi'ni nasıl bir yapı anlayışıyla kurduğunu ince ince irdelerken, öykünün içindeki gizlerin şifresini de açıyor. Faruk Duman, Sabahattin Ali'nin Hanende Melek'indeki 'evrensel yoksulluğun o taş kokusu'nu, Jaklin Çelik, Cihat Burak'ın 'Kin'inde Kumkapı'da geçen çocukluğunun o kaotik ortamdaki korkulu büyüsünü, bu büyünün anlatıya dönüşmek için nasıl bir kımıldanış yaşadığını, yaşamın zehriyle renginin içiçeliğini kendi deneyimi üzerinden çözümlerken, Türkçe'nin dil, zihin, duyuş ve anlatımında da taptaze tatlar sunuyorlar.
       
Usta yazar ve yazar adayı
Kitabın son yazısı Oğuz Atay'ın 'Babama Mektup'u ve üzerine Nurdan Gürbilek'in denemesi 'Babalar ve Ustalar'. Aslında bütün yazılanları sorunsallaştıran, 'önceki'lere bir de kuşak çatışmasının çok yönlü boyutlarından baktıran kapsamlı bir deneme. Oğuz Atay'ın 'Babama Mektup'unu çözümlerken kuşaklararası ilişkinin edebi boyutunu enine boyuna tartışıyor Gürbilek. Kuşak çatışmasının, ebeveyn ve çocuk ilişkisinin, 'usta yazar' ile yazar adayının nasıl bir karşıtlık gerilimiyle, 'etkilenme' ve 'bu etkilenmeden endişe etme' çatışması içinden geçtiğini, Atay'ın metinlerinden (ve kendinden) ironik örneklerle anlatıyor. Gürbilek, yazısını şu sözlerle bağlıyor: 'Ustalarla başlamıştık, onlarla bitirelim. Kendi cümlelerinin arasına ustalarının cümlelerinin sızdığının farkındaydı Atay. // Baba ya da usta: yazıda fark etmiyor. Bugün edebiyatta adıyla özdeşleşen ironi aynı anda iki şeyi birden; önceki kuşaklara karşı duyulan çocuksu öfkeyle ('Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim.') Onların hakkını verme çabasına ('Ortadoğu ve Balkanların en hassas okuyucusu' olmanın) babaevini terk edip gitme isteğiyle sevdiği yazarlara tutunma çabasını kendinden önce hiçbir şey söylenmemiş gibi taptaze bir sesle konuşma arzusuyla ustalarının 'bizden uzakta ve ölmüş' olmalarına dayanamıyor olmayı, hadi adını koyalım, kendi kendinin ebeveyni olma arzusuyla ebeveynlerini kendi yapıtında yaşatma çabasını aynı anda içinde barındırır. Bunun için dünyamızda yarattığı gelgitin provalarını yazıda ustalarımızla yaparız. Tutunamayanlar'ı yazmamış, bu çatışmayı önce ustalarıyla yaşamamış olsaydı 'Babama Mektup'taki kederli, ama bir o kadar da sevecen ses tonuna büyük ihtimalle ulaşamazdı Atay. Bu yüzden her ne kadar Cemil Bey'e sesleniyorsa da bence aynı zamanda ustalara da yazılmıştır 'Babama Mektup'. Oğuz Atay'ın kendisine gelince: Zamanla benim için de 'içimdeki bazıları'na dönüştü Atay. İlk zamanlarda babamla konuşmalarımı sertleştirdiği doğru. Ama şimdilerde seslerinin birbirine karıştığı bile oluyor. Hatta babamı artık yalnızca rüyalarımda gördüğümden hepten karıştırıyorum: hangisi Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ni okuyan emekli albay, hangisi Atay'ın zihninin ürünü, gecekonduda oyunlar yazan tarih meraklısı babacan Hüsamettin Tambay?'
       Büyümenin Türkçe Tarihi'nin bir de şu özelliği var: Lise ve üniversitelerde metin sıkıntısı yaşayan 'edebiyat' ya da 'Türkçe' dersi hocaları için eşsiz bir kaynak kitap.</h5>
 


Büyümenin Türkçe Tarihi

"Yazarları büyüten hikâyeler", Zaman, 6 Eylül 2007
 
http://www.metiskitap.com

Edebiyatımızın önde gelen on iki yazarı, çocukluk hatıralarında yeri olan, kendilerini büyüten hikâyeleri anlattı ve bir kitap ortaya çıktı. Büyümenin Türkçe Tarihi'nde Selim İleri, Hasan Ali Toptaş, Cemil Kavukçu gibi yazarların kendilerine ışık olan birer hikâyeyi anlattıkları denemeleri yer alıyor.
       Bugün kitapçı raflarına yeni bir kitap konulacak. Adı, Büyümenin Türkçe Tarihi; ancak bir tarih kitabı değil bu. Kapakta edebiyatımızın yirmi iki önemli isminin yer alması, bir öykü seçkisi izlenimi verse de öykü seçkisi de değil. Sayfaları çevirdikçe anlıyorsunuz içeriğini. Günümüzün on iki yazarı, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında okudukları, kendilerinde derin izler bırakan birer hikâyeyi anlatıyor hatıraların ışığında. Daha doğrusu bu hikâyelerle şekillenen büyüme serüvenlerini dillendiriyorlar. Kitaptaki her bir denemeyi, o denemede anlatılan hikâye takip ediyor. Metis Yayınları'ndan çıkan Büyümenin Türkçe Tarihi'nde; Refik Halit Karay, Ömer Seyfettin, Sait Faik, Sabahattin Ali, İlhan Tarus, Orhan Kemal, Cihat Burak, Vüs'at O. Bener, Oğuz Atay ve Osman Şahin'in öyküleri üzerine Füsun Akatlı, Selim İleri, Fatih Özgüven, Cemil Kavukçu, Ayfer Tunç, Hasan Ali Toptaş, Sırma Köksal, Sema Kaygusuz, Faruk Duman, Necati Güngör, Jaklin Çelik ve Nurdan Gürbilek'in yazdığı denemeler yer alıyor. Yazarları ise Murathan Mungan seçmiş.

Hepsi başka hikâyede büyümüş

Orhan Kemal'in 'yoksulluğun çocukların dünyasından anıtsal bir anlatımı' olarak değerlendirilen 'Çikolata' adlı öyküsü, Ayfer Tunç'a yoksulluğu değil, merhameti ve onuru öğretmiş. Bu öykünün Tunç'u nasıl büyüttüğünü, kaleme aldığı denemedeki "Merhameti yaşayarak değil, okuyarak öğrendim. Sadece merhametle değil, birçok konuyla karşılaşmam edebiyatla olmuştur." sözlerinden anlıyoruz. Sema Kaygusuz, babasının iç huzursuzluğunun kendisinden kaynaklanmadığını, 'doğmuş olmakla kimseye yük olmadığını' İlhan Tarus'un 'Bir Kasabanın Ruhu' isimli hikâyesini okuduktan sonra anlamış. Necati Güngör de çocukluğunda annesi ile birlikte yaptığı tren yolculuklarını, ancak Sabahattin Ali'nin 'Ayran' hikâyesini okuduktan sonra anlamlandırabilmiş. Ayran, Güngör'e kendisini tren istasyonu satıcılarının dünyasını anlayacak kadar büyüdüğünü hissettirmiş. Hasan Ali Toptaş'ı büyüten hikâye ise Osman Şahin'in 'Beyaz Öküz'ü. İnsanın gövdesinin sınırlarında bitmediğini, asıl trajedinin herkesin haklı olduğu durumlarda ortaya çıktığını, Toptaş'a bu hikâye düşündürmüş. Büyümenin Türkçe Tarihi'nde yazarlar, aşktan merhamete, vicdan sızısından bağışlamaya dek, bu hikâyeler yoluyla keşfettikleri duyguları anlatıyor. Mungan'ın deyişiyle; "Kitap, bir anlamda bizi de kendi büyümemizin ve kendi okumalarımızın tarihine çağırıyor."


Seda Ayaz, “ Bonzur musyu, bak benim kürklü paltoma!”, Radikal Genç Eki, 8 Ocak 2008.
http://www.metiskitap.com

Hikâyelerin de tıpkı insanlar gibi alınyazıları vardır. Aralarındaki yegâne fark, hikâyenin öldükten sonra da doğurmaya devam etmesidir. Zira bizahiti yazarları bile hikâyelerin sonunu değiştiremeseler de, onlar insanların yazgılarını değiştirir, hakikatin daracık iğne deliğinden geçer, yaraları diker. İşte bu yüzden edebiyat yaşamın hep bir fazlasıdır.
       Beşikten salıncağa çocukluk, eşlikçi tasvirleri ve işbirlikçi mecazlarıyla sallanmaya elverişlidir. Çocuk sallanıp uyutulur, sallanarak eğlendirilir, aslında mümkün mertebe sersemletilir. Neşe, huzur,güven,heyecan hep aynı eylem üzerinden kendini anlatır. Derken bir gün “hadi bakalım marş marş!” komutuyla o ana dek yere değmemiş ayaklar, tepesinde fırıldağa dönmüş bir kafa beraberinde yetişkinliğe terfi ettirilir. Büyümek ayakları üzerinde durmaktır.Tam da bu noktada, sallanırken arkadan esen rüzgârın ıslığı gibi edebiyat, tanıştığımız tüm kahramanlarını yanımıza yollar. Sersemliğimiz geçene dek onlara tutunur,ardından onlarla didişir, çekişir; her halukârda kalabalıklaşırız. Okuduklarımız, kişisel anlam evrenlerimizin yalınkat şekillenişine müsade etmez. Yabancısı olduğumuz aleme suhuletle geçişimizi sağlar.
       On iki yaşıma girerken, annem, doğum günü hediyesi olarak Selim İleri’nin hazırladığı İlkgençlik Çağına Öyküler kitabını almıştı. O kitapta Halit Ziya Uşaklıgil’in “Kar Yağarken” adlı öyküsüyle karşılamıştım. Astragan kürklü bir vitrin mankenini kıskanan sokak çocuğunun öyküsüydü bu. Çocuk, gözünün önünde havayı bir çiçek çağlayanına dönüştüren karda soğuktan donarken, vitrindeki şahane kürke bürülü mankenin kendisini bakışlarıyla ezdiği düşünüyordu. Nihayet birisi durumunun ayırdına varıp kendisine kürk yakalı bir palto hediye ettiğinde koşarak paltosunu göstermeye gidiyor ve ona şöyle diyordu: “Bonzur musyu,bak benim kürklü paltoma!” O günden sonra kış günlerinde, vitrin mankenleriyle konuşan çocuklar aradım mağazaların önlerinde...
       Enerjisiyle insana mahcubiyetlerden mahcubiyet beğendiren Murathan Mungan, nefis bir seçki daha hazırladı. Büyümenin Türkçe Tarihi, Türk edebiyatının birbirinden güzel hikayelerinden ve kitabın, kendisi de yazar/ eleştirmen olan konuklarının bu hikâyelerin onları nasıl büyüttüğüne dair yazdıklarından oluşuyor. Kitabın önsözünde Mungan, “çoğu kez edebiyat hayattan daha çabuk büyütür. Bizi yalnızca dış dünyaya ve hayata ilişkin bilgilerle değil, aynı zamanda kendi içimizle, kendi duygularımızla da tanıştırır. Edebiyat aynı zamanda bir büyüme sanatıdır; bizi biz yapar. İleriki yıllarda da her yaşın büyümelerini, algılamalarını, kavramlarını,edebiyat üzerinden izlemeyi,kavramayı sürdürürüz.” diyor.
       Kitapta Refik Halit Karay'dan, Orhan Kemal'e, Sabahattin Ali’den Sait Faik’e Türk edebiyatının yapı ustalarından seçilmiş öyküler bir yana; o hikâyelerin bugün yazan entelektüellerin muhayyilelerini nasıl şekillendirdiğini öğrenmek de çok zihin açıcı oldu. Hele Ömer Seyfettin’e Fatih Özgüven’in ruh cerrahlığında, onun neşter/ kaleminden bakmak başlı başına bir zevkti. Kitaptaki öykücülerden Osman Şahin’i ne yazık ki yeni tanıdım. Yalnız “Beyaz Öküz” öyküsü ve Hasan Ali Toptaş’ın onun üzerine yazdıkları için bile bu kitap çok özel bir teşekkürü hak ediyor. Zira ağanın Zeli’ye söylediği “seni içime manzara yapmışım” cümlesi hanidir hiçbir kitapta yahut filmde rastlamadığım kadar büyük ve iç kanatıcı bir aşkın ifadesi...