Anton Çekov

Bozkır

Anton Çehov


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 

Editörün Notu :    Rus tiyatro ve öykü yazarı Anton Çehov eserlerinde, doktorluk mesleğinden gelen bilimsellik ile, sanatçı ruhunun psikolojik anlayış ve duyarlılığını bir arada işler.  Rus kırsalında yoksulluklar ve sert doğa koşullarıyla mücadele eden küçük insanın başından geçen trajik olayları, gündelik hayatın sıradan bir parçasıymış gibi ele alır.  Eserlerinin ana ögesi sürpriz ve gerilim değildir. Umarsız kişilerin başından geçen olaylar, gündelik hayatın iletişimsizliği içinde, sıradan konuşmalar, yarım kalan düşünceler, durağanlık içinde okuyucuya aktarılır.   Mücadeleci olmayan karakterler  sabırlıdırlar ve kaderlerine razıdırlar.  Bazen bir süreç sonunda bir aydınlanma yaşarlar.


 

http://www.sehirtiyatrolari.com/anton-cehov.htm 

Anton Çehov (1860-1904)

Ceren Bayar

"Her şey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Teatral olmamaktır esas olan..." A. Çehov

Anton Pavloviç Çehov eşsiz bir hikayeciydi. Ancak bu yazıya konu olmasını sağlayan, dünya edebiyatında hikayeciliği kadar ön plana çıkmasa da, oyun yazarlığıdır. Çehov'u tam olarak anlayabilmek için bu yazıda onun sadece hikayeciliğine ve oyun yazarlığına değil; doktorluğuna, tezgahtarlığına, gazeteciliğine; özetle tüm hayatına değineceğiz.

İş, Ev, Kilise

Çehov 1860 yılının Ocak ayında Rusya'nın bir taşra kenti olan Taganrog'da doğdu. Babası Pavel Çehov, bakkaldı. Ancak babası için sanat ve din her zaman bakkallıktan daha ön plandaydı. Bu yüzden hiçbir zaman başarılı bir tüccar olamadı. Sert, otoriter ve merhametsiz bir insan olan Pavel Çehov çocuklarına kilisede ilahi söyletiyordu. Çehovlar'ın başlıca uğraşı ilahiler, ev ve kilise ibadetleriydi. Babalarının bu dini ve artistik eğilimleri çocukları için bir işkence haline geliyordu. Bu ağır hayatı Çehov için anlamlı kılan tek kişi, duygusal ve anlayışlı bir insan olan annesiydi.

Anton tüccar olacak

Kendisi ticarette başarı sağlayamayan Pavel Çehov, oğullarından birini bu alanda yetiştirmeyi düşünüyordu. Bunun için de Anton'u uygun gördü. Bu arada Anton liseye başlamıştı. Ancak kilise korosu, dükkan işleri onun dersleriyle ilgilenmesine engel oluyordu. Sonuçta çok da vasıflı bir okul sayılamayacak Taganrog Lisesi uzadıkça uzadı. "Kılıflı Adam", "Edebiyat Öğretmeni" adlı hikayeleri bu döneme aittir.

Bir süre sonra babasının borçları nedeniyle tüm aile Moskova'ya taşındı. Anton'sa eğitimini tamamlamak üzere Taganrog'ta kaldı. 16 yaşındaki lise öğrencisi Çehov üç yıl boyunca kendi hayatını kazandı. Birçok zorluk yaşadı. Tüm bunlara rağmen bu dönem önceki yaşamından daha katlanılabilirdi. Dükkanda oturmak, kilisede ilahi söylemek zorunda değildi. Bu zamanını yazmaya ve okumaya ayırıyordu. Ayrıca artık hayata ve sosyal çevresine daha eleştirel bir gözle bakabiliyordu.

Mutsuz çocukların otobiyografyafobisi var

Çehov'un hikayelerinde çocuklar oldukça geniş yer tutar. Onun hikayelerinde mutlu, çoşkulu çocuklar çok azdır. Tıpkı kendi çocukluğu gibi hüzünlü, incinmiş çocuklar vardır.

Çehov geçmişe dönüp bakmaktan hep korkardı. "Bende otobiyografyafobi var." derdi.

1879 yılında liseyi bitiren Çehov Moskova'ya ailesinin yanına döndü. Moskova Tıp Fakültesi'ne yazıldı. Ailesinin geçimine katkıda bulunmak için dergilerde yazı yazmaya başladı. Bu dönemde kaleme aldığı yapıtlarını "Melborne'nin Masalları" adı altında birleştirerek üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayınladı. Çehov'un bu dönemde yazdığı yazılar birer zorunluluktu; çünkü içinde bulunduğu çevre çıkarcı, ikiyüzlü ve gericiydi. Bu durum onun edebi kişiliğini köstekliyordu; ancak para kazanmak zorundaydı. Tüm bunlara yazdığı derginin sahibinin sürekli mizah yazıları istemesi ve sansürün eklenmesi Çehov'u iyice zorlar hale geldi. Bu ortamdan kendini sıyırmaya çalışıyordu.

Darwin'i Seviyorum

Üniversiteyi bitirdiği yıl doktorluğa başladı. "Cerrahlık", "Kaçak", "Cansız Ceset" hikayelerini bu sırada yazdı. Hekimlik, vaktini fazlasıyla aldığından yazmaya vakit bulamıyordu. Bu durumda ikisinden birini seçmek durumunda kalacaktı ve eserlerinin şöhreti de iyice yayılınca, doktorluğu bırakmaya karar verdi. Çehov'un bilime olan bağlılığı şu sözlerinden bellidir: "Darwin'i okuyorum. Ne haşmet! Müthiş seviyorum onu."

Çehov üzerine yazanların çoğu onun Çarlık Rusya'sını anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhisine benzetirler.

İkiyüzlüleri hiç sevmem

Çehov'un sistemli, düzenli bir sosyal- politik görüşü yoktu. Her türlü haksızlığa, bayağılığa, dalkavukluğa, ikiyüzlülüğe düşmandı. Eserlerinde bu sosyal kusurları ele aldı. ("Memurun Ölümü", "Madalya", "Bukalemun")

1886 yılında çıkan "Alacalı Hikayeler" adlı kitabından sonra 1887'de Çehov iki hikaye kitabı birden çıkardı: "Masum Sözler", "Alaca Karanlıkta". Ertesi yıl "Alaca Karanlıkta" Puşkin Ödülü'nü kazandı. Bundan sonra başarılar ardı ardına geldi.

Kim karamsar, ben mi?

Çehov'u artık okuyucunun her türü seviyordu. Eleştirmenler de onun sanat gücünü kabul etmişlerdi; ama yazarı karamsar olmakla eleştiriyorlardı. Çehov'sa karamsarlığı bütün ömrü boyunca reddetti. Hayatına böylesine ilgi gösteren insan karamsar olamazdı. Stanislavski de bu iddiayı kesinlikle reddederek şöyle diyordu: "Anton Pavloviç gördüğüm en büyük iyimserdir."

Çehov'un hayat sevgisini kendisine ruhça en yakın kahramanı, "Vanya Dayı"daki Astrov, güzel ifade ediyor. Hayatından memnun olup olmadığı sorusuna şu karşılığı veriyor: "Genel olarak hayatı severim; ama bizim hayatımıza, taşra hayatına, Rus hayatına, esnaf hayatına tahammül edemem, ruhumun bütün gücüyle hor görürüm."

Sağlık durumum kötü, güneye bir gideyim
 

Yazarın kendini en rahat hissettiği yer halkın yanıydı. Bir dönemden sonra kendini sosyal işlere verdi.1892 yılında Nijni Naugored vilayetinde başgösteren kıtlıkla savaşmak için kurulan teşkilata katıldı. Aynı yıl Melihova adlı bir köyde aldığı çiftliğe yerleşti. Böylece Çehov'un Melihova Dönemi denilen dönem başladı. Yaratıcılığının zirvesindeydi. Yaşayışı çok sadeydi. Halka yakın olmak, sosyal işlerle uğraşmak, onu mutlu ediyordu. Buna rağmen sağlık durumu gittikçe bozuluyordu. Hastalığı iklim tedavisi istiyordu ve Çehov güneye gidiyordu. Yalta'da bir yazlık evi vardı.

Yalta'da devrin büyük yazarlarının ve sanatçılarının ziyaret ettiği yazar en çok Tolstoy'la ve Gorki'yle görüşüyordu. Moskova Devlet Tiyatrosu oyuncusu Olga Knipper'le evlendi.

Sağlık durumu gittikçe bozulmaktaydı. Doktorlarının tavsiyesiyle Almanya Bodenwagler'e taşındı. 1 Temmuz gecesi son şampanyasını içtikten sonra uyudu ve bir daha uyanmadı.

Çehov'un tiyatro sevgisi çocukluk yaşlarında izleyici olarak başladı. Vodvil olarak adlandırdığı birer perdelik oyunlarıyla, dörder perdelik oyunlarından ilk ikisi olan "İvanov" ve "Orman Cini"ni 1887-1890 yıllarında yazdı.

Vodvilleri taşra tiyatrosunda büyük başarı kazandı. Bir Moskova tiyatrosunda sahnelenen "İvanov" da çok büyük başarı sağladı. Orman Cini'nin aynı başarıyı sağlamaması üzerine Çehov oyun yazmaya uzun süre ara verdi. "Martı"yla yeniden oyun yazmaya başlaması ikinci başarısızlığı beraberinde getirdi. Bunun üzerine Çehov tiyatroyla ilgisini kesmeye karar verdi. Bir mektubunda şöyle diyordu: "700 yıl yaşasam bir piyes yazmam. Nesine isterseniz bahse girerim." Bunları yazarken tiyatro sevgisini hesaba katmamıştır. Bu sırada "Vanya Dayı" büyük övgülere layık görülüyordu. "Martı"nın ikinci sahnelenişinde kazandığı büyük başarı da "Üç Kız Kardeş" ve "Vişne Bahçesi"ni yazmasına sebep oldu.

Konular, tipler, temalar

Çehov'un oyunlarında geçiş dönemi Rusyası'nın, bir rejimin son döneminin, etkileri görülmekteydi. Alt üst olmuş değerler, yıkılan toplumsal katmanlar, laçkalaşmış ilişkilerin varlığı en üst seviyedeydi. Oyunlarında Rus toplumunun tüm katmanlarından tipler görürüz.

Hemen hemen tüm oyunlarında yinelenen tipler yok olan aydınlardır. İşlenen bir başka ana konu da, dönemin de etkileriyle "gelecek umudu"dur. Ayrıca özveri, sabır, çalışkanlık da oyunlarında sıkça işlenen konulardır.

Yaşasın gençlik

Çehov'un oyunlarında dikkat çeken bir husus genç karakterlerin daima coşkulu, dinamik, dürüst, uyumlu olması; yaşlı aristokrat kökenli karakterlerin de uyumsuz, çekilmez tipler olmasıdır. Bu da Çehov'un Çarlık Rusyası'na olumsuz bakış açısının bir gösterisidir.

Bu tüfek patlayacak!

Çehov'un sahnelenmeye dair dikkat ettiği hususlardan biri de doğallıkla bağdaştırılabilecek işlevselliktir. Çehov'a göre oyunun başında sahnede bir tüfek varsa, o tüfek oyunun sonunda mutlaka patlamalıdır.

Doğallık, doğallık, doğallık

Yazar, kahramanlarını, yaşamı, yaşanılanları olduğu gibi göstermek gerektiğini düşünüyordu. Yaşam nasılsa her şey öyle olmalıydı. Tüm duygular yan yana ve doğal olmalıydı. Çehov'un Martı'nın oyuncularına söylediği gibi: "Her şey basit olmalıdır... Tümüyle basit... Teatral olmamaktır esas olan...."

"Sanırım Anton Çehov'la karşılaşan herkes, içinde ister istemez daha yalın, daha doğru, daha kendisi olma isteği duyardı... Çehov hayatı boyunca hep kendi ruhsal bütünlüğü içinde yaşadı; her zaman kendisi olmayı, iç özgürlünü korumayı başardı. Başkalarının özellikle de daha kaba insanların Anton Çehov'dan beklediklerine hiç aldırmadı... Bu güzel yalınlığın içinde, kendisi de yalın, gerçek ve içten olan her şeyi sevdi ve kendine özgü bir güçle başkalarına da yalın olmayı öğretti."

Maksim GORKİ

"Çehov bir sanatçı olarak ,önceki Rus yazarlarıyla, Turgenyev, Dostoyevski veya benimle, mukayese bile edilemez. Çehov'un kendi biçimi var empresyonistler gibi. Bakarsanız adam hiçbir seçim yapmadan, eline hangi boya geçerse onu gelişi güzel sürüyor. Bu boyalar arasında hiçbir münasebet yokmuş gibi görünür. Ama bir de geri çekilip baktın mı şaşırırsınız. Karşınızda parlak büyüleyici bir tablo vardır."

Tolstoy


http://sabitfikir.com/kitap/parti

Parti

Anton Çehov / Altın Bilek Yayınları
POLİTİK GERÇEKÇİLİK VE ANTON ÇEHOV’UN KESKİN ZEKASI: PARTİ

Çarlık Rusya’nın son dönemi hem siyasal, hem de ekonomik çalkantılarla geçmişti. Dünyadaki değişimin ve dönüşümün hızlanmaya başladığı bir zamanda, kendisine ait muhafazakar bir tutum, idealizme dayalı bir gerçeklik bulan Rus devlet adamları, siyaseti halkı kontrol etmekten ziyade sevk ve idare etmek anlamında bir araç, bazen de bir silah olarak görmüşlerdi. İnsanları, olmadıkları gibi olmaya, asla düşünmeyecekleri gibi düşünmeye, gerçek olamayacak her türden garipliğe inanmaya sevk etmişler ve karşılarında ezilmekte, parçalanmakta, bölünmekte olan kitleler bulmaya başlamışlardı.

Devrinin en iyi gözlemcilerinden, en çok acı çekenlerinden ve en usta kalemlerinden olan Anton Çehov’un, ülke siyaseti, dünya gündemi ve insanlık sorunsalı üzerinde kurguladığı ve soru sormaktan çekinmediğini ispat etmeye çalışırmış gibi bir azimle sorgulamalara giriştiği, anti-ütopik bir anlatı olarak Parti, bir devri anlamak için kısa ama yeterli bir panaromik metin çıkarıyor karşımıza. Sorularla ve betimlemelerle ilerleyen anlatımın çizdiği durum resmine, kişisel insanlık hislerini de yediren usta yazarın cesareti, kaleminin her vuruşunda giderek artıyor ve erişilmesi zor bir yazınsal belge bırakıyor geride.

Dünya üzerinde hiçbir zaman gerçekleşmeyecek pek çok ütopyanın nasıl anlamsızlaştığı, bir zaman içinde nasıl tüm ütopyaların siyaset adı verilen o garip oyunda nasıl yok olup gittiklerinin zaman zaman bizler de şahidi olmuşuzdur. İdealizmin, bizi yakamızdan tutmasına izin verip vermemek arasında kalacak milyonlarca birey adayı kişi için de karar vermesi zor bir sürece işaret eder bu durum. Ama Çehov’un bu kısa romansında, bu etkiyi ve bu etkisel durumu işaret eden kurgusal öğeler, kendimizi kandırmadan, ama başkalarını da kandırmaya çalışmadan nasıl bir siyaset güdebileceğimiz üzerinde kafa yormamıza neden oluyor.

Parti, aynı zamanda bir yalnızlaşmanın derin burukluğunu da içeren duygusal bir taraf da taşıdığından, politik olmanın ötesinde hümanist bir başkaldırı metni olarak yorumlanabiliyor. Zaten siyasetin kendisi, insanın bu hümanist tarafından doğmuş ancak pragmatist bir gerçeklikle kendisine gaddarlık ve zulüm de dahil pek çok acının merkezinde kalacak bir konum edine gelmiştir. Dünya üzerinde yaşanmış belki de tüm büyük kitlesel acıların sebebi de işte bu hümordan doğan siyasetin, içindeki hümanizmi kaybetmesidir.

Çok katmanlı ve az karakterli bu romansı, döneminin benzer ılımanlaştırıcı metinlerinden ayrı kılan en temel özelliği de bu yukarıda bahsettiğimiz insanlık öğesinin derinden ve duygusal bir anlayışla işlenmeye çalışılmasıdır. Herhangi bir an, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanabilecek, herhangi bir acı dolu olayın, sadece olaya muhatap tarafların zihinlerinde değil, kümülatif aklın perdeleri arkasında da bir hareket, bir tepki, bir insanlık gereksinimi yaratması gerektiğini haykıran çığlığıyla içimizi dolduran Çehov, siyasetin olmazsa olmaz kabul edilen görmezden gelme tavrına da böylece, kendi üslubunda ama oldukça sert bir yanıt vermiş de oluyor. Çehov’un, önemi teslim edilmiş birkaç eserinin yanında, özellikle de Parti, sadece metin olarak değil, içerdiği düşünsel değişkenler bakımından da ayrı bir noktaya getirilmeli, özelleştirilmeli ve Çehov’un insan doğasına ait tespitlerinden kesinlikle yeniden ve yeniden yararlanılmalıdır.


"Çocukluk nedir bilemedim çocukluğumda."

http://yayim.meb.gov.tr/dergiler/sayi35/baran.htm 

Ethem BARAN ebaran@meb.gov.tr

Hikâye okur musunuz?

Yoksa siz de romanı tercih edenlerden misiniz?

Hikâyeyi çocukların okuduğu bir yazı türü, hikâye kitaplarını da çocukların alıp okuduğu kitaplar olarak görmüyor/bilmiyor/sunuz değil mi? Masalla hikâyeyi karıştıran ya da bir tutanlardan değilsinizdir umarım.

Hikâyeyi romanla karıştıranların, kısa roman olarak görenlerin sayısı da azımsanmayacak kadar çoktur. Oysa herhangi bir romanı kısaltarak bir hikâye, bir hikâyeyi uzatarak da bir roman meydana getiremezsiniz. Hikâyeyi romandan ayıran başlıca ögeler, hikâyedeki kişi, mekân, olay, zaman sınırlılığı ya da sayfa sayısı değildir. Hele sayfa sayısı kesinlikle bir ölçüt değildir. Bir sayfalık kısa hikâyelere rastlanabileceği gibi, bir roman boyutuna ulaşan hikâyelere rastlamak da mümkündür. Örneğin; Mustafa Kutlu’nun son iki hikâyesinden Beyhude Ömrüm 212, Mavi Kuş 211 sayfa. Selim İleri’nin Son Yaz Akşamı adlı hikâyesi 188, Füruzan’ın Gecenin Öteki Yüzü adlı hikâyesi 124, Sevda Dolu Bir Yazkitabında yer alan İkinci Yaz Şarkıları adlı hikâyesi 130 sayfa, bu yazının asıl konusunu oluşturan Çehov’un Bozkır hikâyesi ise 140 sayfa. Buna karşılıkTezer Özlü’nün Çocukluğun Soğuk Geceleri adlı romanı 75, Latife Tekin’in son romanı Ormanda Ölüm Yokmuş 150 sayfa. O hâlde romanla hikâyeyi birbirinden ayırmak lâzım.

Romanın amacını gerçek hayatı ve dolayısıyla insanı anlatmak ya da anlatılan hayatı gerçekmiş gibi yansıtmak olarak kabul edecek olursak; hikâyenin bize bazı kimselerin bazı durumlarını ya da sadece bazı durumları anlattığını söyleyebiliriz.Çehov’un Hikâyeler’inin birinci cildinin ön sözünde bu fark anlatılırken; romanda bir ailenin içine girip o aileyle birlikte yemek yediğimiz, çalıştığımız, sevdiğimiz, nefret ettiğimiz; hikâyede ise ancak evin önünden geçerek açık pencereden, masa başında toplanmış aileyi şöyle bir gördüğümüz ifade edilir. Pencerenin önünden geçerken gördüğümüz sahnenin ne olduğu sadece birkaç satırla gösterilmiş, sezdirilmiş, gerisi okuyucuya bırakılmıştır. Romanda az çok, küçük veya büyük bir olay ya da olaylar zincirine ihtiyaç duyulurken hikâye için bu söz konusu olmayabilir. Ancak Maupassant’ın hikâyeleri öyle değildir; onların bir vak’aya, bir başlangıç ve bir sona ihtiyaçları vardır. İşte o yüzdendir ki –çok kabaca ifade etmek gerekirse- ‘olaya’ dayanan hikâyelere Maupassant tarzı hikâye, belli ‘durumları’ anlatan hikâyelere ise Çehov tarzı hikâye adını veriyoruz edebiyat kitaplarında. (Bizde Maupassant tarzı hikâyenin ilk temsilcisi olarak Ömer Seyfettin; Çehov tarzı hikâyenin ise Memduh Şevket Esendal ile Sait Faik kabul edilir.) ‘Durum hikâyelerinde’ bir kararsızlık vardır; “hikâye bir o yana, bir bu yana eğilir, hiçbir zaman bizi bir şeyden emin kılmaz. Sanki bir hiçle kurulmuştur. Gösterdiği, ötekilerden ayırdığı, meydana çıkardığı şey bir an, bir hareket, bir kelimedir, ama bunları heyecanla, derin bir anlam ile doldurur, bir sembol hâline getirir. Hiçbirini tamamıyla anlatıp söylemez, ancak sezdirmek ister. Her zaman bize bir şeyler buldurur, bir dünyayı önümüze seriverir.”

Çehov’un hikâyeleri bizi görüntülerin, kelimelerin, davranışların arkasındaki bir âleme yolculuğa çağırır.

Hikâyeleri bir yana, Çehov’un çocukluğu da birçok yazarın belki de birçoğumuzun çocukluğu gibi bir yolculuk davetiyesidir.

***

Çocuğun her sabah uyanırken düşündüğü tek şey “Bugün dayak yiyecek miyim?” sorusuydu. Okul arkadaşları evlerinde dayak yemediklerini söylediklerinde onları yalancılıkla suçluyordu. Akşama kadar azarlanma saplantısı içinde yaşıyordu. Lâtince gramerinin üzerine eğilip o günün gürültüsüz patırtısız geçmesi için dua ediyordu. Ama kapının ardındaki ayak sesleri yaklaşıyordu. Geniş omuzları, kara sakalı, çalı gibi gür kaşlarıyla baba giriyordu içeri. Üstünde kalın palto, ayaklarında deri çizme...

“Hadi bakalım doğru dükkâna Anton!”

Anton gözleri dolu dolu:

“Dükkân soğuk. Okuldan çıktım çıkalı hep üşüyorum.” diyordu.

“Önemi yok, sıkı giyin, üşümezsin!”

“Ama yarına çok dersim var.”

“Yallah, hadi dükkâna, orda çalışırsın. Oyalanma!”

Lâtince gramerini koltuğunun altına alarak babasının ardında sokağın dondurucu karanlığına dalıyordu çocuk.

Dükkân yakınlardaydı. Dükkândaki iki küçük çırak ısınmak için tepiniyor, soğuktan morarmış elleriyle yüzlerini ovuyorlardı. Baba çocuğu dükkâna soktuktan sonra küt diye kapatıyordu kapıyı. Anton gözyaşlarını sile sile, sümüğünü çeke çeke bir sabun sandığına oturup defterini, kitabını açıyordu. Kalemini mürekkep hokkasına batırmak istediğinde, kalemin çelik ucu bir buz tabakasına rastlıyordu.

***

Bu çocuk Anton Çehov’dur.

Beş oğlan ve bir kız çocuktan oluşan bir ailenin çocuğudur. 17 Ocak 1860’ta, Rusya’nın güneyindeki Taganrog’ta doğar. Çocukluğunun geçtiği bu kentle ilgili şu sözler yansımıştır kız kardeşine yazdığı bir mektuba: “Bütün evler basık, duvarlar uzun süredir sıva yüzü görmemiş. Tavanlar boyasız, pancurlar kapalı.(...) Sokaklar ıssız. Hâlinden hoşnut yoksul insanlar, uzun paltolu ve kasketli züppeler. Miskinlik, birkaç köpek ve belirsiz bir gelecek ile yetinme geleneği herkesin ruhuna işlemiş...”

Rus’ların sağır kent dedikleri yerdir burası.

Küçük Anton baş kaldırmayla boyun eğme arasında bocalayıp durmaktadır. Çevresinde, tıpkı kendilerininki gibi yıkık dökük tahtalarla çevrilmiş bahçelerinde serinleyen komşuları vardır. Hepsinin adlarını, alışkanlıklarını, kümeslerinde kaç tavuk bulunduğunu, köpeklerinin adlarını bilmektedir. Herkes birbirini gözlemekte, kıskanmakta ama yine de birbirini koruyup kollamakta; mahalledeki her doğum, her hastalık, her ölüm herkesi ilgilendirmektedir. Anton da taşranın bu tatlı uyuşukluğuna kaptırmıştır kendini.

İnsan, doğduğu, her santimini ezberlediği, en ufak çakıl taşını bile belleğine kazıdığı yeri nasıl sevmez?

Hepimizin çocukluğunda buna benzer görüntüler, dondurulmuş resimler, zamana direnmeye çalışırken rengini atmaya yüz tutmuş fotoğraflar ya da içten içe sıcaklığını koruyan küllenmiş anılar yok mudur? O başını alıp gitme düşleri, kimseninkine benzemeyen gelecek hayalleri, bizi kuşatan çemberleri kırma istekleri, çılgınlıklar, umutlar...

Küçük Anton da bu ‘silik topluluğa’ bağlı olmanın acısını çekiyor, geleceğinin başka ufukların ardında olduğunu hayal ediyordu. Dükkândaki un çuvallarının üzerinde otururken annesinin anlattığı, ömrü boyunca unutamayacağı ve daha sonra yazacağı birçok hikâyeye, özellikle de Bozkır adlı hikâyesine kaynaklık edecek yolculuğa benzer bir yolculuk düşlüyordu. Uçsuz bucaksız Rusya’da, korkunç ve büyüleyici bir yolculuk... Başka ufukları, başka yüzleri görmek için alıp başını kaçma fırsatı... Ancak boyun eğmek, iç çekmek ve okumaktan başka elinden bir şey gelmiyordu.

***

Baba, –çok şükür- Taganrog’ta kalıp dükkânda çalışacaktı. Anne ve altı çocuk Donetz bozkırındaki bir köyde yaşayan dedenin yanına gidiyorlardı. Dört tekerli, yaysız arabaya bindiler. Tekerlekler dönmeye başlar başlamaz herkesi bir coşkudur aldı. Araba sarsıla gıcırdaya, ağır ağır, bir toz bulutu içinde ilerliyordu. Yakıcı güneş altında kuru ot okyanusuna dönüşmüş ova göz alabildiğine uzayıp gidiyordu. Arada bir duruyorlar, yol kenarında piknik yapıyorlar, bir küçük su birikintisinde yıkanıyorlar, ot yığınlarının üzerinde yuvarlanıyorlardı. Geceleri bir handa ya da yıldızlar altında, tutuşturdukları çalı çırpının titrek aydınlığında geçiriyorlardı. Anton, gözleri alevlere takılmış, ot ve duman kokusuna, bozkırın derin sessizliğine, tertemiz göğe karşı yüreğinin sevgiyle dolduğunu hissediyor, gelecekteki başyapıtı Bozkır’ın imgelerini, kokularını, uğultularını biriktiriyordu kafasında...

***

“Çehov, gözü açık, burnu koku peşinde, kafa tetikte, postahaneleri, yaldızlı semaver tabelalı kabareleri, sulh yargıçlarının tozlu odalarını, mujiklerin duman altı olmuş izbelerini, köyde yaşayan ikinci sınıf soyluların küçük sütunlu evlerini, hatta küçük bir kasabadaki topçu garnizonu subaylarının yemekhanelerini geziyordu. Koşulları ne olursa olsun, sık sık görüştüğü insanlar, bu büyük kentli genç adamın, uzun saçlı, geniş kenarlı siyah şapkalı, nazik davranışlı geleceğin doktorunun gösterdiği ilgiden gururlanıyorlardı. Karşılarına çıkıp kendilerine sorular soran bu genç adamın, en ufak ayrıntısına kadar her şeylerini öğrenmek istediğinden kuşkuları yoktu.”

Evet, Anton Çehov artık Moskova’da yaşayan bir tıp öğrencisi ve doktor adayıdır. Haftalık Ağustosböceği dergisinde ilk yazıları çıkmakta, oradan aldığı parayla öğrenimini devam ettirmektedir. Yirmi yaşındaki doktor adayı asıl mesleğine adım atmıştır ve yeni hikâyeler peşinde koşmaktadır.

***

Çehov, 1 Ocak 1888’de, aylardır, hatta yıllardır kafasında taşıdığı, geliştirip olgunlaştırdığı bir hikâyeye başlar. Yayıncısı ondan artık hikâyeyi bırakıp bir roman yazmasını istemiştir. Oysa Çehov’un kafasında, Bozkır adını verdiği bir uzun hikâye vardır. Bir arkadaşına yazdığı mektupta, Bozkır’ı yazmak için çok enerji harcadığını, başarılı olup olamadığını bilmediğini ama her ne olursa olsun bunun kendisinin başyapıtı olduğunu söyler.

Bozkır bir ayda tamamlanır. Ve Kuzey Postası’nın Mart sayısında yayımlanır. Eser büyük bir beğeniyle karşılanır. Eleştirmenler Çehov’u Gogol ve Tolstoy’la bir tutarlar.

Bozkır’da, okula yazılmak için tüccar amcasının iki tekerlekli arabasıyla bozkırda yolculuk yapan dokuz yaşındaki çocuğun öyküsü anlatılmaktadır. Bu uzun yolculukta karşılaşılan beklenmedik olaylar ve bir yandan annesinden ayrıldığına üzülen, bir yandan da kendisini bekleyen yeni yaşamın kaygısını duyan küçük İgor’un duyguları hikâyenin ağırlık noktasını oluşturur. Bozkırın görkeminin okuyucuda uyandırdığı hayranlık ise ayrıca dikkate değer bir husustur. Küçük İgor, tekerleklerin her dönüşünde bu dingin doğanın büyüsüne kaptırmaktadır kendini. Doğanın sabahın şebneminde uyanışı, öğle üzerinin titrek sıcaklığındaki uyuşukluğu, gecenin tatlı tatlı yatışıp sessizliğe bürünmesi ile tanışır. Tanımadık insanlarla ayaküstü rastlaşmalar, ufak tefek olaylar, kısa konuşmalar bozkırın tekdüzeliğini bozan küçük kıpırtılardır. “Gökyüzüne ve otlara karşı gelip geçen bir sürü insan ortasında utangaç, duyarlı ve üzünçlü küçük İgor belirmektedir. Gördüğü, duyduğu her şey belleğine kazınıyor, ruhu zenginleşiyordu; doğduğu evden uzaklaşırken, başkalarının dünyasını buluyordu. Bozkır, birkaç günde onun yaşam okulu oluyordu. Yolculuğun sonunda, öğrenim süresince kendinin olacak eve gitmek için yol arkadaşlarından ayrılması gerektiğinde gözyaşlarına boğulacak gibi oluyordu.”

Çehov yazdığı hikâyelerle dünya edebiyatında bir çığır açmış ve bir hikâye türüne adını vermiştir.

Çehov’un İvanov, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi, Üç Kız Kardeş gibi tiyatro oyunları başka bir yazının konusunu oluşturur; kim bilir?

Onun hikâyelerinde, hikâyede yeri olmayan tek bir kelime bile bulunmaz. Çehov şöyle der: “Hikâyeye başlarken, meselâ duvarda bir tüfek asılı olduğunu söylerseniz o tüfek ya hikâyenin sonunda ya da daha önce ateş etmelidir.”

Tolstoy’un şu sözlerine ne dersiniz?

“O adam eline geçmiş boyaları hiç düşünmeden gelişigüzel vuruyor sanırsınız, o boyalar arasında hiçbir ilişki görünmez; ama bir de uzaklaşıp baktınız mı şaşırıverirsiniz: Önünüzde parlayan, bir daha unutamayacağınız bir resim vardır.”

***

Çehov’un hayatının bazı anlarına bir ışık çakımında bakmaya, o kısacık anlardan bazı hayat görüntüleri çıkarmaya çalıştık

Küçük Anton’un babasının dükkânında soğuktan titreyerek ders çalıştığı günlerin üzerinden yıllar geçmiştir. O artık bir tıp doktoru, ünlü bir hikâye ve oyun yazarı ve veremli bir hastadır.

Takvimler 2 Temmuz 1904 yılını göstermektedir.

Almanya’da bir otel odası. Ezici bir sıcak odayı kavurmaktadır. Çehov, yüksek ateşin etkisiyle sayıklamakta, gözleri çakır çakır, bilinmeyen bir denizciden söz etmekte, birtakım sorular sormaktadır. Karısı Olga, göğsüne buz torbası koymaya kalkışınca birden kendine gelip gülümseyerek: “Bomboş bir kalbin üstüne buz koyma.”der. Sol yanına uzanır, artık nefes almamaktadır.

Küçük sarkaçlı saat sabahın üçünü göstermektedir. Siyah kanatlı bir gece kelebeği pencereden içeri girmiş, yanan lâmbaya çarpmaktadır deli deli...

Çehov’un hemen her hikâyesi şu kadarcık bir şey olabilirdi:

“Kadın ağlıyordu. Kocası

omuzlarından tutup silkti;

kadın sustu.”


http://www.turkceciler.com/yazarlar/cehov.html 

Anton Çehov 1860-1904

Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykülerin kurucularındandır. 19. yüzyıl Rus eleştiri gerçekçi tiyatrosunun en önde gelen temsilcilseri arasında yer alır. Büyükbabası serf olan Çehov, çocukken babasının dükkanında çalıştı. 1871'de dükkan batınca ailesi evlerini satıp Moskova'ya gitti. 1879'da kendisi de Moskova'ya giderek, üniversitede tıp öğrenimi gördü. Erkek kardeşinin de desteğiyle para kazanmak için gülmece dergilerine kısa yazılar göndermeye başladı. Moskova ve Petersburg gülmece dergilerinde yüzlerce fıkra, öykü, öyküsel yazı, nükte, dramatik taslaklar yayımladı. 1883-86 yıllarında Oskolsi (Alıntılar) dergisinde 300'den çok yazısı çıktı. 1886'dan sonra yazıları, dostluk kurduğu yayımcı Suvorin tarafından Novoye Vremya (Yeni çağ) dergisinde yayımlandı. Oyun yazmaya yöneldi, başarısızlığa uğraması üzerine yine hikaye yazmaya devam etti.

Tolstsoycu dünya görüşünü benimsedi. Çar tarafından mahkum edilen kişilerin yaşam koşullarını yerinde incelemek için bir Uzakdoğu adası olan Sahalin'e geziye çıktı. 1891'de Suvorin'le birlikte Batı Avrupa'ya gitti. 1892'de ailesiyle birlikte Moskova yakınlarındaki Melikhovo köyüne yerleşerek, kendini yazmaya verdi. ''Martı'' adlı oyunu, konuşma ve ruhsal havanın eylem ve olaylara ağır basması nedeniyle 1896'da St. Petersburg Aleksandrinskiy Tiyatrosu'ndan geri dönünce, yine hikayeye yöneldi. Bu dönemde köylülere yardım için düzenlenen eylemlere katıldı. 1897'de Fransa'ya giderek Dreyfus davasında Zola'yı destekledi. Liberal halkçılık, Tolstoyculuk ve ''dekadans''la hesaplaşma bağlamında maddeci ve demokratik temele dayalı bir dünya görüşüne bağlandı.1899'da sağlık nedenleriyle (akciğer veremi) Yalta'ya taşındı. O sırada Kırım'da yaşamakta olan L. Tolstoy veMaksim Gorki ile yakın dostluk kurdu.

Dostları, Nemiroviç-Dançenko ile K. Stanislavki'nin Moskava Sanat Tiyatrosu'nu kurmaları üzerine oyunlarını onlara verdi. 1895-1904 yılları arasındaki çalışmalarıyla Rus tiyatrosunun yenileyicisi oldu, oyunları özellikle de ''Martı'' büyük başarı kazandı. 1902'de, Çar II. Nikola'nın Gorki'nin Rus Bilimler Akademisi'ne üye olmasını onaylamaması üzerine, 1900 yılında onursal üye seçildiği Akademi'den ayrıldı. 1903-1904 yıllarını sağlık nedenleriyle Güney Almanya'daki bir sağlık yurdunda geçirmek zorunda kaldı.

1880'lerde hükümet baskısının siyasal ve toplumsal eylemciliğe engel olduğu bir dönemde, yazı yaşamını sürdürmeye çalışmış olan Çehov, 19. yüzyıl büyük Rusdünya edebiyatının en büyük adlarındandır. Çehov'un çoğu zaman şiirsel -lirik- ve psikolojik gerçekçilik olarak nitelenen oyunları, 1905 Devrim öncesi Çarlık Rusyası'nın şehir-taşra ikiliğini kendinde barındırdığı kadar, aristokrasinin çöküşü ile birlikte ortaya çıkan yeni koşulları da kendinde barındıran, toplumsal yaşamın çelişmeli birliğini yansıtır; eskimiş, ömrünü yitirmiş, eski toplum düzeninin insanlarını, yeni bir düzenin gelmesi umudu karşısında ele alarak, bu insanların iç dünyalarında -iç dramlarında- toplumsal dış dünyanın dramını ortaya koyar; yaşamın dokunaklılığını, gündelik yaşamın kendi varoluşu içinde verir ve yaşamı ''kendiliğinden'' oluşturur.

Bu nedenle, Çehov'un oyunlarının en önemli iki öğesi, tıpkı yaşamın kendisi gibi, onun çelişkin birer yansıları olan oyun kişileri ile -dramatik- iç eylemdir. Bu kişiler, genel karşıtlığı içinde, duydukları boşlukta değer anlayışını yitirmiş ama bunun farkında olan, gündelik yaşamın sıkıcı ve aynı zamanda katı gerçekleri karşısında ezilen ya da buna bireysel ve nihilistçe başkaldıran; toplumsal değişim dinamiğinin ortaya çıkardığı, yeni ekonomik güçlere sahip; halktan yana toplumsal bir yaşam değişikliğini esinleten aydınlardır. Bu kişilerin bir bölüğü, yaşamın tutkulu, hoşgörülü, çalışkan, bozulmamış geleceğe açık yanını verirken öbür bölüğü yaşamın, boş, sıkıcı, yılgınlıkla kapalı, düşkırıklığına uğramış, gerçeği örten, anlamsız kılan, ömür dolduran, yiten yanılsamalarla avunan, geçmişte kalan yanını verirler; aralarında oluşan dramatik çatışma, bütün bir toplumsal çelişmenin genel görünümünü -atmosferini- yansıtır. Bu atmosfer, kişiler arasında ''mecazi'' bir karşılıklı anlaşma diliyle kurulan iç eylemden doğar.

Çehov'un duygusallık ile fars, melodram ile alaylama arasında ince bir dengeye dayanan oyunlarındaki bu iç eylem, iç diyalogla, ''iç deneyim'' ile (perezhivaniye) sağlanır. Karşılıklı konuşan iki kişi birbirleriyle iletişim kurmadan düşüncelerini birbirlerine ve izleyiciye duyurur. Tematik olarak yineledikleri sözler ile yoğun duyguları arasında kurulan karşıtlıkla kendilerini varederler. Çehov'un şiirsel ve buruk gülmeceli üslubunu belirleyen bu iç eylem; kişilerin ''zımni'' olarak kendilerini ortaya koymaları, ''zımmen çatışma''ları, oyun kişileri ile izleyici arasında bir uzaklık da yaratarak, izleyicinin karşısındaki ''yaşam tuhaflığı''nı eleştirel bir gözle izlenilip yaşantılaştırmasına yol açar. Bu simgeci ve izlenimci psikolojik anlatım bütünlüğü, yapısal birer öğe olarak zaman ve mekan ile de yakından bağıntılı; iç eylem, zaman ve eşya ile doğrudan ilintilidir. Örneğin, geçen mevsimler, çocukların büyüyüşü, geliş ve gidişler, zamanı iç yaşantıya, iç gelişime bağlarken, -Martı'da olduğu gibi- oyunun dış mekandan gitgide iç mekana, açık ve geniş alandan gitgide kapalı ve dar alana sıkışması da mekanı iç yaşantıya, iç gelişime bağlar. Böylece, Çehov'un oyunlarında bütün yapısal öğelerin bütüncül birliğiyle iç eylemlilik yoluyla kendiliğinden kurulan ''atmosfer'', yaşamı da kendi yansısı olarak sahnede vareder ve ''insanlık komedyası''nı, yaşamın doğal (çelişkin) gülmecesini oluşturur.

Çehov'un kaleme aldığı ilk oyunlarından günümüze yalnızca ''Platanov'' (1878) kalmıştır. Mali (küçük) Tiyatro'nun geri çevirdiği bu oyun, Çehov'un daha sonraki oyunlarının bütün öğelerini içermekle birlikte, uzun ve hantal yapısı ile diyaloglar halinde yazılmış bir romandır. Gününün düşkırıklığına uğramış, yüzeyde aydın tipini işleyen İvanov (1887), ciddi oyun doğrultusunda dış eylemi öne çıkarır. Melodram ve romantik öğelerin kendini daha çok duyurduğu ''Leşi'' (1889, Orman Cini) ise, geleneksel dramatik tarzdan ayrılarak, daha karmaşık ve yargıdışı kalmaya yönelik bir oyun olup, Vanya Dayı'ya temellik eder. Çehov'un ''şakalar'' olarak nitelendirdiği tek perdelik küçük oyunları, gülmece yazarlığının ve Gogol-Turgenyev esinlenimleri uzantısında, vodvil ile farsı birleştiren, kesintisiz bir eylem akışı içinde kesin çizgili kişileri işleyen güldürülerdir; ''Na Bolşoy Doroge'' (1884, Dağ Yolunda) ''Lebedinaya Pesniya'' (1888, Kuğunun Şarkısı), ''Medved'' (1888, Ayı), ''Predlozheniye'' (1888, Teklif), ''Svadba'' (1889, Bir Evlenme), ''O Vrede Tabaka'' (1886, Tütünün Zararları), ''Yubiley'' (1891, Jübile).

Çehov, oyun yazarı olarak ününü 1898'de Moskova Sanat Tiyatrosu'nda oynanan ''Çayka'' (1896, Martı) adlı, Rusya'da oyun yazarlığında yeni bir çığır açan oyunuyla kazanmıştır. Sanatçının temel görevini ve yaşarken kendini doğrulamasını konu alan ve ''psikolojik-lirik'' oyun tarzının ilk örneği olan oyunun başlıca özelliği, Çehov'un öbür büyük oyunlarında da açıkça görüleceği gibi, gündelik yaşamın görünüşte önemsiz olanın daha derin katlarına inerek, bunlara yüksek düzeyde dramatik bir nitelik kazandırmasıdır. Çehov, ''Martı''yı ''komedya'' olarak nitelendirirken, yaşama uzaklık ile yaşamı ayrıcalık arasındaki çelişkiyi işleyen ''Dyadya Vanyı''yı (1899, Vanya Dayı) ''taşra yaşamından sahneler'' olarak, duyarlı insanların istekleri ve düşleri ile çağdaş yaşamın bayağılığı arasındaki çelişkiyi veren ''Tri Sestri''yi (1900, Üç Kızkardeş) ''dram'', soyluluğun kaçınılmaz çöküşü ve yaşam değerleri ile yeni güçlerin ve kuşakların değerleri arasındaki çelişkiyi yansıtan ''Vişyovy sad''ı da (1903, Vişne Bahçesi) yine bir ''komedya'' olarak nitelendirir. 19. ve 20. yüzyıl Rus ve dünya edebiyatında derin etkiler bırakmış olan Çehov, bugün de en çok oynanan ve yorumlanan oyun yazarlarından biri olma sıfatını korumaktadır.

 

http://kitap.milliyet.com.tr/anton-cehov/.htm
 

ANTON ÇEHOV

Semiha Şentürk

Öyküleri ve oyunlarıyla modern edebiyatta yeni bir sayfa açmış, James Joyce’dan Virgina Woolf’a, Katherine Mansfield’ten Raymond Carver’a pek çok yazarı etkilemiş bir yazarın, Anton Çehov’un 150. doğum yılı vesileyle, Çehov’un hikayesini kağıda dökelim istedik.

SEMİHA ŞENTÜRK

Anton Pavloviç Çehov, 17 Ocak 1860’ta Taganrog’da doğar. Azak denizi kıyısındaki Taganrog, 1860’lı yılların başında Yunan tüccarların sık sık uğradığı bir liman şehridir. Çehov’un öykülerine ve oyunlarına sık sık mekan olan her taşra kasabası gibi hayatın tekdüze akıp gittiği, insanların çoğunun birbirini tanıdığı bu küçük yerde, o yıllarda kapısı üzerinde “Çay, şeker, kahve ve başkaca sömürge ürünleri” yazan bir bakkal bulunur. Henüz küçücük bir çocuk olan Anton Pavloviç Çehov, babasının sahibi olduğu bu karanlık, soğuk bakkal dükkanında iki çırakla birlikte, gelen müşterilerle ilgilenmeye çalışır.

Oğlunu bir tüccar olarak yetiştirmek isteyen Pavel Egoroviç Çehov, “Patronsuz, mallar ağlar” düsturuyla kendisi kilisede dua etmeye giderken dükkanı oğluna bırakır. Çalışkan, hırslı, kendisinin ve üç oğlunun özgürlüğünü kazancıyla satın almış bir toprak kölesinin oğlu olan Pavel Egoroviç; sert, otoriter bir baba ve dindar bir Ortodokstur. Kilisedeki hiçbir ayini kaçırmaz, vaazları dinler, evde duvarı boydan boya ikonalarla kaplı bir odada sürekli dua eder, din kitapları okur. Altı çocuğunu da dindar birer Hıristiyanolarak yetiştirmek niyetindedir. Altı kardeş; Aleksandr, Nikolay, Anton, İvan, Mihail ve Maria babalarıyla birlikte kiliseye gitmek zorundalardır.

GERÇEK BİR ACI

Anton Çehov’un çocukluğu babasının baskısı altında geçer. Her sabah uyanırken ilk düşüncesi “Babamdan bugün dayak yiyecek miyim?”dir. Buna rağmen yıllar sonra bir yazar olduğunda “Yeteneklerimiz babamızdan, ruhumuz da anamızdan geçti bize” diyecektir.  Zira Pavel Egoroviç oldukça yetenekli biridir. Hiç eğitim görmediği halde keman çalar, yağlıboya resim yapar. Fakat bütün yeteneklerini oğullarını iyi birer Hıristiyan yapmak için seferber eder.

Pavel Egoroviç çocuklarının kiliseye bağlılığını artırmak için kafasına bir kilise korosu kurmayı koyar. Baba Çehov’un kurduğu bu koroda ailenin en büyük çocukları Aleksandr ve Nikolay birinci ve ikinci soprano, Anton ise kontralto’dur. Çehov için bakkalın soğuğuna ve karanlığına kilisenin ağır, ciddi havası karışır. Kendi deyişiyle ‘bir kürek mahkumu gibi’ hisseder kendini. “Çocukluğumuz benim ve kardeşlerim için gerçek bir acıdır” diyecektir.  Kocası gibi serf kökenli olan anne Evgeniya Yakolevna ise sessiz, kocasının otoritesini benimsemiş bir kadındır. Çehov’un ruhunu annesinden aldığını söylemesi boşuna değildir. Yevgenya Yakolevna’nın Anton Çehov’un yazarlığını besleyecek bir özelliği vardır: Çok iyi bir masal anlatıcısıdır. Çehov’un annesinin, bir kumaş tüccarı olan dedesinin mezarını aramak için çıktığı uzun ve serüvenli yolculuk Anton’un en sevdiği öykülerden biridir. Annesi yolculuk öyküleriyle oğlunun hayal gücünü besler beslemesine ancak babasının aklı onu tüccar yapmaktadır. Önünde Yunanlı tüccarların şaşaalı hayatları vardır çünkü. Oğullarından birinin illa onlar kadar zengin olmasını ister. Anne Evgeniya Yakolevna ise oğulunun bir Rus okuluna gitmesi taraftarıdır. Ne var ki karar verilmiştir. Anton ve kardeşi Nikolay 1867 yılında Taganrog’daki Yunan okuluna kaydolur. Tek öğretmenli okulda okuyan tüm öğrenciler aynı salonda bir arada eğitim görür.

Aslına bakılırsa kiliseden ve bakkaldan uzakta geçen bir hayat her iki kardeş için de oldukça memnuniyet vericidir. Ancak ne Anton ne de Nikolay bir yıl boyunca tek bir kelime Yunanca öğrenir. Babası, bir akşam Yunanlı arkadaşlarını çağırıp da oğullarının onlara tek bir Yunanca kelime bile söyleyemediklerini görünce iki kardeşi de Yunan okulundan alır.

Bir yıl sonra Anton Çehov, Taganrog Lisesi’ndedir. Latince, Yunanca, kilise Slavcası ve Rusça dersleri görür. Çehov, arkadaşları arasında komik öyküler anlatmadaki yeteneğiyle bilinir bu yıllarda. Onu en çok etkileyen hocası papaz Pokrovski’nin incelikli nükte yeteneğini görerek taktığı isimle “Çehonte” olarak anılır okulda. okrovski Shakespeare’i, Goethe’yi, Puşkin’i anlatır derslerde; ona Moliere ve Swift okumasını öğütler.

BAŞKALARININ HAYATI

Bir de tiyatroyla tanışır Çehov bu yıllarda. Belki de modern tiyatroda çığır açacak oyunlar yazacak bir yazarlığın ilk adımları atılır böylelikle. Defalarca önünden geçtiği belediye tiyatrosunun kapısından 1873 yılının bir sonbahar günü girer. Offenbach’ın “Güzel Helena” adlı opereti sahnededir. Kostümler, oyuncular, dekor kötüdür; ancak tiyatro genç Çehov’u büyüsü altına almıştır. Sonraları bir tutku olur tiyatro, sık sık okuldan kaçılıp gelinen yegane mekan...

Çehov, “Hamlet”i, Gogol’ün “Müfettiş”ini, pek çok vodvili, melodramı burada seyreder. Bu arada oyunculuğa da merak salar. Kardeşleriyle birlikte seyircilerinin komşuları ve akrabaları olduğu oyunlar hazırlar, taklitler yapar. Başka birinin hayatına daha yakından bakmak, onu canlandırmak Çehov’u en çok eğlendiren işlerden biridir.

Bu arada Çehov’un ağabeyleri Aleksandr ve Nikolay daha özgür bir hayatın düşüyle evden ayrılarak Moskova’ya giderler. Aleksandr matematik okumaya, resme yetenekli Nikolay ise güzel sanatlar akademisine. Çehov, ağabeylerinin evden ayrılmasıyla giderek yalnızlaşır. Ancak çok geçmeden aile de Moskova’ya gitmek zorunda kalacaktır.

Baba Pavel Egoroviç’in işleri her geçen gün kötüye gitmekte, bakkalın borçları artmaktadır. Sonunda bıçak kemiğe dayanır ve baba Çehov iflas bayrağını çeker. Borçlulara görünmeden Moskova’ya kaçar. Anne Çehov onun arkasından kızı Maria ve iki oğluyla Moskova’ya gider. Anton Çehov ise, evde kalan eşyaları satıp, parasını ailesine göndermek ve liseyi bitirmek için Taganrog’da kalmıştır.

HUGO’DAN CERVANTES’E

Daha önce evlerinin kiracısı olan Selivanov, şimdi sahibidir. Çehov, onun yeğenine ders verme karşılığında evde kalır, bir öğrenciden diğerine koşturarak para kazanmaya çalışır. Çehov 44 yıllık hayatının büyük bir bölümünü ailesinin ve kendisinin geçimini sağlamak için çalışarak geçirecektir.

Çehov bir taraftan çalışırken bir taraftan da okulu bitirebilmek için canla başla derslerine sarılır. Tatil günlerini ise belediye kitaplığında kitaplara gömülerek geçirir. Eline ne geçerse okur: Schopenhauer’i, Humboldt’u, Victor Hugo’yu, Cervantes’i, Gonçarov’u, Turgenyev’i, Belinski’yi...

1877 yılı bir dönüm noktası olur; Çehov paskalya tatili için Moskova’ya gider. İlk defa Taganrog’dan, küçük bir kasabadan gürültülü caddelerin, lüks mağazaların vitrinlerinin insan kalabalığına karıştığı bir şehre gelir.

Bolşoy Tiyatrosu’yla Taganrog’daki tiyatoyu karşılaştırır: “Büyük fark! Lisedeki öğrenimimi bir bitirsem, Moskova’ya doğru yıldırım hızıyla uçacağım. O kenti öylesine seviyorum.”  Moskova’nın görkemine karşılık Çehov’lar perişan bir haldedir. Bütün aile tek bir odada kalır, aynı yatakta yatar.

İLK OYUNLAR

Çehov yine de, Taganrog’dan ayrılıp Moskova’ya geleceği günleri iple çeker. Bu arada kalemi de eline almıştır artık. Taganrog’a döndüğünde yazdıklarını eleştirmesi için ağabeyi Aleksandr’a gönderir: “Tavuk Niçin Gıdaklar” adlı bir vodvil, “Kurnaza Kurnaz” adlı bir komedi ve “Babasız” adlı bir dram.

Çok geçmeden Çehov’un iple çektiği Moskova günleri gelir. 879 yılında liseyi bitirdikten sonra Moskova’ya ailesinin yanına taşınır. Bir yıl sonra Moskova Üniversitesi’nde tıp okumaya başlar. Üniversitenin ilk yıllarında, yazdıklarını dergilere gönderir. Paraya ihtiyacı ardır.

Mizah dergileri için kısa, yalın, güldürücü hikayeler yazar.

İlk gönderdikleri yayımlanmaz. Sonunda Ağustosböceği adlı dergi “Toprak Bey; Stephan’ın Bilgin Komşusu Dr. Fridrih’e Mektubu” adlı öyküsünü basar. Artık yazmaya daha çok vakit ayıracaktır Çehov, çünkü yazıyla çok çaba harcamadan az da olsa para kazandığını görür. Ancak Anton Çehov adı 1886 yılına kadar bilinmez, Çehov ilk yazılarında ‘Dalaksız Adam’, ‘Kardeşimin Kardeşi’, ‘Ulysee’ gibi takma adlar kullanır. En çok kullandığı ve tanındığı ad, lisedeki hocasının taktığı ad olacaktır: “Antoşa Çehonte”.

DERGİLER İÇİN ÖYKÜLER

Nitekim  uzun yıllar boyunca da bu adla tanınacaktır. Dergiye yazdığı kısa güldürü öykülerinin yanında bir de oyun kaleme alır bu yıllarda. Değerlendirilmesi için Malyi Tiyatrosu’na gönderdiği dört perdelik, Çehov’un sonraki oyunlarının tohumunu taşıyan “Platonov”.

Malyi Tiyatrosu bu oyunu geri çevirir. Bunun üzerine Çehov, tekrar mizah dergileri için yazdıklarına geri döner.Rusya’nın Çalar Saat ve Seyirci gibi küçük dergileri için öyküler; mahkemelerden, tiyatrolardan izleniminlerini aktaran yazılar kaleme alır. Çehov’un kardeşleri Nikolay ve Aleksandr da dergilerde çalışır bu arada. Nikolay dergilerde ressamlık yapar, Aleksandr da yazı işleri sekreterliği.

Antoşa Çehonte’nin güldürücü öyküleri giderek daha çok tanınır. 1882 yılında, şair bir arkadaşı vesilesiyle dönemin Rusya’sının en popüler mizah dergilerinden biri olan Oskolki’nin (Işıltılar) sahibi ve başyazarı Nikolai Leikin’le tanışır. Leikin, kısa, güldürücü, dönemin sansürüne takılmayacak, insanların kafasını karıştırmayacak öyküler ister. Ücreti de daha önceki dergilerden çok daha yüksektir.

100 SATIR İŞKENCESİ

İlk yazısını gönderir; ancak yayımlanmaz, sebebi uzun yazmasıdır. İstedikleri gibi kısa yazmaya çalışır. Ancak Leikin, Çehov’un yazılarına giderek daha çok müdahale etmeye başlar. Ondan yazılarını her geçen gün daha da kısaltmasını ister. 100 satırı geçmemelidir. Bir mektubunda bu durumdan şöyle yakınır: “Elimde bir konu var. Oturup yazmaya koyuluyorum. ‘Yüz satır, daha fazlası olmaz!’ düşüncesi daha ilk satırdan başlayarak elimi kolumu bağlıyor(...) Konuyu kısalttıktan ve süzgeçten geçirdikten sonra saymaya başlıyorum. Yüz, yüz yirmi, yüz kırk (...) korkular giriyor içime ve hiçbir şey yollayamıyorum. Bu nedenle dileğim şu. Hakkımı 120 satıra çıkarın.”

Ancak yazdıklarında daima kısa ve öz olmayı ilke edinen Çehov’un sonraki yıllarında George Bernard Shaw’dan Raymond Carver’a kadar pek çok yazarı etkileyecek kısa öykülerindeki sağlam yapının oluşmasında belki de çok etkili olacaktır bu müdahale.

‘Çehov’un tüfeği’ teriminin de edebiyata girmesi boşuna değildir kuşkusuz. Çehov’un daha çok sahnelemede dikkat edilmesi gereken bir unsur olarak tanımladığı bu teknik, öykü için de geçerlidir. Eğer birinci perde açıldığında duvarda bir tüfek asılıysa... Veya oyunculardan birisinin belinde tabanca görülüyorsa... O tüfek patlamalı, o tabanca kullanılmalıdır. Çehov’un öykülerinde de her öge kurguya titizlikle yerleştirilmiştir. Gereksiz bir sözün, tasvirin, kişinin öyküde yeri yoktur.

Adı bütün dünyaca ‘kısa öykünün ustası’ olarak tanınacak Çehov için henüz kısa, güldürücü öyküler kaleme aldığı bu yıllarda yazmak bir kazanç kapısıdır. Ailesinin giderlerini ve kendisinin okul masraflarını karşılayacak bir geçim kaynağı. Hatta kardeşine yazdığı mektupta tıp eğitimini bitirdiğinde yazarlığının da sona ereceğini söyler.

Bu sözlere rağmen, 1884’te öykülerini derlediği “Melpomena Masalları”nı yayımlar. Kapakta Antoşa Çehonte adı vardır. Tıp fakültesinden mezun olduğu aynı yılda Leikin’e ‘Doktor ve İlçe Tabibi A.Çehov’ diye imzaladığı mektupta, artık bir meslek sahibi olmanının güveniyle “Şimdi Yeni Kudüs’te oturuyorum. Güvenlik içinde yaşıyorum. Çünkü doktorluk belgemi elimle yoklayabiliyorum” der.

ÖLÜMÜN NEFESİ

Ve doktorluğa başlar. Doktorluk ona epeyce para kazandırır. Zaman zaman nüksedecek ve sonunda Çehov’u öldürecek verem belirtileri de aynı yıllara rastlar: Kuru öksürük, kan tükürmeler...

Uzun yıllar yazmakla doktorluğu bir arada götürecektir çiçeği burnunda doktor. “Doktorluk benim karım, edebiyat ise metresimdir” diyecektir uzun süre.

Tıp fakültesinden mezun olduktan bir yıl sonra belki de okurlarının Antona Çehonte’yi Anton Çehov; “Martı”, “Vanya Dayı” ve “Vişne Bahçesi” gibi oyunların yazarı olarak tanımasını sağlayacak bir davet alır. Oskolki dergisinin sahibi Leikin onu Puşkin’in, Dostoyevski’nin, Gogol’ün izlerinin hâlâ sürdüğü, edebiyat çevrelerinin kalbinin attığı başkentSt. Petersburg’a çağırır.

Çehov, burada ne kadar ünlü olduğunu, kendisinin pek de değer vermediği yazarlığının dönemin yazarları tarafından beğenildiğini şaşkınlıkla öğrenir. Ağabeyi Aleksandr’a şunları yazar: “Kendi hesabıma, bugüne dek savsaklamaca ve gelişigüzel yazmış olduğumdan utanıyorum. Beni okuduklarını bilseydim, hiçbir zaman ısmarlama yazı yazmazdım.” St. Petersburg bir fırsat daha sunar Çehov’a. Rusya’nın en büyük günlük gazetelerinden biri olan Novoye Vremya’da (Yeni Zamanlar) yazmak için gazetenin kurucusu Aleksis Suvorin’den teklif alır. Hem de Işıltılar’da aldığı ücretin iki katını kazanacaktır. Moskova’ya döner dönmez yazmak için kolları sıvar. Artık yazdıkları çok daha geniş okur kitlelerine ulaşmaktadır.

Aklında ikinci öykü kitabını çıkarmak vardır. Suvorin, Antoşa Çehonte’nin artık gerçek adının duyulması gerektiğini düşünmektedir. Ona, ikinci öykü kitabını gerçek adıyla çıkarması için ısrar eder; ancak Çehov’un cevabı çok nettir: “Aile adımı ve armalarımı tıbba verdim, tabuta girinceye kadar da onu bırakmayacağım. Edebiyata gelince, er ya da geç ayrılacağım ondan...”

ESİNİN MUTLU SAATLERİ

Çehov, yazarlığı çoktan gözden çıkarmış gibi görünür; ancak Petersburg’da ayaküstü tanışıp mektup aldığı biri önünde bambaşka bir yol açar. 64 yaşındaki ünlü Rus şair Dimitri Grigoroviç, Çehov’un “Avcı” adlı öyküsünü okuduktan sonra ona şu satırları yazar:  “Her ne kadar takma ad kullanma zorunluluğu duyacak denli kendine değer vermeyen bir adamla karşı karşıya olmama içimden öfkelendimse de, ‘Çehonte’ imzasını taşıyan ne varsa hepsini okudum. Gerçek bir yeteneğiniz var, sizi yeni kuşak yazarların çok üstüne çıkaran bir yetenek (...) Çabuk çabuk yazmayı bırakın. Para durumunuzu bilmiyorum. İyi değilse eğer, eskiden bizim için olduğu gibi aç kalmak ve izlenimlerinizi olgunlaşmış, tamamlanmış öyle bir çırpıda değil, esinin mutlu saatlerinde yapılan bir çalışmaya saklamak daha iyi olur sizin için. Bu koşullar altında yazılan bir tek yapıt, iyi de olsa çeşitli gazetelere dağılmış öykülerden yüz kez daha değerli olur.”

Bu mektup Çehov’u kendi deyişiyle ‘yıldırım çarpmışa’ döndürür. Ve 1886 yılında ikinci öykü kitabı “Renkli Öyküler” Anton Çehov imzasıyla çıkar. Hemen bir yıl sonra da Rus Bilimler Akademisi’nin verdiği Rus edebiyatının en değerli ödüllerinden Puşkin Ödülü’nü alacağı “Alacakaranlıkta” gelir. Ardından da Korş Tiyatrosu için bir tiyatro oyununu yazmaya koyulur: “İvanov”.

“İvanov”, henüz ‘teatral olmama’ ilkesinin yürürlükte olmadığı bir oyundur. Çehov tiyatrosuna özgü sessizlikler, boşluğa söylenen, bir diyalogtan çok monoloğu andıran cümleler yoktur bu oyunda. “Entrika, karmaşık ama aptalca değil” diyecektir bu oyunu için Çehov. Oyunu yazıp bitirdikten sonra Korş Tiyatrosu’na gönderir ve hemen kabul edilir.

İLK OYUN HEZİMETİ

1887’de gerçekleşen ilk temsil Çehov için bir felakettir. Oyuncular repliklerini unutur, sahneye sarhoş çıkar, eleştirmenler oyunu anlamadıklarını söyler. Bir iki gösterimden sonra oyun kaldırılır. Ve Çehov, gazeteler için öyküler yazmaya devam eder.

1888 yılı gelip çattığında Çehov uzun uzun çalışmak, yıllardır kafasındaki bir öyküyü kağıda geçirmek için masanın başına oturur. Uzun yazmaya alışık olmadığı için tedirgindir; fakat kusursuzluğun peşindedir. Bir aylık bir çalışmanın sonunda Çehov’un en ünlü ve en güzel yapıtlarından biri, “Bozkır” yazılmıştır. Öykü pek çok özelliği ile geleneksel öykülerden ayrılır. Geleneksel öyküde, eyleme ve olaya dayalı anlatıcının sesine verilen ağırlığın yerinde, “Bozkır”da bir çocuğun gözünden bozkır, yolculuk boyunca geçilen yerler ve yüzler vardır. Okuru zorlayacak bir metindir bu.

Kendi sözleriyle bu zorluğu şöyle dile getirir Çehov: “Her sayfa, ayrı, küçük bir öykü gibi yoğun oluyor, tablolar birbirini maskeleyerek, üst üste, birbirini sıkıştırarak genel etkiyi zedeliyorlar, okuyucu bu yüzden usanç getirip içine tükürecek”.

“Bozkır” yayımlanır yayımlanmaz eleştirmenler Çehov’un Gogol ve Tolstoy’la eşdeğerde olduğunu söyleyen, onu “Rusya’da birinci sınıf bir yazar çıkıyor” diye selamlayan yazılar kaleme alır.

BAŞYAPITIN GEÇMİŞİ

Bu arada “Ivanov”, Moskova’daki başarısız ilk gösterimden iki yıl sonra sahneye konduğu St. Petersburg’da büyük bir başarı gösterir, Rusya’nın en tanınmış oyunlarından biri haline gelir. Oyunun St. Petersburg’da sahnelendiği 1889 yılında Çehov, kardeşi Nikolay’ı veremden kaybeder. Nikolay’ın ölümü onun için büyük bir acıdır.

Çehov yine kaleme sarılır. Bu sefer dram sanatını yerinden edecek bir oyunun peşindedir. Tıpkı “Bozkır”da olduğu gibi beklenmedik olaylar ve entrikalar yerine yaşamın sıradanlığı, değişmeyen akıp gidişi merkezdedir.

“Orman Cini” adıyla yazdığı oyunu Aleksandrinski Tiyatrosu edebi kuruluna gönderir, kurul oyunu “Hiçbir etkileyici durum ve ilginç kişi bulunmadığı için” geri çevirir. Piyesi okuyan oyun yazarı Nemiroviç Dançenko “Sizde bilgi eksikliği görüyorum” diyen bir mektup yollar Çehov’a.

Bunun üzerine Çehov piyesin üzerinde biraz daha çalışır ve Abraham Tiyatrosu’na verir, 1889’daki ilk temsilinden sonra eleştirmenler oyunu kıyasıya eleştirir. Sonraları “Vanya Dayı” olarak yeniden yazacağı ve tiyatro edebiyatının başyapıtları arasında yer alacak “Orman Cini” üzerine çalışmayı rafa kaldırır.

Kardeşinin ölümü, oyunu hakkındaki eleştiriler Çehov’u giderek bunalıma sürükler. “Yaşamım canımı sıkıyor” der. Şaşaalı ama bir o kadar da boş edebiyat dünyasından uzaklaşmak niyetindedir. Kendine tutunacak bir dal arar. Hukukta okuyan küçük kardeşinin ders notları ona tutanacağı dalı gösterir: “Karar verilinceye kadar bütün dikkatimiz katilin üstünda toplanıyor ama hapishaneye gönderilir gönderilmez tümden unutuveriyoruz onu. Peki hapishanede neler oluyor?”

Çehov hapishanede olan bitenin cevabını bulmak için Pasifik’te Japonya’nın kuzeyinde bir ceza sömürgesi olan Sahalin’e, mahkumların hayatına doğru uzun bir yolculuğa çıkmaya karar verir.

ADA CEHENNEMİ

21 Nisan 1890 sabahı, Sahalin Adası’na gitmek üzere Moskova’daki İyaroslavi Garı’ndadır. Trenle, at arabası ve vapurla geçen bu yolculukta köylerden, şehirlerden, ormanlardan, denizlerden geçer ve türlü çeşit insanla karşılaştan sonra 9 Temmuz’da Sahalin’e varır. Yolcuğu tam iki buçuk ay sürmüştür.

Sahalin Adası bir cehennemdir. Sokaklar çalışmaya giden hükümlülerin zincir şakırtılarıyla çınlar. Mahkumlara sürekli işkence yapılır, adadaki kadınların çoğu fahişedir, çocuklar sokaklara bırakılmıştır. Çehov neredeyse her mahkumla görüşür ve konuşur. Adada olan biten her şeyi öğrenmek ister.

Söz gelimi kırbaçlama cezalarının nasıl infaz edildiğini... İzleyeceği 90 kırbaçlık bir cezadır. Ancak o dayanamayıp işkencenin bulunduğu yerden kaçar. Vuruşları sayan görevlinin sesi günlerce kulaklarında yankılanır. Suvorin’e şunları yazacaktır: “Üç dört gece düşümde hep celladı ve tüyler ürpertici işkence sehpasını gördüm.”

Sahalin Adası Çehov için iç kanırtıcı bir tecrübedir. “İnsan bu canavarlar dünyasından hiçbir zaman kurtulamayacak gibi bir duyguya kapılıyor” diye yazar mektuplarında. Ve yaklaşık 8 aylık bir ayrılıktan sonra 8 Aralık 1890’da Moskova’ya döner. Daha sonra buradaki gözlemlerini “Sahalin Adası” adlı bir kitapta toplar.

VERİMLİ YILLAR

Bir yıl sonra Çehov’u başka bir yolculuk beklemektedir. Suvorin ona birlikte büyük bir Avrupa gezisi önerir. Bu sefer istikamet Viyana, Venedik, Roma, Fransa, Monte Carlo ve Paris’tir. Avrupa bir güzellik ve zenginlik dünyasıdır Çehov’un gözünde. Sahalin Adası’ndan sonra Avrupa... Bir yıl içinde dünyanın iki ayrı yüzüne tanık olur Çehov. Tüm bu yolculuklar Çehov’un ‘yazarlık damarı’nı kabartır. Ancak yazmak için sakin, sessiz bir hayat gereklidir. Ve Melihovo yılları başlar. Melihovo, Moskova’nın güneyinde bir köydür. Çehov, 1892 yılında burada bir malikane alır. Bir toprak kölesinin torunu olarak şakayla karışık “Bu bir lord yaşamıdır” der.

Bir taraftan doktor olarak en uzak köylerdeki hastalarla bile ilgilenirken, bir taraftan köyde üç okul, bir klinik yaptırır. Bu arada kalem de elinden düşmez. Yazarlığının en verimli yıllarından bir bölümünü burada geçirir. “6. Koğuş”, “Üç Yıl”, “Kara Keşiş”, “Bilinmeyen Bir Adamın Hikayesi”, “Mujikler” gibi hikayelerini burada yazar. Başyapıtlarından biri olan “Martı” bu yılların ürünüdür.

1898’de sahnelenen “Martı”dan bir yıl sonra Moskova Sanat Tiyatrosu, Çehov’un “Orman Cini” üzerinde çalışarak yeniden yazdığı “Vanya Dayı”yı sahneler. Aynı yıl Çehov ünlü öyküsü “Küçük Köpekli Kadın”ın da geçtiği Kırım’ın Yalta şehrine yerleşir. Melihovo’daki malikanesini zorunlu olarak satmıştır; çünkü üniversite yıllarından beri ciğerlerini tüketen verem artık iyice ağırlaşmıştır. Doktorlar bir sahil kasabasını önerir Çehov’a. Yenilikçi tiyatro anlayışının diğer ürünleri olan “Vişne Bahçe”sini ve “Üç Kız kardeş”i de burada yazar. Kendisi gibi Yalta’da bulunan Tolstoy ve Gorki’yle de sık sık görüşür.

“Martı” gibi “Vişne Bahçesi”, “Vanya Dayı”, Üç Kız Kardeş” de modern tiyatro tarihini değiştiren oyunlardır. Ataol Behramoğlu “Çehov Tiyatrosunda Modernist Öğeler” adlı yazısında Martin Esslin’in “Absürd Tiyatro” adlı yapıtına da gönderme yaparak Beckett’le Çehov’un oyunları arasında ilişki kurar: “Çehov’un diyebiliriz ki bütün oyunlarında beklemeler, özlemler, gelip gitmeler vardır, ama yaşamın tekdüze akışı, durağanlığı hiç değişmez.(...) Burada Çehov’un ‘Üç Kız Kardeş’teki Moskova’sıyla, Beckett’in ‘Godot’su arasındaki belirgin akrabalıktan söz edebiliriz.”

ÜÇ YILLIK AŞK

“Martı” ve “Vanya Dayı” gibi, “Vişne Bahçesi” ve “Üç Kızkardeş” de Moskova Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelenir. Bu tiyatronun Çehov’un hayatında özel bir yeri vardır. Sadece oyunlarını sahnelediği için değil, aynı zamanda hayatının son zamanlarını birlikte geçireceği bir eşle de bu tiyatro sayesinde tanıştığı için...

Çehov’un 1901 yılında evlendiği Olga Knipper, tiyatronun oyuncularından biridir. Ne yazık ki Çehov ve Olga Knipper’in evlilikleri sadece üç yıl sürer. Ayrılık, Çehov’un tedavi için gittiği Almanya’nın Badenweiler şehrinde hayatını kaybetmesiyle gelir...

Öykülerinden ve oyunlarından acı alayı eksik etmeyen Çehov’un cenazesinin Almanya’dan Moskova’ya getirilişi ise tam ‘Çehovluk bir sahne’dir. Cenazenin bulunduğu treni bekleyen akrabaları ve dostları, trenin üzerinde “İstiridye Taşımacılığı” yazdığını gördüklerinde hayrete düşerler.

O sırada garda olan Gorki buna çok sinirlenir ve karısına şu satırları yazar: “Yüreğim sıkışıyor, ulumak, hüngür hüngür ağlamak, kızgınlık ve öfkeden tepinmek üzereyim”.  Acı alay bununla da sonlanmaz. Garda aniden askeri marş çalmaya başlar, gara gelenler neden askeri bir marşın çalındığını anlamamakla birlikte cenazeye saygı gösterek tabutun arkasında yürür. Sonradan gara aynı gün ölüsü getirilen General Keller’in cenazesi arkasında yürüdüklerini öğrenirler. Çehov edebiyatında hüzünle bir araya getirdiği mizahı cenazesiyle yaşatır.

Anton Çehov, yazarlığına yedi yıl ömür biçmiştir; yazdıklarının bütün dünyaca okunacağını tahmin etmeyerek ve büyük bir alçakgönüllülük gösterek... Bugünse Çehov, kısa öykü ve çağdaş tiyatroda çığır açan, modern edebiyatın en usta yazarlarından biri.

1935 yılından beri öyküleri ve oyunları dilimize çevrilen, 150 yaşına basan bu değerli yazarın eserleri tüm yalınlığı ve şaşırtıcılığıyla bugün de okunmaya devam ediyor; dünya edebiyatına daha yakından bakabilmek, modern edebiyatı daha iyi anlayabilmek ve iyi edebiyat zevki için...

ÇIĞIR AÇAN MARTI

Çığır açıcı bir eserdir “Martı”... Oyunda söylenenlerden çok söylenmeyenler önemlidir. Oyuncuların sözleri arasındaki boşluklar ve kimi zaman havada anlamsızmış gibi duran cümlelerdir can alıcı olanlar. “Martı”, izleyicisinden yoğun bir çözümleme, dikkatli bir okuma bekler. Modern tiyatronun müjdeleyicilerinden biridir. “Martı”da, yaşamın tüm basitliği ve tekdüzeliği ortadadır.

Çehov, “Martı”yı ‘dramatik sanatın tüm kurallarına karşı’ yazdığını dile getirir ve tiyatro anlayışındaki yeniliği şu sözlerle açığa vurur: “İnsanlar günlük yaşantılarında durmadan birbirlerini öldürmezler, boyuna kendilerini asmazlar, durmadan birbirlerine âşık olmazlar, hep akıllıca konuşmazlar. Daha çok yerler, içerler, gevezelik ederler, saçma sapan şeyler konuşurlar. İşte bütün bunlar sahnede de gösterilmelidir. Bir oyun öyle yazılmalı ki, insanlar gelsinler gitsinler, yemek yesinler, havadan sudan konuşsunlar, kağıt oynasınlar. Yaşam nasılsa öyle olmalıdır; karmaşık ve aynı zamanda basit... Fakat bütün bu olaylar sırasında mutlulukları yaratılmakta ya da hayatları paramparça olmaktadır.”

“Martı” 17 Ekim 1896’da daha önce “İvanov”un da oynandığı, St. Petersburg’daki Aleksandrinski Tiyatrosu’nda perdelerini açar. Fakat ne oyuncular ne de seyirciler ‘karmaşık ve aynı zamanda basit’ olan böyle bir oyuna alışıktır. Oyunun bitimde seyircilerden ıslıklar, yuhalama sesleri gelir. Bir eleştirmen, “Yirmi yıldır tiyatrolara gidiyorum, birçok başarısızlıklar gördüm ama böylesine hiç rastlamadım,” diye yazar. Fakat bütün tiyatro otoriteleri aynı fikirde değildir.

Daha önce “Orman Cini”ni okuduktan sonra tiyatro bilgisini eleştirdiği Çehov’un bu oyunundan çok etkilenir tiyatro yönetmeni Nemiroviç Dançenko ve dönemin yenilikçi tiyatrolarından Moskova Sanat Tiyatrosu’nu birlikte kurduğu Constantin Stanislavski’ye oyunu sahneye koymaya önerir. Stanislavski de kabul eder.

Oyun, 29 Kasım 1898’de Moskova Sanat Tiyatrosu sahnesindedir. İlk perde kapandığında salonda kısacık bir an büyük bir sessizlik yaşanır. Oyuncular tedirgindir. “Martı” bu sefer hak ettiği alkışları alır. Sessizliğin arkası bir alkış tufanıdır.

ÇEHOV İÇİN NELER DEDİLER?

Anton Çehov, daha 1900’lü yılların başından beri yabancı dillere çevrildi. Sözgelimi öyküleri, 1901 yılından bu yana Fransızcada. Fransızcaya çevrilen ilk kitabı, 12 öyküsünün bir araya getirildiği “Mujik”. Çehov’un Türkçedeki ilk kitabı ise 1935 yılında Samizade Süreyya Erdoğan tarafından çevirilen “Hayat Yoldaşı”.

Çehov, İngilizceye 1900’lü yılların başında Dostoyevski, Tolstoy gibi Rus yazarları bu dile kazandıran Constance Garnett tarafından çevrilir. Böylelikle hayatının sonunda ve ölümünden kısa bir süre sonra Çehov dünya edebiyatı yazarları arasına girer. Eserleri yalnızca Rus yazarları ve toplumunu değil, bütün dünya edebiyatını etkilemeye başlar.

Tabii bu onu diğer yazarların eleştirilerine de açık hale getirir. Sözgelimi Çehov edebiyatından etkilenen yazarlardan biri olan Ernest Hemingway, “Çehov aşağı yukarı altı iyi öykü yazdı. O, amatör bir yazardır” der.

Vladimir Nabokov ise Çehov’un eserlerindeki ‘yavan sözler, hazırlop deyimler ve tekrarlardan’ şikayet eder; ancak “Küçük Köpekli Kadın”ın gelmiş geçmiş en güzel öykülerinden biri olduğunu teslim eder.

Öte yandan Raymond Carver, Çehov öykülerinin ‘insanı sarstığını ve insan duygularını ancak gerçek sanatın yapabileceği bir biçimde ortaya koyduğu’nu vurgular. Lev Tolstoy ise “Çehov benzeri olmayan bir sanatçıdır. Onu büyük bir yazar yapan yapıtlarının yalnız Ruslarca değil, dünyanın dört bir yanındaki insanlarca hissedilip anlaşılabilmesidir,” der.


http://www.vikipedi.com 

Anton Pavloviç Çehov

(29 Ocak 1860, Taganrog Rusya - 15 Temmuz 1904, Badenweiler,Almanya)

Büyük Rus tiyatro yazarı ve modern kısa öykülerin en önemli ustalarından. 19. yüzyıl gerçekçilik okulunun en önde gelen temsilcisi.

Rusya'nın güneyinde Azov Denizi kıyılarındaki Taganrog'da bakkal bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Beş çocuklu bir ailenin ortanca çocuğudur. Babası, ticaretten çok dini ve artistik konulara eğilimleri olan sert ve otoriter bir adamdı. Babasının baskısıyla kilise korosunda ilahi söyleyen Çehov, ticarette başarı sağlayamayan babasının yerine dükkan işleriyle de ilgilendiğinden lise eğitimi uzadıkça uzadı. Çehov, bir süre Yunanlı çocukların devam ettiği yerel bir okulda okudu. Daha sonra on yıl boyunca lisede Yunan ve Latin klasiklerini temel alan bir eğitim gördü. Düş gücüne fazlasıyla olanak tanıyan bu eğitim Çehov'un yaşamı boyunca klasiklerden hoşnut olamamasına yol açacaktı. Kılıflı Adam ve Edebiyat Öğretmeni adlı hikayeleri lise dönemine aittir.

1876'da babasının iflas etmesi üzerine ailesi Moskova'ya göçtüğünde, kendisi bir ağabeyi ile birlikte Tagangrog'da kalarak liseye devam etti. Üç yıl boyunca, henüz çok genç olmasına karşın kendi hayatını kendi kazandı. Zor koşullar altında geçen çocukluk yılları, hikayelerinde çocuklara geniş yer vermesine ve hep hüzünlü, incinmiş çocukları anlatmasına neden oldu.

1879'da liseyi bitirdi ve Moskova'ya giderek tıp fakültesine girdi; 1884'te doktor oldu. Tıp öğrenimi sırasında ailenin geçimine katkıda bulunmak için çeşitli dergilerde yazılar yazdı. Bu dönemde yazdığı yazılarını Melbourne'ün Masalları adlı kitapta toplayarak üniversiteyi bitirdiği yıl ilk kitabını yayınladı.

Çehov, üniversiteyi bitirir bitirmez hekimliğe başladı. Cerrahlık, Cansız Ceset, Kaçak adlı hikayelerini bu dönemde yazdı. Hekimlik çok vaktini aldığından yazmasına engel olmaya başlayınca hekimlikten vazgeçip yazarlığa yöneldi. Yazarlığına hekimliğinin izleri görülür. Pek çok kimse onun Çarlık Rusyasını anlatışını, bir doktorun hastalığı teşhis edişine benzetir.

1887'de "Alacakaranlıkta" adlı öykü kitabıyla Rus Akademisi tarafından verilen Puşkin ödülü nü kazandı. Aynı yıl ilk büyük tiyatro oyunu İvanov, Moskova'daki Korsch tiyatrosunda sergilendi.

Ünlü öyküsü 6. Koğuş 1892'da yayınlandı. Aynı yıl kolera salgını olan bölgelerde doktor olarak aktif rol oynadı. Merkez Rusya'da bir Melikhov adını verdiği bir malikane satın alarak taşındı ve yaşamında Melihova dönemi denilen yeni bir dönem başladı. Bu dönemde yaratıcılığının zirvesine ulaştı. Sürekli kendisini ziyaret gelen dostlarını malikanede ağırladı.

1894 yılının bir bölümünü yurtdışında geçirdi. Bu arada vereme yakalandı, tedavi için Kırım'a geçti.

1895'te Martı oyununun ilk versiyonunu yazdı. Sakhalin Adası'nı yayınladı. Tolstoy ile tanıştı. Oyunun St. Petersburg'daki ilk gösterimi başarısızlıkla sonuçlandı.

1897'de Köylüler adlı uzun öyküsünü yayınlattı. 1898'de Sanat tiyatrosunu Stanslavski ile birlikte kuran Nemiroviç-Dantçenko Martı’yı sahnelemek için Çehov’dan izin istedi, bu arada Çehov, ilerde evleneceği aktris Olga Knipper’le tanıştı. Martı oyunu büyük başarı elde etti. Çehov'un babası öldü.

1899'da Vanya Dayı'nın ilk gösterimi yapıldı, Toplu Yaptılarının ilk cildi yayımlandı.

1901'de Üç Kızkardeş sahnelendi; Çehov, Kafkasya seyahatinden sonra bir ev yaptırdığı Yalta'ya döndü ve Olga Knipper ile evlendi.

1904'te Vişne Bahçesi Moskova'da sahnelendi. Sağlığı bozulan Çehov, eşi ile birlikte Almanya'ya gitti ve Badenwiller'da öldü.

Çehov'un bütün yapıtları ölümünden 40 yıl sonra 20 cilt halinde yayımlandı. Bu yayının 8. cildinde Çehov'un sayısı birkaç bine ulaşan mektupları yer alır.

Çehov ve Kısa Öykü

Çehov, yaklaşık 1000 sözcükten oluşan komik kısa öykü türünü başlı başına bir sanat haline dönüştürdü. Aynı zamanda sefaleti ve umutsuzluğu ele alan ve önceki öykülerindeki çılgınca komiklikle garip bir zıtlık sergileyen ciddi yapıtlar da yazdı. Zamanla bu yönü çok daha ağır bastı ve daha sonraki yapıtlarına tümüyle egemen oldu.

Çehov ve Tiyatro Oyunları

Çehov'un tiyatro sevgisi çocukluk yaşlarında izleyici olarak başladı. Vodvil olarak adlandırdığı birer perdelik oyunlarıyla, dörder perdelik oyunlarından ilk ikisi olan İvanov ve Orman Cini'ni 1887-1890 yıllarında yazdı.

Vodvilleri taşra tiyatrosunda büyük başarı kazandı. Bir Moskova tiyatrosunda sahnelenen İvanov da çok büyük başarı sağladı. Orman Cini'nin aynı başarıyı sağlamaması üzerine Çehov oyun yazmaya uzun süre ara verdi. Martı'yla yeniden oyun yazmaya başlaması ikinci başarısızlığı beraberinde getirdi. Bunun üzerine Çehov tiyatroyla ilgisini kesmeye karar verdi. Bir mektubunda şöyle diyordu: "700 yıl yaşasam bir piyes yazmam. Nesine isterseniz bahse girerim." Bunları yazarken tiyatro sevgisini hesaba katmamıştır. Bu sırada Vanya Dayı büyük övgülere layık görülüyordu. Martı'nın ikinci sahnelenişinde kazandığı büyük başarı da Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi'ni yazmasını sağladı.

Türkçe'de yayımlanan başlıca yapıtları:
 

Besleme
Korkulu Gece
Seçme Öyküler
Kara Keşif
Toplu Eserler
Bütün Oyunları
Maran gozun Köpeği Kaştanka
Oyunlar (Martı, Vanya Dayı, Vişne Bahçesi,
Üç Kızkardeş, Teklif, Jübile, Düğün
Bir Taşralının Öyküsü
Bütün Oyunları (2 cilt)
Bütün Öyküleri (8 cilt)
Asma Katlı Ev

 
 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!