Jersy Kosinski
Bir Yerde

Jerzy Kosinski

 

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

06.01.2016


  Editörün Notu: Bir Yerde (Being there) Bütün ömrünü zengin bir adamın malikânesinin sınırları içerisinde bahçıvan olarak geçiren, kıt zekâlı Chauncey Gardiner koruyucusu öldükten sonra gerçek dünya ile yüz yüze gelir.  Bahçıvanlıktan başka bir şey bilmeyen, bütün bildiklerini televizyon klişelerinden öğrenen Chauncey materyalist, çıkarcı dış dünya ile temasta, saflığı ve masumiyeti ile toplumu sarsacaktır.

  KİTLE KÜLTÜRÜNE ALAYCI BİR YAKLAŞIM: BEİNG THERE, Merhaba Dünya (film)

Merhaba Dünya - BEİNG THERE

Hakkında: Merhaba Dünya 1979 ABD yapımı politik komedi filmidir. Özgün adı Being There dir. “Being there” İngilizce’de “Doğru zamanda doğru yerde bulunmak” anlamına gelen bir deyimdir. Film çevrildikten tam 5 yıl sonra 1984 yılında Türkiye’ye gelmiş ve sinemalarda “Merhaba Dünya” ismi ile gösterime girmişti. Yıllar sonra piyasaya çıkan DVD’lerinde ise Bir Yerde ismi kullanılmıştır.

Senaryosunu Polonya asıllı ABD’li yazar Jerzy Kosinski’nin 1971 yılında yayınladığı aynı adlı kendi romanından uyarlayıp yazdığı filmin yönetmeni Hal Ashby’dir. Önemli rollerinde Peter Sellers, Shirley MacLaine, Melvyn Douglas, Jack Warden, Richard Dysart ve Richard Basehart oynamışlardır. Bütün hayatı boyunca bahçesinde çalıştığı malikânenin dışına çıkmamış olan kendi halinde, saf biraz da zekası kıt bir bahçıvan, işvereni ölünce kendini sokakta bulur. Dış dünya hakkında bildiği her şey sadece televizyonda seyrettikleri ile sınırlı olan bu safdil bahçıvanın ara sıra sarfettiği sözler bilgelik zannedilince bunlardan derin anlamlar çıkaran etkili bir politikacının himayesine girer, Washington sosyetesinde basamakları hızla tırmanırken ABD başkan adaylığı teklifi bile alır.

Filmdeki performansı ile Melvyn Douglas En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Akademi Ödülü’nü ve Sinema Dalında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Altın Küre Ödülü’nü alırken, Jerzy Kosinski’ye BAFTA En İyi Senaryo Ödülü, Peter Sellers’e de Sinema Dalında En İyi Aktör Altın Küre Ödülü verildi. Bu politik taşlama Peter Sellers’ın (d.1925 – ö.1980) sondan bir önceki filmi idi, ancak kendisi hayatta iken gösterime girdiği için “Merhaba Dünya” son filmi olarak kabul edilmektedir.

Konusu:

Chance (Peter Sellers) kendini bildi bileli Washington’da bir zengin evinin bahçıvanlığını yapan orta yaşlı, saf ve biraz da zeka özürlü bir adamdır. Bütün ömrünü bu malikânenin bahçesinde kendisine ayrılmış bir odada geçiren Chance’in dış dünya ile hiç teması olmamıştır. Dış dünya hakkında bildiği her şey patronunun kendisine verdiği televizyondan seyrederek öğrendiklerinden ibarettir. Temasta bulunduğu diğer bir kişi de yemeklerini yapan ve ona bir çocuk gibi bakan siyahi hizmetçidir. Bir gün hamisi olan yaşlı milyoner ölünce kendisini birdenbire gerçek dünyanın içinde bulur.

Film hakkında notlar

Filmde Peter Sellers’ın canlandırdığı “Chance” karakteri ile 1977 – 1981 yılları arasında görevde kalan 39.cu ABD başkanı Jimmy Carter arasında bir benzerlik olduğu o zamanın basınında çıkan yazılarda ima edilmişti. 1984 yılında sinema eleştirmeni Atilla Dorsay da bir Fransız dergisinden yaptığı alıntı ile sinema eleştirileri yaptığı gazete köşesinde “Being There” filmini eleştirirken “Jimmy Carter’la tatlı tatlı alay eden ince bir güldürü” üst başlığını kullanmıştı.

1957 yılında ABD’ye gelen ve sonra da bu ülkenin vatandaşlığına geçen Polonya asıllı yazar Jerzy Kosinski (d.1933 – ö.1991) aynı zamanda iyi bir fotoğrafçı idi. Uluslararası Yazarlar birliği PEN’in ABD başkanlığını da yapan Kosinski otobiyografik olduğu kabul edilen çok satan romanı Boyalı Kuş (The Painted Bird) ile tanınmıştı. Kosinski 1991 yılında kendini boğarak intihar etmişti.

İNSAN YAŞAMI, iki ayrı çağ, iki kültür ve iki din çakışırsa salt acıya dönüşür” diyen Hermann Hesse, “Bozkırkurdu” adlı romanında iki ayrı çağı yaşayan insanların doğallıklarını, saflıklarını, güvenlerini ve aktörelerini yitirmelerini belirtirken: bazılarının bunları olağan karşılamasından, bazılarının sabırla tahammül göstermesinden, bazılarının ise, bunların bilincinde dahi olmamasından söz ediyor.

Kitle kültürünün insanı da bir noktada iki çağı yaşamak zorunda olan bir konuma sahip. Bu kaygının dile getirilmesi amacıyla, sosyal bilimlerde teoriler geliştirildi. Kaygı edebiyatın, sinemanın alanına girerek, kah yaşanan gerçeklik, kah dramatik alaya bir şekilde işlendi. “Merhaba Dünya”filmi de temelde bu ikili çatışmayı Amerikan toplumu içinde ele alıyor. Yaşanan gerçeklikle ne kadar örtüştüğü elbette tartışılır bir temaya sahip olmakla beraber film, televizyon kültürünün insanın doğal dünyası ile nasıl çatışmaya girdiğini anlatıyor.

1970’li yıllarda Amerika’yı kuşatan televizyonla gelen kültür üzerine çoğu karamsar görüşler, kitle kültürü çerçevesinde işlendi. Bu görüşlerdeki ortak tema, kitle kültürünün insanları geçinişlerinden, görevlerinden zamanla uzaklaştırması ve onları topluma yabancılaştırmasıydı. Televizyonla gelen bu yeni kültür insanları okumaktan, yazmaktan ve sosyal çevre ilişkilerinden alıkoymakta; öğrenmede, bilgilenmede kullanılan klasik araçlar yerlerini popüler araçlara yani kitle iletişim araçlarına bırakmaktaydı.

Kitle kültürü içinde yer alan insana, çalışma gününü nasıl organize edeceği ile boş zamanını ne şekilde değerlendireceği görevi yüklendi… “Yaratıcı ve çoğaltıcı olan bu kültür belirsiz, hareketli, dengesiz, yapay ve değişkendi”. “Apolitik olan her şeyin ön plana çıktığı” bu kültürde, cinsiyete ilişkin roller dahi belirsizdi Çok cinsiyetliliğin temelleri belki de bu kültürle atıldı.

Kitle kültürüne has televizyon seyretme alışkanlığını, televizyondan bilgi almayı (!) ya da bu bilgiyi yorumlamayı alaya bir şekilde ele alan ve bunu toplumsal kaygı ile dramatik bir hale getiren kurgusal roman “Being There”, Rus asıllı Amerikalı yazar Jerzy Kosinskitarafından yazılmış; 1980’de onikinci baskısına ulaşan roman, Kosinski’nin senaryolaştırması ile aynı adla sinemaya uyarlanmış; başrollerini Peter Sellers ve Shirley Mc Laine’nin paylaştığı film ülkemizde de “Merhaba Dünya”adıyla gösterilmişti.

Filmin Başrolünde Bahçıvan Bay Şans
Yapay Dünyaya Karşı Doğal Fotosentez

http://ismailhakkialtuntas.com
Roman kahramanı ve filmin başrol oyuncusu Bay (Chance) Şans, ne bir sosyal sınıfın temsilcisi ne de marjinal bir tip; o kendine has, eşi benzeri olmayan, sui generis (nevi cinsine mahsus; nevi şahsına münhasır) bir tip. Okuma yazma bilmeyen Şans, gönüllü meslek olarak bahçıvanlığı seçmiş; oturduğu evin bahçesinde yer alan küçük serada doğal fotosentez yoluyla çiçekler yetiştiriyor. Örgün eğitimden geçmemiş olmasının yanısıra, mekanikleşmiş ya da makinalaşmış ve işbölümünün varolduğu bir dünyanın içinde de değil Bay Şans… Hatta; bilinçsiz de olsa, gerçek dünyanın yapaylığını inkar edercesine hâlâ en doğal biçimiyle çiçek yetiştiriyor.

1960’lann çiçek çocuklarının, VietnamlI savaş yıllarının, çalkantılarını, bunalımların yarattığı sağlıksız insan tipine karşın Bay Şans, uyuşturucu ve alkol kullanmayan, sigara içmeyen sağlıklı bir insan tiplemesiyle karşımıza çıkıyor.

1970’li yılların sonuna kadar sinemada görülen saldırgan erkek rolüne karşın, Bay Şans uysal ve soğukkanlı bir erkek rolünü üstlenmiş. Hayatta hiçbir kimsesi olmayan Şans’ın Viktoryan kültürüne has giyim kuşamı, yeme içme davranışındaki kurallara uygunluğu, kadınları cezbetse de hayatına hiçbir kadın girmemiş. Şans’ın cinsiyete ilişkin rolünde, bir kadına karşı davranışında, televizyonla edinilmiş bir davranış biçiminin egemen olduğu görülüyor. (Filmin bir sahnesinde kendisine sarılan genç kadına nasıl karşılık vereceğini bilemediği için, kadına, televizyonda gördüğüne benzer bir davranışı uygulamaya çalışıyor: o esnada ekranda bir erkek ile kadın birbirlerine sarılmışlardır, bu görüntüyü karşısındaki kadına uygulayan Şans, görüntü ekrandan kaybolduktan sonra kadından uzaklaşır.)

Enformasyon Toplumundan Dışlanan Bay Şans

Hayatında bir kez dahi evinin bahçesinden dışarı çıkmamış olan Bay Şans, kaldığı evin sahibinin ölümü üzerine, ev üzerinde hak iddia edecek herhangi bir yazılı belgeye sahip olmadığından evden çıkarılmak zorunda bırakılır. Enformasyon toplumunun kişiye yüklediği zorunlu kimlik belgelerinin nüfus cüzdanı, kimlik kartı, kredi kartı… vs, varlığından dahi haberdar olmayan Şans, böylece enformasyon toplumundan da dışlanır.

Bay Şans birdenbire uzun caddelerden, yüksek binalardan ve gerçek insanlardan oluşan dünyada kendini bulur; caddenin bir köşesinde kümelenmiş gençlerin ellerinde gördüğü tabancaya karşı savunma aracı olarak yanında taşıdığı televizyon kumanda aletini kullanarak zapping yapar; bakar ki görüntü değişmez; yoluna devam eder. Gerçek dünya ile televizyonda gördüğü dünya arasındaki farklılığı karşılaştırmaya çalıştığı esnada küçük bir trafik kazası geçirerek yaralanan Şans, kocasını ziyarete gitmekte olan genç ve güzel bir kadın tarafından hastaneye kaldırılır, bir müddet bakıma alınır. Bakım esnasında, hastanede tedavi görmekte olan genç ve güzel kadının kocası Mr. Rand ile tanışır. Şans’ı tanımış olmaktan dolayı çok büyük bir memnuniyet duyan Mr. Rand, onu yanından ayırmak istemez. Özellikle Şans’ın bahçıvanlık konusundaki tecrübelerinden etkilenen Mr. Rand, Şans’ın söyledikleri ile Amerikan ekonomisi arasında paralellikler kurmaya çalışır. Mevsimlere ilişkin olarak çiçek yetiştirmenin farklılığından hareketle, Mr. Rand ekonomide konjonktürel dalgalanmaların bahçecilikteki gibi mevsimlik olduğunu, ekonomik sorunların da mevsimlere ilişkin bir dalgalanma gösterdiğini düşünür.

Bahçecilik ve ekonomideki konjonktürel dalgalanma arasında bağ kuran Mr. Rand, bahçeciliğin ABD’nin kötüye giden ekonomik durumuna acil çözüm getirilebileceğini düşünür; bu düşüncenin verdiği heyecanla, kendisini hastaneye ziyarete gelecek olan ABD Başkanı ile Şans’ı tanıştırmak ister.

De Facto Kararlar ve Bay Şans

De facto, “gerçekte”, “uygulamada” ya da “pratikte” anlamında kullanılan Latince deyiş. “Kanuna göre” veya “hukuki olarak” anlamına gelen de jure ile karşıt olarak sıkça kullanılır. Yasal bir durumu tartışırken de jure konu hakkında kanunların ne söylediğini, de facto ise gerçek hayatta uygulamanın nasıl olduğunu belirtir. Bu uygulama yasal olabilir ya da olmayabilir.

Mr. Rand’ı hastanede ziyaret eden dönemin ABD Başkanı, Bay Şans ile tanıştırılır. Bir bahçıvan olarak bahçecilik konusundaki görüşlerini başkana sunan Şans, gelecekte nelerin olup biteceğinden habersizdir. O, kaygısızca söylediği sözlerin altında nelerin arandığının farkında değildir. Ancak onu dinleyen başkan, zihninde birçok şeyi çözümlemiş, Şans’ın söylediği herşeyi ülke ekonomisine uyarlamıştır; yani başkan, Şans’ın mesajlarını “gerçek olandan hayâlî olana geçiş” sürecini kullanarak -olmasını istediği şekilde yorumlamış; mesajları değişime uğratmıştır. Bütün değişimlerden uzak olan Şans bu noktada, bizzat kendisi değişime sebep olmuştur.

Değişen ya da değiştirilerek algılanan mesajlar, birkaç günlük de olsa Şans’ı gündeme getirmiştir. Şans, başkanın isteği üzerine ulusal TV tarafından ekonomik sorunların tartışıldığı programa davet edilmiş; kendisine yöneltilen bütün sorulan bahçıvanlığına ilişkin tecrübeleri çerçevesinde cevaplandırmış, hiçbir soruyu bir karar süzgecinden geçirerek algılayamamıştır. Bütün sorulara karşı de facto bir eğilim göstererek, soruya ne katılmış, ne reddetmiş, cevaplarında tek bilgi ve tecrübe alanı olarak bahçeyi kullanmıştır. Televizyondan edindiği bilgilerin hiçbirini kullanamamıştır. Program ertesi izleyicilerin şaşkınlığına rağmen, kamuoyunu yönlendirenler, onun adına bir basın toplantısı yapmak için sıraya girmişlerdir. Bazı gazeteciler, Stem, French L’Espress tarafından basın toplantısına çağrılan Bay Şans, okuma yazma bilmediğinden bu tekliflerin hiçbirini kabul edemez/etmez. Bu duruma akıl sır erdiremeyenler tarafından analitik ve estetik eleştiri süreçleri işlemeye başlar.

Analitik yaklaşımda bulunan ABD başkanı Şans’ın özgeçmişi hakkında bilgi toplanmasını ister. Estetik yaklaşımı kullanan Sovyet Büyükelçiliği ise, Şans’ın ifadelerinin teşbih yüklü kullanımından hareketle, bu tarz bir kullanımın ancak Rus edebiyatında olabileceğini, bir Amerikalı’nın böyle bir konuşma yapmayacağını düşünür. Bay Şans’m bir ajan olabileceği yolunda artan şüpheler, onun ulusal haber alma teşkilatınca araştırılmasına sebep olur. Hakkında bir tek yazılı belge bulunmayan Şans’tan geriye kalan sadece düzgün bir konuşma, çözümlenemeyen üsluptur. Şans’ın cehaletini anlayamayan kitle kültürünün diğer insanları da bir bütün olarak bu cehaleti paylaşmakta, artık onlarda kitle kültürü dünyasını Bay Şans ile beraber yaşamaktadırlar. Bilenle bilmeyeni ayırtedememenin ironisini yaşamaktadır; kitle kültürünün insanları…

Değerlendirme: Filme Analitik ve Estetik Bakış

“Being There” romanının tıpatıp bir uyarlaması olan “Merhaba Dünya” filmi televizyonun insan ve kültür üzerine olumsuz etkilerini, TV ile gelen bu kültürün insanları nasıl yalnızlaştırdığını, onları nasıl cahil bıraktığını alaycı bir biçimde Amerikan toplumunun gerçekliği içinde gösteriyor. Aslında bu gerçeklik, mekân kullanımının zayıfladığından dolayı çoğu zaman bir yanılsamaya dönüşüyor, ama yine de verilmek istenen mesaj seyirciye ulaşıyor.

Film hakkında yapılacak değerlendirmede iki farklı bakış açısı kullanılabilir: Bunlardan biri analitik bir diğeri ise, estetik bakış açılarıdır. Aslında bu iki bakış açısı filmin içinde yer almaktadır. ABD Başkanı ne olduğu bilinmeyen Şans hakkında acil bilgilerin toplanmasını ister. Tek tek toplanması düşünülen veriler daha sonra biraraya gelecek ve Bay Şans bunlara göre tanımlanacaktır. Bu tarz bir yaklaşım aynı zamanda, analitik yaklaşımlarda yer alan parçalardan bütüne gitme anlayışını da beraberinde getirir. Sovyet Büyükelçiliği ise, Şans’ın konuşma üslubunu tartarak, konuşmasını anlamlandırarak, onun hangi milliyete mensup olabileceğine karar vermek ister. Bu yaklaşımda ise Şans, tek başına değil, büyük bir grubun üyesi olmasına göre tanımlanacaktır; yani Şans ait olduğu ulus denen büyük grubun özelliklerine göre algılanacaktır. Algılama ve duyumsama ile yapılacak böylesi bir tanımlamada bütünün önce kendisi sonra parçası gelecektir. Bu da estetik bakışı beraberinde getirecektir.

Romanın yazıldığı ve filmin çevrildiği yıllar olarak, yeniden yapılanma öncesi Sovyetler ve ABD dünyayı ikiye ayıran iki büyük güçtür. Bu iki ayrı güç, aynı zamanda iki büyük farklı ideoloji ve iki farklı yöntemdir; ya da daha da genel olarak Doğu ve Batı arasındaki anlayış farklıdır. Batı toplumu olarak ABD, çözümlemelerinde analitik davranırken, Doğu toplumu olarak Sovyetler estetik anlayışı kullanmaktadır.

“Merhaba Dünya” filminin içinde bu ayrım olmakla birlikte, film analitik değerlendirmede, zaman-mekan özellikleri, mesaj biçimleri, (varsa) sosyal sınıf özellikleri, ideoloji, cinsiyete ilişkin özellikleriyle belirlenir. Estetik bakış açısında ise, film ya da anlatı bir bütün olarak ele alınır. Konu bütünlüğü üzerinde durularak verilen mesajlar anlamlandırılmaya çalışılır. Üslup, tema ve algılananın ne olduğu üzerinde durulur.

Analitik Bakış: Zaman ve Mekan

Bay Şans, iyi giyimli, güzel konuşan, bütün hayatı ev ve bahçe arasında geçmiş, kendi dünyasıyla barışık bir tiptir. Boş zamana ilişkin görüşleri altüst edecek şekilde, boş zamandan arta kalan zamanı da TV başında tüketen bir tip olarak Bay Şans, hiçbir konuda tecessüs sahibi değildir. Televizyondan edindiği herşey tavır, alışkanlık ve nesneyi tanımaya ilişkindir. O hayatın basit zevkleri (çeşit çeşit kıyafetlere sahip olma, özenle hazırlanmış sofrada yemek yeme, rengarenk çiçek yetiştirme… gibi) ile “biz her şeyi biliriz”diyen medya (TV) arasında kalmış gibidir.

Estetik Bakış: Suda Yürüyen İnsan

Bir yanda hükümet yetkilileri, bir yanda da kitle kültürünün mesaj yayıcıları; gazeteciler… Bu ikili bileşen gün gelir, vasıfsız, cahil bir adamı, sıradan yaşamından çıkarıp kamuoyuna sunar, onu adeta bir MESİH gibi gösterir.Ama medet umulan bu insan, ilişkilerinde ancak fiziksel mesafeyi kullanabilmektedir. Filmin bir yerinde Mr. Rand’ın “aslında birbirimizden ne kadar uzağız” demesine karşılık, Bay Şans “hayır yakınız, bakın! sandalyelerimiz birbirine değiyor”diye karşılık verir. Sosyal mesafe fikrinden yoksun oluşunun sebebi ise, sosyal ilişkilerindeki zayıflık, yalnızlık ve cahilliktir. Yüzyüze iletişimi TV ile edinilmiş kalıp biçimlere bağlamak isteyen bu insan, ancak birkaç gün gerçek hayatta varlığını gösterebiliyor.

Birkaç günlük de olsa, bu sıradan insanı gündeme getiren TV onu kendi içine almış, varlığını soruşturmaya sebep olmuş, sonra da onu yeniden hayatın gerçekliği içine bırakmıştır.

Çin kültüründe yer alan “kırk yıl çalıştım; su üstünde yürümeyi öğrendim”,sözünün görsel olarak verilmesiyle, bu yalnız insan, Bay Şans, kitle kültürü toplumunun dışına çıkarak. Doğu felsefesine özgü bir estetik içerisinde seyirciye veda eder.

KAYNAKLAR:
Hermann Hesse, Bozkırkurdu, Çev. İris Kantemir, Afa Yayınları, İstanbul, 1993, s. 23.

◦Irving Hovve “Notes on mass Culture” Mass Culture The Popular Arts in America, Ed. Bernard Rosenberg and David Manning VVhite, The Free Press, Nevvyork, 1966, s. 496. ◦Louis Dollot, Kitle Kültürü ve Bireysel Kültür, Çev. Özlem Nudralı, Cep Üniversitesi, İletişim Yayınları, 1991, s. 78-79.
◦Jean Baudrillard, Sessiz Yığınların Gölgesinde Ya da Toplumsalın Sonu, çev. Oğuz Adanır, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1991, s. 30.
◦Jerzy Kosinski, Being There, 12. ed. Newyork 1980.
◦Jean-Noel kapferer, Dünyanın En Eski Medyası Dedikodu&Söylenti, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, s. 168.
◦Analitik ve Estetik ayrımı için bkz. Deniş Huisman, Estetik, çev. Cem Muhtaroğlu, Cep Üniversitesi, İletişim Yayınları, İstanbul 1992, sh. 33-41 Analitik bakışta Anglo-Sakson geleneğine uygun olarak, bir bütün olarak film zaman mekân boyutlarından yanında, parçaları ile incelenir. Estetik bakışta ise, bir sanat ürünü olarak film hakkında çeşitli felsefî görüşler ileri sürülür. Duyarlılık ve algılanabildikle insan psikolojisi, toplum ve kültür üzerine düşünceler sanatla beraber çözümlenir. “Kant, “Yargı Gücünün Eleştirilmesi” kitabının estetiğe giriş kısmında, beğenin bir duyumsal işlev olarak algılanmasını vurgular.
◦Yalnızlık fikrini, tüketim toplumunun, kitle kültürünün bir ürünü olarak ele alan Riesman “Lonely Crovvd” adlı eserinde, kişilerin daha önceki dönemler olduğu gibi, kendilerine yardım edecek ve rehberlik edecek diğer kişilerden yoksun olduğundan ve onların dıştan yönetildiğinden bahseder. İnsanın görevi sadece uyum sağlamaktır; bu insan kaçınılmaz ilişkiler içinde bulunduğu diğer kişiler ve medya araçları tarafından yönlendirilmektedir. Bkz. T. Parsons and W. VVhite; The Link Betvveen Character and Society”, Second ed. Culture and Social Character: The VVork of David Riesman (kitabında) Ed. Seymour Martin Lipset and Leo Lovventhal, The Free Press of Glencoe, INC, New York, 1962, s. 105. Ayrıca bkz. Ünsal Oskay; “David Riesman’ın Görüşleri”, Yıllık VII. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu, Ankara, 1984, s. 53.
◦Televizyon ve öğrenme konusu için bkz. Nabi Avcı, Kitle Kültürü Enformatik Cehalet, 3. baskı, Rehber Yayınları, 1990, s. 114.

 

Jerzy Kosisnski'nin Yaşam Öyküsü

http://www.yasamoykusu.com/

Jerzy Kosiński (18 Haziran 1933 – 3 Mayıs 1991) Musevi ve Polonya asıllı, Amerikalı yazar Polonya'nın ikinci büyük şehri Łódź'da doğdu. II. Dünya Savaşı sırasındaki bir çocukken, Doğu Polonya'da Katolik bir Polonyalı ailenin yanına sahte bir kimlikle sığındı. Bir Katolik rahibi sahte bir vaftiz sertifikası çıkarmıştı, savaş sırasında Polonya Katolik Kilisesi'nin yaptığı olağan bir uygulamaydı. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Kosiński ailesine kavuştu ve tarihle siyaset dalında 1957'de Amerika Birleşik Devletleri'ne göç etmeden önce Polonya'da derece kazandı. 1962'de Amerikalı çelik imparatoriçesi Mary Hayward Weir ile evlendi.

Hakkında

1955-1957 yılları arasında Varşova Bilimler Akademisi'nde asistan olarak görev yapan Kosinski, Ford bursuyla ABD'ye gitti. Psikoloji doktorasını yaptıktan sonra, Wesleyan ve Princeton üniversitelerinde ve Yale Üniversitesi'nde öğretim üyeliklerinde bulundu. İlk yazılarını 1960 yılında Joseph Novak takma adıyla yayımladı. Kosiński'nin en bilinen romanları arasında 1965 tarihli Boyalı Kuş ve 1971 tarihli Orada Olmak sayılabilir.

Baş rolde Peter Sellers'ın ve filmin yönetmeni Hal Ashby 1979 yılında Orada Olmak romanından bir film çevirdi. Senaryosu Kosiński tarafından yazılmış ve 1980 yılında British Academy of Film and Television Arts (İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi) tarafından en iyi senaryo ödülüne layık görülüp, Amerika Yazarlar Derneği tarafından en iyi Another Medium'dan uyarlanmış komedi ödülünü de aldı. Kosiński 3 Mayıs 1991 günü intihar etti. İntihar öncesi yazdığı ayrılma notunda "Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin." (Newsweek, 13 Mayıs 1991)
  Bir Yerde 2

O çavdar tarlasında o çocuklar hiç oynamadı

Markar Eseyan
http://arsiv.taraf.com.tr/

Jerzy Kosinski- Bir Yerde (Being there) Mr. Chauncey Gardiner, materyalist, çıkarcı ve pragmatist Amerikan dünyasının ortasına bir peygamber gibi düşer, çocukluk çağını açar, yani masumiyeti hatırlatır, tüketmekten yorgun düşmüş Amerikan burjuvazisi ve üst sınıfına hayat öpücüğü verir.

Geçirdiği hastalık nedeniyle aklı az gelişmiş, sadece yaşamın temel edimlerini yerine getiren, az ve kısa cümlelerle konuşan Mr. Gardiner, koruyucusu öldükten sonra ilk defa sokaklara çıkar ve rastlantı eseri bir sürü önemli politikacı, zengin kudretli insanın hayatını etkiler. Evde kaldığı uzun yıllar boyunca onu eğiten şey odasındaki biricik televizyonu olmuştur. Kendisine sorulan soruları, televizyonda izlediği reklamlardaki sloganlar, dizi replikleri ve haberlerde kullanılan klişelerle cevaplamaktadır. Sistemin ürettiği diskuru, içindeki kötücül amacı boşaltarak çünkü kötücül olacak akla sahip değildir onu üretenlere yeniden yönelttiğinde, aslında onlara hayat öpücüğü vermektedir.

Kosinski, insan uygarlığının çöküşünü ve çaresizliğini bu harika buluşla kısa bir metinde anlatıverir. Onların Gardiner’da bulmaya çalıştığı kısa bir avuntudur, kökten bir yüzleşme değil. Aslında Elias Canetti de Körleşme’de soylu sinolog Kien ve aşağılık halk tabakasından Therese’nin, Fischerle’nin saf yönlerinde aynı şeyi göstermek için yapar bunu. Günter Grass’ın Teneke Trampet’inde Oscar Matzerah’ın, hiç büyümeyen bir çocuk olmayı seçmesi bir rastlantı mıdır? Büyümeyi reddeden bir çocuk, bedenen küçük kalan bir çocuk... Başına neler gelebilir diye düşünmüş olmalı Grass. Bir gün yüksek bir binanın çatısına çıkıp, tüm şehrin camlarını kıracak tiz bir sesle haykırır mı dersiniz? Şöyle bir tarih boyu yaptığımız tüm kötülükleri kusarcasına. Ve sonra ciddi bir tröste mi dönüşür bacak kadar boyuyla? Kaçamaz mı büyüklük hâllerinden boyu küçük kalsa da

Kaçamaz. Ve bence bu müjdeli bir haberdir.
Çünkü bir, her insanın hikâyesi biriciktir. İki, tercihler biricikliğe koşut sonsuzdur. Üç, masumiyet diye en başta cebimize konan bir oluş yoktur. Öyle bir masumiyet yoktur. Aslında biz sahip olmadığımız bir şeyi yitirme duygusu içindeyiz. Ve bile bile bu oyunu oynuyoruz. Hiç sahip olmadığımız şeye öykünerek...

“Biz büyümüşüz de kirlenmiş dünya”, “Renkler hızla kirleniyormuş birinciliği beyaza vermişler...” Bu sözler bizi avutuyor. Çünkü bizi güvenli bir yere koyuyor. Hiç payımız yok olanlardan. Böylelikle büyümemeyi seçebiliriz. Sonsuza kadar akademinin güvenli duvarları arasında kariyer yapıyor görünürken aslında ölmeyi bekliyor olabiliriz mesela. Kendimizi çocuklarımıza onları boğacak kadar adayabiliriz. İşimize kapanabilir veya “Yoruldum ayaklarımdan, tırnaklarımdan işte” diyerek bir Ege kasabasına soylu bir kaçış hep aklımızdadır. Ama evet, masum değiliz hiçbirimiz. Ne yaparsan yap, kirlenmediğini iddia etme. İnsan olmak için kirlenmiş olman gerekir. Kana bulanmış hâlde çıkıyorsun rahimden, unutma. Kötü olacaksan da adam gibi bir kötü ol, en iyisinden, dürüstçe ve sarih, mıymıntılık yapma.

“Ne sıcaksın ne de soğuk, ılıksın! Ben de seni ağzımdan kusacağım!”

Eğer bir masumiyet varsa, belki inşa edilir olandır o. Belki mümkündür o. Ben buna inanmaya daha eğilimliyim. Yatılıda, askerde birileri tatsız bir görev için gönüllü aradığında, ortaya ilk atılan olurdum hep. Bunda da incelenecek bir sahtekârlık vardır tabii. Ama düşüncem şu oldu hep. “Tamam, şu hâlimi biliyorum ve artık sıkıldım. Belki bir macera yaşarım bu tatsız işi üstlenirken.” Gayet mantıklı. Bir gün bir arkadaşım biz bir hayır işi organize etmeye çalışırken, Afrika’daki açlar için bir şey yapmayanların, bu şekilde kendilerini kandırdığını söylemişti. Tabii ona, sahile vuran denizyıldızlarını denize geri atan adamı veya “Ben sana vali olamazsın demedim, adam olamazsın dedim” anekdotunu anlatmadım, sustum ve işime devam ettim.
 

Being There - Bir Yerde 3Kosinski, Dostoyevski karakteri gibiydi"
Glowacki ile söyleşi:
http://www.sabitfikir.com

Glowacki ile söyleşi: "Kosinski, bir Dostoyevski karakteri gibiydi" Gökçe GÜNDÜÇ
1933 yılında Polonya'da doğan Jerzy Kosinski, 1957'de ABD'ye göç etti. 1962'de ABD'li çelik imparatoriçesi Mary Hayward Weir ile evlenerek, "Amerikan rüyası" denince akla gelen ilk isimlerden biri oldu. 1965'te yayınlanan ve 30'dan fazla dile çevrilen Boyalı Kuş adlı romanı, Kosinski'yi o dönemin öne çıkan edebiyatçılarından biri haline getirdi. Fakat bir süre sonra, diğer birçok söylentiyle birlikte, kitabı aslında Kosinski'nin yazmadığı, üstelik kitabın otobiyografik öğeler taşıdığı konusunda da yalan söylediği iddiaları ortaya atıldı. Bir başka söylentiye göre, 1971'de yayınlanan, 1979 yılında da sinemeya uyarlanan Bir Yerde adlı romanın konusu da Polonya'da yayınlanan The Career of Nicodemus Dyzma (Nicodemus Dyzma'nın Kariyeri) adlı kitaptan çalınmıştı.

Bu iddialara temel olan yazı 1982 yılında haftalık olarak yayınlanan Village Voice adlı gazete tarafından ortaya atıldı. Village Voice, Kosinski'nin kitaplarının bazı bölümlerini asistanlarına yazdırdığını öne sürüyordu. Bir süre sonra New York Times'ta yayınlanan makalesinde John Corry ise Village Voice'nin tartışmalı iddialarını Kosinski aleyhinde yaklaşık 20 yıldır yürütülen kampanyanın bir devamı olarak düşünmek gerektiğini söyledi. Corry'e göre bu söylentileri yayan Polonya'daki Komünist Parti'nin ajanlarıydı, partinin Kosinski ile uğraşmasının sebebiyse yazarın Polonya karşıtı yazılarıydı. Ne Village Voice'in, ne de John Corry'nin iddiaları, Kosinski hakkındaki tartışmaları nihayete erdiremedi.

Tıpkı Kosinski gibi, Polonya'dan ABD'ye göç eden yazar Janusz Glowacki'ye göre, Kosinski'yi olağanüstü bir roman kahramanı haline getiren de hayatındaki bu belirsizlikler işte. Glowacki, kendisini de bir karakter olarak dahil ettiği Good Night Jerzi'de bu iddiaların yanı sıra Kosinski'nin sado-mazo eğilimlerinden, New York'un yeraltı dünyasının kralı, entelektüel camiasının ise öne çıkan isimlerinden biri oluşundan, etrafından hiç eksik olmayan kadınlardan, ne türden bir kıskançlığın hedefi haline geldiğinden bahsediyor. Kitabın yakında sinemaya uyarlanması da gündemde. Glowacki, Polonya-ABD ortak yapımı olarak, İngilizce dilinde, Polonyalı bir yönetmen tarafından çekilecek filmin başrolü için Sean Penn gibi büyük bir yıldızın peşine düştüklerini anlatıyor.

Jerzi Kosinski
Kosinski, New York Times'a, "Hayatımın özü, ruhsal yaşamım, saldırı altında. İnsan, suçluluk duygusunun içinde nasıl yükseldiğini görerek büyüleniyor. İçsel gerçekliğin erozyona uğruyor ve ardından panik duygusu geliyor. Artık yataktan suçluluk duyarak kalkıyorum. CIA için çalışmadığımı nasıl kanıtlayabilirim? O kitabı gerçekten yazdığımı nasıl ispatlayabilirim?" demişti. 1991 yılında intihar ettiğinde ise geride şu not kaldı: "Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin."
Glowacki ile Kosinski'yi konuştuk:

Kosinski yalancı mıydı?
Bunu söylemek güç. O aynı anda iki, hatta üç hayat birden yaşıyor gibiydi. Hem saygı duyulan bir entelektüeldi, diğer yandan sado- mazo kulüplerinin ve gece kulüplerinin kralıydı. Öte yandan karanlığı tasvir eden, karanlığı ABD'lileri şok eden bir üslupla ortaya koyan bir yazardı. Kosinksi yalancı mıydı? Bana sorarsanız, hepimiz bir miktar yalancıyız. Kesin olan şu ki, o bir dahiydi.

O kendisi için soykırım zamanında geçmiş bir çocukluk icat etti. O dönemi ailesiyle birlikte saklanarak geçirmişti oysa, çiftçiler onları polisten saklamıştı. Fakat bu çocukluğu yeniden yaratırsa kendisini kahramanlaştırabileceğini düşündü. Yarattığı bu yeni çocukluğu Boyalı Kuş'ta yazdı. Nobel Ödüllü edebiyatçı Eliezer Wiesel, soykırıma yakınen şahit olmuş, toplama kamplarında bulunmuş bir yazardı. Boyalı Kuş hakkında New York Times için bir eleştiri yazısı kaleme aldı; bu kitap hakkında yayınlanan en önemli yazı olacaktı. Kosinski'nin kariyeri büyük oranda bu eleştiriye bağlıydı. Wiesel kitabı okudu ve ortalama, hatta soğuk ve mesafeli bir yazı kaleme aldı. Kosinski henüz yayınlanmadan önce bu yazıdan haberdar oldu. Ve yazarı kitabın otobiyografik olduğuna, polisin ona işkence uyguladığına ikna etti. Wiesel de yazdığı ilk eleştiri yazısını çöpe atıp, yeni bir tane kaleme aldı. Bu çok pozitif bir eleştiriydi ve Kosinski'yi soykırım mağduru olarak gösteriyordu. Başarılı kariyeri işte bu yazıyla, böylece başlamış oldu. Sonraki yıllarda da hayat hikayesindeki pek çok noktayı tıpkı çocukluğu gibi farklı yansıttı.

Sirkin kurallarına göre oynamak - Janusz Glowacki
Good Night Jerzi'de Kosinski'nin Bir Yerde adlı romanının Polonya'da yayınlanan The Career of Nicodemus Dyzma adlı kitaptan çalındığı iddiasını hatırlatmışsınız. Bu bağlamda sadece hayat hikayesinin değil, kitaplarının dürüstlüğü de şüpheli diyebilir miyiz?

Polonya'da yayınlanmış bir kitaba benziyor, evet. Aslına bakarsanız, bu konuda bir fikirliği yok. Bazıları Polonya'daki bu kitaba çok yakın durduğunu, Kosinski'nin sadece karakterlerde ufak değişiklikler yaptığını iddia ediyorlar. Kitap çok basit bir hayat süren bir adamın, bazı rastlantılar sonucu ülkenin ileri gelenleriyle tanışmasını konu alır. Adam öyle ünlenir ki onun ABD Başkanı olmasını isteyenler bile çıkar. Polonya'da yayınlanan roman da buna çok benzerdir. Fakat yine de kesin bir yargıya varılmış değil.

Açıkçası yalana çok fazla başvururduğu için Kosinski'ye saldırmak çok kolaydı. Mesela komünist Polonya'yı terk etmek istiyordu ama iddiaya göre, ona pasaport vermeyi reddettiler. Ülkeyi terk etmeyi oldukça etkili bir profesörün ağzından sivil polislere hitaben yazılmış sahte mektuplar hazırlayarak başardı. Cebinde bu mektupların yanı sıra bir de siyanür vardı. Eğer yalanını yakalasalardı, siyanürü içerek intihar etmeyi kafasına koymuştu. Anlattığı hikaye buydu ama gazeteciler şüphelenip geçmişini araştırmaya başladıklarında Polonya'dan normal yollarla çıktığını öne sürenler oldu.

Aslına bakarsanız, Kosinski ABD'ye geldiğinde hayatın burada bir tür sirke benzediğini kavramış ve bunun bir parçası olmaya, oynamaya karar vermişti. İnsanları büyülemeye çalışıyordu. ABD de onun gibi birine daha önce hiç rastlamamıştı. Doğudan gelen, onun gibi bir entelektüeli benimsemeye hazırdı. Amerikan Rüyası tam da buydu işte. Polonya'nın küçük bir şehrinden çıkmış, bir anda zirveye ulaşmıştı.

Kitabın yayınlandığı yıllarda Boyalı Kuş'u yazacak kadar İngilizce bilmediğine dair iddialar var. Bunlar hakkında ne dersiniz?

Evet. Ama tüm bu iddialar o inanılamayacak kadar büyük bir başarı yakaladıktan sonra ortaya döküldü. Bazı gazeteciler dediklerini doğrulama ihtiyacı hissettiler ve bulduklarını yazmaya başladılar. Bu sırada Boyalı Kuş yayınlanmadan üç ay kadar önce Kosinski'nin ilan vererek, Lehçeden İngilizceye çeviri yapacak birini aradığı ortaya çıktı. Bildiğiniz gibi Boyalı Kuş, İngilizce olarak yayınlanmıştı. Buna ilişkin haber yayınlandıktan sonra bir adam çıkıp, “Çeviriyi yapan bendim,” dedi. Neticede Kosinski hakkında pek çok soru işareti, pek çok tartışma konusu bulunuyor. Öte yandan ne dersek diyelim, Boyalı Kuş çok, çok önemli bir romandır ve milyonlarca insan soykırımı bu kitaptan okumuştur.

Bir Dostoyevski karakteri gibiydi
İddialardan bir bölümünün insanların onun başarılarını kıskanmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz öyleyse...

Olabilir elbette. Ben de onu kıskanıyordum. Onunla tanışma fırsatını yakaladığımda, o çoktan zirvedeydi. Beni evine davet etti. Evine girdiğimde birikmiş telesekreter mesajlarını dinlemeye koyuldu. Onun her zaman bir maske taktığı, bir çeşit performans sergilediği düşünülürse, telesekreter mesajlarını dinleterek beni de etkilemeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bir mesajda “Bay Kosinski sizi Yale Üniversitesi adına arıyorum, okulumuzu ziyaret etmenizden onur duyarız,” diyordu mesela, bunu “Jerzi, seni Allahın cezası, benimle kafa bulmayı bırak,” mesajı izliyordu. Bu mesajı da yine saygın bir kurumdan gelen davet takip ediyordu. Telesekreter mesajları bile aslında hayatının bir özeti gibiydi. Etrafı her zaman güzel kadınlarla çevriliydi; bu kadınların büyük bölümü ona âşıktı. İki defa PEN'in ABD şubesinin başkanlığını yürüttü. Görevinde oldukça başarılıydı, farklı ülkelerde baskı altında yaşayan, sansüre maruz kalan, hapse atılan yazarları savunuyordu. Elbette tüm bunlar insanları kıskandırıyordu.

Fakat diğer yandan da sanki peşinde bir vampir varmış gibi yaşıyor, durmadan arkasını kolluyordu. Çünkü korkuyordu. Aslına bakarsanız, o Dostoyevski'nin karakterlerinden biri gibiydi. Tüm bunlar Jerzi Kosinski'yi harika bir roman kahramanı haline getiriyor.

Komünist Polonya karşıtlığı Kosinski'nin hayatını nasıl etkiledi? Hakkındaki iddiaların Komünist Parti ajanları tarafından ortaya atıldığı öne sürülmüştü.

Polonya'yı anti semitist bir ülke olmakla itham ediyordu. Boyalı Kuş, Polonya'da yasaklıydı, çok uzun yıllar basılmadı. Kitap yayınlanmamıştı fakat onun ne kadar yalancı olduğuna dair makaleler basılıyor, Polonya düşmanlığıyla suçlanıyordu. Herkes bu makalelerle aynı fikirdeydi ama kitabı kimse okumamıştı. Fakat artık Polonya'da bir yıldız gibi kabul görüyor. Komünistler ise hâlâ onu sert bir dille eleştiriyorlar. Şimdi kimse Komünist Parti'nin yayın organına güvenmiyor. Örneğin benim kitabım basıldığında ya da bir tiyatro eserim Polonya'da ilk kez sahnelendiğinde bu gazeteyi beğenmediklerini umarak açarım. Eğer onlar beğenmişse kimse oyununuzu izlemeye gelmez. Gazeteyi açar ve “Çok şükür beğenmemişler,” derim.

"İddialar, kitaplarının değerini değiştirmez"
Kosinski'nin hayatını yazmaya nasıl karar verdiniz? Siz de onun gibi Polonya'dan ABD'ye göç ettiniz. Hayat öykülerinizde paralellikler var. Kendinizi bu yüzden mi ona yakın hissettiniz?

O bir romana konu etmek için mükemmel biri. Öte yandan, yakın arkadaşı değildim belki ama onu yakından tanıyordum. New York'ta onunla tanışmıştım. Bana rehberlik etmiş, New York'un yeraltında neler olup bittiğini göstermişti. Ondan etkilenmiş, onu kıskanmıştım. Tüm bunları nasıl başardığına şaşırmıştım. The Village Voice ise kitaplarını başkalarına yazdırdığını söylüyordu. Bu iddialardan sonra editörlerinden bazıları ortaya çıkıp, Village Voice'de yazanların doğru olduğunu söylediler. Kosinski'nin hikayesi söz konusu olduğunda yalanı gerçekten ayırmak pek kolay değil. Yine de doğruluğu su götürmeyen bazı noktalar elbette var. Ama sonuçta, kimin umrunda ki? Yazarı hakkındaki şaibeler, kitapların değerinden bir şey götürmüyor.


   Jerzy Kosinski: Dahi bir romancı mı, şöhret avcısı bir sahtekâr mı?
Hasan Saraç

http://www.edebiyathaber.net

“İnsanoğlunun maruz kaldığı sıradan şiddetle, vahşet arasındaki farkın ölçülebilir olduğuna inanmıyorum. Bu, kişilerin olan biteni nasıl algıladığıyla ilgilidir. Doğu Avrupalıların zihinlerinde II. Dünya Savaşı ve sonrasında oluşan travmaları düşündükçe, kendimi bir kurban değil, o deneyimin bir parçası olarak görüyorum. Ben milyonlarca insandan biriydim yalnızca, ne eksik, ne fazla…”

1933 yılının 14 Haziran’ında, Polonya’nın Lodz kentinde yaşayan bir Yahudi ailesinin bir oğlu olur. Adı Josef Lewinkopf’tur. Josef henüz küçük bir çocukken Nazi imparatorluğunun ayak seslerini duyan baba Moses, ailenin soyadını Kosinski’ye çevirir ve daha doğuya taşınırlar. Artık aile Hıristiyan olmuştur. Josef Lewinkopf ise Jerzy Kosinski adıyla bir kilisede vaftiz edilir. Alman işgali boyunca aile Katolik kimliğiyle saklanır. Savaşın sonra ermesiyle baba Kosinski komünist saflarına katılacaktır.

Jerzy Kosinski, Lodz Üniversitesi’nden tarih ve sosyoloji dallarında yüksek lisans derecesi alır ve bir süre Polonya Bilimler Akademisi’nde doçent olarak çalışır. Lodz Üniversitesi’nde okurken daha sonra Amerika’da yakın dostluk kuracağı ünlü film yönetmeni Roman Polanski ile tanışır. Babasının aksine komünizmden nefret eden genç Kosinski, hazırladığı sahte belgelerle 1957 yılında ABD’ye iltica eder. Artık yaşamını Yeni Dünya’da sürdürecektir. Amerika’ya yirmi dört yaşında ayak basan Kosinski, önüne gelen her işte çalışıp bir yandan da eğitimine devam eder. Columbia Üniversitesi’ni bitirdikten sonra kendini tümüyle yazmaya adaya Kosinski, bir yandan da Yale ve Princeton gibi seçkin üniversitelerde “creative writing” (yaratıcı yazarlık) dersleri vermektedir.

O yıllarda Joseph Novak takma adıyla The Future Is Ours, Comrade ve No Third Party adlı antikomünist kitapları yayınlanır. Yirmi dokuz yaşında geldiğinde bir çelik imparatorluğunun mirasçısı alkolik Mary Hayward Weir ile evlenir. Artık özel uçağı, yatları olan bir yazar olarak New York’taki evlerinde devrin zenginlerine, entelektüellerine partiler düzenlemekte, hayalinde kurguladığı çocukluk anılarını anlatmaktadır.

Kosinski ikinci evliliğini 1962 yılında, Almanya’nın Bavyera eyaleti aristokrasisinden gelen Katherine von Fraunhofer ile yapar. Hayatının son yıllarında, yazdığı romanlar hakkında çeşitli söylentiler çıkan, kalp yetmezliği ve ruhsal çöküntü içinde sıkışan Kosinski, banyo küvetinde başına geçirdiği bir naylon torbayla intihar ettiğinde elli sekiz yaşındaydı.

Ölmeden önce bir kâğıda “Her zamankinden daha uzun bir süre uyuyacağım. Buna sonsuzluk deyin” diye yazmıştı.

“Yazdığım şeyler, yazar ve okur arasında yeni bir ilişkiyi kabul etmeye hazır olanlar içindir”

Kosinski’nin The Painted Bird – Boyalı Kuş adlı romanı 1967 yılında yayınlanmıştır. Romanın kahramanı altı yaşında bir Yahudi çocuktur. Ailesi onu Polonya’yı işgal eden Nazilerden kurtarabilmek için uzak bir köye yollar. Çocuk, evine sığındığı yaşlı kadın öldükten sonra artık kendi başının çaresine bakmak zorunda kalacak, bu arada çevresi tarafından sürekli reddedilip, dışlanacaktır. Boyalı Kuş savaşın vahşetini bu küçük çocuğun gözünden anlatmaktadır. Kosinski tüm yaşamı boyunca bu kitabın otobiyografik özellikler taşıdığını iddia etse de, biyografisini kaleme alan James Park Sloan, yazarın aslında II. Dünya Savaşı’nı ailesi ile birlikte, Yahudi olduğu gerçeğini çevresinden saklayıp sürekli korku içinde ama korunaklı bir ortamda geçirdiğini vurgular.

Kosinski’nin bir başka ünlü eseri de Cockpit – Boşluk adıyla 1975 yılında yayınlanmıştır. Yazar başından geçen bir başka macerayı bu kez de bu romanda yarattığı roman kahramanının öyküsü haline getirecektir. Gerçekten de Kosinski, yakın arkadaşı Roman Polanski’nin karısı olan film yıldızı Sharon Tate ve misafirlerinin Charles Mason’un ‘Helter Skelter” çetesi tarafından katledildiği gece havaalanında kaybolan bir bagaj yüzünden davete geç kalmış olmasaydı, pek çok ünlü eseri yayınlanamadan 1969 yılında ölmüş olacaktı. Belki de Kosinski orada olsa savaşçı, yırtıcı kişiliğiyle çetenin kurbanı olmayı reddedip mücadele edecek ve olaylar da başka bir şekilde sonlanacaktı. Kim bilebilir?

Kosinski’nin 1971 yılında yayınlanan Being There – Bir Yerde adlı eseri ise Amerikan medya kültürünün yüzeyselliğiyle dalga geçen satirik bir romandır. Tüm hayatını kapalı bir ortamda geçiren eğitimsiz bir bahçıvan, hizmetinde çalıştığı varlıklı münzevi ev sahibi öldüğünde hiç tanımadığı dış dünyayla yüz yüze gelir. Rastlantılar ve saf fakat kendine güvenli, gizemli tavırlarıyla bir anda meşhur olur. Being There daha sonra Peter Sellers ve Shirley Maclaine’nin başrollerini oynadığı “The Gardener” adıyla beyaz perdeye uyarlanmıştır.

Kosinski, inişli çıkışlı maceralı bir hayatı görünüşte umursamaz bir cüretkârlıkla yaşamış bir yazar. Oysa geçirdiği travmaların ruhunda açtığı derin izler kaçınılmaz olarak bütün o sarsıcı romanlarının içerik ve üslubuna yansımıştır. O, hayata sıradan insanlar gibi bakmaz, bakamaz. Keskin tercihleri, farklı değer yargıları vardır. Bu yoğun enerji satırların arasından taşıp doğrudan okurun ruhuna ulaşır. En azından ben hep böyle hissettim onun kitaplarını okurken.
Steps – Adımlar The Devil Tree – Şeytan Ağacı (1973), Passion Play – İhtiras Oyunu (1979) adlı romanların da yazarı olan Kosinski’nin kitapları; i/The_New_York_Times_Best_Seller_list">The New York Times'ın çoksatanlar listesinde yer almış ve 30’dan fazla dile çevrilmişti.1991 yılında satışları 70 milyona ulaşan kitaplarını süsleyen fotoğraflarındaki o çılgın bakışlar aslında her şeyi anlatmıyor mu?

Valid CSS!