Hulki Aktunç
Bir Çağ Yangını

Hulki Aktunç


Anasayfaya

Eleştiri sayfasına

 05.11.2014

  Editörün Notu:  "İlk kitabı Gidenler Dönmeyenler ile TDK 1977 Öykü Ödülü’nü alan yazarın, öykülerinde içeriğin gerektirdiği yeni bir söylemle yazmaya özen gösterdiği, kolaycı ve düz anlamlı metinler yerine çağın karmaşık ve dağınık algı dünyasına uygun, parçalı, eksiltili, çok anlamlı, katmanlı öykü metinleri kaleme aldığı görülüyor. Az sayıda sözcükle yoğunluk ve derinliğin uç noktalarında gezinen yazar, öncü edebiyatın minimalist tarzına kendi yarattığı birçok öğeyi ekliyor. "Hülya Soyşekerci

  DİL VE ANLATIM KUYUMCUSU: HULKİ AKTUNÇ[*]

http://arsiv.sirince.net/

Tarih: 21.10.2011 Saat: 15:26
Konu: Yazar: Temel Demirer

“Hatırlanacak çok hüzünler bulacaksın,
Onların tohumunu havaya savurarak,
Uzun bir yolculuk yaratacaksın kendine,
Her şeyin, hiçbir şeyin yolculuğu…”[1]
(Ülkü Tamer)


“Dil Kuyumcusu” olarak anılırdı; 16 yıl emek harcayarak ‘Türkçenin Büyük Argo Sözlüğü’nü dilimize kazandıran şair, yazar ve ressamdı; 1977’de ‘Gidenler Dönmeyenler’ ile TDK Öykü Ödülü’ne; 1980’de ‘Bir Çağ Yangını’ ile Abdi İpekçi Roman Ödülü’ne; 1990’da ‘Bir Yer Göstericinin Hayatı’ ile Yunus Nadi Ödülü’ne; 1995’de ‘Istıraplar Ansiklopedisi’ ile Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne ve 2010’da da “Sönmemiş Dizeler”iyle hem Necatigil hem de Metin Altıok Şiir Ödülleri’ne layık görülmüştü…

Thomas Munzer’in, “İnsan olunuz, tanrı da tanrı olacaktır,” deyişindeki gibi bir insandı; F. Kafka’nın, “Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olamayacağını anlamak ne büyük bir mutluluktur,” uyarısını asla unutmadan yaşadı; sonra bir gün, 29 Haziran 2011’de bizi bırakıp gitti…

Refik Durbaş’ın, “62 yıla sığdırdığı yaşamı bir ‘merak’ anıtı olarak edebiyat sözlüklerinde... Hikâye, roman, şiir, resim ve inceleme-araştırmadan oluşan bir ‘merak’tı,” diye betimlediği Onun adı Hulki Aktunç’tu…

* * * * *

O, 1949’da İstanbul’da dünyaya geldi. Kadıköy Moda İlkokulu’nda başladığı öğrenimini 1960-63 arasında Selimiye Askeri Ortaokulu’nda sürdürdü, ardından Kuleli Askeri Lisesi’ni bitirdi. Lisede okurken ressam Turhan Vecdi Karal’dan, resim dersleri aldı ve ilk kişisel sergisini ‘Lacivert ile Bordo’ adıyla 1965’te açtı. Resme ilgisini son günlerine kadar sürdürdü.

Liseden sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi; bu dönemde yazı çalışmalarına ağırlık verdi. 1968’de ‘Yeni Ufuklar’ dergisinde yazdıkları, bu dönemin başlangıcı sayılabilir.

1969-1972 arasında ise ‘Meydan Larousse’ta redaktörlük yaptı. Bu kesit “sözlük” yazarlığının miladı oldu. Sonrasında da uzun yıllar sürecek reklam sektöründe çalışması başladı.

Resimden, şiirden ve edebiyattan kopmadan yaşadı…

Son kişisel resim sergisini ‘Yoldaşım 40 Yıl’ etkinlikleri kapsamında gerçekleştirdi.

* * * * *

“Sabahattin Ali’nin gerçekçiliği ile Sait Faik’in avangardizminin bir bileşimini oluşturmaya çalışan”[2] Hulki Aktunç yazarlık serüvenine ilişkin olarak şunları derdi: “Yirmi dilin konulduğu bir yerde (Kadıköy’de) büyüdüm ve dilin kendisi bana yazma isteği verdi…

Ben edebiyatta kendi kalbimin argosunu ortaya koymak istedim. O yüzden hikâye yazdım, şiir yazdım, roman yazdım, sözlük yazdım, denemeler yazdım.

Benim gördüğüm budur, çünkü edebiyat aslında kendisine yönelik bir argodur…”

“Ne yazarsam yazayım, ‘bitti’ demekte çok zorlanan bir yazarım ben. İnanamıyorum bir hikâyenin daha bittiğine. Hikâye benim yolumdur, evet, kişi niçin yürüdüğünü düşünür mü? Yolda attığı her bir adım, kişinin kişi olduğu için eylediği sayısız edimden biridir. Ben de hikâyeyi öyle yazıyorum. Hikâye vardır, olay onu yüklenir ve götürür. Hikâye vardır, onu da söz yüklenir ve sürdürür. Hiçbir yazar, ben ille birinci yolu ya da ikinci yolu seçeceğim, seçtim, başkasını yazmam, diyemez…”

Özgün bir üslup oluşturduğu edebiyata 1969 yılında yayımladığı bir öyküyle adım atan Aktunç, şiir, eleştiri, inceleme, roman disiplinlerinde de eserler üretti. Öykü, eleştiri ve incelemeleri ‘Soyut’, ‘Yeni Edebiyat’, ‘Yeni Dergi’, ‘Papirüs’ ve yönetimine de katıldığı ‘Türkiye Defteri’ dergilerinde yayımlandı.

Yazdıklarında tekniğe ve yapıya özel bir önem veren Aktunç, kendi kuşağını çevreleyen toplumsal sorunları konu edinirken simgelerle yüklü anlatımı, ayrıntıları ustaca kullanması ve biçim özellikleriyle farklılığını belirginleştirerek özgün bir üslup oluşturmayı başarmıştı. Duygusallığın ağır bastığı şiirlerinde özellikle sözcük seçimiyle dikkati çeken yazar, öykü ve romanlarında kişilerin farklı zaman kesitlerindeki yaşamlarını işleyen, olayları atlamalı kesitlerle, konuyu gizleyerek dolaylı biçimde veren bir üslubu yeğliyordu.

İlk romanı ‘Bir Çağ Yangını’, Füsun Akatlı’nın ifadesiyle “Bir özgürlük manifestosu” olarak karşılanmıştır. ‘Güz Her Şeyi Bilir’ adlı öykü kitabında ise alışılmış anlamda öyküden bir kopuşu gerçekleştirmişti. Bu özellikleri nedeniyle Aktunç, ‘Güz Her Şeyi Bilir’i “Kendi yazdığı hikâyelerle bir hesaplaşma kitabı” olarak değerlendiriyordu.

Yapıtlarında argoyu otantik bir şekilde kullanan Aktunç’un dil üzerine çalışmalarının bir ürünü de “Ben edebiyatta kendi kalbimin argosunu ortaya koymak istedim” sözleriyle tanımladığı ‘Büyük Argo Sözlüğü’ydü.

Hani Andreas Tietze’in, “Aktunç, bugün mevcut olan en büyük ve en iyi argo sözlüğünü ortaya koydu, açıklamalarındaki itina ve kaynaklardan verdiği misaller çok değerlidir,” dediği…

YAPITLARI

ŞİİR Sır Kâtibi (1989)… Islıkla Tarihçe (1989)… Adresim Aynalar (1991)… Şarkılar (1992)… İnsan Aşklarının Külüdür (1993)… Istıraplar Ansiklopedisi (1994)… Bir Şeyin Varoluşu (1999)… Firak (Toplu Şiirler)… Sönmemiş Dizeler (2009)… ÖYKÜ Gidenler Dönmeyenler (1976)… Kurtarılmış Haziran (1977)… Ten ve Gölge (1985)… Bir Yer Göstericinin Hayatı (1989)… Güz Her Şeyi Bilir (1998)… Toplu Öyküler I-II (2003)… ROMAN Bir Çağ Yangını (1981)… Son İki Eylül (1987)… DENEME Erotologya (2000)… Aforistika (2001)… Bir Kadıköy Oğlu (2009)…

* * * * *

Hulki Aktunç’un kuşları, kedileri, ağaçları, meyve çekirdeklerini güzelleyen yalın, hayatın anlamına dokunan yazıları kadar şiirleri de vardı…

Mesela Metin Altıok ile Behçet Aysan’ın anısına kaleme aldığı, “Bir kalem dikin toprağıma/ İki ucu da açılmış sipsivri/ Bir elime bir gece yapraklarına/ Bir kalem dikin toprağıma/ Tam da erken bahar vakti/ Azar da kök salar belki/ Elim gece yapraklarına/ Bir kalem dikin mezarıma/ Yan yana gelmemiş sözcükler var daha,” diye haykıran ‘Kalem Ve Toprak’ başlıklı dizeleri…

Veya 1974 yılında ‘Türkiye Defteri’ dergisinde Ali Devran mahlasıyla yayınladığı ‘Yarın Rüya Kitabı’ başlıklı dizelerindeki toplumculuk gibi:

“Sabah kalktım da/ sanki gece./ İki yanım zelzele/ ve sersefil./ Hışım. Soğuk. Veznecibaşı./ Ardımda kara/ önümde al bir gece./ Basıp işe yürüdüm. Şimdi anlatsam da/ anlatmasam da/ işe yürüdüm ve baktım ki/ ardında kara ve/ önünde al bir gece/ fabrikanın.

Geçen günkü oylamanın,/ geçen günkü grev oylamasının/ ardında kara/ önünde al bir gece.

Zurnalar üflenirken/ tezgâhlar susadurur/ davullar dövülürken/ geçerken günler/ sağa sola devrilerekten/ tuttum ben rüya gördüm. (...)

Titreşmiştir pazılarımda:/ Bacaların, akaryakıtın, sanayi kayışlarının/ ve dönerbantların marifetlerini de/ bilirim.

Ve eylerim hoş kasketin aklını. Ve en çok haziranları severim/ bu yüzden/ O yar ile.

Elim fırdöndülerden, nişan yüzüğünden önce/ küreğe alıştığından,/ dizlerim pantolondan önce/ balçığa alıştığından,/ göğsüm uzun zaman/ kurşun dumanıyla ıslandığından,/ ve sevgili kafam/ fötr şapkaya hiç alışmadığından. (...)

Aşkın ve hıncın,/ yufkayüreklilik ve gaddarlığın,/ ufak bir çizik ve kanderyasının,/ iç soğukluğu ve hararetin,/ sevdanın ve yaltaklığın,/ duruluş ve çarpıntının,/ sermaye ve ücretli işin,/ sessizlik ve ateşlenmiş fitilin,/ gönül derdi ve pervasızlığın,/ artçılıkla öncülük ve suskunlukla hummanın,/ onların köhne zamanıyla/ bizim dumanı üstünde zamanımızın/ bir bir yazıldığı tomarlarla…”[3]

* * * * *

Tek sözcüğü boşa harcamadan yazan Onun ardından İbrahim Yıldırım, “Kırk ambar bir yazardı, her konuda bilgisi vardı. Olağanüstü bir edebiyatçıydı, hikâyeciydi”; Semih Gümüş, “Edebiyatımızın en sıra dışı yazarlarındandır. Edebiyata saygısı öylesine sonsuzdur”; Selim İleri, “Hulki Aktunç büyük bir dil ve anlatım ustasıydı… Edebiyatının dil ve anlatım kuyumcusu oldu,” dediler…

Sennur Sezer’in, “Hulki hem şiirde hem öyküde Türkiye gerçeğini inceliklerle anlatan bir yazardı. ‘Kurtarılmış Haziran’, 15-16 haziran olaylarını en artistik anlatmış belgedir. Onu bir haziran günü kaybetmek beni çok sarstı,” diye betimlediği Onun ölüm(süzlüğ)üne ilişkin olarak Rıza Kıraç’ın düştüğü notta şuydu: “Hulki Aktunç’un masasında daha çok şiir, öykü, roman vardı bitmeyi bekleyen. Heyecanını hiç kaybetmedi, ciddiyetinin ardındaki muzır çocuğu görmemizi istedi. Bizi hüzünlendirdi ama daha çok, ‘Durun, bi de buradan bakın dünyaya’ derdi.”

Gerçekten de “Aktunç, yazma çizme işini ‘Ölümden bir şeyler kopartmaya çalışmak’ olarak tanımlıyordu. Masasında yazı, öykü, roman taslakları vardı, çekip gitmek için çok erkendi daha. Etkin ve yaratıcı okur kavramını önemseyen, metninin anlamını, esnek içeriğini okurla birlikte zenginleştirmeyi amaçlayan bir yazardı. Çok satar ve star olmak umurunda değildi.

‘Sanatçının bilinçle yaptığı iş, gerçekliğin bir kısmını alıp çıkartmak, yansıtmak ve mümkün olduğunca yorumlamak’ olmalıydı. Bir dil ustası, titiz bir dil işçisi olarak içeriği kof yapıtlarda dilin de çürümüş olduğu gerçeğine işaret ediyordu. Rıza Kıraç’la yaptığı Yoldaşım Kırk Yıl başlıklı nehir söyleşide, 12 Eylül sonrası bir akıl yarılması yaşadığımızı, bunun günümüzde de devam ettiğini, düşünce ve dildeki yarılmaların toplumu kavga ve ölümlere sürüklediğini söylüyordu.

Sosyopolitik olguların yatay ve dikey çelişkilerle biçimlendiğini, dikey çerçevede emek sermaye çelişkisi, yatay olanın da ise sömürüyü gizlemek ve hedef saptırmak için egemen güçlerin yarattığı gereksiz sorunlar olduğu görüşündeydi.”[4]

Evet Eray Canberk’in ifadesiyle, “Bir Kadıköy’oğlu”nu yitirdik! Hulki Aktunç hikâye, roman, şiir, deneme, sözlük gibi ürünleriyle edebiyat verimi açısından bizim XIX. yüzyıl yazarlarımızın günümüzdeki temsilcisi gibiydi” ve yine Onun hakkında, Mustafa Öneş, “O, çok zekiydi. Sertti, prensiplerinden ödün vermezdi”; Doğan Hızlan da, “Okuduklarının etkisinde kalmakla, onu okuyup özümseme, yeniden yaratma arasında büyük fark vardı, Hulki Aktunç, o farkın sırrını bilenlerdendi. Dünyaya, türlere geniş açıdan bakar, dil araştırmalarının sonucunda da genel dile özel bir lezzet katardı,” diye eklerdi…

* * * * *

Diyeceklerimi toparlıyorum:

Aktunç bir şiirinde “Bir kalem dikin mezarıma/ Yan yana gelmemiş/ Sözcükler var daha” demişti; Cemal Süreya’nın, “Ölüyorum tanrım/ Bu da oldu işte./ Her ölüm erken ölümdür/ Biliyorum tanrım./ Ama, ayrıca, aldığın şu hayat/ Fena değildir.../ Üstü kalsın...”; Murathan Mungan’ın, “Ölümün mevsimi yoktur,” dizelerini anımsatırcasına…

Ya da Ahmet Soner’in, “Onat Kutlar’ın bir şiirinde sorduğu soruyu sen de bilirsin: ‘Ne kalacak bizden geriye?’ Senden geriye kalanları sayıyorum şimdi: Gidenler Dönmeyenler, Kurtarılmış Haziran, Bir Çağ Yangını, Ten ve Gölge, Son İki Eylül, Bir Yergöstericinin Hayatı, Islıkla Tarihçe, Adresim Aynalar, Şarkılar, İnsan Aşklarının Külüdür, Istıraplar Ansiklopedisi, Güz Her Şeyi Bilir, Sır Katibi, Sönmemiş Dizeler ve BÜYÜK ARGO SÖZLÜĞÜ...” saptamasındaki gibi…

TEMEL DEMİRER

16 Ağustos 2011 13:39:28, Çeşme Köyü.

N O T L A R
[*] Güney, No:58, Ekim-Kasım-Aralık 2011…
[1] Ülkü Tamer, Varlık, 1 Ağustos 1969.
[2] “Kalbinin Argosunu Yazdı”, Taraf, 1 Temmuz 2011, s.16.
[3] Türkiye Defteri, No:14, 15, 16, Aralık 1974, Ocak, Şubat 1975
. [4] İnci Aral, “Hulki Aktunç’a Veda”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2011, s.16.
  Bir Çağ Yangınının Alevleri Yükselirken
HÜLYA SOYŞEKERCİ
hsoysekerci@gmail.com
http://sanatedebiyatsitem.blogspot.com.tr/

Hulki Aktunç, Bir Çağ Yangını, YKYŞiir, öykü, roman, deneme gibi edebi türlere ve resim sanatına yoğun emek veren Hulki Aktunç, özgün çalışmalarıyla dikkati çeken çok yönlü bir sanatçıydı. Üç yıl önce bir yaz günü, sanatının en olgun döneminde yitirdiğimiz yazar, dil çalışmalarıyla da ilgi uyandırmış; Türkçenin Büyük Argo Sözlüğü’nü hazırlayarak yine farklı bir çalışmaya imza atmıştı.

İlk yazısı 1968’de Yeni Ufuklar, ilk öyküsü 1969’da Soyut dergilerinde yayımlanan Hulki Aktunç şiirde de söz sahibiydi. İçindeki yazma tutkusunu şöyle ifade etmişti: “Bir kalem dikin mezarıma/Yan yana gelmemiş /Sözcükler var daha” Gelenekten geleceğe açılan dil ve imge dünyasıyla edebiyatımızın önemli şairleri arasında yer almış; Cemal Süreya onu “Türkçenin seramik ustası” olarak nitelendirmişti.

Hulki Aktunç, Rıza Kıraç’ın hazırladığı Yoldaşım 40 Yıl adlı nehir söyleşi kitabında “Türk edebiyatında nasıl bir boşluk gördünüz ki, öykü, roman, şiir yazmaya başladınız?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Öyküde, şiirde, roman ve resimde de geleneksel değerlerden bugüne avangardize ederek, öncü uçlar kazandırarak birçok şey getirilebileceğini kanıtlamaya çalıştım. Bu yüzden varım.” Bu bağlamda Hulki Aktunç’un edebiyatı, avangart (öncü) edebiyat içinde değerlendirilebilir.

İlk kitabı Gidenler Dönmeyenler ile TDK 1977 Öykü Ödülü’nü alan yazarın, öykülerinde içeriğin gerektirdiği yeni bir söylemle yazmaya özen gösterdiği, kolaycı ve düz anlamlı metinler yerine çağın karmaşık ve dağınık algı dünyasına uygun, parçalı, eksiltili, çok anlamlı, katmanlı öykü metinleri kaleme aldığı görülüyor. Az sayıda sözcükle yoğunluk ve derinliğin uç noktalarında gezinen yazar, öncü edebiyatın minimalist tarzına kendi yarattığı birçok öğeyi ekliyor.

Yazdığı iki romanı da benzer bir yaklaşımla oluşturuyor Hulki Aktunç. Bir Çağ Yangını (1981) ve Son İki Eylül (1987) romanlarını bir çeşit mozaik tekniğiyle, belli parçalardan oluşan anlatılar biçiminde kaleme aldığını, ama kimi parçaları özellikle eksik bıraktığını belirterek; okurdan, yaratıcı bir anlamlandırma çabasıyla mozaiğin bütünsel algısına ulaşmasını beklediğini ifade ediyor. Kafka, Joyce, Faulkner, Woolf gibi yazarları ilk gençliğinden beri ilgiyle okuduğunu dile getiren Hulki Aktunç’un, öykü ve romanlarında kurmacayı kronolojik zamana göre oluşturmadığı, bilinçaltının zaman ötesi/parçalanmış zaman algılamalarını esas alan ve bilinç akımı tekniğine yakın duran bir tarzı öncelediği net olarak görülüyor. Bu bakımdan Hulki Aktunç edebiyatının, biçim ve biçemde yenilik arayışları içinde olan modernist edebiyata eklemlendiğini; yeniliğin, çağdaşlığın ve modernizmin özgün/deneysel çizgilerini taşıdığını belirtebiliriz.

Hulki Aktunç, yaşadıklarından yakaladığı bir imge ya da izlenimin ardına düşer ve yaşananı dil estetiği içinde dönüştürüp ona sanatsal anlamlar yükleyerek yazar. Büyüdüğü ev, Bir Çağ Yangını romanının mekânını kurar, ama yazar bu romanını otobiyografik bir roman olarak nitelendirmez: “Yaşadığım ev açısından yüzde yüz otobiyografik bir mekân ama benim yaşadıklarım açısından kesinlikle otobiyografik bir roman değildir. Mekân olarak o ev vardır sadece. Kişileştirilmiş ev. Belki de ben, o…” der.

Bir Çağ Yangını, edebiyatımızın kilometre taşlarından biri olduğu kadar 1981’de romanımızın ulaştığı aşamayı temsil eder nitelikte bir yapıttır. Aynı yıl Abdi İpekçi Roman Ödülü’nü alan Bir Çağ Yangını’nda yazar dil ve edebiyat geleneğimizden yararlanmış, unutulmuş ya da az bilinen sözcüklere de yer vermiştir. Yazarın dildeki ustalığı ve çarpıcı üslubunun her satırda hissedildiği Bir Çağ Yangını’nda sözcüklerle kurulan olağandışı atmosfer etkileyicidir. Gerçeklerle düşler; yaşayanlarla ölüler bir aradadır. Birkaç kuşağın yaşayıp geçtiği, anılarını ve izlerini bıraktığı eski, sessiz ev, roman olaylarına tanıklık eden bir mekândır. Adeta canlıdır bu ahşap ev; kapı, eşik, sarnıç, mutfak, odalar, sofalar, merdivenler, kör pencere romanda önemli işlevler üstlenen, adeta kişilik kazanan yerlerdir.

Daha ilk sayfalardan itibaren düşle gerçeğin karmaşası, roman kişilerinin toplumdan soyutlanmış yaşamı, evin canlı bir mekân olarak kişilerin yaşamına eşlik etmesi, insanı yarı fantastik bir ortama sürükler. Aniden bir gizemin içine gireriz; bir girdap gibi romanın kendi gerçekliğine kapılıp gittiğimizi ve o büyülü gerçekliğin içinde gözlerimizi yeniden açtığımızı fark ederiz. Bu roman, kendini kolayca ele vermez; bir okur olarak yazarın bilinçle oluşturduğu mozaiği tamamlamaya çalışır, resmin bütününü görmek için heyecan duyarız. Eksik bırakılan, dağıtılan, gizlenen metin içi unsurlar, zihnimizin sayfalarında bir araya gelmeye başladığında heyecanımız doruğa çıkar; anlamlar kurarken yazarın kurduğu anlamları da aşıyor olmanın heyecanıdır bu. Kendi yaratıcı serüvenine okuru çağıran ve böylece metnin içinde oluşan yoğun anlamlar senfonisini okurla birlikte oluşturup yaratan bir yazarla yan yana yürümek harika bir duygudur.

Bir düş mü gerçek kişi mi olduğu anlaşılmayan ve sık sık ahşap evin kapısını çalan Nuh’un yanı sıra, evde yaşayan iki kardeş; Nisa ve Ömer; suskun, kaçınık birer kenar insanı durumundadırlar. Ev her şeyin merkezidir; başlı başına bir evren vardır burada. Ev rahim gibidir; iki kardeş bu rahme sığınıp izole bir hayat sürdürürler. Dışarıda tehlikelerle dolu, ölümün kol gezdiği bir hayat vardır. Toplumsal çevrenin sadece sezdirme yoluyla verilmiş olmasına rağmen, Ömer’in evden uzakta yaşayan babası Nurullah Bey ve Ömer’i ziyarete gelen arkadaşı, dış hayatın içinde yer alırlar.

Evin içinde bambaşka bir hayat hüküm sürer; burada, Nisa ve Ömer’in anneleri ölü Jülide Hanım’ın soluğu duyulur; anıları etrafta dolaşır. Gizemli sarnıç, geçmişteki tüm sesleri biriktirmiş olduğu için Jülide Hanım’ın sesi yankılanır orada. Bu eski sularda insan yüzleri gelip gider; birer düş gibi yanıp söner görüntüler. Kör pencere, uzun zaman önce örülmüş tuğlaları arasında yüzlerce anı ve hayali gizler. Bu tekinsiz ortamda anılar evin eşiğinden başlayıp merdivenlerden odalara yayılır, duvarlardan taşlığa düşerler.

Romanın anlatıcısı görünmez bir varlıktır; bir eşik cinidir; dışarı ile içerinin buluşma noktası olan kapı eşiğinde yaşar. Ayrıca düşle gerçek arasındaki o soyut eşikte durup anlatır, evin geçmişi, şimdisi ve geleceğini. Onun bakış açısından görürüz evin içinde olmuş, olan ve olacak ne varsa…

Bilgi ve bilinçle yönlendirilmemiş bir isyanı simgeleyen Nuh’un çıkardığı yangın, cehennem ateşinin yeryüzüne düşmesidir; romandaki Nuh karakteri, tufan ve sel yerine onun karşıtını, ateşi getirir. Evin yanması; koku, renk, ses, duman, erime… en ince ayrıntılarla anlatılırken o müthiş yangını ruhumuzun derinliğinde hissederiz; evet, bir çağ yangınıdır bu, cehennem ateşi yeryüzüne salınmıştır artık. Anlarız ki “Yangın kavmindeniz, ne giysek alev” dizesindeki kehanetin gölgesi çökmüştür, için için yanan harflerin üzerine…



Hulki Aktunç için
Selim İleri
http://www.zaman.com.tr/

Son yıllarda seyrek görüşüyorduk ama, Hulki Aktunç’la dostluğumuz hep sürdü. Onu hep Beyazıt’ta Çınaraltı kahvede geçen günlerimizde hatırlıyorum. Gerçek bir edebiyat delisiydi, evet öyle.

Çok varlıklı bir ailenin çocuğu olmadığı halde, bütün kazancını kitaba yatırırdı. Daha o zamanlar çeşitli iş yerlerinde çalışmaya başlamıştı. Galiba Remzi Kitabevi’nde düzeltmenlik ve redaktörlük yapıyordu, ardından Meydan Larousse.

Sonraları, Kadıköyü’ndeki, çarşı içinde, küçük, bakımsız bir apartmanın en alt katında hatırlıyorum onu. Ailesiyle birlikte oturuyordu. Akşam güneşinin son anda süzüldüğü bir odada, evin belki de en büyük odası, dört bir yan kitaplarla doluydu; portakal sandığından yapılma bir kitaplık.

Benim de kitaplığım vardı ama, bendeki kitapların yarısı okunmamış. Hulki hepsini okumuştu. Özellikle hikâye kitapları; hikâyeciler. Kendisinden bir yaş büyük, 1948 tarihli Avur Zavur Kahvesi’ni, F. Celâlettin’in hikâye kitabını çıkarıp bana vermişti: “Bende iki tane var...”

Annesi bize tavşan kanı çay ve peynirli ev poğaçası ikram etmişti, gözlerinin içi gülen, alçakgönüllü, iyilik dolu bir hanım. Geç saate kadar o odada sürgit konuşmalarımız. Hayatımda derin iz bırakan bir gün.

Cumartesi Yalnızlığı yayınlanmış, Hulki beni şimdiden bir yazar sayıyor. Kendisi de hikâyeler yazıyor ama, hiçbirinin bitmediğini, her birini yeniden yeniden ele aldığını, üzerlerinde çalıştığını söylüyor. Titizlik çılgınlık kertesindeydi Hulki’de.

Nasıl oldu da, Yeni Edebiyat dergisinin ‘ünlü yazarların seçtikleri’ bölümüne öyküsünü gönderdi, bugün bile çözemem. Dil, anlatım açısından yetkin, bir yandan da hayli kapalı bu hikâyeyi, Kemal Tahir dergi için seçti. Somuttan, açıklıktan yana Kemal Tahir’in seçimi de şaşırtıcıydı. Öyküler rumuzla gönderiliyordu.

Kadıköyü’nde bir çatı katı
Sık sık Kadıköyü’ne geçiyordum, Hulki’yle buluşabilmek için. Kazancımız, her şeyimiz kıtın kıtıydı. Yine de bazı güzel yaz akşamları, Kalamış’taki Todori’ye gidiyor, bir kadeh bir şey içiyorduk. Hulki’de şiir tutkusu doruk noktasındaydı. Bir akşamı hatırlıyorum, Edip Cansever’in Kirli Ağustos’u elinde, harflerden örülü uyumu gösteriyor bana. Şiirleri harfler açısından, harflerden oluşma ses açısından, rengârenk işaretlemiş!

Uzun yürüyüşlere çıkardık, Kadıköyü İskelesi’nde buluşur, ver elini Boğaziçi yolları, taa Kuzguncuk’a kadar yürüdüğümüz bir gün olmalı. Ben lapacıydım, Hulki pire gibi.

Şimdi başka bir ev; yine Kadıköyü’nde, çarşı içinde, yine küçük, bakımsız bir apartmanın bu kez çatı katı. Girişte, bir plakçı var, kırkbeşlikler, sabahtan akşama kadar Neşe Karaböcek’in “İntizar”ı çalıyor. Ses yükseliyor yükseliyor, Hulki’lerin açık penceresinden içeriye yankıyor.

Hulki evlenmiş. Semra’yla ikisinin bir çocukları olmuş. Semra bize sosis, patates kızartıyor, patlıcandı, kabaktı, yaz mevsimi sebzelerinden göz okşayıcı bir sofra kuruyor.

Arka balkonundan Haydarpaşa’nın eski binaları gözüken o çatı katında gerçekten güzel akşamlarımız olmuştu, bazan başka genç yazar, şairler. Aylık edebiyat dergileri, Yeni Dergi, Soyut, Varlık, Türk Dili, Hisar, Papirüs, şiirler okunuyor dergilerden, şiir konuşuluyor. . .

Ben, boyuna yazıyordum. Pastırma Yazı, Destan Gönüller yayınlanmıştı herhalde. Hulki’yse hâlâ az ve öz yazmaya düşkündü. Bazıları Gidenler Dönmeyenler’de yer alacak o kusursuz hikâyelerinin taslaklarını çıkarır, yazar bozar, çizelgelerle boğuşur, yetkinlik hastalığına yakalanmış her sanatçı gibi, bir türlü son şekli vermeye gönül indirmezdi.

Oysa Man Ajans’ta reklam yazarlığına başlamıştı galiba, Sirkeci’deki ajans yerine, Hulki’yi almaya gittiğim akşamlar. Sirkeci vapur iskelesindeyiz. Hulki bir kendine, bir bana, azıcık yanık galetalar alıyor, vapurda çay içiyor, sigara tellendiriyoruz. O günlerde güvertelerde sigara yasak değil.

Hangi akşamdı, Koço’da dayım, teyzem ve eniştemle buluşuyurum, ille Hulki’yi de götürüyorum. Dördü de hayatta değil artık... Adalet Partisi’nden Çorum senatörü dayımın düşüncelerini, CHP’li teyzem ve enişteminkilerden çok daha gerçekçi buluyor Hulki.

Teyzem ve eniştem hafiften bozuluyorlar. Dayım, Hulki’nin marksizme yakın olduğunu öğrenince şaşırıyor. Tartışıyorlar. “Hulki çok bilgili” diyor dayım bana.
‘Kitaplı yazarlar’ katına eriyor

Gelelim Gidenler Dönmeyenler’e:
Bir yılbaşı günü, hava herhalde lodos, Bostancı’da kebapçıya gitmişiz. Hemen orada, öğle yemeği sırasında kitabın maliyetini hesaplıyoruz. O zamanlar bir hayal gibi kapıldığım, bizi, hepimizi kenetleyeceğine inandığım Günebakan Yayınları var, üç ortağız ve ‘genç’ bir edebiyatın peşine düşmüşüz. Sonra batacağız tabiî, bir süre Enis Batur ilgilenecek, o da altından kalkamayacak.

Hulki’nin öyküleri Günebakan’da çıkacak. Eşsiz Sait Maden’in, bulanık, dalgalı, hep derinlik duygusuyla, kanlı gölge izlenimleriyle iç sarsan kapak çalışması, ertesi hafta hazır. Hemen ertesi hafta, çünkü Hulki cayar diye korkuyorum.

Nihayet Hulki Aktunç da ‘kitaplı yazarlar’ katına eriyor. O yıl Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazanıyoruz birlikte. Birlikte Ankara’ya gidiyoruz. Otel, sabah kahvaltısı, tören ve sevinçler ve hüzünler. O yolculuğu, töreni, tören gününün akşamını, hele dönüşümüzü birkaç Fellini sahnesi gibi hatırladım yıllar yılı. Artık çok içli.

Hulki’ler yeniden ev değiştiriyorlar. Arada ufak tefek dargınlıklarımız oluyor; biri, benim “Eski Bir Kalbim” yüzünden. Hulki, hikâyenin kişilerinden Yusuf’u kendine benzetiyor, kırılıyor, çok darılıyor bana, pek haksız değil. Kendimi affettirmek için akla karayı seçiyorum.

Derken Kurtarılmış Haziran, hemen sonrasında Bir Çağ Yangını. Bir Çağ Yangını bana fazlasıyla ağır geliyor. Dil öylesine imbikten geçirilmiş ki, ‘anlatılan’ ikinci planda kalmış gibi. Ama edebiyat çevrelerinde çok seviliyor bu roman...

Hulki’ler artık ev değiştirmiyorlar. Hulki şiir yazıyor. Ucundan ucundan Ten ve Gölge’de yer alacak öykülerini kotarmaya başlamış. “Adını Yok Eden Hikâyeci”yi ürpererek okuyorum. Yetkinlik Hulki’de doruk noktasına ulaşmış.

Hayatın hayhuyu içinde görüşmelerimizin seyrelmesi başlıyor. İkimiz de başka çevreler içindeyiz. Buluştuğumuzda geçmiş günleri anıyor, gülüyoruz. Semra, o geçmiş günlerin hatırına, mutfağa girip patates, sosis kızartıyor. Büyük oğul Uluğ büyümüş sayılır, küçük oğul Emrah galiba ortaokula başlamış.

Hep hayatın hayhuyu içinde... Hulki hiçbir zaman edebiyatı bırakmıyor; aslında önemli bir reklamcı şimdi. Bundan mutlu mu değil mi, tam kavrayamıyorum. Yüz yüze bu konuyu pek konuşmuyoruz zaten. Yalnız bir gece, Darga’daki yazevinde, sevgili Hulki “İyi ki yazarlıkta direndin” diyor bana, üstelemiyorum. Koşullar olmasaydı, yazarlığı nasıl sürdürebilirdim?

Hulki’de kitap sevgisi hiçoir zaman sona ermiyor.
Suluboya, çok güzel resimler yapıyor. (O resimlerden birini hâlâ kitap kapağı yapmak isterim.) Şiirine coşkunlukla sarılıyor Hulki. Bir argo sözlüğü için yıllarca uğraşıyor. Akvaryum alınıyor, Hulki balıklarla oyalanıyor. Derken balık­lar ölüyor, Hulki ağıt yakıyor.

Meğer kendi de erken yaşta ölecekmiş. Böyle bir yaz günü onun, en yakın arkadaşlarımdan birinin ölüm haberini alıyorum.
Gidenler, dönmeyenler.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!