
POSTMODERN BİR USTA
HASAN ALİ TOPTAŞ ve “Bin Hüzünlü Haz”
Eren Arcan
Geleneksel / Modern Roman
Yirminci
yüzyılın ortalarında birbiri ardına gelen kuantum, görecelik, belirsizlik,
olasılık gibi yeni fizik kuramları bütün kavramları alt üst etmektedir.
“kızgın bir sobanın üzerinde geçirdiğiniz üç saniye ile sevgilinin
kucağında geçirdiğiniz üç saniye” arasındaki görecelikten, bir kutunun içine
kapatılan kedinin canlı mı ya da ölü mü olduğunun bilinemeyeceğinden;
Miami’de kanat çırpan bir kelebeğin okyanusta tayfunlar yaratacağından
sözediliyor; her türlü kesinlik kavramı yerini belirsizliğe, olabilirliğe
bırakıyordu. Bilimdeki bütün bu gelişmeler sanatta da yansımasını buluyor,
Picasso ile birlikte resimde devrim yaşanıyor, yazın modernizme evriliyordu.
Gerçekçi
bir çerçeve içinde kurgulanan; zamanın dün-bugün-yarın sıralamasıyla ifade
edildiği, uzamın ayrıntılarıyla aktarıldığı, metnin herşeyi bilen bir
anlatıcının gözünden fotoğraf çekercesine, okuyucuya anlatıldığı geleneksel
roman, kesinlik içermeyen, zaman içinde atlamalar yapan, okuyucunun metne
dahil edildiği yeni bir roman türüne dönüşüyordu. Geleneksel romanın
neden-sonuç ilişkisinin kesinliğine dayalı anlayış, yerini birbirinden
bağımsız metinlerin gevşekçe kurgulanarak kolaj haline getirilen metinlere
bırakıyor; zaman kavramı sıralı erişimden sıyrılarak bilinçakışı
şeklinde, üst üste bindirilen bölümlerle veya zamanın tek bir bütün halinde
ele alındığı mitik, yekpare bir zaman kavramı içinde ele alınıyordu.
Gerçekçilik varolanı kopyalayarak değil, uzaktan bakış ile
yabancılaştırılarak yorumlanıyordu. Artık romanda önemli olan kurgu ve
biçimdi. Yazarın bilinçaltından okurun bilinçaltına uzanan yollar
aranıyor. Metaforlarla, alegorilerle, sembollarle imgeler yaratılarak yeni
gerçekler türetiliyordu. Geleneksel edebiyatın düz anlatımının rahatlığına
alışan okur kendisinin de aktör olmaya davet edildiği bu yeni edebiyat
türünü keşfetmeye çağrılıyordu.
Postmodern Roman ve Hasan
Ali Toptaş
Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğine doğru teknolojik gelişmeler katlanarak
büyümeye başladı. Dünya bir postmodern tüketim, medya, iletişim, bilişim
toplumuna dönüştü. Değerler, bir ast/üst ilişkisi olmadan, hep bir arada,
yan yana görülebilir hale geldi. Dekorasyonda klasik ile pop aynı alanı
paylaşabilmekte, müzikte aynı parçalar çok farklı yorumlarla çalınabilmekte,
bilim/büyü, tıp/alternatif tıp artık aynı alanda hayat bulabilmektedir. Bu
çoğulcu kavram yirminci yüzyılın demokrasi anlayışını açık bir biçimde dile
getirmektedir.
Posmodern yaşam edebiyatta da yansımasını buldu.
Türk postmodern
edebiyatının öncü yazarlarının biri olan Hasan Ali Toptaş kolay
tüketilemeyen metinlerle donanmış, ana sorununun biçim ve kurgu olduğu bir
yazarımızdır. Ülkemizde bir postmodern yazar olmanın acılarını çekmiştir.
Yazdıkları çok karmaşık bulunmuş, kendisinden yazınını sadeleştirmesi
istenmiş. Hatta “Bin Hüzünlü Haz” eseri yayınevlerince çok karmaşık
bulunarak kendisine Ahmet Altan, Buket Uzuner gibi yazması önerilmiştir.
Ama o yazınından hiç ödün vermemiş, kendi çizgisi doğrultusunda devam
etmiştir. Geçimini temin etmek için bir dairede memur olarak çalışan
Toptaş. yazı yazmaktan uzak kaldığı zamanları şöyle anlatır: “Gece
saat 24’ten sonra kalkıp Hasan Ali Toptaş oluyor ve sabaha kadar yaklaşık
yedi saat çalışıyordum. Sonra da bütün gün, geceki kendimin hasretini
çekiyor, ondan uzak kalmanın yalnızlığını yaşıyordum.”
Yıldız Ecevit’e göre, “Bin Hüzünlü Haz içerdiği yoğun
fantastik öge ile fantastik masal atmosferi, düşlerin ve sanatın içinde
eriyip gitme özlemi, sonsuzluğu arayış, iç ve dış dünyayı çeşitli ontolojik
düzlemleri, sanat türlerini birbirine karıştırma eğilimi ve yaşamda/doğada
görüngünün gerisinde bir tözün olabilirliğine açık kapı bırakan yaklaşımıyla
romantik bir metindir.” (1)
Çoğulculuk
Postmodern
yazının ana kavramlarından olan çoğulculuk, Bin Hüzünlü Haz’ın da ana
ögelerindendir. Kitabın örtük başkişisi olarak tanımlayabileceğimiz
Alaaddin bazen yazarın kendisi, bazen bir ilham perisi, bazen nazlı bir
Tatar Kızı, bazen de okuyucu, kitabın sonunda da yazarın çileli uğraşı
sonunda ortaya çıkan metnin kendisi olarak, şekilden şekile girer.
“Benim
kimi zaman gözünü budaktan sakınmayan zorlu bir cengâvere, kimi zaman
kadınsı davranışlar sergileyen cariye yüzlü bir şehzadeye, kimi zaman
hedefini şaşırmış bir oka, kendi karanlığına eğilmiş bir nazlı dala, ya da
loş saray köşelerinde küflenen sabır dağları arasında bin bir zahmetle
yetiştirilmiş bir gonca güle benzeteceğim bu gencin adı hiç kuşkusuz
Alaaddin olur.” (2)
Hasan
Ali Toptaş’in metnindeki şaşırtıcı ögelerden biri de çoğulcu bir bakış
olarak görebileceğimiz karşıtlıkları aynı anda birlikte kullanmasıdır.
Kitap boyunca meleklerle şeytanlar, ibadethanelerle genelevler gibi zıt
kavramlar aynı katmanda eşdeğer olarak yer almaktadır. Toptaş sözcük
öbeklerini şaşırtıcı bir biçimde bir araya getirir. “Kulakları sağır eden
sessizliklerden”, “Alaaddin’in yokluğuna çarpan” kişilerden sözeder.
Kitabın başlığındaki “hüzün” ve “haz” sözcüklerinin bir arada kullanılması
da karşıtlıkların birlikteliğine bir örnektir.
Zaman
Hikaye, farklı katmanların eşzamanlı olarak üstü üste
bindirildiği, düşsel bir ana figürün bir kaybolup bir ortaya çıktığı
fantastik, bazen gülünç, bazen garip öykücüklerle ilerler ve postmodern
yazının tüm özelliklerini taşır. Zaman, okuyucunun “...ayakları altından
kayan şimdiyi, hem de kalın uğultular taşıyan sonsuz olabilirliklerle dolu
belirsiz bir geçmişi, aynı anda, iç içe yaşamaktan...” şaşırabileceği bir
kavramdır. Katman katman “..zaman zaman üstüne...zaman zaman altına...zaman
zaman yanında...önünde... sonunda... Zaman zamanın peşinde. Zaman zamanın
içinde.” Anlatılarak ele alınır. (S 69)
Ayrıca Toptaş’ın metninde zaman, yanlız saatlerle
ölçülen bir kavram olmaktan çıkar, toprağa, dağlara, kokulara dönüşür
Alaaddin’in yana yakıla peşine düşen yazar, onu zamanın bu değişik
formlarında arar.
“Aklıma nereden estiyse, belki bir anın içindedir o,
dedim kendi kendime. Hatta nicedir bana dünyaya ve kendisine ulaşabilmek
için o anı sarıp sarmalayan çeşitli zamanların, o zamanları tıklım tıklım
dolduran eşyaların ve o eşyaların varlığına sinen geçmişlerin ve geçmişlerin
içinde zonklayan geleceklerin altında tıpkı bir böcek gibi debelenip
duruyordur, dedim.” (3)
İmge
Toptaş
romanını usta bir ressamın görüntülemeleriyle yapılandırır. Okuyucuya
imgelerle, tablo ardına müstesna tablo sunar. İmgeler uçucu kaçıcı,
bulanık, şekilden şekile giren, maddeden maddeye, kavramdan kavrama dönüşen
amorf ögelerdir. Kesinliklerden, karşıtlıklardan kaçınılmış, metin
belkilerin, sankilerin, olabilirliklerin üzerine kurulmuştur.
Kitabın
en etkili bölümlerinden biri olan “orman” bölümü edebiyat tarihinin ulu
ağaçlarının simgelendiği, içinde Kafka’nın “böceğinin”, Kırk Haramilerin,
Kırmızı Başlıklı Kızın, Don Kişot’un dolaştığı grotesk bir cümbüştür.
Kafkayesk Motel Rom, Asip Dağı eteklerindeki türbe, metin içinde büyülü bir
anlatımla yerini bulmuştur. Toptaş metinlerinde masalsı ögelerden
yararlanırken gerçeklerin salt akıl yoluyla kavranmasına karşı çıkmaktadır.
“Ola
ki, bunca şeyi atıyoruz diye farkına bile varmadan, okyanus ortalarında
ıssız geçen ıssız gecelerden birinde dinledikleri masalları da atıyorlardı
da, havada gözle görülmeyen beyaz atlı prensler uçuşuyordu bir süre nazlı
prensesler, mağrur padişahlar, kayıp saraylar, karanlık şatolar ve hain
bakışlı vezirlerle, süpürge saçlı cadılar uçuşuyordu”
Üstkurmaca
Bin
Hüzünlü Haz da Toptaş, postmodernizmin üstkurmaca (metafiction – yazının
kendi kendisini ele alması) örneklerinin en seçkinden birini sunar. Kitap
belki de metnini yaratan yazarın romanıdır.
Toptaş “her şeyin kelimelerle yaşatılıp kelimelerle öldürüldüğü bir
dünyadan”, “yüzlerinden tozlar havalanan çok eski kelimelerden” söz eder,
Aklının başıbozuk karmaşasını kelimeleri anlaşılmaz şekilde bölerek,
ekleyerek, yazım hatalarıyla donatarak açıklar. Herşey kelimelerle
varolur. “Böylece, aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da, yalnızca
gidilmiş olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor, kalınacaksa kelimelerle
kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor. Kelimelerle
ağlanıyor ve sonunda gene kelimelerle kös kös geri dönülüyor.” der.
Eserini,
“Kenarları...incecik kalem cızırtıları ile süslenmiş; içi sancılı daktilo
tıkırtıları, alın kaşımalar... Deri değiştirmeler...efkârlı efkârlı sigara
içmeler, dudak bükmeler, aniden kalkıp şakır şakır oynamalar ve kağıtların
beyazlığına doğru yayılan belli belirsiz gülümsemelerle doldurulmuş; hem
dervişlerin çile odalarına hem de cennetin sonsuzluğuna benzeyen bir varmış
bir yokmuş tadında uzun uzun uzun geceler,” de nasıl meydana getirdiğini
anlatır.
Üstkurmaca yazında okuyucu metinin bir parçasıdır. Anlatıcı durmadan onu
metnin içine çeker, yazınına ortak eder. Toptaş satırların arasından zaman
zaman metnin içinde okurunu arar, ona seslenir “...eğer halâ oradaysanız,”
diye umutla sorar:
“...eğer
okunacaksam seslerce, gecelerce, yıldızlarca, gündüzlerce, mevsimlerce ve
yıllarca okunayım ve yalnızca dokunacaksam rüzgârlara dokunayım, rüzgârların
soluğunda saklı uzaklara, uzaklara yüklediğin anlamlara, anlamlarda
yakaladığım...” (4)
Postmodern edebiyatta, Toptaş’ın dediği gibi, “gerçek roman kahramanı (...)
her zaman metnin kendisidir. Yazmak çileli, zor bir uğraştır. Toptaş için
yazmak hayatın kendisidir. Yazmak ta hayatın kendisi gibi “Bin Hüzünlü Haz”
dır.
Eren Arcan
20 Mart 2007
----------------------------------------------
Kaynaklar
:
Türk Romanında postmodern açılımlar – Yıldız Ecevit
Don Kişot’tan Bugüne Roman – Jale Parla
(1)
Türk Romanında Postmodern Açılımlar – Yıldız Ecevit S- 172
(2) Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş S - 103
(3)
Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş S -74
(4) Bin Hüzünlü Haz – Hasan Ali Toptaş S - 62
Bu makale 8-10 Mayıs 2000 tarihinde Bilkent Üniversitesi’nde
düzenlenen Genç Eleştirmenler Sempozyumu’nda sunulan “Bin Hüzünlü Haz’da Belirsizligin Bilgeligi” başlıklı
bildirinin gözden geçirilmiş şeklidir. Defter dergisinin 2002 Kış sayısında yayımlanmıştır. Turkology Update Leiden Project Working
Papers Archive Universiteit Leiden, Department of Turkish Studies
E-posta:
cimen@tr.net
Postmodern Darbeye Direnen
Roman:
Bin Hüzünlü Haz’da Belirsizliğin Bilgeliği
Çimen Günay
Çin
Güneşten sonraki üçüncü
dünyada yaşıyoruz. Üç Numarada. Kimse bize ne yapacağımızı söylemiyor.
/ Bize saymayı öğreten
insanlar çok nazik davrandılar. / Her zaman gitme zamanıdır. /
Yağmur yağarsa, şemsiyen
ya vardır ya da yok. / Rüzgar şapkanı uçuruyor. / Güneş de doğar. /
Keşke yıldızlar bizi
birbirlerine tarif etmeseler; keşke bunu kendimiz yapsak. / Gölgenin önünden
koş. / Hiç olmazsa on
yılda bir göğü gösteren kızkardeş iyi bir kızkardeştir. / Manzara motorize.
/ Tren gittiği yere
götürür seni. / Sular arasında köprüler. / Geniş beton düzlüklerde uçağa
doğru başıbozuk yürüyen
ahali. / Sen ortadan kaybolduğunda şapkanla ayakkabılarının neye benzeyece
ğini unutma. / Havada
yüzen sözcükler bile mavi gölge yapar. / Tadı güzelse yeriz. / Yapraklar
düşüyor. Meseleleri izah
et. / Lüzumlu şeyleri topla. / Hey Biliyor Musun? Neyi? Konuşmayı
öğrendim. Harika. /
Kafası tamamlanmamış kişi gözyaşlarına boğuldu. / Düşerken bebek ne
yapabilirdi? Hiçbir
şey./ Yat uyu. / Şortla harika görünüyorsun. Bayrak da harika görünüyor. /
Herkes patlamalara
bayıldı. / Uyanma vakti. / Ama rüyalara alışsan daha iyi. Bob Perelman. Primer
Bu bağlantısız cümleler arasından, Çin’in Amerika ve
Rusya’dan sonra üçüncü güç olarak ortaya çıktığı
zamanın ürettiği yeni ve diri dünya tasarısının heyecanını
yakalamak özlemini, Bob Perelman’ın “Çin mahallesinde gezinirken karşılaştığı ve idyogramatik başlıklarını
anlaşılmaz bulduğu bir fotoğraf kitabını an[lattığı]
gerçeği gölgeliyor” (Jameson 89). Bugün artık, modern dünya
tasarısının sunduğu gerçek kavramı elimizden kayıp gitti; Jameson, bu kopmayı salt kültürel bir mesele
olarak ele almanın eksikliğini şu sözlerle dile getirmektedir:
Gerçekten de -ister müjde havasında, isterse ahlaki iğrenme
ve red dilinde sunulsun - postmoderne
ilişkin teoriler, en ünlü ismi ‘post-endüstriyel
toplum’(Daniel Bell) olan, ama sık sık tüketici
toplumu, medya toplumu, enformasyon toplumu, elektronik
toplum, ileri teknolojik toplum vb.
diye adlandırılan yepyeni bir toplum tipinin gelip
yerleştiğini bize duyuran bütün o daha iddialı
sosyolojik genellemelerle büyük bir ailevi benzerlik
gösteriyorlar (61).Bu yazının amacı postmoderni konumlandırmak değil; kuşkusuz
bu daha kapsamlı bir çalışma gerektirir. burada amaç, bu coğrafyadaki yerleşik gerçek anlayışından
yola çıkarak, Hasan Ali Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz adlı romanı bağlamında, Jameson’un sözünü ettiği yepyeni
toplumun bir üyesi olan yazarın Türk yazınındaki duruşunu belirlemek. Cevabını bulmaya çalıştığımız soru, Türk
romanı söz konusu olduğunda, dış dünya ile örtüşen bir anlatımın nereye kadar vazgeçilesi olduğudur.
“Cervantes’in Hor Görülen Mirası” başlıklı yazısında, insanın
elinde artık tek kesinlik olarak “belirsizliğin bilgeliği”nin kaldığını iddia eden Milan Kundera’nın (Kundera
14) bu noktadan hareketle, Franz Kafka’yı “roman tarihindeki yeni yönelim” (34) olarak işaretlediğini
biliyoruz. Sözünü ettiğimiz yazısında Kundera, romanın artık gerçekliği değil “insan olanaklarının alanı”
olarak tanımladığı varoluşu incelediğini ısrarla vurgulamaktadır
(Kundera 53). Todorov da, doğal bir dünyanın arka planında
algılanan esrarengiz olaylarla ilerleyen eski fantastiğin, betimlenen dünyanın tümüyle tuhaf olduğu
Kafka anlatıları sayesinde, yeni bir yönelim kazandığını belirtmektedir (Todorov 9). Todorov’a göre,
“doğurduğu ikircikle gerçekle gerçekdışı arasındaki azaltılamayan karşıtlığın varlığını” sorgulayan yapıtların
yarattığı belirsiz izlenim, “gerçekle gerçekdışı arasındaki sınırın sorgulanması oranında mükemmel bir
edebiyat örneğini temsil e[tmektedir]” (9). Artık “metnin sayısız alegorik yorumu yapılabil[mekte]; ama metin,
bunlardan herhangi birini onaylayacak hiçbir açık işaret ver[memektedir]” (10).
Gözlerimizi Türk yazınına çevirdiğimizde ise, çok az sayıda
yazarın insan olanaklarının alanını keşfe çıkmaya cesaret edebildiğini görüyoruz. Tutunamayanlar’da
küçük burjuva/aydın kavramlarını sorgularkendeliliği de bir olanak olarak sunan Oğuz Atay,
eleştirmenlerce kendine kapanan bir “kara anlatı” olarak (Gümüş79) tanımlanan Buzul Çağının Virüsü’nde okuru bir anaforun
içine çeken Vüs’at O. Bener ve Gece’de belirsizliğin dünyasına adım atan Bilge Karasu gibi, buna cesaret
edenler de anlaşılmaz olmakla suçlanmışlardır.
Dilin sınırlarında gezinen bir yazar olan Hasan Ali Toptaş da Türk
romanındaki yerleşik gerçekçilik anlayışını zorlayan yazarlardandır.
Gerçekdışı olanı sanki olağanüstü hiç bir yanı yokmuşcasına betimleyerek,
gündelik yaşamın o ana dek algılanmamış yanlarını duyumsatan Toptaş, bu
özelliğiyle Kafka’ya en çok yaklaşan isimlerden biridir. Hasan Ali Toptaş’ın
üslbunu belirleyen en önemli özellik, kurguda ve dilde çok katmanlılıktır; bu nedenle Toptaş’ın anlatıları da zor anlaşılır metinler olarak kabul
edilmiş, az okunmuş ve az tartışılmıştır. 1958, Çal (Denizli) doğumlu olan
Hasan Ali Toptaş, 70’lerden beri geceleri yazdığını söylüyor; bugün bir
devlet dairesinde sürdürdüğü memuriyetiyle de Kafka’yı hatırlatan yazarın
geçmişinde, dolmuş muavinliğinden inşaat işçiliğine çeşitli deneyimler
bulunmaktadır.
Toptaş, 1994 yılında Yunus Nadi Roman Odülü’nü kazanan Gölgesizler ile
birlikte, geniş bir okur kitlesi tarafından tanındı. Bu romanın ardından,
1996 yılında, yazarın üçüncü romanı Kayıp Hayaller Kitabı’nı da yayınlayan
Can Yayınları’nın, Toptaş’ın son romanı Bin Hüzünlü Haz’ı fazla karmaşık
bularak geri çevirmesi, bugün bu coğrafyada roman sanatından neler
beklendiğini tartışmak için iyi bir çıkış noktası olabilir. Nitekim, yazarla
yapılmış çeşitli röportajlardan, kendisine Ahmet Altan veya Buket Uzuner
gibi yazmasının öğütlendiğini öğreniyoruz. Hem yazısını hem de yaşamını
popülerliğin uzağında bir yerlerde tutmaya çalışan Toptaş’ın bu postmodern
darbeye direnişi, bugün bize Bin Hüzünlü Haz’ı okumak ve bu soruları sormak
fırsatını veriyor. Gelenekselin dışına çıkmaya çalışan her yaklaşım post-modern
midir? Modern, ne zaman bu kadar dogmatik bir gerçeklik haline geldi ve
sinsice yaşamlarımıza yerleşti?
˙Ilk romanı Sonsuzluğa Nokta’da, okurları bir trafik kazası
sonucunda yatağa mahkum olan eski bir devrimcinin bilincine taşıyan Toptaş, zaman düzleminde yarattığı
parçalanmış kurguyla, roman boyunca izlediğimiz karakterlerin kimliklerini başarıyla gizlemiştir. Zaman
kurgusundaki bu çok katmanlılık, yazarın ikinci romanı
Gölgesizler’de
de görülür. Kentteki bir berber dükkanından insanların birer birer
kaybolduğu bir köyegidip gelen Gölgesizler’in okuyucusu, gerçekle düş arasındaki
sınırda dolaşmaktadır; benzer bir şekilde, Kayıp
Hayaller Kitabı’nda,
küçük bir kasabada eski bir aşkın izini süren okur, kişilerin ve öykülerinin
örtüşmesiyle,kendisini bir labirentte bulur.
Toptaş’ın sıradışı kurgularıyla okuru fantastik dünyalara çeken romanlarının
ortak özelliği, bu romanlarda toplumsal sorunların bireyler
bağlamında örtük olarak işlenmesidir. Sonsuzluğa
Nokta’da
evlilik kurumu, öğrenci olayları ve işsizlik gibi motifler etrafında
şekillenen bireysel hesaplaşma,
Gölgesizler
ve Kayıp Hayaller
Kitabı’nda da yalnızlık ve korku içindeki bireyin, hepsi birbirine benzeyen insanların oluşturduğu bir topluluk karşısındaki
kıstırılmışlığı ile belirginleşmektedir.
Toptaş’ın romanları arasında biçimsel benzerlikler de bulunmaktadır; sürekli bir
çıkışsızlığı, bir kıstırılmışlığı imleyen döngüsel kurgular, tüm romanlarda şiirse bir dille bütünleşir. Zaman
ve mekanın somut bir şekilde tanımlanması, olaylararasındaki neden-sonuç ilişkilerinin kurulması ve
karakterlerin kişilik özelliklerinin betimlenmesi gibi unsurlar, gerçekle düş arasındaki sınırın ortadan kalktığı bu
romanlarda, eskiden olduğu gibi önemli değildir.
Hasan AliToptaş, son romanı Bin Hüzünlü Haz’da da, okura neyin gerçek
olduğu sorusunu tekrar tekrar sordurmaktadır.Yaşamı yazmakla eş tutan Toptaş’ın, varlığın sözcüklere
indirgendiği şiirsel bir dille yazmayı tercih etmesi,aslında yazarın yaşam ve yazın arasında kurduğu özdeşliği
yapıtlarında somutlaştırma arzusunu yansıtıyor.Yazarın 1993’de basılan “Yalnızlıklar” adlı şiir kitabı,
Toptaş’ın yaşamına sinen ve tüm yapıtlarına egemen olanen büyük deneyim olan yalnızlığın algılanışı üzerine
aforizmalardan oluşmaktadır. Şiir kitabının adı, daha enbaştan, sonuna bir çoğul eki takıp “yalnızlık” kavramını
sorgulanır kılan Toptaş’a dair önemli bir ipucu veriyor;“Yalnızlıklar”, Hasan Ali Toptaş’ın, kelimelerle oynamayı ve
insanları şaşırtmayı sevdiğinin en açık kanıtıdır. Bir diğer kanıtı da karşı taraf sunuyor;
Toptaş’ın kırık
dizelerin kendisinden habersiz birleştirilerek basıldığını söylediği bu şiir kitabı ve Bin Hüzünlü Haz’ı “bu kitap
yanlış basılmış; cümleler, harfler birbirine karışmış” diyerek kitapçılara geri getiren kimi okurlar da, “modern”in
yolunun bir şekilde tıkandığını kanıtlamakta, “modernizm”in giderek dogmatikleşen yönünü gözler önüne sermektedir.
Hasan Ali Toptaş’a göre, gerçekliğin bir ürünü olarak
dayatılan anlam aslında belirsizdir; okuma eylemi sırasında okurun belleğinde üretilen anlamla örtüşme
ihtimalinin romanı olan Bin Hüzünlü Haz da, tam da bu nedenle, bu örtüşmenin olduğu noktada sona ermektedir. Bin
Hüzünlü Haz’da merak öğesini başarıyla kullanmasına rağmen Toptaş, bu öğeyi besleyecek organik bir olay örgüsü
kurmaktan kaçınmıştır; episodik bir yapıya sahip olan bu romanın bölümleri, tekrar eden imgeler
aracılığıyla birbirine eklemlenmektedir.
Bin Hüzünlü
Haz, sonradan adının Alaaddin olduğunu öğreneceğimiz bir
kişinin, her gün cinayetlerin işlendiği ve insanların giderek hissizleştiği, kan gölüne dönmüş bir şehirde
kendisini ne kadar kıstırılmış hissettiğini anlatmasıyla başlar. Şehre dair söylenenler, daha çok postmodern kültürün
parodisini yapmak için bir araya getirilmiş unsurları andırırlar; şehir hayatına, başat öğesi zevk olan bir vahşet
ve pornografi hakimdir. ˙Işlenen cinayetler hergün televizyondan da yayınlanmakta ve tüm insanlar gibi
Alaaddin de bu kanlı cinayet görüntülerini seyretmektedir.Araya reklamların girmesiyle anlatı düzleminde bir kayma olur
ve sloganlar Alaaddin’in anlattıklarına karışmaya başlarlar. Okur, Alaaddin’in yarım kalmış
cümlelerini tamamlamak ve reklam sloganlarının hepsibirbirine karışan sesini, eksik bırakılan ya da bitişik
yazılan kelimeler arasından seçmek durumunda kalır.
Ilkbölümün sonunda, Alaaddin’in anlattıklarının aslında ikinci
bir kişi tarafından aktarıldığı anlaşılır. Arada birAlaaddin’in sesini duyduğunu söyleyen bu anlatıcı, Alaaddin’i
beklerken oturduğu terastan görünenleri anlatmaya koyulur. Bu andan itibaren, roman boyunca anlatı düzlemi pek
çok kez fantastiğe kayar; ancak, bu durumları anlatıcının düşleri diye yorumlamak da
imkansızlaştırılır. Çünkü anlatıcı, kimi zaman Alaaddin’in yokluğunda düşler kurarak avunmaya çalıştığını söylese bile,
sözlerini ve edimlerini muğlaklaştırmakta, ençok “bilmiyorum” sözünü tekrar etmektedir. “Bu sözleri o
sırada yavaşça mırıldandım mı, kendimi tutamayıp yaprak yaprak titreyen karanlık bir sesle haykırdım mı, yoksa
yalnızca düşündüm de içimdeki sesin aniden dışarıya çıkıp merdivenin basamaklarında yankılandığını mı
sandım bilmiyorum” (Toptaş 32).
Anlatıcının arada bir içine çekildiği bu “gerçekdışı”
dünyadan sıyrılıp Alaaddin’i bulmak amacıyla sokağa çıkmasıyla bir arayış başlar. Bu arayış motifi, okuyucuya
organik bir olay örgüsü sunmasa da, anlatı düzleminde sona doğru ilerleyen bir patikaya işaret etmektedir.
Alaaddin’in peşine düşen anlatıcı Motel ROM’a sürüklenir; Motel ROM’daki kadın, etrafta bir sürü Alaaddin olduğunu
söyler ve anlatıcıyı Alaaddin’i kafasında yaratmakla suçlar: “Büyük, ama çok büyük bir felaketin eşiğindeymişim
gibi, gözlerime acı acı baktı; peki nasıl bulacaksın onu? Arada bir sesini işitiyorum, dedim. Bakışları bulutlandı
birden; sesini işitiyorum da ne demek oluyor şimdi, hani yüzünü hiç görmemiştin? Görmedim, dedim, yalnızca
zaman zaman sesini işitiyorum. Düş gibi mi, dedi. Hayır, dedim; basbayağı gerçek gibi. Aynı şey işte,
diye homurdandı” (42).
Düş ile gerçeğin aynı şey olabileceği iddiası, gerçek
kavramının geleneksel alımlanışını ortadan kaldırır; böylece, anlatının tutarlı bir zaman-mekân
düzleminde ilerlediği noktalarda bile anlatılanların gerçekliği sorunsallaştırılmış olur. Anlatıcı, roman boyunca pek çok yerde
edimlerini muğlaklaştırır; kimi zaman olanları “daha doğrusu” (79) deyip yeni baştan ve çok başka bir biçimde
anlatır, kimi zaman da “[böyle] desem herhalde daha doğru olur” (62) ya da size “[böyle] demek zorundayım” der
(27). ’Belki’, ’sözgelimi’ ve ’sanki’ üçgeninde ilerleyen Bin Hüzünlü Haz’da neyin “gerçek” olduğu asla
anlaşılmaz.
Bin Hüzünlü Haz’da
anlatıcının ve Alaaddin’in aslında neleri simgelediğine dair en açık ipucu,
anlatıcının ormanda kaybolduğu bölümde verilmektedir. Ormanda Hansel ile
Gretel’e, Kırmızı Başlıklı Kız’a ve Kırk Haramiler’e rastlayan anlatıcı, biraz daha ilerleyince bir
yeldeğirmeni görür ve çok geçmeden de karşısına birş övalye çıkar. Anlatıcı, bu sefer de Don Kişot’un zırhının
çıkarttığı seslerin peşine takılır ve düşsel bir zamana geçer:
"Sonra işte bu hayat böyle yükselirken, bütün bu olup
bitenlere fena halde içerlemiş gibi, birdenbire zırhından şangır şungur sesler dökülen çılgın bir ş övalye
çıktı ortaya; peşindeki adamıyla birliktetozu dumana katarak geldi, üç beş adım ötemde durdu...Zırhın
çeşitli yerlerinden, neredeyseiniltiyi andıran birtakım küflü gıcırtılar dökülüyordu. Kulak
verip dikkat kesilince, kimi zaman daçok uzak bir zamanın derinliklerinde kalmış öfkeli
haykırışlara benziyordu bu gıcırtılar, gözyaşlarıarasında zonklayan irili ufaklı hıçkırıklara, rengini
yitirmiş ihanet fısıltılarına, budalaca sürüp gidensohbetlere, sevişme seslerine, uyuyan milyonlarca kişinin
horultusuna, ya da kapıların, duvarlarınve kalın kalın perdelerle kalın kalın zamanların gerisinden
işitilip de bir türlü anlaşılamayan,mızmız konuşmalara benziyordu. Oyle ki, o sırada bütün bu
seslere bakıp, zırhın içinde milyonlarcakişinin yaşadığı sanılabilirdi. Dahası bu milyonlarca
kişinin, sanki çılgın bir ş övalyegörüntüsü halinde gelip oradaki ölümün karşısına
dikildiklerinden hiç haberleri yokmuş gibi, hˆalˆazırhın içindeki karanlıkta günlük yaşamlarını kayıtsızca
sürdürdükleri, yani hâlâ aptalca şeylere gülüyor, budalaca konuları konuşuyor, boğaz boğaza dövüşüyor, arada bir sevişiyor, işe gidiyor,işten geliyor, ya da tencere tabak gürültüleri arasında
kaybolan evlerine sürekli girip çıkıyor olduklarıbile düşünülebilirdi." (82)
Bir süre sonra anlatıcı, sanki kendisine üzerinde bir zırh,
elinde de bir mızrak varmış gibi geldiğini söylemeye ve Don Kişot kılığına bürünmeye başlar. “Kafasındaki
belirsizlikle ormanın belirsizliği arasında tıpkı birbelirsizlik bilgesi gibi dur[an]” Don Kişot imgesiyle
bütünleşen anlatıcı, “roman”ın geçmişten yankılanan sesi olduğunu böylece ortaya koyar (83).
Alaaddin’i arayışın anlatıcıyı getirdiği son nokta, ortaçağ
kentlerini andıran bir yerdir; ancak bu şehir betimlenir kenaraya gökdelenler, banka şubeleri ve alışveriş merkezleri
karışır. Bu iki mekânın örtüşmesiyle anlatı, bir yüzünü başladığı noktaya döner; çünkü, bu şehrin aslında
anlatıcının romanın başında bahsettiği şehir olduğu belirginleşir. Yüzyıllar sonra
göstericilerin polis
panzerlerinden kaçtığı şehir meydanında, yedi ölü ve başlarında da ağlayan kadınlar vardır. Zamandaki
parçalanmışlık, giderek zamanın ortadan kalktığı bir halalır ve göstericiler tekrar meydana doluşurlar; şehrin
lunaparkının gürültüsü, mahşeri kalabalığın gürültüsüne karışır. Yedi ölüden en genç olanının hikayesini anlatmaya
karar verdiğini söyleyen anlatıcı, bu ölünün Alaaddin olduğunu iddia eder: “Benim kimi zaman gözünü budaktan
sakınmayan zorlu bir cengâvere, kimi zaman kadınsı davranışlar sergileyen cariye yüzlü mahçup bir
şehzadeye, kimi zaman hedefini şaşırmış bir deli oka, kendi karanlığına eğilmiş bir nazlı dala, ya da loş saray
köşelerinde küflenen sabır dağları arasında binbir zahmetle yetiştirilmiş bir gonca güle benzeteceğim bu gencin adı da,
hiç kuşkusuz Alaaddin olur” (96).
Anlatıcının, yedi ölünün en genç olanının hikayesini
anlatmaya karar verip bu genci Alaaddin olarak adlandırdığı noktadan itibaren, Bin Hüzünlü Haz’da dilin
herhangi bir gerçeği yansıtmadığı, fakat onu bir olanak olarak- Derrida’nın deyimiyle- kurduğu iyice
belirginleşir.
Anlatı, ilk defa olarak, anlatıcının iradesinin hâkimiyetinin hissedildiği noktada, hiçbir kuşkuya imkân
vermeyen bir kesinlik kazanır. Artık anlatı, kendisini anlatmaktadır. Alaaddin’in kardeşi tahtı ele geçirmiştir ve
tüm kentte Alaaddin’i aratmaktadır:Ola ki, artık siz hikâyenin burasında, yürüyüp geçtiği
yerlere mor dağların gizemli kokularını saçan o sırma saçlı Tatar kızının, herkesin Alaaddin’e
benzediği bu kuşkular ve korkularşehrinde olup bitenler yüzünden bir gün dilini tutamayıp
mahzende gizlenen Alaaddin’i ele vereceğini, sonra da Alaaddin’in karanlıkta çürümüş ufacık
bir korku yumağı halinde merdiven basamaklarından sürüklenip apar topar kardeşinin huzuruna
getirileceğini ve hemen kapı arkasında hazır bekleyen dilleri koparılmış palabıyıklı cellatlarca,
sorgusuz sualsiz boynunun vurulacağını düşünürsünüz. (106)
Alaaddin’in mahzendeki tutsaklığı, romanın başında şehirde
hissettiğini söylediği kıstırılmışlığa denk düşmektedir; döngünün tamamlanmak üzere olduğu böylece ortaya çıkar.
Anlatıcı, Alaaddin’e yemek götüren Tatar kızını okurun gözünde şüpheli kılarak, okuyucuların
beklentilerini biçimlendirmeye koyulur. çok geçmeden bu müdahale, anlatının akışını değiştirir; Tatar kızı,
kendisinden şüphelenen birinin saldırısı sonucunda bir cinayete kurban gider. Anlatıcı, karanlık mahzende cinayeti
işleyenin yüzünün görünmediğini söylemesine karşın, katil olarak Alaaddin’i ortaya atar:
"Bu durumda siz, hiç kuşkusuz tıpkı benim gibi, kimi zaman
harflerin harf suretinde belirip kaybolan titreşimlerine, kimi zaman gözlerinizin önünden akıp giden
kelime katarlarının arkasına,kimi zaman da apayrı birer kelime edasıyla uğuldayan
kelimeler arasındaki boşlukların içine eğilip mahzenin karanlığındaki o yüzün kime ait olduğunu görmeye,
göremeyince de şiddetle merak etmeye başlarsınız. Hatta, sizi gene size getirmek üzere
sizden alıp sessiz sedasız hikayenin derinliklerine biraz daha çekecek olan bu merak, kelimelerin kendi
hikayeleri arasında gitgide arsız bir sarmaşık gibi dallanıp budaklanarak, sonunda, o yüzün
Alaaddin’e ait olabileceği kuşkusunu bile doğurur. (108)
Dışarıdan habersiz bir şekilde mahzende saklanan, Tatar
kızının getirdiği yemeklerle yaşamını sürdüren ve ne olup bittiğini yine ondan öğrenen Alaaddin’in Tatar kızı
hakkında, okuyucunun içinde uyanan şüpheye benzer bir şüphe duyabilmesi, ancak onun da bu anlatının okuyucusu
olmasıyla mümkün olacağından, Alaaddin’in aslında okur olduğu ortaya çıkmış olur. Bütün bu arayış, bu
yolculuk, okuru bulmak içindir. Roman boyunca Alaaddin’i arayan anlatıcı ise kimi yerde yazar, kimi yerde
de anlatının kendisidir. Bu ikizlik, bir yandan yazarın anlatının yaratılması sürecinde aslında yazdıklarına
dönüşmekte olduğuna vurgu yaparken, diğer yandanda yazarın kendisini kişisel olarak tanımayan insanlar
tarafından ister istemez yazdıklarından ibaret kılındığına işaret eder.
Tatar kızının ölümüyle kendisini “belleğindeki geçmişte”
(116) bulan Alaaddin, son bölümde “yazın”ın etrafında döndüğü soruyu sorar: “Hayat nedir?” Tam da
Kundera’nın dediği gibi, gerçeği değil ama varoluşu açıklamanın peşindeki romanın da sorusudur bu; ancak cevapsız
kalacaktır. Alaaddin’e romanın sonunda “Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat” (117) diyen
Haraptarlı Nâfi de okura, elindekinin eninde sonunda bir roman olduğunu hatırlatır.
Tarih boyunca çeşitli
anlatıların içinden geçerek okurunu arayan bu anlatı, onu bulduğu noktada da sona erer, yani anlatıcının bir roman
kişisi gibi kurmacaya katıldığı ve Alaaddin’le gözgöze geldiği anda. Haraptarlı Nâfi’nin romanda
cevaplayamadığı sorunun cevabını, kitabın kapağına gizleyen Toptaş da, okuru, romanı ilk eline aldığı noktaya geri
götürür: Başlığa. Hayat, bin hüzünlü hazdır.
Gösteri dergisinde yayımlanan bir röportajında, Bin Hüzünlü
Haz’ın “bir yanıyla roman sanatı üzerine yazılmış bir roman” olduğunu söyleyen Hasan Ali Toptaş, “son
cümlesine kadar kahramanını arayan” metnin, onu ararken “kahramana dönüştüğünü” ve bu serüven boyunca hem
hayatın hem de geçmiş anlatıların içinden geçtiğini belirtmektedir; yazara göre Bin Hüzünlü
Haz, “Hasan Ali Toptaş’ın romandan ne beklediğinin de romanıdır” (Çağlar 30).
Toptaş’ın herşeye rağmen okurunu
arayan bir roman kurgulamış olması, üretilen gerçeklerin-Baudrillard’ın deyimiyle
simulasyon’un -krallığında bile, ortak bir gerçek paydası bulunabileceği ihtimaline “tutunduğunu” göstermektedir; bu nedenle yazarı
gerçek kavramını yürürlükten kaldıran postmodern bakış açısının bir temsilcisi olarak görmemek gerekiyor. Dış
dünya ile örtüşen anlatı, okurla iletişim kurma çabasını ortadan kaldırmaya niyetlenmediği sürece
vazgeçilesidir; bu çaba ortadan kaldırıldığı anda ise,romanın varoluşuna ilişkin en önemli unsur yok edilmiş
olacaktır. “Belirsizliğin bilgeliği” elimizde kalan tek kesinlik olsa da, Bin Hüzünlü Haz’da hâlâ bir buluşma
noktası konumundadır. Buradaki ironinin bir benzeri, tam da “yalnızlık” kelimesinin sonuna bir çoğul ekinin
eklendiği noktada oluşmaktadır; bu ek, yalnızlığı bir olanak olarak ortadan kaldırmayı başaramaz. Benzer bir
şekilde, belirsizliğin artık bilgelik kabul edildiği bir zamanda bile, insanlar çaresizce bunu paylaşmak ve bu
bilgeliğe bir kesinlik atfederek onu meşrulaştırmak istemektedirler. ˙Içinde, Alaaddin ile ona Motel ROM’un
yerini tarif eden garson ve yine Alaaddin ile MotelROM’daki kadın arasında geçenlerden başka diyaloğun
bulunmadığı bu roman, insanlar arasındaki iletişimsizliği vurguladığı kadar, iletişim çabasının sessiz direnişini de
ortaya koymaktadır.
Bütün bunlara ek olarak, Toptaş’ın, daha önceki romanlarında
olduğu gibi Bin Hüzünlü Haz’da da, parmağıyla göstermeden de olsa, dış dünyaya ilişkin bazı gerçekliklere
işaret ettiğini de söylemek gerekiyor. Fonda beliren şehir kültürü, gökdelenler, TV bağımlılığı,
meydanlara taşan öğrenci olayları, polisten dayak yiyen göstericiler, Bin Hüzünlü Haz’da “anlatı[nın], gerçeğini
insanları birbirine bağlayan gündelik ayrıntıların içinde bul[duğunu]” kanıtlamaktadır (Batur 50). Bir arayış, bir
cinayet, bir aşk ile bir anda alelade bir macera romanı tadını yakalayan bu romanda, serüven anlatılarının içinde
“öylesine varolduğunu” düşündüğümüz, çoğu kezde “gözümüzden kaçacak önemsizlikte” olan kimi öğelerin
aslında “belkemiği niteliği al[abilecek]” öğelerolduğunu da düşünmeliyiz (Batur 50). Hem Borges’de hem de
Tanpınar’da karşımıza çıkan zaman metaforu, Kafka’nın ve Cervantes’in düşle gerçeğin arasına sıkışan
büyülü dünyaları ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da başarıyla kullandığı belirsizlik boyutunun oluşturduğu bir
temel üzerinde yükselen Bin Hüzünlü Haz,yazın eleştirisinin bugüne dek sorduğu çeşitli soruların
içinden geçerek ilerlemekte ve yazarın, okurun ve romanın iradelerini sorgulamaktadır. En son varılan noktada, bu üç
iradenin ortak hakimiyeti kabul edilmiş olur;yazarın iradesi, arka arkaya dizilen sözcüklerden bir roman
oluşturulamayacağı için; okurun iradesi, roman ne olursa olsun bir çeşit iletişim amacı taşıdığı için ve
romanın iradesi de kurgusal evrende, yazarın ve okurun her koşulda buluşacağı ortak bir noktanın varlığı imkânsız
olduğu için kabul edilir.
Roman kuramı üzerine yapılan çalışmaların hemen hepsinde,
romanın çıkışındaki temel metaforun yolculuk olduğu belirtilmiştir. Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı
kapsamlı ve nitelikli çalışmasında bu metaforun izini süren Jale Parla, Türk romanının uğrak noktalarını
başarıyla ortaya koymaktadır. Parla’ya göre, çeşitli serüvenlerin eşlik ettiği bu yolculukta okur, okuma edimi
süresince bir özdeşleşme yaşamaktadır. Bin Hüzünlü
Haz’da ise, okurdan okuduğunun bir kurgu olduğunu
dürüstlükle kendisine anımsatan yazarı takdir etmesi beklenmektedir; bu anlamda, Bin Hüzünlü Haz’ın okuru, yazılanlarla
özdeşleşmemesi istenen donanımlı bir okur. Bin Hüzünlü Haz’ın
iradesini kabul edeceği okur, sadece romanı okuyacak bir okur değildir;
yitik harfleri bulup yerine yerleştirecek, cümleleri tamamlayacak ve bu romanın
tek bir anlam kalıbına sığmasının imkânsızlığını anlayacak biridir. Bir imkânsızlığı anlatmak için bile olsa,
okurla olan iletişimin izini süren Hasan Ali Toptaş, soylu bir amaç uğruna, elinde bir mızrakla yeldeğirmenlerine
saldırmaktadır.
Jale Parla, “ancak kötü metinler bitebilir; çünkü
unutulurlar” (Parla 342) diyerek Don Quijote’nin ilham kaynağı olduğu romanları sıralıyordu; Hasan Ali Toptaş’ın Bin
Hüzünlü Haz’ı da, Italo Calvino’nun Bir Kış
Gecesi Eğer Bir Yolcu,
Jorge Luis Borges’in Don Quijote Yazarı Pierre Menard, Orhan Pamuk’un Beyaz
Kale’si
gibi eserlerin yanına adını yazdırmaktadır. Roman boyunca pek çok kez okura
seslenen anlatıcı ve kendilerini “içinde değişik serüvenlere ait binlerce cümle
taşıyan, yüzü virgüllerle dolu upuzun bir cümle gibi hiss[ettiklerini]” (Toptaş 78) söyleyen roman kişileri
aracılığıyla, romandaki dünyanın dışında geliştiği hatırlatılan Bin Hüzünlü Haz, üstkurmaca türünün doruklarında
geziniyor. Postmodernizme gelince, o bu coğrafyada kendisini henüz yayınevlerinin yaptığı
“darbe”lerde göstermeye çalışmaktadır.
Kaynakça
[1] Batur, Enis. “Serüven Anlatısı ve Anlatının Serüvenleri.”
Türk Dili 316 (Ocak 1979): 49-52.
[2] Çağlar, Aziz. “˙Insanın Issızlığının Romancısı: Hasan
Ali Toptaş.” Gösteri 217 (Mart 2000): 28-31.[3] Gümüş, Semih. Kara Anlatı Yazarı. ˙Istanbul: Yapı Kredi
Yayınları. 1994.8
[4] Jameson, Fredric. “Postmodernizm Ya Da Geç Kapitalizmin
Kültürel Mantığı.” Postmodernizm.
Çev:
Deniz Erksan. Haz: Necmi
Zeka. ˙Istanbul: Kıyı Yayınları, 1990, 59-116.
[5] Kundera, Milan. Roman Sanatı. Ç ev: ˙Ismail Yerguz.
˙Istanbul: Afa Yayınları. 1989.
[6] Parla, Jale. Don Kişot’tan Bugüne Roman. ˙Istanbul:
˙Iletişim Yayınları, 2000.
[7] Todorov, Tzvetan. “Yazın ve Fantastik.” Ç ev: Süreyyya
Evren. Varlık. 1101 (Haziran 1999): 5-11.[8] Toptaş, Hasan Ali. Bin Hüzünlü Haz. ˙Istanbul: Adam
Yayınları, 1998.9
|
|

Bir Dil Virtüözü Hasan Ali Toptaş
Bahar Vardarlı
Hasan Ali Toptaş şaşırtıcı bir dil virtiyözü olarak bende büyük hayranlık
uyandırdı. Ne dediğine değil de nasıl söylediğine vuruldum. Şiirselliğin
peşinden koşmadığı halde, kaleminden dökülenler ruhumda şiirden fazla coşku
duymama neden oldu.Kitabı okurken devamlı içimde ışıklar yandığını hissettim.
Yazar sanki eline bir fener almışcasına evrende dolaşıyor da benim için ayrı
ayrı enstantaneler sunuyordu. Bu kadar edebiyat peşinde koşarken, daha iyi
sunmayı, daha titiz olmayı amaç edinmişken sosyal sorunlara da ayni anda sahip
çıkışı okuru içinde yaşadığı bunalımdan bir an olsun uzaklaştırmıyor. Bu kitabı
insanın geçmişine ve geleceğine tutulmuş bir ayna olarak yorumluyorum.Öyle bir
ayna ki,devamlı ele alınıp dikkatle bakılması gereken bir ayna; her bakışta ayrı
bir hüznün görüleceği ayna...
Yazar
ile Okurun Yolculuğu
Nevcihan Oktar
Romanın çıkışındaki temel metafor yolculuktur. Bu yolculıkta yazar ve okur
tam anlamıyla bir yoldaştır. Hasan Ali Toptaş ile Alaaddin 'in olduğu
gibi.
Cervantes'in de düşlediği bu değil miydi?. Onun düşlediği metindeki bütün
incelikleri anlayacak , yorumlayacak ve değerlendirecek akıllı ve duyarlı
bir okur. Bütün okurların yazarlaşması, bütün yazarların da
okurlaşması ve sonunda zeki ve yaratıcı okurla bu oyuncu kurgunun yazarının
buluşabilmesi için bir tür okur eğitimine davet değil midir bu? Don Kişot'un
Dulcinea'ya , burada anlatıcının Alladdin'e duyduğu arzu aynı değil mi?
Gerçek okur ancak gerçek yazara, o okuru düşlediği ölçüde yaklaşabilir. Peki
ya gerçek okur? O gerçek yazara ne kadar yaklaşabilir? Ancak yazarın
kendisine yaklaşabildiği kadar, belki bundan da az.Bunu kaç yazar
başarabilir bilmiyorum ama, Hasan Ali Toptaş okurla yazarın özdeşleştiği anı
yakalayan ender bir yazar.
Kitap orman metaforu ile roman yolculuğunun bir serüveni yaşatıyor bize.
Kırmızı Başlıklı Kız'dan, 40 Haramilere, Ali Baba'dan Binbir Gece
Masallarına, Alladdin'in Lambasından, Don Kişot'a, Kafka'dan günümüze bir
serüvene davet ediyor bizi.
Okurken saatin zamanından koparıyor bizi. Okumak bir çeşit zamandan
kurtulmak değil mi zaten. Zaman birdenbire kuşlara dönüşüyor, ya da bir dağ
olarak çıkıyor , ya deli bir yağmur, ya da bembeyaz kar.
"Bir bakıma zaman, zaman üstünde oldu böylece, zaman zaman altında oldu.
Zaman zaman yanında, zaman zaman önünde, zaman zaman sonunda.Zaman zaman
peşinde, zaman zaman içinde" derken bir Borges, bir Tanpınar tadına
varıyorsunuz kitapla ya da Mevlana ile karşılaşıyorsunuz."Yolcu kalbe yürü
orada seyret, orada gez dolaş Ağaçlar orada Akarsular orada "
Ya da "Ya da ,bir çift gözdü bakan binlerce çift göz, bir çift kulağa
hizmet eden binlerce çift kulak gerekiyordu" derken
"İnsan gözden ibarettir Geri kalanıysa bir deri Ama dostu gören göze "göz"
derlerdi" yi anımsarsınız.
Ya da "Aslı bulan tefferruattan kurtulur"la
Romanda yaptığınız bu yolculuk aslında insanoğlunun tarihine ya da içine
yaptığı yolculuk değil midir?
Nevcihan
http://arsiv.hurriyetim.com.tr/tatilpazar/turk/00/02/19/eklhab/08ekl.htm
Saçımı, başımı yola yola
yazıyorum
Türk edebiyatının yeni Yusuf
Atılgan'ı
Hasan Ali Toptaş
Faruk BİLDİRİCİ
‘‘Bin Hüzünlü Haz’’ adlı
romanıyla, Cevdet Kudret ödülünü kazanan Hasan Ali Toptaş, edebiyat çevrelerinin
yakından tanıdığı ama okur dünyasının pek bilmediği bir isim. Yıldız Ecevit'in,
‘Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri’
diye tanımladığı Toptaş, Türk edebiyatının yeni Yusuf Atılgan'ı. Metropolün,
Ankara'nın kıyısında yaşayan, içine kapanık bir yazar o. Sadece ve sadece yazmak
isteyen, memurluk yaşamının rutinini güzel romanlar yazarak kıran bir
edebiyatçı...
Sizi tanımaya yaşam
öykünüzden başlayabilir miyiz? Nerede doğdunuz, nasıl bir yaşam sürdünüz?
- 1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinin Baklan kasabasında
doğdum. Küçüklüğüm kasabada geçti. Liseyi Çal'da okudum. Uşak'ta Meslek Yüksek
Okulu'na bir yıl gittim, yarıda bıraktım. 1975 olaylı yıllardı. Sonra askerlik
yaptım
Ailenizi anlatabilir misiniz?
Annem bir ev kadını. Okula
gidememiş. Babam şoförlük yapıyordu. Ben de küçüklüğümde ona epeyce yardım
ettim. Askerlikten sonra memuriyete girdim. 1986'da Ankara'ya Sincan'a geldim.
20 yıldır da Maliye Bakanlığı'nda memurum.
Memurluk, bir yazar için
daraltıcı, sınırlayıcı bir iş değil mi?
- Aslında öyle. Belki de
yazmak dediğimiz eyleme, insanı sürükleyen bir yığın etkenden söz edersek benim
üzerimdeki etkenlerden biri de içinde bulunduğum rutin hayat.
Bu rutini kırma içgüdüsü mü
oluştu içinizde?
- Vergi dairesinde dokuz yıl
icra memurluğu yaparken, gündüz çantayla dolaşıp sokak sokak gecikmiş vergileri
topladım. Bu oldukça yıpratıcı ve tatsız bir işti. Belki de geceleri oturup
yazarken onun tatsızlığını dengelemek gibi içgüdüsel bir dürtü de vardı.
İlk ne zaman yazdınız?
- Ortaokulda, bir hevesti. Ya
da öykünmeydi. Ortaokuldayken bir arkadaşımla roman yazıyorduk. O romanı bir
türlü bitiremedik ama aylarca uğraştığımızı hatırlıyorum.
Gençlik döneminizde yazmaya devam ettiniz sanırım.
- Yıllarca öyküler yazdım.
‘Bunları yayınlatacağım, kitap olacak, yazar olacağım’ diye bir kaygım yoktu. O
kişisel bir tatmindi benim için.
İlk kitabınız ne zaman çıktı?
- 1987'de çıktı. ‘Bir Gülüşün
Kimliği’ adlı öykü kitabımı kendi paramla bastırdım. Maaşımdan taksit taksit
ödedim. Kitap çıktığında o gün yeryüzünde büyük bir sallantı olacağını
düşünüyordum. Hiçbir şey olmadı.
Çok satan bir yazar
olmak-olmamak tartışmasına nasıl bakıyorsunuz?
- Bence bir kitabın çok
satması onun ne iyi olduğunu, ne de kötü olduğunu gösterir. Kesinlikle bir ölçüt
değildir. Satış ya da piyasadaki ilgi, edebi bir ölçü değildir.
Ama çok satıp daha fazla
insana ulaşmak gibi bir istek her yazarda vardır sanırım. Tabii kendi
çizgisinden ödün vermemek kaydıyla..
- Ödün vermese bile herkese
ulaşmak istemem doğrusu. Bu mümkün değil gibi geliyor bana. Çünkü herkese
ulaşılabiliyorsa bir tuhaflık var demektir. Bilge Karasu'yu, Oğuz Atay'ı sevenle
Kemal Tahir'i seven, iki kitaba da aynı ilgiyi gösteren bir okur, bana biraz
tuhaf geliyor.
Esin kaynaklarınız arasında
yer alan yazarlar var mı?
- Kendime akraba saydığım
yazarlar var. Bunlar Oğuz Atay, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan; dünya edebiyatından
ise Kafka ve Kundera'nın roman üzerine görüşleri ile bazı romanlarına yakın
hissediyorum kendimi.
Ertuğrul Özkök ve Doğan
Hızlan, sizi Yusuf Atılgan'a benzetiyor. Doğru bir benzetme mi sizce?
- Yaşam tarzı açısından
benzerlik görmüşler. Yazdıklarım açısından da benzerlik kurulabilir. Yusuf
Atılgan da benim gibi metropülün dışında yaşayıp kendince yazmaktan başka birşey
düşünmeyen bir yazarımızdı. Ben de metropolün dışındayım. Ankara'ya ayda bir kez
gidiyorum.
Yeniden kitaplarınıza
dönebilir miyiz?
- ‘Ölü Zaman Gezginleri’ de
yerini bulmadı ve bir ara yazmaya küstüm. Sonra bir yaz, kendi kendime yine ufak
ufak birşeyler karalarken ‘Yalnızlıklar’ diye şiirsel bir metin çıktı ortaya. Bu
kitap, İsveç'ten finanse edildi, İstanbul'da basıldı.
Okuyucuya ulaşamadınız ama
yeni bir aşamaya geçip romana başladınız...
- Evet. İlk romanım
‘Sonsuzluğa Nokta’yı yazdım. Bu romanımla Kültür Bakanlığı'nın roman yarışmasına
katıldım, mansiyon aldım. Fethi Naci bir yazı yazdı. 1992'de böyle bir kırılma
noktası oldu.
Ondan sonra kitaplarınızı
yayınlatabilmeniz kolaylaştı mı?
- Umutsuz umutsuz ikinci
romanım ‘Gölgesizler’i yazmaya başladım. ‘Gölgesizler’i, 1994'de dosya halinde
Yunus Nadi roman ödülüne gönderdim. O yıl roman ödülünü Serdar Rifat ile
paylaştık. Bunun üzerine Can Yayınları ‘Gölgesizler’i, peşinden de ‘Kayıp
Hayaller’ romanımı bastı.
Ve nihayet Cevdet Kudret
ödülünü alan ‘Bin Hüzünlü Haz’a geliyoruz...
- ‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en
çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu,
tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir
oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt,
zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının
dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.
Hem konular, hem de yazım
tekniği açısından sürekli bir arayış, devinim içindesiniz.
- Roman sanatını nasıl bir
adım daha ileri götürebilirim diye bakıyorum. Benim okur ya da parasal kaygım
yok. Yalnızca güzel romanlar yazmak istiyorum. Bir önce yazdığım romana
benzeyecekse yazmıyorum zaten. Üstelik çok zor yazıyorum, kıvrana kıvrana.
Mükemmeliyetçilik bir hastalık. Müsveddelerimi el yazısıyla, siyah mürekkepli
dolmakalemle, beyaz kağıda yazıyorum. Sayfanın sonunda bir sözcük karalamışsam o
sayfayı yeniden yazıyorum. Mazoşist bir yanım mı var bilmiyorum.
Bilgisayar kullansanız bu
düzeltmeler daha rahat olmaz mı?
- Öyle mekanik düşünemiyorum
artık. Yıllardır elle yazmaya alıştım.
Fethi Naci, ‘temiz bir
Türkçeyle yazıyor; cümle içinde sözcüklerin yerleriyle ustaca oynayabiliyor’
derken bunu kastediyormuş demek ki...
- Ben yazdığı her cümlenin
üzerine titreyen bir yazarım. Dili çok önemsiyorum. ‘Dil araçtır’ derler ama
benim için bunun ötesinde birşey. Hatta ‘Bin Hüzünlü Haz’da dili düpedüz amaç
edindim. Sözcüklerin duruşlarını, birbirlerinde yankılanışlarını, renklerinin
birbirine karışımını tek tek tartıyorum ve saçımı başımı yola yola yazıyorum.
Şatafatlı değil duru
sözcükler seçiyorsunuz ama onlar bir bütün olarak görkemli bir anlatımı ortaya
çıkarıyor. Sizin diliniz de öyle...
- Teşekkür ederim.
Amaçladığım şey de bu. Oldukça yalın bir söylemle renkli bir tablo yaratabilmek
istiyorum. Cümlenin rengi ve kendi içindeki bütünlüğünün ötesinde, paragraf
paragraf, sayfa sayfa, sonuçta da yapıtın bütünlüğünden de çıkacak resmi de
gözeterek yazıyorum. Biraz imgeye doğru yaslanış. Daha çok şeyi daha az sözcükle
anlatabilmek, istediğim bu.
DİL MESELELERİ
NECMİYE ALPAY (E-mektup
Arşivi)
Hasan Ali Toptaş
Hasan Ali Toptaş'ın dilini olağanüstü kılan nedir? Eğretilemeler mi? Benzetmeler
mi? Alışılmamış bağdaştırmalar mı? Kişileştirmeler mi?
Bu tür teknik adlandırmalar Toptaş'ın metinleri karşısında fazlasıyla
yadırgatıcı kalıyor. Mitolojik bir havai fişek sanki bu dil; ardı arkası
kesilmeyen patlamalarla her birkaç satırda bir, zihnimizin, dilimizin,
yaşantılarımızın bir köşesinde, alışılmamış renkte bir aydınlanma yaratıyor,
gidip eğriliklerde dolaşıyor, karanlıklarda kaybolanları gösteriyor. Bir uzay
dili. Dikkatimizi toplayarak okuduğumuzda böylesine iyi anlamaktan şaşkınlığa
düştüğümüz bir "yabancı" dil. Toptaş'ı ruh kardeşi olduğu yazarlardan (Kafka,
Bilge Karasu, Oğuz Atay) daha ilk adımda ayırıyor bu dil.
Patlama sözcüğünü seçişim, bu sözcüğün hem o sürüp giden ani dallanıp
budaklanmaları, hem de her seferinde ortaya çıkanın yarattığı etkiyi anlatmaya
elvermesinden.
Patlayanlar birer balon, aslına bakılırsa; yerleşik mantığın balonları;
"arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi", binlerce
örnekten biri. Gerçekten binlerce.
Bu yazıya Toptaş'ın yeni romanı "Uykuların Doğusu"yla başlamak niyetindeydim
ama, bir şeyler beni daha başlara, Toptaş'ın ilk kez 1993'te yayımlanmış olan
kitap boyu şiiri "Yalnızlıklar"a gönderiyor. Bu bir şeylerin içinde, Toptaş'ın
"Yalnızlıklar"da tüm başat özellikleriyle belirmiş olması kadar, bu büyük şiirin
tuhaf bir biçimde unutulması da var. Oysa aynı zamanda tüm Toptaş metinlerinin
vazgeçilmez tamamlayıcısı, bir anlamda da anahtarı bu şiir. İşte ilk dizeleri:
"Nereden bakılırsa bakılsın,
her cümlede bir çift göz vardır
ve her noktada bir insan."
(İş Kültür Yay., 2003)(1)
Bu üç dize en az bir adet dilbilgisi terimi içeriyor: "cümle". "Cümle"nin
varlığından hareketle "nokta"yı da dilbilgisi terimi sayabiliriz. Toptaş, katı
olmayan başka pek çok şey gibi dilin birimlerini de katı birer gerçeklik
kılabiliyor ya da katı gerçekliğin mekânına dönüştürebiliyor; "bir çift göz
vardır" diyor; nerede? "[C]ümlede". Dördüncü bölümün sonunda örneğin, mekân,
çobanların bakışıdır. Yalnızlık orada "zamanı güden" bir çobandır: "Ve
yalnızlık, yalnız bir çobandır/ çobanların bakışında/ zamanı güden". Bakış,
Toptaş'ın her iki anlamıyla da nesneleştirdiği ve mekânlaştırdığı örüntülerden.
"Yalnızlıklar"ın ikinci basımında bazı değişiklikler yapmış Hasan Ali Toptaş.
Dizelerin düzeni açısından, ilk basıma oranla daha "usta işi" bir metinle karşı
karşıyayız. Sözgelimi, şiirin yukarıya aldığım ilk dizelerinin ilk basımdaki
düzeni şöyleydi:
"Nereden bakılırsa bakılsın, her tümcede
bir çift göz vardır; ve her noktada bir
insan."
Toptaş sonradan vurguyu okura bırakmak istemiş olmalı ki, 2003 basımında
"insan"ı bir başına dize olmaktan çıkarmış. "Usta işi" dediğim değişikliklerin
bir bölümü bu türden vurgu değişiklikleri. Bir bölümü ise, "gürültü/ müdürler"
örneğindeki gibi kötü bölünmüş dizelerin yarattığı istenmeyen çağrışımlardan
kurtaran düzenlemeler: Sonraki basımda dize böyle bölünmeyip "gürültü müdürler,"
biçimini almış ve aklımızı müdürlere gitmekten kurtarmış.
İki basım arasında "tümce-cümle", "sözcük-kelime", "kent-şehir" gibi
değişiklikler de dikkat çekiyor. Yer yer bir ses zorlamasından kurtaran, ama yer
yer yeni zorlamalar yaratan değişiklikler. Bendeki yadırgıda önceki sese
ısınmışlığın payı da olabilir elbette; bunu ayırt etmek zor. Her durumda, ilk
basımı nasıl olursa olsun, şöyle bir şey, büyük şiir:
".......
ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda,
ellerim dokunduklarımdan.
Dilimi sormayın,
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda."
Hasan Ali Toptaş, aklımızın ve dilimizin yerleşik egemen mantığına karşı
ruhumuzun sözünü geçerli kılıyor. Ruh kardeşi dediğim yazarların metinleri gibi
onun metinlerini belirleyen de "gerçeklikten kopukluk" değil, gerçeklikle
birlikte dışlanmış olan ruhumuzda odaklanması, etkinlik mevkiine onu
yerleştirmesi. Toptaş'ın dili, bütün anlamsallığın buna uyarlanmasıyla oluşuyor.
Bilinen teknik tanıların yadırgatıcı kalması bundan.
Hasan Ali Toptaş' diye bir şiir
KEMAL VAROL (Arşivi)
Hasan Ali Toptaş, tıpkı Bilge Karasu ve Vüs'at O. Bener gibi, dille kurduğu
ilişkiyi adeta bir varoluş meselesi olarak anlatılarına taşıyan, hatta bu
meseleyi bir süre sonra kendi hayatlarına geri çeviren, bu meseleyi orada bir
sıkıntı imgesi olarak yeniden ortaya çıkaran, bu dünyaya sanki konuşmak için
değil de yazmak için gelmiş intibası yaratan bir yazarlar kuşağının son
temsilcilerinden biridir. Olmamışlık, eksik kalmışlık duygusuyla anlatılarına
yön veren, hatta giderek dilin kendisini bir mesele olarak anlatılarına taşıyan,
mükemmeliyetçilik duygusunu sürekli olarak ön planda tutan bu yazarlar kuşağının
içinde, tıpkı Karasu ve Bener gibi, dille olan ilişkisi hep bir problem olarak
beliren yazarlar kuşağının son temsilcilerindendir Hasan Ali Toptaş.
Öyle ki, Toptaş, sanki roman değil de, şiir yazıyormuş gibi, dille olan bu
gerilimli ilişkisini en uç noktaya kadar götürür. Orhan Koçak'ın deyişiyle, bir
romancı için yedinci dereceden sayılabilecek cümleler arasındaki ses ilişkisi
sorunu onun için neredeyse en öncelikli mesele hâline gelir. Cümlelerin açık mı
yoksa kapalı heceyle mi biteceği gibi belki de daha çok şairleri ilgilendirecek
bir mesele, burada bir roman yazarı için söz konusudur. Çünkü, yazmayı 'beste
yapmakla' eş değer gören bir yazardır Toptaş.
Cioran'ın 'bir virgül için ölünebilen bir dünya' sözünü şiar edinmesi boşuna
değildir. Bazen elli satırı bulan uzun cümleler, birbiri ardına sıralanan
benzetmeler, bu benzetmelere eşlik eden sıfatlar, okur için eni sonu bir roman
cümlesinin parçalarıdır ama Hasan Ali Toptaş için bir hayattır bu harfler. Az
yazması, az yayımlaması, az konuşması da bundan, gülümsemesini gizlemesi de...
Toptaş'ın herhangi bir metnini okumuş, onun az sayıdaki söyleşilerini takip
etmiş olanlar dile böylesi ihtimam gösteren bu yazarın bu sözlerini daha iyi
anlayacaktır kanımca. Uygun yerlerinden bölündüğü takdirde çok iyi bir şiir
olarak da okunabilecek cümleler Hasan Ali Toptaş için bir varoluş meselesidir
adeta.
Tıpkı ilk okunduklarında pek sevilmeyen ama sonra sonra ezber edilip bir türlü
unutulmayan şiirler gibi; Hasan Ali Toptaş, Türkçede geç sevilmiş benzersiz bir
şiirdir!
http://www.viskosite.com/?cat=11
19 07 2006
yazan: betty blue kategori:
edebiyat ,
kitap
yorumsuz
Edebiyatımızın ödül zengini yazarlarından biri olan
Hasan Ali Toptaş, gündeme geldiği ilk dönemlerde
kendisinden, “Türk edebiyatının
Kafka’sı” ya da “Yeni
Yusuf Atılgan” şeklinde söz ettirdi. Ancak, son romanı
Uykuların Doğusu ile birlikte artık o, sadece Hasan Ali
Toptaş’tır. Edebiyat çevrelerinde giderek yaygınlaşan, hakkında sıkça
yazılar yazılmaya başlanan, hatta araştırma projelerine konu olan bir
yazardır.
Toptaş’ın, bir röportajında, “…romandan ne anladığımın romanı”
dediği
Bin Hüzünlü Haz adlı öncül romanı üzerinde duracağız.
Bir arayışın ifadesi olan Bin Hüzünlü Haz’da klasik roman kavramaları
(kahraman-anlatıcı-olay-olay örgüsü-vs) içinde değerlendirebileceğimiz
herhangi bir kavram yoktur. Hepsi birbirinin içinde, estetik bir
helezon gibi devinmektedir. Hareketin içinde var olan; ancak zamanını
kendisi yaratan başka türlü bir yapıttır.
Bin Hüzünlü Haz için, Hasan Ali Toptaş’ın roman anlayışının
kılavuzudur da diyebiliriz. Esere bu gözle bakıldığında, diğer
romanlarının daha net bir bakış açısıyla değerlendirilebileceği
kanısındayım.
Bin Hüzünlü Haz’da anlatıcı, roman boyunca
Alaaddin’i arar. Alaaddin ise suçtan arınmışlığından
tedirgin olan ve bu nedenle kimliğini oluşturamadığını düşünen
biridir. İnsan olarak tasavvur edilen Alaaddin, roman boyuca çeşitli
şekillere girer.
Alaaddin bir sınırsızlıktır. Her şey olabilir. Roman boyunca Alaaddin
ismiyle ifade edilen “şey” sabit bir kavramı ifade etmez. “kimi zaman
gözünü budaktan sakınmayan zorlu bir cengâvere, kimi zaman kadınsı
davranışlar sergileyen cariye yüzlü mahcup bir şehzadeye”
dönüşebileceği belirtilen Alaaddin için anlatıcı bir yerde “insan
değildir bu Alaaddin” der. Yine başka bir yerde de Alaaddin’in
sınırını tamamen kaldırmak için şu ifadeyi kullanır, “hiç tadılmamış
bir özlemin, kelimelere dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz
değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir
hayatın adı olabilir.”
Bir konuşmasında da
Oğuz Atay’ın “ben buradayım sevgili okurum, peki sen
nerdesin?” sözünü kendisine geçmişte çok yinelediğini söyleyen
Toptaş’ın okuruna sunduğu özgürlüğün adı olabilir Alaaddin. Toptaş’ın,
Bin Hüzünlü Haz’la ve diğer romanlarıyla, okuyucusuyla var olabilecek
metinler sunmasını Alaaddin ve sihirli lambası ile
özdeşleştirebiliriz. İçinde ona dilediğini verebilecek bir cin bulunan
sihirli lamba vardır ortada; ancak bu lamba, kendisini ovacak
Alaaddin’i, okuyucusunu aramaktadır.
Eserin başındaki epigrafta
Haraptarlı Nafi’nin “Hayat nedir diye sorarsan,
bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum…” cümlesinden de bu yorumu
çıkarabiliriz. Toptaş, eserlerinde okuyucusuna yol gösterici olmaktan
çok, ona anlatmak istediklerini sezgi/yorum yoluyla hissettirmeyi
seçer. Anlatmak istediği “anlam”ı okuyucusuyla kurmak isteyen
yazar-anlatıcı eserin bir yerinde bunu açıkça ifade eder: “Hikâyenin
bütünlüğü daha fazla çözülmesin diye, bu bölümde de boş bırakılmış
birkaç sayfa tadı bulunsun istiyorum çünkü ve böylece hikâye, bir süre
de olsa benliğimin sınırlı bakışından kurtulup rahat bir soluk
alabilsin, kendisi kalabilsin, ya da anlatmakla ben onu bir yandan
yaşatıp, bir yandan öldürüyorsam, bu güzel günahın birazı da sizin
(okuyucunun) olabilsin, istiyorum.”
Şükrü Erbaş’la yaptığı bir röportajda da Toptaş,
okuyucusu için şu sözleri sarf eder: “ben okuruma –varsa eğer, bir
yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum; en azından benim
okurum, benim bir oturuşta tüketiliverecek türden romanlar yazmadığımı
bilen bir okurudur.”
Alaaddin,
Samuel Beckett’ın “Godot’yu
Beklerken” adlı muhteşem oyunundaki gibi yokluğun varlığı
da olabilir. Yazar-anlatıcı “henüz Alaaddin’in yokluğunu
kaybetmeyi göze alamıyorum. Elimde o yokluktan başka hiçbir şey yok
çünkü…” der. Buradan Alaaddin’in, yazar-anlatıcının yazma sebebi
olduğu yorumuna ulaşabiliriz. Alaaddin’in sınırsızlığı daha pek çok
şeyle doldurulabilir. Yazar, Alaaddin’le muhteşem bir görecelik
kurgulamaktadır. Bu görecelik, eserini uzun yıllar yaşatabilecek
güçtedir. Alaaddin, Türk edebiyatındaki en güçlü imgedir.
Toptaş’ın roman anlayışının romanı gözüyle baktığımız Bin Hüzünlü
Haz’da imgelerle düzenlenmiş; ancak, roman kuramlarıyla ilgili
akademik yapıtlardaki bilgileri ve titizliği aratmayacak derecede
ustaca düşünülmüş ayrıntılara geçelim. Eserde,
MOTEL ROM ve orman kelimeleriyle kurulan imgeler, roman
geleneğini ifade etmektedir. Ancak bu gelenek ne Batı edebiyatıyla ne
de Doğu edebiyatıyla sınırlıdır. Asya ve Avrupa kıtaları arasında
köprü vazifesi gören Türkiye topraklarında var olup, bir şekilde bu
topraklara girerek vücut bulan iki kültürün de geleneğini yansıtır.
MOTEL ROM’daki kadın, motelin üst katlarında gezinmesi için ısrar
ettiği yazar-anlatıcıya romanın geçmişini daha yerinde bir ifadeyle
edebiyat tarihini sunmaktadır. Ancak, daha sonradan merak etmesine
rağmen, dönmediği bu tarihe ormanda rastlar. Ormanda,
Kırmızı Başlıklı Kız’dan,
Kırk Haramiler’e,
Ormancı ve Çocukları’na,
Don Kişot’tan,
Gregor Samsa’ya kadar çeşitli masal kahramanlarına ve
Dünya edebiyatının ölümsüz tiplerine rastlıyoruz. Yazar-anlatıcı bu
bölümün sonunda “derken, ormandan ancak ormanın içindeyken, dışını
hayal ederek çıkabileceğimi düşündüm” diyerek, geleneğin içinde var
olup, kendisini oluşturanları yok saymadan kendi düş gücü ile
özgünlüğünü elde edebileceğini belirtiyor.
Eserin bu bölümünde söz konusu kahramanların yanı sıra
yazar-anlatıcı ormanda gezinirken ağaç diplerine çökmüş tinerci
çocuklara, ellerinde çocuklarının fotoğraflarıyla gezinen gözü yaşlı
annelere, toplumsal düzen için sokaklarda boykot yapan göstericilere
rastlar. Bu çeşitliliğin sebebini dönemin zihniyetini vermek amacı ile
özdeşleştirebiliriz. Eserdeki toplumsal eleştiri, edebiyat geleneği
ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Yazar-anlatıcı, edebiyat tarihi
içinde gezinirken, içinde bulunduğu topluma gözünü kapatmadığını bu
şekilde göstermektedir. Toplumdaki zıtlıkları yine zıtlıklarla ifade
etmektedir. Kırmızı Başlıklı Kız’ın yanından geçtiği ağacın altında
bir tinerci çocuk vardır sözgelimi.
Toptaş’ın eserlerindeki toplumsal eleştiri, Yusuf Atılgan’ı
andırır. Çünkü Atılgan da
Anayurt Oteli’ndeki, eskiden konak olan otelin yapımını
ve otele dönüşümünü verirken, örtük bir biçimde ciddi bir toplumsal
eleştiri yapmaktadır. Toptaş’ın özgünlüğü su götürmez bir gerçek
olduğundan bu benzerliğin tamamen bir tesadüften ileri geldiği
kanısındayım. Çünkü yazının başında da belirttiğim gibi, eserleri
muhteşem bir helezon gibi devinmektedir. Masal ve gerçek, tarih/geçmiş
ve şimdinin eş zamanlı birlikteliğidir Toptaş’ın kurmak istediği. Bin
Hüzünlü Haz’daki helezon ise baştan başa imge ve çağrışımlarla nakış
gibi işlenmiştir. Yazar-anlatıcı, söz konusu helezonun katlarını
işlerken anlattığının en nihayetinde bir roman olduğunu ara ara
okuyucuya “ ve her şey kelimelerdendi artık kelimelerdendi sessizlik
kelimelerdendi kız kâkül kelimelerden gerdan (…) Hayatın akıl almaz
dercede oyuna dönüştüğü, hayallerin sınırı aşıp aşıp gerçeklere
karıştığı, yerini göğünü ne idüğü belirsiz kıpırtılarla uzun kuyruklu,
güzel güzel yalanların doldurduğu ve her şeyin kelimelerle yaşatılıp
kelimelerle öldürüldüğü, acayip ve soluk renkli bir dünya” sözleriyle
hissettirir. Başka bir yerde de “Ama gene de, o karmaşanın ortasında
yürüyorum diye bir süre belleğimdeki bakırcılar sokağının ıssızlığında
(bir bakıma kendi yarattığım zamanda) yürüyordum sanki” der.
Hasan Ali Toptaş’ın eserlerinde dikkat çeken bir diğer nokta “
sözgelimi” kelimesini çeşitli anlamlarda, hatta bazen kavram olarak
kullanmasıdır. Bazı tasvir cümlelerinde kullandığı bu sözcük,
okuyucusuna sunduğu yorum özgürlüğüdür. Zaten eserdeki
yazar-anlatıcının şu sözleri, bu kavramla oluşturulmak isteneni
açıklar niteliktedir: “Belleğinizde yer eden bir yığın kokuyu,
korkuyu, rengi, ışığı ve kıpırtıyı kullanarak, sizin
(okuyucunun)sahneyi gözlerinizin önünde çoktan canlandırdığınızı
düşünüyorum.” Bazı yerlerde de okuyucunun, aslında var olmadığı
sürekli tekrar edilen olayın akışına kendini kaptırmasına engel olmak
için kullanır. Okuyucuyu anlatılanın gerçekliğinden uzaklaştırma amacı
güder. Aynı amaç bazen cümlenin yarıda kesilip paragraf başına küçük
harfle “derken” sözüyle girilerek gerçekleştirilir. Okuyucunun hızı
bir anda kesilir ve yeni bir hayal âlemine sürüklenir. Bazen de
yazar-anlatıcı hız kesme eylemini “Şimdi gözlerimi elimdeki kalemin
uçlarında ezilen sessizliğin cızırtılarından ayırıp o ikindi vaktine
çevirdiğimde” diyerek gerçekleştirir.
Hasan Ali Toptaş’ın romancılığının romanı olan Bin Hüzünlü Haz’da
yazar-anlatıcı yer yer de yazma sürecinin sancılarından ve keyfinden
söz eder. “Kenarları, bize dünyanın öteki ucunda yankılanıyormuş gibi
gelen incecik kalem cızırtılarıyla süslenmiş; içi sancılı daktilo
tıkırtıları, alın kaşımalar, deri değiştirmeler, yarışırcasına yan
yana yürümeler, efkârlı efkârlı sigara içmeler, dudak bükmeler, aniden
kalkıp şıngır şıngır oynamalar ve kâğıtların beyazlığına doğru yayılan
belli belirsiz gülümsemelerle doldurulmuş; hem dervişlerin çile
odalarına hem de cennetin sonsuzluğuna benzeyen, bir varmış bir yokmuş
tadında, uzun uzun geceler…” sözleriyle yazar-anlatıcının okuyucusuna
ulaşırken yaşadıkları ifade edilmektedir.
Hasan Ali Toptaş,
Yıldız Ecevit’in deyişiyle “Soyut bir resim sanatçısı
gibi, dış dünyadan aldığı formları metninde malzeme olarak
kullanıyordur; sonra inanılmaz bir titizlikle onları farklı formlara
dönüştürüyor, daha önce var olmamış yapılar yaratıyordur.”
Toptaş’ın eserlerindeki imgelerin, hayal gücünün, döngülerin ve
muhteşem dilin tadına varmak için önce Bin Hüzünlü Haz’dan başlamanın
yerinde olacağı kanısındayım. Türk edebiyatındaki öncül metinlerden
biri olan bu eser, sadece Toptaş’ın okurlarının alacağı keyfi artırma
dışında yazar adayları için de eşsiz bir rehber olabilir.
Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodern Açılımlar, İletişim
Yayınları, 2004, İstanbul kaynağından faydalanılmıştır.
Elif Türker/Kaçak Yayın
http://vision1.eee.metu.edu.tr/~metafor/yazi/11205sukrankozaliturk_postmodern.htm
Bin Hüzünlü Haz
– Hasan Ali Toptaş :
Önce şu saptamayı
yapmalı: H.Ali Toptaş avangardist, çoğulcu estetiğin en ucunda,
soyut ürünler veriyor. ‘Postmodern kokteyli’nde elitist / biçimci
bir sunuluş var.
Yazmadığında yazan
kendini özleyen bir yazardır o. Yaşamın kaotik, grotesk
katmanlarını, ‘eşzamanlı ve çoğulcu’ biçimde açarak,fantastik,
masalsı, romantik imgelerle boşlukları görünür kılmaya çalışıyor.
İşi soyut olduğundan işçiliği zor. Bin
Hüzünlü Haz, uzun metrajlı bir şiir filmi bence. Bir
şiirden geriye neler kalıyorsa öyle bir duygu özeti içindeyim.
Benim Adım Kırmızı’yı
okumak için hazırladığım ben, Bin
Hüzünlü Haz’ı da okuyabildi. Hiç doğmamış olan
Haraptarlı Nafi ‘Hayat nedir diye sorarsan bilmiyorum evlat;
sormazsan biliyorum’diyerek girişte romanın kurmaca boyutunu ortaya
koyuyor. Plastik orman yangını,sanal deniz suyuyla söndürülür.Ve
sonra bu küllerden imge kuleleri kurulur.Okur da yazarı gibi, [uçsuz
bucaksız bir sessizliğin ortasında tek başına]’dır.
Bin Hüzünlü Haz’ın
içinde. Hayalet kahraman Alaaddin’i bulmak umuduyla, kaotik /
grotesk algılamalarla zamanda gezinir.[hayal ede ede], [bile
isteye]. Postmodern kurgular birer hüzünlü mantar gibi ürer yazarın
iç avucunda.Tabiidir ki yaşamın bu başa çıkılmaz,yorucu saçma hızı,
yaşamın düşlenmesine ve içteki aynadan ikinci elden yansımasına
neden olur.
Belirsizliğin siyahı,
beyaz içinde; [..olasılığın şarkıları..olasılığın
masalları..olasılığın gülüşmeleri..olasılığın horultuları..
olasılığın ayak sesleri]’yle grileşir.(s:113). Artık gri, okurun da
en yorgun düşen enerjisidir.Bin Hüzünlü
Haz’daki polisiye ögeler gerilim, romantizm,
heterojen karmaşık ve eklektik. [bir tekrar yığını halinde üzeri
[n]e çullanan hayatın ağırlığına katlanabil[mek]içindir yapılan her
şey. Kurmacanın sınırsızlığı sınır çiziktirir bir yerde, belirsiz,
belli.
[kalbi yeşilinde,neşeli
kıvrak bir ıslık]’la. anlatı ormanında gezen H.Ali Toptaş
üstkurmacanın katları arasında gerilir.Metin kendisi bir
anlatıcıdır. Alaaddin’le masalsı bir hikaye zemini üzerine
oturtulduğundan sonuçta hâlâ okur bir hüznün içindedir. Hayat alnına
her okurla bir harf daha koyar.
Yoğun imge hücrelerinden
dokunmuş roman, taa en başından okurla uyum sağlayamaz, sağlar,
postmodernizmi reddeder ya da algılarsınız.
Bin Hüzünlü Haz, anlam katlarında soyut
figürler çizer. Kâh Alaaddin, kâh yazar [alacakaranlık bir zamanın
derinliklerine doğru belki yüzlerce yıl durup dinlenmeden
yürür]’ler..
http://www.hasanalitoptas.net/index.php?id=4,23,0,0,1,0
"Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor.
Uzunca bir süredir, ruhumun derinliklerinde bütün şiddetiyle
hissediyorum bunu..." Hasan Ali Toptaş'a 1999 Cevdet Kudret Edebiyat
Ödülü'nü kazandıran romanı Bin Hüzünlü Haz işte bu cümlelerle
başlıyor. "Adamakıllı kirlenip de kim olduğunu anlamak, dünyada
insanoğlunun işleyebileceği ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir
mıknatıs gibi varlığında toplamak" isteyen bir kahraman var
karşımızda. Öte yandan yüzünü bile bilmediği bir sevgiliyi bulmak
için umudunu kaybetmeden mahşeri bozkırları, hayat dolu ormanları,
gizemli dağları aşıyor, entrikalı saraylara varıyor. Hasan Ali
Toptaş "Gerçek dünyadan yola çıkarak, kelimeler aracılığıyla yeni
bir dünya kurmaya çalıştım" dediği romanında okuru dilin büyülü
dünyasını yeniden keşfe davet ediyor.
"Bin Hüzünlü Haz'ı okuduğunuzda iyi bir romancıyı tanımaktan mutlu
olacaksınız." -Doğan Hızlan-
"Bin Hüzünlü Haz olağanüstü bir metin, gecikmiş Türk romantizminin
başyapıtı." -Yıldız Ecevit- (E Dergisi sayı:27)
"Çağdaşlaşmanın yol açtığı düş kırıklığına bir ağıt belki de Bin
Hüzünlü Haz. Mutsuzlar evreni üzerine oturtulmuş plastik bir
cehennem kazanı." -M.Sadık Aslankara- (Adam Sanat, Eylül 2002)
Yarım yüzyıl önce Vüs’at O. Bener’in ''Dost'' ve ''Yaşamasız''ı
nasıl karşılanmışsa, Hasan Ali Toptaş’ın (1958) yazdıkları da öyle.
Belki merak ile anlatılabilecek, sınırlı bir ilgi vardı ilk
romanlarına, ama ''Bin Hüzünlü Haz'' ipleri kopardı. Onun ‘tuhaf bir
Kafka’ gibi abartıldığı söylendi; bir tür kaygıydı bu. Bugünün
yazarı değildi o. Anlaşılması güç metinler yerine, popüler
romancılar gibi yazması da önerildi Hasan Ali Toptaş’a. Oysa ''Bin
Hüzünlü Haz'', günümüzün yenilikçi edebiyatının modernizme dönük
biçimi, son on yıl içinde edebiyatımızda yazılmış en sıradışı
metinlerden biri, gelecek on yılların kurmaca biçiminin ne
olabileceği üstüne verilmiş erken bir örnekti.
|