Edebiyatımızın ödül zengini yazarlarından biri olan Hasan Ali Toptaş, gündeme geldiği ilk dönemlerde kendisinden, “Türk edebiyatının Kafka’sı” ya da “Yeni Yusuf Atılgan” şeklinde söz ettirdi. Ancak, son romanı Uykuların Doğusu ile birlikte artık o, sadece Hasan Ali Toptaş’tır. Edebiyat çevrelerinde giderek yaygınlaşan, hakkında sıkça yazılar yazılmaya başlanan, hatta araştırma projelerine konu olan bir yazardır.

Toptaş’ın, bir röportajında, “…romandan ne anladığımın romanı” dediği Bin Hüzünlü Haz adlı öncül romanı üzerinde duracağız.
Bir arayışın ifadesi olan Bin Hüzünlü Haz’da klasik roman kavramaları (kahraman-anlatıcı-olay-olay örgüsü-vs) içinde değerlendirebileceğimiz herhangi bir kavram yoktur. Hepsi birbirinin içinde, estetik bir helezon gibi devinmektedir. Hareketin içinde var olan; ancak zamanını kendisi yaratan başka türlü bir yapıttır.
Bin Hüzünlü Haz için, Hasan Ali Toptaş’ın roman anlayışının kılavuzudur da diyebiliriz. Esere bu gözle bakıldığında, diğer romanlarının daha net bir bakış açısıyla değerlendirilebileceği kanısındayım.

Bin Hüzünlü Haz’da anlatıcı, roman boyunca Alaaddin’i arar. Alaaddin ise suçtan arınmışlığından tedirgin olan ve bu nedenle kimliğini oluşturamadığını düşünen biridir. İnsan olarak tasavvur edilen Alaaddin, roman boyuca çeşitli şekillere girer.
Alaaddin bir sınırsızlıktır. Her şey olabilir. Roman boyunca Alaaddin ismiyle ifade edilen “şey” sabit bir kavramı ifade etmez. “kimi zaman gözünü budaktan sakınmayan zorlu bir cengâvere, kimi zaman kadınsı davranışlar sergileyen cariye yüzlü mahcup bir şehzadeye” dönüşebileceği belirtilen Alaaddin için anlatıcı bir yerde “insan değildir bu Alaaddin” der. Yine başka bir yerde de Alaaddin’in sınırını tamamen kaldırmak için şu ifadeyi kullanır, “hiç tadılmamış bir özlemin, kelimelere dökülmemiş bir duygunun, henüz şekline göz değmemiş bir eşyanın, ya da hayali bile kurulmamış bambaşka bir hayatın adı olabilir.”
 Bir konuşmasında da Oğuz Atay’ın “ben buradayım sevgili okurum, peki sen nerdesin?” sözünü kendisine geçmişte çok yinelediğini söyleyen Toptaş’ın okuruna sunduğu özgürlüğün adı olabilir Alaaddin. Toptaş’ın, Bin Hüzünlü Haz’la ve diğer romanlarıyla, okuyucusuyla var olabilecek metinler sunmasını Alaaddin ve sihirli lambası ile özdeşleştirebiliriz. İçinde ona dilediğini verebilecek bir cin bulunan sihirli lamba vardır ortada; ancak bu lamba, kendisini ovacak Alaaddin’i, okuyucusunu aramaktadır.

Eserin başındaki epigrafta Haraptarlı Nafi’nin “Hayat nedir diye sorarsan, bilmiyorum evlat; sormazsan biliyorum…” cümlesinden de bu yorumu çıkarabiliriz. Toptaş, eserlerinde okuyucusuna yol gösterici olmaktan çok, ona anlatmak istediklerini sezgi/yorum yoluyla hissettirmeyi seçer. Anlatmak istediği “anlam”ı okuyucusuyla kurmak isteyen yazar-anlatıcı eserin bir yerinde bunu açıkça ifade eder: “Hikâyenin bütünlüğü daha fazla çözülmesin diye, bu bölümde de boş bırakılmış birkaç sayfa tadı bulunsun istiyorum çünkü ve böylece hikâye, bir süre de olsa benliğimin sınırlı bakışından kurtulup rahat bir soluk alabilsin, kendisi kalabilsin, ya da anlatmakla ben onu bir yandan yaşatıp, bir yandan öldürüyorsam, bu güzel günahın birazı da sizin (okuyucunun) olabilsin, istiyorum.”

Şükrü Erbaş’la yaptığı bir röportajda da Toptaş, okuyucusu için şu sözleri sarf eder: “ben okuruma –varsa eğer, bir yerlerde yaşıyorsa ya da olacaksa- güveniyorum; en azından benim okurum, benim bir oturuşta tüketiliverecek türden romanlar yazmadığımı bilen bir okurudur.”
 Alaaddin,  Samuel Beckett’ın “Godot’yu Beklerken” adlı muhteşem oyunundaki gibi yokluğun varlığı da olabilir.   Yazar-anlatıcı “henüz Alaaddin’in yokluğunu kaybetmeyi göze alamıyorum. Elimde o yokluktan başka hiçbir şey yok çünkü…” der. Buradan Alaaddin’in, yazar-anlatıcının yazma sebebi olduğu yorumuna ulaşabiliriz. Alaaddin’in sınırsızlığı daha pek çok şeyle doldurulabilir. Yazar, Alaaddin’le muhteşem bir görecelik kurgulamaktadır. Bu görecelik, eserini uzun yıllar yaşatabilecek güçtedir. Alaaddin, Türk edebiyatındaki en güçlü imgedir.

Toptaş’ın roman anlayışının romanı gözüyle baktığımız Bin Hüzünlü Haz’da imgelerle düzenlenmiş; ancak, roman kuramlarıyla ilgili akademik yapıtlardaki bilgileri ve titizliği aratmayacak derecede ustaca düşünülmüş ayrıntılara geçelim. Eserde, MOTEL ROM ve orman kelimeleriyle kurulan imgeler, roman geleneğini ifade etmektedir. Ancak bu gelenek ne Batı edebiyatıyla ne de Doğu edebiyatıyla sınırlıdır. Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü vazifesi gören Türkiye topraklarında var olup, bir şekilde bu topraklara girerek vücut bulan iki kültürün de geleneğini yansıtır.

MOTEL ROM’daki kadın, motelin üst katlarında gezinmesi için ısrar ettiği yazar-anlatıcıya romanın geçmişini daha yerinde bir ifadeyle edebiyat tarihini sunmaktadır. Ancak, daha sonradan merak etmesine rağmen, dönmediği bu tarihe ormanda rastlar.  Ormanda, Kırmızı Başlıklı Kız’dan, Kırk Haramiler’e, Ormancı ve Çocukları’na, Don Kişot’tan, Gregor Samsa’ya kadar çeşitli masal kahramanlarına ve Dünya edebiyatının ölümsüz tiplerine rastlıyoruz. Yazar-anlatıcı bu bölümün sonunda “derken, ormandan ancak ormanın içindeyken, dışını hayal ederek çıkabileceğimi düşündüm” diyerek, geleneğin içinde var olup, kendisini oluşturanları yok saymadan kendi düş gücü ile özgünlüğünü elde edebileceğini belirtiyor.
      Eserin bu bölümünde söz konusu kahramanların yanı sıra yazar-anlatıcı ormanda gezinirken ağaç diplerine çökmüş tinerci çocuklara, ellerinde çocuklarının fotoğraflarıyla gezinen gözü yaşlı annelere, toplumsal düzen için sokaklarda boykot yapan göstericilere rastlar. Bu çeşitliliğin sebebini dönemin zihniyetini vermek amacı ile özdeşleştirebiliriz. Eserdeki toplumsal eleştiri, edebiyat geleneği ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Yazar-anlatıcı, edebiyat tarihi içinde gezinirken, içinde bulunduğu topluma gözünü kapatmadığını bu şekilde göstermektedir. Toplumdaki zıtlıkları yine zıtlıklarla ifade etmektedir. Kırmızı Başlıklı Kız’ın yanından geçtiği ağacın altında bir tinerci çocuk vardır sözgelimi.

Toptaş’ın eserlerindeki toplumsal eleştiri, Yusuf Atılgan’ı andırır. Çünkü Atılgan da Anayurt Oteli’ndeki, eskiden konak olan otelin yapımını ve otele dönüşümünü verirken, örtük bir biçimde ciddi bir toplumsal eleştiri yapmaktadır. Toptaş’ın özgünlüğü su götürmez bir gerçek olduğundan bu benzerliğin tamamen bir tesadüften ileri geldiği kanısındayım. Çünkü yazının başında da belirttiğim gibi, eserleri muhteşem bir helezon gibi devinmektedir. Masal ve gerçek, tarih/geçmiş ve şimdinin eş zamanlı birlikteliğidir Toptaş’ın kurmak istediği. Bin Hüzünlü Haz’daki helezon ise baştan başa imge ve çağrışımlarla nakış gibi işlenmiştir. Yazar-anlatıcı, söz konusu helezonun katlarını işlerken anlattığının en nihayetinde bir roman olduğunu ara ara okuyucuya “ ve her şey kelimelerdendi artık kelimelerdendi sessizlik kelimelerdendi kız kâkül kelimelerden gerdan (…) Hayatın akıl almaz dercede oyuna dönüştüğü, hayallerin sınırı aşıp aşıp gerçeklere karıştığı, yerini göğünü ne idüğü belirsiz kıpırtılarla uzun kuyruklu, güzel güzel yalanların doldurduğu ve her şeyin kelimelerle yaşatılıp kelimelerle öldürüldüğü, acayip ve soluk renkli bir dünya” sözleriyle hissettirir. Başka bir yerde de “Ama gene de, o karmaşanın ortasında yürüyorum diye bir süre belleğimdeki bakırcılar sokağının ıssızlığında (bir bakıma kendi yarattığım zamanda) yürüyordum sanki” der.

Hasan Ali Toptaş’ın eserlerinde dikkat çeken bir diğer nokta “ sözgelimi” kelimesini çeşitli anlamlarda, hatta bazen kavram olarak kullanmasıdır. Bazı tasvir cümlelerinde kullandığı bu sözcük, okuyucusuna sunduğu yorum özgürlüğüdür. Zaten eserdeki yazar-anlatıcının şu sözleri, bu kavramla oluşturulmak isteneni açıklar niteliktedir: “Belleğinizde yer eden bir yığın kokuyu, korkuyu, rengi, ışığı ve kıpırtıyı kullanarak, sizin (okuyucunun)sahneyi gözlerinizin önünde çoktan canlandırdığınızı düşünüyorum.” Bazı yerlerde de okuyucunun, aslında var olmadığı sürekli tekrar edilen olayın akışına kendini kaptırmasına engel olmak için kullanır. Okuyucuyu anlatılanın gerçekliğinden uzaklaştırma amacı güder. Aynı amaç bazen cümlenin yarıda kesilip paragraf başına küçük harfle “derken” sözüyle girilerek gerçekleştirilir. Okuyucunun hızı bir anda kesilir ve yeni bir hayal âlemine sürüklenir. Bazen de yazar-anlatıcı hız kesme eylemini “Şimdi gözlerimi elimdeki kalemin uçlarında ezilen sessizliğin cızırtılarından ayırıp o ikindi vaktine çevirdiğimde” diyerek gerçekleştirir.

Hasan Ali Toptaş’ın romancılığının romanı olan Bin Hüzünlü Haz’da yazar-anlatıcı yer yer de yazma sürecinin sancılarından ve keyfinden söz eder. “Kenarları, bize dünyanın öteki ucunda yankılanıyormuş gibi gelen incecik kalem cızırtılarıyla süslenmiş; içi sancılı daktilo tıkırtıları, alın kaşımalar, deri değiştirmeler, yarışırcasına yan yana yürümeler, efkârlı efkârlı sigara içmeler, dudak bükmeler, aniden kalkıp şıngır şıngır oynamalar ve kâğıtların beyazlığına doğru yayılan belli belirsiz gülümsemelerle doldurulmuş; hem dervişlerin çile odalarına hem de cennetin sonsuzluğuna benzeyen, bir varmış bir yokmuş tadında, uzun uzun geceler…” sözleriyle yazar-anlatıcının okuyucusuna ulaşırken yaşadıkları ifade edilmektedir.

Hasan Ali Toptaş, Yıldız Ecevit’in deyişiyle “Soyut bir resim sanatçısı gibi, dış dünyadan aldığı formları metninde malzeme olarak kullanıyordur; sonra inanılmaz bir titizlikle onları farklı formlara dönüştürüyor, daha önce var olmamış yapılar yaratıyordur.”
      Toptaş’ın eserlerindeki imgelerin, hayal gücünün, döngülerin ve muhteşem dilin tadına varmak için önce Bin Hüzünlü Haz’dan başlamanın yerinde olacağı kanısındayım. Türk edebiyatındaki öncül metinlerden biri olan bu eser, sadece Toptaş’ın okurlarının alacağı keyfi artırma dışında yazar adayları için de eşsiz bir rehber olabilir.

Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodern Açılımlar, İletişim Yayınları, 2004, İstanbul  kaynağından faydalanılmıştır.

Elif Türker/Kaçak Yayın