Fyodor Dostoyevski


Beyaz Geceler

Fyodor Dostoyevsky


Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

16.02.2011


 

Editörün Notu:
Dostoyevsky'nin 23 yaşındayken yazdığı Beyaz Geceler edebiyat tarihinin en güzel romanlarından biri olarak kabul edilmektedir.  Fikirleriyle güncelliğini hiç yitirmeyen Dostoyevsky,  yanlızca edebiyatın yönünü değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda "insanı insana tanıtan" romanların öncüsü olmuştur.  

 

 

Dipnot Kitap Üyesinin Yazısı
19.yy Rus politik ve kültür ilişkisi

Derleyen
Nevcihan Oktar

19. yüzyıl boyunca Rusya, hep bir despotun yönetimi altındaydı. Gogol(1809-1852) , Puşkin(1799-1837), Dostoyevsky( 1821-1881), Turganev’i (1818-1883) anlayabilmek için 19 yy. siyasi hayatını ve onun edebiyata etkilerini incelemek gerekir diye düşünüyorum. Dönemin sosyal, politik ve tarihsel koşullarının ve toplumsal düşüncelerinin içinde filizlenen yeni bir edebiyat algısı ve edebiyat anlayışını irdelemeden Dostoyevsy’i ve diğer yazarları anlamak mümkün değil. Dostoyevski 19.yy Rusyası’nın siyasal, toplumsal ve ruhsal açıdan çalkantılı ortamında insan ruhunun evrensel derinliklerini keşfedip, çağdaş insanı tedirgin eden ahlaki, dinsel ve siyasi sorunları etkileyici bir dille anlatmıştır.

1789’da batı Fransız İhtilali ile Aydınlanma dönemine girdiğinde Rusya ‘da Çariçe II. Katerina (1762-1796) baştaydı . II. Katerina bir yandan kendi kitaplar yazar, dergiler çıkarırken; kendi yazdığı kitabın Rusya içinde yayınlanmasını yasaklıyor, çıkan dergileri kapattırıyordu. Bu yüzden onun döneminde Rusya’ya özgü bir aydınlanma düşüncesi pek gelişmedi. Fransa’dan ithal edilen Aydınlanmacı fikirlerin yayılma alanı da, büyük ölçüde, üniversiteler ile yarı gizli mason localarıyla sınırlı kaldı.

Napolyon savaşları (1800-1815), I. Aleksandr (1802-1825) döneminde sürerken, bir yandan da Rus devlet yapısında derin bir bölünme , bir tür kimlik krizi yaşanıyordu. 1812 Çarlık ordusunun Fransa’yı yenmesi ile Rus subayları ülkelerinin devlet düzeninin, sosyal yaşamlarının ne kadar geri olduklarını görmüşlerdi. I. Aleksandr ölüp I. Nikola başa geçtiğinde (1825-1855) başarısız bir ayaklanma gerçekleşti. Liberal soylular 1825’te “halkın davası “ için Dekabrist Ayaklanma olarak bilinecek hareketi gerçekleştirdiler. Bu 1812 çocuklarına ‘Dekabristler’ dendi. Başarısız olsa da Dekabrist hareketi sanat ve edebiyatta demokrat yükselişin itici gücü oldu.

Sonraki yıllarda Rus şiirinin gerçek kurucusu olan Puşkin’in önderlik ettiği birçok şair ve yazar tarafından estirilen entelektüel bir heyecan tüm ülkeyi saracaktı. Yüzyılın ilk çeyreğinde Lermontov’un şiirleri, Gogol’ün oyun ve öyküleri, Belinsky’in edebiyat eleştirileri ile politik ve sosyal konulardaki makaleleri buna örnek sayılabilir.

Her ne kadar baskıcı ve zorba bir yönetim gerçekleşse de, Nikola dönemi bağımsız bir entelijansiyanın (aydın sınıf) oluşumuyla da ilişkilendirilebilir. Çok zengin bir edebiyatın oluşumunu da bu uyanma gerçekleştirmiştir. Bu enerji, hem yerli (özgün) tarzda bir düşünce akımının gelişmesini sağladı; hem de felsefi, toplumsal ve siyasal fikirlerin gelişmesiyle yeşeren yaratıcı bir edebiyatın oluşmasını sağladı. Büyük ozan Puşkin, birçok eserini bu dönemde vermiştir. Ayrıca gene bir şair olan Lermontov, oyun, öykü ve roman yazarı Gogol bu dönemde eserlerini vermiştir. Rejimin doğası ve baskıcı koşullar, yazarların yüce bir amaç gözeterek, üzerlerinde bir sorumluluk, görev olduğu itkisiyle hareket etmelerini sağlamıştır. Rus edebiyat tarihçisi Mirsky; roman yazarlarının sosyal gerçekliklere dair bir şeyler yazmaları gerektiğinin farkındaydı ve bu Rusya’da Avrupa’dan daha belirgin bir şeydi. Rus yazarlar arasındaki toplumsal sorumluluk bilinci, onları realizm’e yönlendirmiş oldu. Şiirden nesre doğru bir kayış  gerçekleşiyordu ve roman toplumsal arka plana karşı bireylerin kaderini anlatmak için en elverişli araçtı. Toplumsal panoramayı sunmanın yanında, şöyle bir mesaj da verilmek isteniyordu aslında, Rusya her ne kadar şu an karanlık, baskıcı bir dönemden geçmekteyse de, bunlar bir gün son bulacak ve insanlar bu despotik yönetimden sıyrılacaklar. Ölü Canlar’ın sonunda, Chichikov’un kendisini Rusya’yla özdeşleştirerek yaptığı konuşma buraya denk düşer.

Her türlü liberal düşüncenin düşmanı olan I. Nikola’nın ölümünden sonra Çar ilan edilen II. Aleksandr (1855-1881) döneminde sansürün yumuşatılması, üniversitelere özerklik verilmesi ve Kölelik Hukuku’nun kaldırılması düşüncesiyle komisyonlar kurulması ülkede kısmi bir yumuşama havası estirecekti. 1861 Manifestosu, serfliğin kaldırılması ile köylüleri hukuken özgür ilan ediyor, çıkarılan toprak reformu ile de köylülere toprak verilmesini öngörüyordu. Bu da geçmişte devlet bürokrasisi içinde küçük bir memurluktan başka bir şey umamayacak olan küçük taşra soylularının, başarılı zanaatkar ve tüccarların çocuklarının önünde yepyeni ufuklar açıyordu. Sansürün baskısından kurtulmuş kamuoyu, her gencin yazar olma hayallerini besleyebilecek canlılıkta bir yayın ortamını destekliyor; yerel yönetim ve hukuk gençlere yeni mesleki olanaklar sunuyordu. Ancak, 19. yüzyıl Rusya’sında yalnızca reformların sağlamış olduğu, resmi özgürlükle açıklanamayacak bir dinamizm yaşanıyordu. Dostoyevsky’nin Ölüler Evinden Anılar’ı 1861’de, Yeraltından Notlar’ı 1864’te, Suç ve Ceza’sı, Turganyev’in Babalar ve Oğullar’ı 1862’de yayınlandı. Tolstoy Savaş ve Barış’ı (1865) bu yıllarda yazdı. Çaykovsky ilk orkestra eserlerini ve operasını bu yıllarda besteledi.

Puşkin’in, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Çehov’un, Turgenyev’in ve daha nicelerinin Rus ruhuna katkıları bu satırlara sığmayacak kadar geniş ve zengindir.

Slavcı olarak bilinen düşünürlerin doktrinlerini oluşturan şeyler genel olarak; yerel bir yurtseverlik, dini milliyetçilik, çok eskilere uzanan düşler, ülküler ve romantik felsefeydi. Bu topluluğun görüşleri ve inançları, 1830’lu yıllarda oluşup belirginleşmişti. Temel soruları şu olmuştur: Rusya’nın özünü ve bilincini oluşturan öğeler nedir? Rus ruhu nedir?

Dönem Rusyası’nın bütün düşünce tarihini tek bir olgu belirler der Alexander Koyre, Rusya ile Batı arasındaki ilişki ve çelişki. Tabii bu sorun, sadece eğitim görmüş seçkinlerin gündeminde olan bir şeydi. Bunun dışında aydınlarla yığınlar arasındaki ilişkiler de ayrı bir düğüm oluşturuyordu; aralarında uzlaştırılamaz bir kopukluk vardı Ülkenin Batıya karşı tutumu ikiye ayrılabilirdi ve bu iki grup için de geçerliydi. Birincisi, kendini göstermek, Batı’ya karşı çıkmak, özgün yönlerini korumak. İkincisi de bu parlak uygarlığı benimsemek, onu Rusya’ya taşımak.

Batıcılar ise, Fransız siyasi düşünceleriyle ve Hegel felsefesiyle yetişmişlerdi. Rusya’nın kurtuluşu, geçmişe sünger çekip, batı uygarlığını eksiksiz bir şekilde, kurumlarını ve düşüncelerini bütünüyle benimsemekten geçiyordu Gerek Slavcılar, gerek Batıcılar, kendi ülkeleri ile Avrupa arasındaki farklılığın, zıtlığın farkındaydı. Özellikle Napolyon Savaşları sırasında fark edilmişti bu. Ne yazık ki ulusal kimlikler savaşla fark ediliyor ve yerleşiyor. Dostoyevsky bu diyalektiği “Yeraltından Notlar’da” dile getiriyor. Rus insanı hem çok geridir , hem çok aydın; aydınlar hem can simididir , hem de derin ihanet içinde ; Avrupa hem yıkılmak üzeredir, hem de erişilmesi gereken standart. Aynı diyalektik Osmanlı aydınları arasında da sürüyordu.

Slavcılar, Batıcılar gibi halktan kopuk değillerdi, yurt ve halk sevgisi onları sıradan halka daha da yakınlaştırıyordu. Uygarlık seviyesini yakalamak gibi ilerici hedeflere sahip olsalar da, bu çok rahatlıkla özellikle kaybedilen savaşlardan sonra yabancı düşmanlığına, gerici ve şoven bir milliyetçiliğe dönüşebiliyordu. Örneğin Karamzin ileriki dönemlerde şöyle diyecekti: Rusya dirlikti, düzenlikti, mutlak monarşiydi, Hristiyanlıktı. Avrupa, ise; kargaşaydı, devrimdi, durulmamıştı, kafirdi. Tanrıya bağlılık, hükümdara itaat gibi erdemlerin unutulması, eşitlik, hürriyet gibi yeni fikirlerin yıkıcı etkisiydi ortalığı karıştıran. Allahtan Rus halkı, eski erdemlerini yaşatıyor; ama tehlike büyük, düşman da kapıdaydı. Batılı düşüncelere hayran olmak, kendi geçmişinden tiksinmek gibi düşünceler Rusya’nın varlığına tehlikeye düşürmüştü.

Batılı düşünce ve pratiklerin ülkelerine taşıdığını düşündükleri rasyonalizme, materyalizme, bireyselliğe, bireyciliğe, ateizme, toplumsal bölünmelere, parçalanmalara karşı ortak bir antipatiye sahiplerdi. Hümanist bir yerden serfliğe karşı çıkıyorlardı ama kendilerinin de üyesi olduğu zengin toprak sahiplerinin kurulu düzeninin aynen devam etmesinden yanalardı. Eskiye olan özlemleri, onları eski başkent Moskova’ya yönlendiriyordu. St. Petersburg’a, Avrupa’ya yakınlığı ve Batılı bir tarzda inşa edildiği ve kurucusu Petro olduğu için antipatiyle yaklaşılıyordu. Çünkü onlara göre, Petro Rusya’yı gerçek tarihi yolundan saptırmıştı. Batının bireyciliğine karşı, Rus kollektif hayat tarzını ve düşüncesini yüceltiyorlardı. İlişkilerin yasal düzenlemelerle, yasalarla ve sözleşmelerle düzenlendiği batılı toplum modelinin yerine, akrabalık bağlarının ve gayri resmi bağların aldığı bir toplumu esas alıyorlardı, örneğin serflerin yaşadığı komünal hayatı yüceltiyorlardı. Toprağın yeniden dağıtımını öneriyorlardı. Diğer bir yönleri ise, Ortodoks kilisesine olan bağlılıklarıydı; onlara göre Ortodoksluk özgür ve eşit bireyler tasavvur ederken, Katolik kilisesi zorlama ve hiyerarşiye dayanıyordu..

YERALTINDAN NOTLAR

Dosteyevsky (1821-1881) işte bu ortamda I. Nikola (1825-1855) ve II. Aleksadr (1855-1881) döneminde yaşamış yaratıcılığında dönüm noktası olan “Yeraltından Notları” 1864‘te yayımlamıştır. 1848‘de Dostoyevskinin de üyesi olduğu Petrashevri çevresi üyeleri tutuklanır, yalancı idam ile soruşturulduktan sonra Omsk’te ceza kolonisine gönderilir.Ölümün kıyısından dönene ve Sibirya’daki sürgün yaşantısında zor günler geçiren Dostoyevsky’nin siyasi görüşlerinin temelden değiştiğini söyleyebiliriz. Hapishanede “yeraltına gömülü bir insan” gibi yaşadığını yazar. Yeraltı Notlarını o dönemin bir itirafı olarak dile getirmiştir. Romanının tanıtım yazısında, Dostoyevski, her ne kadar, “Bu notlar da, bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür”, dese de, onun yaşam öyküsünü bilenler için, anlatıcıya yakıştırdığı düş ürünü anıların içine kendi anılarını da aşıladığı kesin. Temelde yıpratıcı bir kişilik sorgulaması, bir tür itiraflar zinciri niteliğindeki bu yapıt, kimi araştırmacılara göre, varoluş felsefesinin yazınsal düzlemde ilk irdelenmesi, Camus’yü (Yabancı) ve Sartre’ı (Duvar)etkileyen temel yapıttır. Gerçekten de Camus’nün “Yabancı”sını düşünmemek elde değil. “Yer Altından Notlar'', çaresiz bir insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikayesidir ve Dostoyevski’nin daha sonra işleyeceği birçok felsefi ve ahlaki problemin tohumları bu romanda atılmıştır. Yapıtın ‘ideolog’ baş kişisi, Dostoyevski’nin sonraki yapıtlarındaki Raskolnikov, Terentyev, Karamazovlar gibi tüm ‘anti-kahraman’ dönemin edebiyatındaki genel eğilimin aksine ne soylu, ne de küçük burjuvadır. Sosyal çevresi tarafından aşağılanmaktan acı çeken, içinde bulunduğu toplumsal şartlara bireysel bir isyan geliştiren küçük bir memurdur. Yeraltından Notlar’daki kahraman, dahil olmak istemediği sisteme, sinir krizlerine, kararsızlığına rağmen ister istemez dahil olur. Onun asıl çıkmazı ve çaresizliği, nefret ettiği sisteme, hiçbir neden olmadan ve anlamsız bir şekilde kendini tutamayıp gerisin geri koşmasıdır. Nihayetinde saplantılı diye tanımlayacağımız bu kahramanın böylece asıl bunalımı, kısır döngünün tam göbeğinde bulunması, rahatsız olduğu sistemin içinde istemese de olmak, bulunmak zorunda kalmasıdır.
Dostoyevski bu isyanın özüne dönmenin aydınlarınca pek hoş karşılanmayan paradoksal düşünceler yerleştirerek 1870′lerin Rus aydınlanmasına kıyasıya bir eleştiri getirir. Kimi çevrelere göre yapıt, varoluşçuluğun edebiyattaki ilk yansımasıdır.

Yeraltından Notlar’da Dostoyevski 19. yüzyıl aydınının psikolojisini anlatıyor; giderek de kendini... Dostoyevski’nin kırk yaşındaki kahramanı ya da yazarın kendisi, bir sıçan olduğunu düşünür ve kendini yer altına, bir deliğe hapsetmiştir. İçinde bulunduğu durumu böyle tanımlamaktadır yazar. “Yeraltı” adını verdiği birinci bölüm, bu “sıçan”ın notlarıdır. “Sulu Sepken Üstüne” isimli ikinci (kitap iki bölüm) bölümde kahramanımızın yirmi dört yaşındayken başından geçen bazı olaylara tanık oluruz. Yazar birinci bölümde ileri sürdüğü tezleri, ikinci bölümde örneklerle ispatlama çabasındadır.

“İnsan kendi kendisine karşı tümüyle içten olabilir mi?… Heine öz yaşam öyküsü yazmanın hemen hemen olanaksız olduğunu, insanın kendisinden söz ederken birtakım yalanlar katabileceğini söyler. Heine’ye göre Rousseau ‘İtiraflar’ adlı kitabında mutlaka yalan üstüne yalan kıvırmış, üstelik bunları gururu sebebiyle bilerek, isteyerek yapmıştır. Ben de Heine’nin haklı olduğuna inanıyorum. İnsan gerçekten de bazen yalnızca gururu nedeniyle kendisini cinayete kadar uzanabilecek yalanlara bulaştırabilir. Bunun ne biçim bir gurur olduğunu da çok iyi anlıyorum.

Ama Heine, itirafını topluma, başkalarına sunan bir kimseden söz ediyordu. Oysa ben yazdıklarımı yalnız kendim içim yazıyorum.”(s.54) der Yeraltından Notlar’da Dostoyevski.

Otobiyografik roman yazacağından bahseder okuyucuya, kendi otobiyografisinin artık roman olacağını ve otobiyografi kabul edilmeyeceğini düşündüğü için. Bu baştan, eserime yalan katacağım ve anlattıklarımın hepsine inanmayın, demenin diğer yoludur ya da otobiyografinin bir yeniden yaratma, kurgu olduğunu söylemenin değişik biçimi. Bu noktada akla gelen soru şudur, Dostoyevski’nin okuyucusuna aktardıklarından ne kadarı gerçektir? Örneğin romandaki kahramanın kendisine iki yıl önce çarpan subaydan intikam alabilmek için mektupla onu düelloya çağırması ama mektubu göndermemesi, yolda ona çarparak onurunu, gururunu kurtarmak için planlar yapması, hangi mesafeden ne miktarda çarpacağını düşünerek geceleri uykusuz kalması… ya da Simonov’un evinde karşılaştığı eski okul arkadaşlarına kendisini zorla istenmediği bir yemeğe davet ettirmesi ve orada kavga çıkarmaya çalışması ya da randevu evinde tanıştığı ve -kırılan gururunun acısını çıkartığı- Lisa?…gerçek midir? Genç Dostoyevski bunları yaşadı mı ve kırk yaşında olanı, olanın ne kadarını aktardı ya da ne kadarına yalan kattı, cevabını bilmemizse mümkün değil. Aslında bu metin geçmişe bakışla hatırat/anı, okuyucuyla içten samimi konuşma ve tartışmalarla sohbet, içindeki olaylarla otobiyografik bir roman birlikteliğinde karmaşık bir anlatı özelliği taşımakta. Bu noktada anlatı, birçoklarının dediği gibi sadece bir kurgu/fiction ve kahramanı da bir kurgu-karakter; ya da André Malraux: “Her roman aslında bir otobiyografidir.”dediği gibi, gerçeğe biraz daha yaklaşan ya da gerçeği değiştiren bir otobiyografik roman mıdır sorusunun cevabı nedir? Dostoyevski’e göre cevap şöyledir:

”Bu notlar da bunların yazarı da besbelli hayal ürünüdür. Bununla birlikte, toplumumuzun durumunu, yapısını göz önüne alacak olursak, bu notların yazarı gibi kişilerin aramızda bulunmasının yalnızca mümkün değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu kabul ederiz. Benim bütün istediğim, pek yakın bir zaman öncesinin tiplerinden birini herkesin gözü önüne daha açık olarak sermektir. Bu tip, henüz tükenmemiş bir kuşağın temsilcisidir.” ve başka yerde de şunu: “…aklı başında ve namuslu bir adamın sözünü etmekten en çok hoşlanacağı konunun ne olduğunu bilir misiniz? Cevabı, kişinin bizzat kendisidir… şimdi ben de size kendimden bahsedeceğim…”(s.22)

Tam kırk üç yaşında yazmıştır Dostoyevski Yeraltından Notlar’ı. Roman kahramanın/kendisinin, kırk yaşın olgunluğundan genç kahramana bakışıdır aslında bu eser. Kırk yaşın yazar için sorgulama dönemi olması ve geçmişine bakışını tamamen değiştirmesidir bu eserin ortaya çıkış nedeni. Dostoyevski anlatısında, “tüm güzel ve yararlı şeyler kırk yaşımda bana önemli ölçüde sıkıntı verdi ama bu kırk yaşındayken oldu.”(s.51)der ve kahramanının gençlik halinin kritiğine başlar bu sözden sonra.

Yeraltı, kendine ait bir alan, bir gizil köşe, dünyayı izlediği gözetleme kulesidir ama bir fildişi kule değildir. “Vardığım sonuca göre, en iyisi hiçbir şey yapmamak! Her şeyden iyisi, bir köşeye çekilip seyirci kalmak. Onun için yaşasın yer altı!”dese de anlatının kahramanı, engel olamaz arzularına ve bir şey yapmadan duramaz, yazar ve yazdıklarını kendine ait odanın dışına, yer altını yer üstüne taşır. Daha fazlasını ister, yazmak değildir sadece istediği, herkesten, çevresinden daha iyidir, üstündür, zekidir ve istediği yerde değildir, geçim telaşı ona istediklerini yapma fırsatı vermez. Kendine ait odası vardır ama o oda kiralıktır. Kızgındır bu yüzden ona hak ettiği değeri ve saygıyı göstermeyen çevresine ve yer altı; sevgiden çok nefret, mutluluktan çok hüzün, acı doludur. Gençliğinin tüm hayalleri, hüzünleri, istekleri, hezeyanları, sorgulamaları, gelgitleri, küstahlık ve pişmanlıkları… hepsi onun gizli kalmış tarafından yer üstüne, kağıda, okurun gözüne sunulurlar -çünkü daha görkemlidirler kağıdın üstünde- tam da okuyucusuyla sohbet eder havasında ama aslında kendisine tam bir iç döküş, günah çıkartma havasında. Kendi soruları kadar okuyucunun kendisine soracağı sorulara da cevap verir. Küstahtır yeri geldiğinde, kimi yerde ise bir sinekten daha değersiz ve var olma, varlığını ispatlama derdindedir. İkinci bölümün başına şöyle başlar Dostoyevski ve bu ifadeler ilerde Kafka’yı etkileyecek ve onun Değişim adlı (Gregor Samsa’yı anlatan) romanının esin kaynağı olacaktır:

”Değerli okurlarım, şu an siz dinlenmek isteseniz de istemeseniz de ben sizlere bir şey bile olamadığımı anlatmak istiyorum. Tüm içtenliğim ve ciddiliğimle söyleyeyim, böcek olmayı bile şiddetle istedim. Ama ne yazık ki buna bile ulaşamadım.”(s.22) “Oysa orada bana bir böcek kadar bile değer vermediler.”(S. 69) “Ben, herkesten daha akıllı ve daha soylu, daha kültürlü olan ben; başkalarının karşısında ezilip büzülmekten, onların horlamaları karşısında yıkıla yıkıla, zararlı iğrenç bir böcek durumuna düşmüştüm ve bunu düşündükçe eriyor, kahroluyordum.”(s. 69)

Kendisini böyle önemserken, içine düştüğü durumlarla baş edemeyen ve kendisini istenmeyen, hor görülen, düzeyinin altında muamele edilen bir insan olarak görmek, aslında insan olarak görememek ve bir böcekten aşağı olduğunu vehmederek her şeyden ve özellikle kendisinden nefret etmek. Aslında subay Nevskiy’le yaşadığı aslında yaşamadığı ama yaşamayı çok istediği olayda bu duygunun sebebi bellidir. “Bu subaya karşı sokakta bile eşitmişiz gibi davranamadığım için kendimi yiyip bitiriyorum.”(s.72)derken, hiyerarşinin ezdiği bir egonun eşitsizliğe duyduğu hıncı dile getirir.

Aşk anlayışını tembellik ve boşluk duygusuna bağlar kahraman. “İnanır mısınız? İki kez de böyle aşık olmayı denedim ve bu yüzden olmadık acılar da çektim. Kalbimin bir köşesinde bu acıya inanamayıp ve hem de bu acıyla alay etmek yeşerirken, yine de acı çekmeyi sürdürdüm. Üstelik sırılsıklam bir aşık gibi kıskanıyor ve kendimi kaybediyordum. Bunun tek sebebi can sıkıntısıydı. Maalesef bu bir can sıkıntısı… Tembelliğin ve bir şey yapmamanın verdiği can sıkıntısı beni eziyordu. Bunun sonucu da haylazlığa yöneliyordum. Zaten bu haylazlık, bilincin doğal ürünü olan tembellikten başka nedir ki?” (s.32)

Kahramanın kendisini akıllı ve zeki kabul etmesinin sebebi ise bir hayli ilginçtir: “Değerli okurlarım, belki de benim kendimi akıllı ve zeki sanmamın tek sebebi hayatım boyunca başladığım bir işi bitirmemiş olmamdır. Ben de herkes gibi geveze, boşboğaz, can sıkıcı birisi olayım ne çıkar! Her akıllı ve zeki insanın önce geveze olması, elbette havanda su dövmesi alnına yazılmışsa elden bir şey gelebilir mi?”(s.33-34)

Ve birçok yazarın da değindiği 19.yy. aydınının psikolojisi, değerleri ve var olma edimlerinin keskin eleştirisi. Kitap boyunca adı olmayan ama aydın olarak betimlenen karakterin kendisini de aynı sınıfa sokarak yaptığı değerlendirmelerden bazıları şunlar:

”Değerli okuyucularım, and içerim ki, her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır. İnsanın günlük yaşamı için çok daha yalın bir anlama gücünün, şu kadersiz on dokuzuncu yüzyıl aydınının payına düşen anlayış gücünün yarısı, hatta dörtte biri bile yeterlidir. Hele bu insanlar yeryüzünün en duyarsız, en fırsatçı kentlerinden biri olan Petersburg’ta oturmak gibi bir felakete de uğramışlarsa daha azı bile yeter.”(s.22)

”Değerli okuyucularım, sizlerden özür dilerim, diş ağrısıyla iç içe yaşayan şu on dokuzuncu yüzyıl aydınının sızlanmalarına, inlemelerine, hastalığının ikinci, üçüncü, dördüncü gününde bir kulak verin. Artık onların inlemesi, ilk gündeki gibi, yalnızca diş ağrısından ileri gelen, kaba bir köylünün inlemesinden oldukça farklı olduğunu söyleyebilirim. Topraktan ve halkın özünden sıyrılıp uygarlıktan, Avrupa kültüründen bir şeyler kapmış bir insana yakışır biçimdeki inlemelerdir. İnlemesi gitgide çirkinleşerek, sonunda pis bir hırçınlığa dönüşür… Yanlarında çırpınıp durduğu ailesinin, yakınlarının ona hiç inanmadığını, usanç içinde bu kişinin şımarık ve yapmacıklı durumundan uzak kalarak acısını daha doğal ve yalın bir şekilde sürdürdüğünü düşündüklerini çok iyi bilmektedir. Bu algılama ve rezilliğini böyle duyumsaması, bu işten aldığı zevkin belki de en yüksek noktasıdır…”(s.30)ve ekler okuyucusuna “bu hazzın tüm içtenliğine inebilmeniz için daha gelişmeniz, üstün bir kavrama gücüne ulaşmanız gerekiyor.(s.30) Siz bunu anlamıyor ve gülüyorsunuz. Ama öyle mi? Sevindim. Şüphesiz ki şakalarımın zevksiz, karışık ve berbat olduğunun bilincindeyim. Ayrıca güvenim de yok. Ama bu benim kendime karşı saygı duymadığım için böyle. Neyse! Tam anlamıyla anlama gücüne sahip bir insan hiç kendine saygı duyabilir mi?…”(s.31)

”Çağımızın bütün aydınlarınınki gibi bende de hastalıklı bir zihin gelişimi vardı. Bu aydınların tümü de birbirinden mıymıntı, bir sürünün koyunları gibi birbirinin aynıdır. Belki de dairemizde emek verenlerin içinde yalnız ben aydın olduğum için, kendini ürkek, köle ruhlu duyumsayan tek kişi de bendim. Yalnız duyumsamak olsa yine iyi, ben gerçekten köle ruhlunun, korkağın alçağın biriyim. Çağımızda aklı başında olan her insan korkaktır, köle ruhludur ve ne yazık ki böyle olmak zorundadır.”(s.61)

”Bizler hayata olan alışkanlığı kaybettiğimiz, aksaya aksaya yürüdüğümüz için, yazdıklarım etkili olacak. Bizim hayata karşı duyduğumuz yabancılaşma, canlı hayattan tiksinecek, onun ismini bile duymak istemeyecek derecededir. Üstelik bu canlı yaşamı, bir iş gibi, bir görev gibi kabul ediyoruz ve onu kitaptan öğrenmeyi daha üstün olarak tutuyoruz.”(s.152)

Kalıplara, duvarlara karşı çıkar kahraman ve özgür düşünceye önem verir:”Sözün gelişi, sana maymundan geldiğimizi kanıtlamışlarsa, bu gerçeği yüzünü buruşturmadan kabul edeceksin. Gövdendeki tek bir yağ damlasının senin için yüz binlerce hemcinsininkinden değerli olması gerektiği; erdem, sorumluluk, safsata, boş inanç denen şeylerin hep bu sonuca göre çözümlendiği kanıtlanırsa yine olduğu gibi kabul edeceksin, çünkü matematiğin ‘iki kere iki dört eder’ kesin sonucu vardır bunlarda. Hele bir karşı durmaya kalkın; ‘Aman efendim, nasıl karşı çıkarsınız? Bu, iki kere ikinin dört etmesi kadar açıktır! Doğa size danışmaz, onun sizin isteklerinizle, yasalarının hoşunuza gidip gitmediğiyle işi yoktur. Doğayı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız. Duvar duvardır vb. vb.’ diye bağırırlar. Aman tanrım, herhangi bir sebepten ötürü doğa yasaları ile iki kere ikinin dört ettiği hoşuma gitmiyorsa, bana ne bu yasalardan, bana ne aritmetikten? Duvarı delmeye gücüm yetmiyorsa, ‘ille deleceğim’ diye yırtınmam elbette; ama önümde yıkmaya gücümün yetmediği bir taş duvar bulunmasına da razı olamam.”(s.28)

Ve kahramanın, yazma ve yazdıklarını okutma isteğinin kendince açıklamaları: ”Ama bütün bunları yayınlatarak, ayrıca sizlere okutacağımı düşünüyorsanız eğer, aklınıza şaşarım doğrusu. Sonra sizlere ‘Sayın baylar, değerli okuyucularım!’diye niçin hitap ettiğimi de bilmiyorum. Yazmaya başlamak istediğim itiraflar ne yayımlanabilir ne de başkaları tarafından okunabilir. Ya da şöyle söyleyebilirim, ben kendimde bunu yapacak cesareti bulamıyorum, ayrıca buna gerek de duymuyorum. Yalnız içimde şaşılacak bir istek var, bu isteğe boyun eğmeye karar verdim.”(s.53)

”Oysa ben yazdıklarımı yalnız kendim için yazıyorum. Okuyucularıma niçin mi sesleniyorum? Bunun daha kolay olduğunu düşündüğüm için böyle yazıyorum.”(s.54)

”Bu yazıları yazmamdaki asıl hedefim nedir? Yazmamın sebebi okuyucular değilse, anılarımı kağıda dökmemin bir anlamı var mı? Beynimde de tutabilirdim. Kağıt üzerinde görkemli duruyor. Öylece etkisi artmış olarak kendi kişiliğim hakkında daha ciddi olarak karar verebileceğim ve anlatımımın keskinliği de artacak, belki de içimdekileri kağıda dökmekle rahatlayacağım… anı yazmak da bir çeşit iş değil midir? Çalışmanın insanı iyi ve namuslu yapacağını söylerler. İyi, hiç olmazsa bu da bir şans.”(s.54-55)

”Notlar’ımı burada bitirsem mi? Zaten bunları yazmakla da yanlışlık yaptım, diye düşünüyorum. Bunları yazarken de utançla dolmaktan kendimi kurtaramıyordum. Belki de benimkisi, edebi bir yapıt yazmak değil de suçlarımın bedelini ödemek oldu…(s.152) Fakat bu çelişkiler içindeki hastanın Notlar’ı burada bitmiyor. O dayanamadığı için yazmayı sürdürmüştü. Fakat zannediyorum ki biz burada bir yolunu bulup durmalıyız artık…”(s.153)

Dostoyevski, Yeraltından Notlar’da bir anti-karakter yaratır ve kendi ifadesiyle, bir kahramanın karşıtı ne varsa, özellikle bir araya getirir. Bu kahramana; 19.yy. aydınını, aşkı, sistemlerin vaat ettiği iyileşme ve kötülüğün ortadan kalkacağı… gibi söylemleri, uygarlık nedir, akıl-istek ayrımını, insanlık tarihini, irade nedir, insanın yapmak-yıkmak eğilimini, insanın arayışını, öz yaşam öyküsünün yazılıp yazılamayacağını, yazma isteğini, kendine olan nefretini, duygularındaki tutarsızlıkları, Rus-Alman ve Fransız romantiklerinin ayrımını, okuduğu kitapların kişiliğine etkisini, hiyerarşinin bireyde yol açtığı ezik egoyu, hayallerini ve hayallerindeki olmak istediği kahraman karakterini, çocukluk ve gençlik anılarının içindeki sevgisizliği ve nefreti körüklediğini, evlilik hakkındaki görüşlerini, kadın, aile, kadın bedeninin aşkla yükseleceğini ve satılık kadın bedeninin kadını nasıl aşağıladığını ve bu kadınların insanlar tarafından nasıl kullanıldığını, insan nediri sorgulatır ve tüm bu sorgulamalarda zıtlıklarla dolu olan ve hayata karşı yabancılaşma yaşayan asosyal bireyi, özellikle de aydın -hatta daha özelde Rus aydını- üzerinden ele alır. Orhan Pamuk, Yeraltından Notlar için anlatının arka kapağında şu saptamalarda bulunur: “Bugün insan anlayışımızda, kendi kokumuz, pisliğimiz, yenilgilerimiz ve acılarımızı sahiplenip sevebilmek ve aşağılanmanın zevklerinde bir mantık olduğunu kabul etmek varsa bu görüşün başlangıcı Yeraltından Notlar’dadır. Modern edebiyatta pek çok yeniliğin, Dostoyevski’nin Avrupa düşüncesine yatkınlığıyla ona duyduğu öfke, Avrupalı olmak ile Avrupa’ya karşı çıkmak arasında hissettiği kahredici gerginlikten çıktığını hatırlatmak gene de rahatlatıcı… Bir yandan Rusya’da işlerin Batılılaşma ile yürütülebileceğini bilmesi, öte yandan da Batılılaşmacı, materyalist ve mağrur Rus aydınlarına duyduğu öfke, ya da Dostoyevski’nin bilgisi ile öfkesi arasındaki gerginlik Yeraltından Notlar’ın tuhaflığı, değişikliği ve özgünlüğünü çıkardı ortaya.”

Hayatına baktığımızda, gençken liberal özgürlükçüdür Dostoyevski. Sibirya sürgünü, sara hastalığı ile o, sürgün dönüşünde geleneklerine bağlı, dini ve kiliseyi el üstünde tutan, sağcı hatta ulusalcı bir kimliğin sahibidir. Genç Dostoyevski, kırk yaşından fazla yaşamak bence ayıp bir şeydir derken hem de, 60 yaşına dek yaşamış ve dünya edebiyatına Suç ve Ceza, Kumarbaz, Ebedi Koca, Budala, Ecinniler, Delikanlı, Karamozov Kardeşler, Ölüler Evinden Anılar, Beyaz Geceler… gibi başyapıtlar kazandırmıştır. Tüm bu yapıtlar için ne söylenebilir? Hermann Hesse, bir denemesinde Dostoyevski için: “Dostoyevski, ancak kendimizi berbat hissettiğimizde, acı çekebilme sınırımızın sonuna varmışsak ve yaşamı bütünüyle alev alev yanan bir yara diye algılıyorsak, eğer artık yalnızca çaresizliği soluyorsak ve umutsuzluğun bin bir ölümünü yaşamışsak, işte ancak o zaman okumamız gereken bir yazardır. Ancak o zaman, yani acıdan yapayalnız kalmış, felce uğramış olarak yaşama baktığımızda, o vahşi ve güzel acımasızlığı içersinde yaşamı artık anlayamaz olduğumuzda ve ondan hiçbir şey istemediğimizde, evet, ancak o zaman bu korkunç ve görkemli yazarın müziğine açığız demektir. Böyle bir durumda artık birer izleyici olmaktan, yalnızca okuduklarımızın tadına varıp onları değerlendirmekle yetinen kişiler olmaktan çıkmış, Dostoyevski’nin eserlerindeki o zavallı ve yoksul kardeşlerin arasına katılmışız demektir; o zaman biz de onların acılarını çekeriz, onlarla birlikte, soluk bile almaksızın, yaşamın anaforuna, ölümün sonrasız öğüten değişmenize bakışlarımızı dikip kalırız. Ve yine ancak o zaman Dostoyevski’nin müziğine, bizi teselli etmek için söylediklerine, sevgisine kulak veririz; ancak o zaman onun korkutucu, çoğu kez cehennemden farksız dünyasının anlamını kavrarız.” der, aslında bu sözler, Dostoyevski’nin roman dünyasının özeti gibidir ve Dostoyevski okuyucusu iseniz onun kahramanlarından birinin bir özelliği mutlaka sizi size anlatıyordur hem de hiç taviz vermeden ve ölçülü olmak kaygısına düşüp de gerçeği gizlemeden, çarpıtmadan O insanı insan yapan tüm değerleri masaya yatırır, insanı insan yapan acıları kolay elde edilen mutluluğa tercih eder. İnsanların iç dünyası alabildiğine geniştir. Kainat ölçüsünde geniş..

Şeytanın tanrıyla cenkleşmesidir bu; cenk alanı da insanın kalbidir. Karamazov Yazarın, “…sizlerin yarı yolda bıraktığınız şeyleri, sonuna kadar götürdüm yalnızca. Ayrıca siz korkaklığınıza ölçülü davranmak adını veriyor ve böylece kendinizi aldatıyor ve avutuyorsunuz.”(s.152-153) dediği gibi, kendini kandırmaktan çok kendini çözmek isteyen okuyucunun yazarıdır Dostoyevski ve her okurun yer üstüne çıkmayı bekleyen bir yer altı vardır …

Kaynakça:
www.buo.boun.edu.tr/
http://www.derindusunce.org/2008/11/07/yeraltindan-notlar-dostoyevski/
 


İnsan ruhunun anahtarı

http://ruzgargulu.blogspot.com/

ORHAN PAMUK

Dostoyevski'nin eserlerini diğer klasiklerden farklı kılan özellik 150 yıl sonra sanki dün yazılmış gibi hâlâ aynı zevkle okunabilmesi. Çarlık Rusyası'nın 150 yıl önceki toplumsal koşulları, günlük ayrıntıları, siyasal dertleri üzerine kurulu olmuş olsalar da bu romanları bugünkü dertlerimizden bahsediyor gibi okuyabiliyoruz. Özellikle de Türkiye'de durum böyle. Osmanlı İmparatorluğu ve Çarlık Rusyası'nda olduğu gibi günümüz Türkiyesi de Doğu ile Batı, radikal devrimci düşler ile son derece gerici bir tutuculuk ve din ile modernlik arasında bölünmüş durumda. Dostoyevski'nin bütün bu karmaşa içinde ele aldığı (inanmak-inanmamak, din-dinsizlik, radikal devrim-amaçsızlık, bir cemaate bağlı olmak-yalnızlık, modernlik-gelecek gibi) temalar bizim için hâlâ geçerli. Dostoyevski'nin kültürel zamanına yeni yeni yaklaştığımızı düşünürsek, sözünü ettiğimiz temaların 150 yıl öncesine göre daha çok etkilediğini söyleyebiliriz. Dostoyevski'nin ve Çarlık Rusya'nın 150 yıl önce yaşadığı problemleri şimdi daha çok yaşıyoruz.

Ben bir romancıyım ve Dostoyevski'yi dünyanın en önemli romancılarından biri olarak görüyorum. Beni çok etkilemiştir. Öyle bir etkidir ki bu zarar bile verebilir, çünkü damgasını çok fazla vurur. Dostoyevski, beni romancı olarak değil, insan olarak çok etkilemiştir. İnsan ruhu, karakteri hakkında beni bilgilendirdi ve hayatı değerlendirişimi etkiledi. O bilgilerle ben hayatta kendi yoluma gittim. Beni insanları anlama noktasında zenginleştirdi. Bir adam yalancı mı ya da yalan söylediğini bilmiyor mu veya söylediği şeyin doğruluğuna kendisi ne derece inanıyor gibi hayat hakkında psikolojik binbir türlü gerçeği, daha 18 yaşındayken bana öğretmiş, belki de bu anlamda hayatımda pek çok şey kazandıran bir romancıdır. Bir yazarın zenginliği size kısa yoldan bir çeşit bilgelik vermekse, Dostoyevski bana bunu kazandırmıştır. Ama onun yazdığı dünyanın devamı gibi dünyalar yaratan bir yazar olmadım. 'Beyaz Kale' de iki kişi arasındaki iktidar ilişkisini anlatırken Dostoyevski'nin romanlarıyla zenginleşmiş ama onun kitaplarından doğrudan etkilenmemiş ve bu zararlı etkiden kurtulmuş sayıyorum kendimi.

Eğer Dostoyevski olmasaydı, Kafka ve sonrası insan psikolojisi üzerine kurulmuş romanlar ve pek çok şey eksik kalırdı diye düşünüyorum. Altını çizmek istediğim bir şey daha var; Dostoyevski'nin asıl yaptığı edebiyatı etkilemek değil, insanoğlunun insan hakkındaki fikrini değiştirmekti. Derler ki, Shakespeare insanoğlunun kafasına karakter denilen şeyi soktu. Eskiden karakterler hakkındaki fikirler daha basmakalıptı. 'Burnu çarpık olan korkak olur,' 'gözü sarı olan daha çok yaşar' gibi görüşler vardı. İnsanoğlunun karakteri, ruhuyla ilgili fikirler Shakespeare'den evvel Aristocu bir cetvele dayanıyordu. Shakespeare bize bir üslup, bir çizgi ve bir ruh öğretti. Böylelikle bizler bir insan hakkında fikir edinirken 'nasıl bir karakter, nasıl bir tip' diye sormaya başladık. Shakespeare bize bu kadar derin bir bilgi kazandırdı. Dostoyevski de bu düzeyde bir yazardır. İnsan ruhu hakkında bize öğrettiği bilgiler, açtığı kapılar hayata ilişkin temel bilgilerdir ve bu bilgiler hâlâ bu kitapların içindedir. Bu bilgileri izlediğimiz televizyon dizilerinden, annemizin bize öğrettiklerinden almamız mümkün değil. Belki de Dostoyevski'nin canlılığını, tazeliğini korumasının en büyük nedeni de budur. Çünkü Shakespeare'in öğrettiği şeyleri televizyon dizilerinden de öğrenebiliriz ama Dostoyevski'deki bilgiler o kadar derin ve kuvvetlidir ki, her okuyuşumuzda bizi sarsar. Borges'in bir sözü vardır; "Her insan ilk kez denize girdiği günü ya da ilkokula başladığı zamanı hatırlar. Bir de ilk Dostoyevski okuduğu zaman hatırladığı sarsıcı etki vardır."
 

 

Dipnot Kitap Üyesinin Yazısı
 "Beyaz geceler deyince akla St.Petersburg gelir"


Yücel Elal

Çar Büyük Petro 27 mayıs 1703 te şehri İsveçten geri aldıktan sonra buraya yepyeni bir yerleşim merkezi kurdu. Ülkenin bütün kesimlerindeki köylüleri çalışmaya mecbur etti. Yılda 40 000 işçi gerekiyordu. Köylüleri zorunlu askerliğe alarak, yol boyunca yiyeceklerini, kullanacakları aletleri de kendilerinin sağlamasını, mecbur ederek, yüzlerce mil yürüyerek inşaat alanına gelmeğe mecbur ediyordu.

Savaş zamanında ilk yapılan bina şehrin kalesi idi. Kent, Barok mimari tarzının görkemli örneklerini taşır. İtalyan asıllı mimar Francesco Rasttelli tarafından yapılan pekçok bina şehre kimliğini veren ögeler arasındadır. Ancak Dostoyevski St.Petersburg şehrini bir soyut ve tasavvur  şehri olarak nitelemiştir.

Rusyanın yeni başkenti olan St.Petersburg'da, II Alexander döneminde ilk ve en önemli liberal reform yapıldı. Çok sayıda fakir insan şehre akın etti. Böylelikle varoşlarda, çok sayıda kiralık ucuz apartmanlar yapıldı. Filizlenen endüstri ayağa kalkıyordu. Petersburg, Avrupanın en büyük endüstri merkezlerinden biri haline geldi. Endüstrinin büyümesi ile radikal hareketler de çoğalıyordu.

9 Ocak 1905 tarihinde, işçiler, St.Petersburg şehrinin sokaklarında, ellerinde pankartlar ve Çarın resimleri ile geçit resmi yaptılar. Bu gösteriye eşleri ve çocuklarıda katılmıştı. Hiç bir silah taşımayan bu masum işçiler Çarın sarayının önüne geldiklerinde acımasızca silahlı saldırıya uğradılar. 1000 den fazla insan öldü, 5000 den fazla insan yaralandı.
1905 yılının bahar ve yaz aylarında devrim hareketleri ciddiyet kazanmaya başladı Ülkenin her yerinde, endüstri merkezlerinde, köylüler ve halk arasında da hareketler giderek hızlanıyordu. Bu siyasi çelişmeye ordu da katılmıştı.  1905 kasımında, Lenin ülkesine, St.Petersburg'a döndü. Devrim için etkinliklerini başlattı. St.Petersburg da, Bolşevik hareketlerini hiç duraksatmadan sürdürüyordu. Moskovada ve St. Petersburg'da konferanslar veriyor, toplantılar yapıyordu,  İşçi partisi mensupları ile yoğun biçimde çalışıyordu. O'nun liderliğinde teşkilatlı bir ordu hazırlanıyordu.

1905 Aralık ayında Rus Devrimi tırmanışa geçti. dokuz günde binlerce devrimci devletin polisi ve silahlı güçleri ile cesurca çarpıştı.

Bir bataklıkta kurulan bu görkemli şehir, St. Petersburg, Rusyada çeşitli yönleri ile önem taşıyan muhteşem güzelliktedir.
Ve her şeyin bir sonu vardır. Yazar Dostoyevski için geride bıraktığı eserler göz önünde bulundurularak ölüme bir son demek yanlış bir ifade olabilir, ancak insan Dostoyevski için, ölüm her insanda olduğu gibi gerçektir. 1881 yılının Ocak ayında,  bir miras meselesi nedeniyle sinirleri son derece yıpranan Dostoyevski şiddetli bir akciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak’ta, altmış yaşındayken hayata gözlerini yumdu. 31 Ocak’ta yapılan cenaze töreninde otuz bin kişilik bir kalabalık hazır bulundu....

Siyasi eğilimleri nedeniyle “söylem” dışı kalan, ancak ölümünden kısa bir süre önce Puşkin’in ölüm yıldönümünde yaptığı parlak konuşmayla iade-i itibar görebilen, devlet tarafından tehlikeli, aydınlar tarafından gerici bulunan Dostoyevski, hiç değilse-cenaze merasiminde yalnız kalmamıştır...!

 


http://www.tim35.com/

Dostoyevski...


Aybala Alaç***-

19. yüzyıl Rus edebiyatının 20. yüzyıla bıraktığı en önemli edebi mirasının 1821 doğumlu Fyodor Mihayloviç Dostoyevski olduğu ortada. Yazdığı romanlar, bugün hâlâ hayat duyumunda gerekli bazı eşikleri atlamış olmanın işaretleri arasında sayılıyor. "Karamazov Kardeşler", "Delikanlı", "Budala" ve "Suç ve Ceza" , tüm dünyaya yayılan orta sınıf evlerimizde İncil, Tevrat ve Kur'an’dan sonra en sık rastlanan ‘başyapıtlar’ olsa gerek!

Sert, sinirli, alkolik cerrah baba; 16 yaşında yitirilen anne; babasının iki yıl sonra kendi toprak köleleri tarafından öldürülmesi; yatılı okul hayatı; akabinde beliren sara krizleri yazara duygusal, aşırı duyarlı, çekingen bir tabiat miras bırakmış. 60 yıllık ömrü boyunca sıkıntılı ve yoksul bir hayat süren yazarın yaş***ından kesitler içerdiği ve otobiyografik olduğu iddia edilen romanı "Karamazov Kardeşler" , bize göre de bir Dostoyevski sözlüğü gibi.

Ruhu bedenine sığmayan, hayal gücü sağlam çocuklar; sefalet; hastalıklı anne ve dırdırcı, zevk düşkünü baba vs... Batılı anlamda eğitim gören ancak dış dünyayla iletişim kurmakta derin güçlükler yaşayan Dostoyevski, askeri mühendis olarak orduya katıldıktan bir yıl sonra, edebi idealleri uğruna istifa ediyor. Jukovski, Karamzin gibi Rus şairler ve Gogol, Griboyedov, özellikle de Puşkin’e olan hayranlığı; Schiller, George Sand, Dickens ve Balzac gibi Batılılara yoğun ilgi duymasına engel değil.

Dostoyevski tarzının oluşmasında ' Gogol, Schiller ve Balzac' ın etkisi, yazarın kendisi tarafından da yadsınmıyor. Eserlerinde gerçek ve kurgu arasındaki sınırı alaşağı eden yazar, kimilerinin fantastik olarak tanımladığı sunum biçimlerinin, onun için gerçeğin özünü ifade ettiğini savunuyor. Neo-klasikçi olarak kabul edilen yazar, romantizm akımından etkilendi. Varoluşçuluğun ilk izlerini taşıdığı düşünülen romanlarında gerilim, cinayet, korku, kendi deyişiyle ‘dehşet’ vardı. Bu, ‘anarşist’ bir yapısı olan yazarın neden hiçbir ideolojiyi savunmadığını da açıklıyor. Ona göre her türlü fanatizm, en derinlerde yalnızlık ve sevgisizlikten beslenirdi. Tasvirlerden ve ballandırılmış betimlemelerden, kurgusu alenen ve matematiksel olarak ortada anlatım biçimlerinden nefret ederdi.

Babası toprak kölelerince öldürülen Dostoyevski’nin siyasi görüşü kölelik sistemine ve hakim rejime karşıydı. 23 yaşındayken yazdığı, dehasını ön plana çıkaran son derece olumlu eleştiriler alan ilk kitabı "İnsancıklar" ve "Beyaz Geceler" i yayımlanmış bulunan yazarın bu rejim karşıtlığı, birlikte ‘takıldığı’ genç Rus entellektüellerle birlikte idamdan son anda yırtacak, hapis yatacak kadar şiddetliydi. "Beyaz Geceler "den sonra yazarlığı ölene kadar zamanla didişmek durumunda kalacak, parasızlıktan sürekli avans alarak yaşayacaktı. Dostoyevski, yetiştirme telaşı olmadan yazmayı özleyerek öldü! Çekeceğini çektikten sonra ateşli biçimde toplumcu sanatı savunmaya başladı ancak siyasi açıdan kurtuluşu her nasılsa monarşide görüyordu.

Hapis döneminde metafizik konulara yoğunlaşan yazar, suç ve suçlu kavramları üzerine düşünürken, romanlarında hakim olacak bir sonuca ulaştı. Ona göre en aykırı suçları işleme gafletine düşenler bile, bir anlık bir tahrike kapılmış, özünde saf ve temiz insanlardı. O, insan ruhunu, şeytan ve Tanrı’nın savaştığı bir alan olarak görüyordu. Zıt duyguların aynı insanda bulunabileceğine inanırdı. İnsanın, umudunu yitirip amaçsız kaldığında çektiği can sıkıntısı bile, yazara göre, onu hayvana çevirebilirdi. Dostoyevski’nin portresi itibariyle insanda beliren ürkütücü gizem duygusu, yazarın haleti ruhiyesi ve her çağ için geçerliliğini koruyan klasik romanlarındaki buluş, saptama ve dokunuşlarıyla bütünlük kazanıyordu. O, bütün hayatı ve eserleri boyunca Tanrı inancı ve bunun sorgulanmasının üzerine gitti. Bireyci değildi ama özgürleşmek uğruna bireysellikten yanaydı. Hapis döneminden sonra yazdığı ilk roman, Rusya’yı şöyle bir çalkalayan "Ölü Evinden Anılar" dan sonra ölümlerle sarsılan, ekonomik olarak iyice batan Dostoyevski, Rusya’yı terk ederek Avrupa’ya sığındı; "Suç ve Ceza", "Budala", "Ecinniler" ve "Kumarbaz" ı bu dönemde yazdı.


http://www.insanokur.org/?p=14106

Dar mekânda sıkıntılı hayatlar


ATAOL BEHRAMOĞLU-

Her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da modalar geçer. Gerçekten değeri olan yazar, zaman zaman unutulur gibi olsa da yeniden anımsanır. Yapıtı gündeme gelir, okunur, tartışılır. Fyodor Dostoyevski gerçekten değeri olan dünya yazarlarının kuşkusuz ki en önde gelenlerindendir. Peki, nedir gerçekten değeri olmak? Sanıyorum ki öncelikle üslup (biçem), anlatım tarzı, ses tonu, kompozisyon, kurgu özellikleri ve özgünlükleri... Ve hiç kuşkusuz, anlatılan şeye, içeriğe özgün (söz konusu 'biçem'i de belli ölçüde belirleyen) özellikler ve özgünlükler...
Rus yazarı Fyodor Dostoyevski'yi hem biçem, hem içerik bakımından, Rus ve dünya edebiyatında nereye koyuyoruz? Kendi ülkesinin ve dünya edebiyatının hangi yazarlarıyla, hangi yazınsal süreçleriyle ilgili? Bu yazarı böylesine etkileyici kılan biçim ve içerik özellikleri, özgünlükleri ve varsa başta etkenler, nelerdir? Bu sorulara doğru, kesin, kapsayıcı yanıtlar vermek edebiyat biliminin alanına giriyor. Yazarlığı konusunda en çok sayıda ürün verilmiş dünya yazarlarının da ön sıralarındadır, Dostoyevski...

Benim bu yazıyla yapmaya çalışacağım ise bir okuru olarak Dostoyevski'yle özel serüvenini, bir ölçüde de kişiliğine ve yapıtına ilişkin bilgilerimi özetlemekle sınırlı olacak.  Okuduğum ilk yapıtları, onun da ilk yapıtlarıydı: 'Beyaz Geceler', 'Öteki', 'İnsancıklar', 'Ev Sahibesi' . Varlık Yayınları'nın unutulmaz cep kitapları dizisinde çıkmış yapıtlardı bunlar... Bu kitaplardan bende kalan en yoğun izlenim, dar mekânlarda, tavan aralarında sıkıntıyla yaşanan hayatlardır. Bir de, özellikle 'İnsancıklar' daki patetik ses tonu... ('Beyaz Geceler'in bende hayal kırıklığı yarattığını söylemeliyim. Çünkü bu romantik, garip uzun öyküyü -ya da kısa romanı- okumadan önce, beyaz geceleri hep karlı geceler olarak hayal ederdim. Güneşin hiç batmadığı bazı Petersburg gecelerinin böyle adlandırıldığını daha sonra öğrenecektim.)

Dostoyevski'nin bende yarattığı ikinci ve çok daha büyük düş kırıklığı, 'Suç ve Ceza' nın finaliyle ilgilidir. Raskolnikov'un suçunu itiraf edişi ve sürgüne gitmesi... Uğradığım düş kırıklığı kuşkusuz ki cinayeti olumlamam demek değildi. Ceza'yı ağır bulmuştum. O sürgün, genç bir adamın yaş***ının tümüyle sönüşü demekti. Bir yazar, romanının kahramanına karşı nasıl bu kadar acımasız olabilirdi? Ama sonuçta, Dostoyevski budur ve 'Suç ve Ceza' nın finali benim için bugün de romanı, ilk gençlik yıllarımdan bugüne, bütünüyle bir kez daha okuyup okumadığımı anımsamıyorum ama tartışmalıdır...

Sonra, başta 'Karamazov Kardeşler' olmak üzere büyük romanlarını, Ankara'nın karlı gecelerinde, 'Milli Kütüphane' salonundaki bir masa lambasının ışığında -tam da Dostoyevski'ye yaraşır bir ortamda- eski Rus alfabesiyle dizilmiş asıllarından okuyacaktım. Büyük edebiyat düşünürü M. Bakhtin'in 'çoksesli roman' diye adlandırdığı yapıtlardı bunlar. 'Karamazov Kardeşler' i ahlaksızlık düzeyine alçalan tutkuyla (Dmitri -Baba Karamozov- ve âşık oldukları o kadın) erdemin (Zosima Baba) amansız çatışmasında aklın (İvan) çaresizliği diye niteleyebiliriz belki... Dostoyevski'nin patetik (tutkulu-çarpıntılı-son haddinde gerilimli) anlatımının da ulaştığı en yüksek perde sayılabilir bu yapıt. Sonra, İsa saflığında bir Prens Mişkin ('Budala') ve yazarın siyasal tutmunun didaktizmle en fazla özdeşleştiği 'Cinler'..

Dönemin ilerici aydın örgütü Petraşevski topluluğunun bir üyesi olarak idama mahkûm edilip çarın bağışıyla son anda sehpadan indirildiğinde, ilk ürünlerini vermiş genç bir yazardı Dostoyevski. 'İnsancıklar' , büyük-gerçekçi eleştirmen Belinski tarafından hayranlıkla karşılanmıştı. Çünkü bu yapıtıyla genç yazar, Puşkin-Gogol gerçekçi çizgisinin izini sürerken, bu iki dev yazarın 'nesnelliğinden' farklı, 'küçük insan' için duyulan acıma-sevecenlik duygusunun en üst düzeyde bir gerilime ulaştığı patetik Dostoyevski üslubunun da ilk örneğini vermekteydi. Kürek mahkûmluğu yıllarının ürünü 'Ölü Bir Evden Notlar' ise belgesel yanları ağır, bir başka özgün Dostoyevski yapıtıdır.

Dostoyevski, Rus gerçekçiliğinde bir doruktur. Puşkin'i, Gogol'ü tanımaksızın, onun çıkışını ve farklılığını yeterince anlayamayız. Bir yandan Avrupa romantizminin, bir yandan Balzac'ın ve 19. yüzyılın ilk onlu yıllarında edebiyat ortamında egemenliği ele geçiren Batı gerçekçiliğinin derin izlerini taşır. Onu doğru okumak için, Shakespeare, Rabelais vb. rönesans yazarlarıyla bağlantılarını bilmek (hiç değilse sezinlemek) ; Rusya'nın fırtınalı siyasal ve entelektüel tarihi konusunda da (Petro öncesi geri-Ortodoks Rusya, Petro'nun Batıcı reformları, XVIII. yüzyıl Rus aydınlanmacılığı, Puşkin-Gogol gerçekçiliği, köylülük konusunda tartışmalar, Batıcı-Slavcı çatışması vb.) bilgi ve fikir sahibi olmak gereklidir.

Dostoyevski, tüm yapıtlarında yaşadığı çağın, dönemin ve ülkenin ürünüdür. Yapıtındaki bağıntının, gerilimin, son haddindeki ironi, öfke ya da sevecenliğin temelinde, her şeyden önce, Puşkin'i, Dekabristleri, Lermontov'u, farklı biçimde de olsa Gogol'ü ölüme gönderen acımasız, katı bir toplumsal gerçekliğin sahici sorunları, yaşantıları ve sancıları vardır.


O"nun evinden anılar: FYODOR DOSTOYEVSKİ (1821-1881)


http://www.tim35.com/

Hayatı...

Fyodor Dostoyevski 30 Ekim 1821 de Moskova'da dünyaya geldi.Annesi varlıklı sayılabilecek bir tüccarın kızı, babası ise yoksullar hastanesinde görev yapan askeri bir doktordu. 1812’ de Napolyon'a karşı savaşan Rus askerlerinin yaralarını sarmış olan babası, karısına eziyet çektiren, çocuklarının mum gibi durmasını isteyen,dediğim dedik, sert ve aksi bir adamdı. Annesi ise babasının aksine hisli ve sakin bir kadındı.

Varlıklı sayılabilecek bir büyükbabaya, evlenirken hatırı sayılır bir drahomayla gelen anneye rağmen Dostoyevski’nin ailesi asla sıkıntıdan kurtulamamışlardır. Öyle ki babasının hizmet gördüğü yoksullar hastanesinin avlusundaki bir evceğize sığındıkları halde yinede kıt kanaat yaşıyor, yoksulluk içinde yüzüyorlardı.
Ailenin ikinci erkek çocuğu Dostoyevski, dış dünya ile ilişiği kesilmiş bir halde arkadaşsız, tecrübesiz ve hürriyetsiz büyüyordu. İlk eğitimini ailesinden almış, babasından Fransızca ve Latince öğrenmişti. Asosyal yaşantısı ve baba baskısına rağmen hiçte pısırık, çekingen, melek huylu bir çocuk değildi. Evde iskambil oynarken hileye kaçmasını biliyor, babasının yasak etmesine rağmen koğuş hastalarıyla konuşmaktan çekinmiyordu.

Babasının bütün aksiliğine ve kötü huyluluğuna rağmen Dostoyevski'yi dayak cezası uygulandığı için, okula yazdırmak istemeyişi ve bunun yerine özel bir öğrenci yurduna yerleştirişi garip ama gerçektir. Genç Dostoyevski yerleştirilmiş olduğu özel öğrenci yurdunda hem yurdun şartlarına alışmaya çalışıyor, hem derslerine yetişiyor, hem de harıl harıl Walter Scott'u, Dickens'i, George Sand'ı, Hugo'yu ve Puşkin'i okuyordu.

Dostoyevski’nin yurt hayatı tam bir alışkanlığa dönüşeceği sırada, 1837 şubatında, otuz yedi yaşındaki annesinin veremden öldüğü haberi aldı. Bu haber Dostoyevski’yi âdeta yıkmış, ne yapacağını bilemez hale getirmişti. Çünkü annesi olmadan babasının ailelerini bir arada tutabilecek özveriyi gösterebileceğinden kuşkuluydu. Korktuğu da kısa sürede başına geldi. Karısını kaybeden babasının kendisini ve ağabeyini Petersburg'taki Askeri İstihkam Okulu’na yazdırma kararını çaresizce kâbul etmek zorunda kaldı.Oysa ki daha o zamanlarda bile edebiyata ve yazmaya olan düşkünlüğünü keşfetmiş, yüreğini, aklını disiplin altına sokacak hiçbir mesleği gözü görmüyordu.

Bütün bunlara rağmen babasının kararını uygulayacak ve 1843 yılında okulunu başarıyla bitirecekti. O yıllarda Dostoyevski’yle birlikte okuyan arkadaşlarının yanında ise sessizliği ile anılacaktı. Okulun bitmesinin hemen ardından asteğmen rütbesiyle Petersburg'daki İstihkam Müdürlüğü Hizmetine' giren Dostoyevski , bu sırada babasını da yitirmişti. Kendi toprak köylüleri tarafından öldürülen babasının ölümü de onu etkilemiş, yaş***ı boyunca çevresinde kaba, alkolik, zalim biri olarak tanınan babasının ölümünü bu nedenlere bağlı haklı bir ölüm olarak düşünmüştür.

Yoksulluk,annesinin ölümü, yatılı okullar, kaba, alkolik, zalim ve kendi toprak köylüleri tarafından öldürülmüş bir baba, bu ve buna benzer olaylar karşısında sağlığını iyiden iyiye yitiren Dostoyevski ilk sara krizlerini yaşamaya başlamış ve ölümüne kadar bu sara nöbetlerinin ne zaman geleceğine dair sıkıntıyı bütün ruhunda duyumsamıştır.

Askeri mühendis olarak girdiği İstihkam Müdürlüğü'nde bir yıl bile kalmadan istifa eden Dostoyevski ilk eserini, ‘İnsacıklar’ ı yazmaya koyuldu.Tamamlanan eserin el yazması müsveddelerini okuyan şair Nekrasof, devrin ünlü edebiyat eleştirmeni Belinski'ye koşarak: "Yeni bir Gogol doğdu" müjdesiyle eseri Rus Sainte-Beuve'üne sundu. Yazarın toplum meseleleriyle ilgilenmesi gerektiği fikrini savunan Belinski, kendi görüşüne uygun bir eserle karşılaştığı için ‘ İnsancıklar’ ı övdü. Belinski kendi görüşüyle örtüşen bu eseri için coşkuyla "Toplumcu romanın bizde ilk örneğidir bu” diyordu.
1846 yılı başında ‘İnsancıklar’ kitap haline gelirken, edebi çevreler tarafından kâbul görmenin verdiği özgüvenle Dostoyevski yeni bir roman yazmaya başlamıştı. Romanın konusu ise benliğin ikiye ayrılışıydı. Roman ‘Öteki’ adını taşıyordu. Bu romanda işlemiş olduğu ikilik kavramı Dostoyevski’nin bütün hayatı boyunca üzerinde duracağı temel tema olacaktı.

Ancak yayımlanan roman edebi çevrelerce ‘İnsancıklar’ ın aksine övgüyle değil, tepkiyle karşılandı. Hattâ, bir çok eleştirmene göre Dostoyevski’nin bu romanı ünlü Rus yazarı Gogol'un ‘Burun’ adlı romanını taklit eden bir kitaptı. Bu tepkiler karşısında şaşkına dönen Dostoyevski bu defada ‘ Bay Proharçin’ adlı eserini yayınladı. Maalesef bu eserde edebi çevrelerin ‘Öteki’ adlı romana duyduğu öfkeyi dindiremedi ve Dostoyevski genç yaşında elde etmiş olduğu ünden, elit edebi çevreden, hattâ bir çok dosttan bir süreliğine ayrılmak zorunda kaldı.

O zaman ki edebi çevreler yazarlardan toplum meseleleriyle dolu gerçekçi hikayeler bekliyor ,düşle gerçek arasında bocalayan yapıtlara ateş püskürüyorlardı. Bu nedenle Dostoyevski’nin düşüş dönemindeki son çırpınışları olarak görülebilecek Netoçka Nezvanova ile Ev Sahibesi adlı eserleri edebi çevrelerce yine yerden yere vuruldu. Dostoyevski’nin son eserleri karşısında onun en büyük destekçisi olan Belinski bile çılgına dönmüş, ona olan bütün desteğini çekerek, bir zamanlar Dostoyevski’yi yüceltmek üzere başlattığı sohbetlerinin yeni konusunu ‘Dostoyevski’yle dalga geçmek, aşağılamak’ olarak belirlemişti.
 
Yüksek edebi çevre tarafından dışlanan Dostoyevski bundan sonra tabir yerindeyse ‘yeraltına’ çekildi. Çünkü bazı fikirlerin yayılması için yeraltından daha uygun bir sığınak bulunamazdı. O zamanki Rusya'da eli kalem tutanlar iki fikir etrafında toplanmıştı. Batıcılar, geri bir memleket olan Rusya'nın Avrupa ülkelerini örnek tutan esaslı bir devrimle kalkınabileceğini inanıyor, .Slavcılar ise, Büyük Petro rejiminin Avrupa'dan kabataslak kopya edildiğini, Petro'dan önceki slav ruhuna ruhuna dönmek gerektiğini ileri sürüyorlardı. Her iki tarafı da günden güne daha sert tartışmalara sürükleyen fikirlerini yayma isteği öyle bir hal aldı ki Çar I.Nikola için duruma müdahale etme zamanı gelmişti. Çar, ve onun emrinde toplanan özel polis kuvveti bütün konuşmalardan haberdardı. Anlayacağınız gizli fikirlerin yayılmasında en güvenli sığınak olarak görülen yeraltından yerüstüne Çar’ın dahi duyacağı fısıltılar sızmıştı.Sonuç olarak yazarların hepsi gözaltına alındı.

Ancak, bütün baskı ve tutuklamalara rağmen yanardağ yaradılışlı Dostoyevski bu kaynaşmanın dışında asla kalamazdı.İhtilalci gruplardan birine başkanlık eden Petraşevki ile 1846 da tanışınca grubun toplantılarına devam etmeye başladı. Bu yeraltı toplantılarının da yerüstünden duyulması üzerine I. Nikola'nın emri ile Petraşevski grubu üyeleri 22 Nisan 1849’da tutuklanarak hapse atıldı. İhtilalciler beş ay boyunca yargılandı. Yargılama sonucunda ortaya çıkan sonuç zanlıların masumiyetiydi. Ancak bu masumiyet kararının doğru bir karar olmadığına inanan Dahiliye nazırı davaya tekrar bakılmasını istedi. Yeniden yargılama sonunda ise suçluların idamına karar verildi. Çar I.Nikola döneminde ölüme mâhkum olmanın ölmenin ta kendisi olduğunu bilen Dostoyevski ve diğer ihtilalciler için artık hiçbir yaşama şansı kalmamıştı.

22 aralık 1849 sabahı mâhkumlar idam edilecekleri meydana götürüldü. Çar, bir yönetmen titizliğiyle , yaşanacak olan dramı, en küçük ayrıntısına kadar tespit etmişti. Çar, bu yaptığı ile âdeta ölümün soğukluğu karşısında bu mâhkumların ne derece küçüleceğini, fikirlerine ne derece sahip çıkacaklarını görmek istiyordu. Ve şimdi bu büyük oyunu sahneye koyma zamanıydı. Yirmi yedi yaşındaki Dostoyevski ve arkadaşları gözleri kapatılarak kazıklara bağlandı. Ölüm tamburu vurulurken, infazı gerçekleştirecek olan askerler tüfeklerini dolduruyorlardı. Hayatla ölüm arasında kıl kadar ince bir çizgi kalmıştı. Nihayet bu tüyler ürpertici oyuna bir son verilip af kararı okundu. Bu olayın Dostoyevski üzerinde bıraktığı etki kendisi tarafından bir çok yerde dile getirilecek, hattâ eserlerinde yer alacaktır. Ancak bütün bunların bile yaşanan sahne karşısında duyulan gerçek hislerin tercümanı olduğunu iddia etmek imkânsızdır.

Çar I.Nikola’nın senaryosunu yazıp, sahneye koyduğu ‘Sahte İnfaz’ oyununun hemen ardından Dostoyevski, "canice niyetler beslediği, edebiyatçı Belinski'nin Ortodoks kilisesi ile Devlet otoritesine karşı hakaret dolu mektubunu yaydığı için dört yıl kürek cezasına ve altı yıl da er rütbesiyle seferi orduda hizmete" mâhkum edildi.

1854 yılının Şubat ayında Dostoyevski’nin kürek cezası sona erince, er rütbesiyle Sibirya’nın uzak bir köşesinde bulunan Semipalatinsk kasabasında ordu hizmetine verildi. Aradan bir yıl geçmemiştir ki , yirmi iki yaşındaki Baron Vrangel savcı göreviyle kasabaya gelip yerleşmişti. Baron Vrangel’in kasabaya gelirken beraberinde getirdiği kitap ve mektup Dostoyevski ve Baron Vrangel arasında sarsılmaz bir dostluk kurulmasına neden oldu. Çünkü, Baron Vrangel’in beraberinde getirdiği kitap ve mektubun sahibi Dostoyevski’den başkası değildi. Bunları gönderen ise kardeşi Mihael Dostoyevski’ydi. Bu dostluk Dostoyevski’nin sürgün olarak yaşamak zorunda kaldığı kasaba da bütün kapıların kendisine sevgi ve samimiyetle açılmasını sağladı.

Kasabanın Dostoyevski’ye açılan kapıları arasında birde evlilik kapısı bulunuyordu. Bir süre sonra annesi gibi verem hastalığı bulunan bir Maria Dimitrievna ile evlenmiş ve erlikten, asteğmenliğe yükselmişti. Kasabaya alışmış, hattâ bu sürgün yerini sevmeye bile başlamıştı, ancak ne zaman kendi başına kalsa Petersburg' a duyduğu özlem ruhundan gözlerine, yüreğine fırlıyordu. Eserler tasarlamayı da bırakmış değildi. Sürgüne giderken kardeşi Mihail Dostoyevski’ye devrettiği müsveddeleri arasındaki ‘Küçük Kahraman’ adlı eserinin ağabeyi tarafından mahlasla 1857 yılının Ağustos ayında bir dergide yayınlatılması edebi başarıyı erken yaşlarda yakalayan Dostoyevski'yi bile inanılmaz sevindirmişti. Ancak, bir şeyler değişmişti, hattâ çok şey değişmişti, kendisine sürgün gelen yıllar, Rusya’da günlük hayatın gelişmesini, değişmesini ifade ediyordu. Acı gerçek buydu. Bu nedenle Dostoyevski’nin büyük umutlarla yayınladığı ‘Amcanın Rüyası’ ile ‘Stepançikova Köyü Hikâyeleri’ ne eleştirmenlerin, ne de okuyucuların dikkatini çekmedi. İtiraf etmek zordu, ancak Dostoyevski adı doğduğu topraklarda unutulmuştu bile.

1859 yılında Rusya'ya dönmek için yaptığı teşebbüslerin başarıyla sonuçlanması ile birlikte karısı Maria Dimitrievna ile başkente yerleşti. Daha öncede savaşçı kişiliğinin ipuçlarını verdiğimiz Dostoyevski’nin başkente gelişi sonrası sürgünün verdiği yorgunluk ve ‘İnsancıklar’ sonrası yayınladığı bir çok eserinde yaşadığı hâyâl kırıklığı nedeniyle köşesine çekileceği düşünülemezdi bile. Öyle de yaptı, asla köşesine çekilmedi, ilk iş olarak kardeşi Mihail Dostoyevski ile birlikte aylık olarak yayınlanan Vremya (Vakit) adlı dergiyi çıkarmaya başladı. Bu dergi yıllarını sürgünde geçirmiş okumaya ve yazmaya susamış bir deha için bulunmaz bir fırsattı. Dostoyevski’de bu fırsatı değerlendirmek için elinden geleni yapmaya çalıştı, hem derginin sürekli başa bela idarî ve malî işleriyle uğraşıyor, hem yaş***ının kötü yazgısı olan sara nöbetleriyle cebelleşiyor, hem de sürekli, bıkıp usanmadan yazıyordu. 1861 yılında Vremya’da Dostoyevski’nin azim ve kararlılık sonrası ortaya çıkardığı ilk eserinin tefrikasına başlanmıştı. Bu eserin adı ‘Ezilenler’ di. Bu ilk adım bile göz kamaştırıcıydı, ancak aynı yıl biten ve kitaplaşan ‘Ölü Evinden Anılar’ adlı eseriyle Dostoyevski uzun süre önce istemeye istemeye ayrılmak zorunda kaldığı ününe ve büyük ismine kavuşmuştu. ‘Ölü Evinden Anılar’ Sibirya’da yaşanan sürgün hayatını anlatıyor, bir başka deyişle Dostoyevski’nin kendi gerçeğini anlatıyordu. ‘Ölü Evinden Anılar’ ın bütün Rusya'da büyük heyecan yarattığı doğruydu, ancak öyle bir doğru daha vardı ki, Çar’lar yönünden hiçte şansı olmayan Dostoyevski’nin eserini okuyan Çar II. Aleksandr’ın bile gözyaşları içinde kalmasıydı. Eserin temelini teşkil eden kaybedilen özgürlük teması, özgürlük peşinde koşan Rus aydınları tarafından büyük övgü ile karşılandı. Bu eser sonrası Dostoyevski eskiden yaş***ış olduğu ancak kısa süren parlak günlerine geri dönmüştü. Aranan, istenen, saygı duyulan bir yazardı. Kaybedilmişti, unutulmuştu, ama sorun değildi, bulunmuştu ya, önemli olan buydu. Dostoyevski’nin kaderi olsa gerek, parlak günlere, pohpohlanmaya karşı kendi bünyesinde gelişen garip bir sakarlığı vardı. Öyle olmasa 1864 yılında ‘Yeraltından Notlar’ adlı, içerisinde bol bol sosyalist aydınların hicvedildiği eseri yayınlamaz, böylelikle hiçbiri estetik olmayan, politik nefretle beslenmiş eleştiriler yağmuru altında kalmazdı. Ama dedik ya, Dostoyevski bu, yanardağ yaradılışlı bir garip adam... Oysa, “Yer Altından Notlar” , çaresiz insanın hayat karşısında tutunamamasının, ruhsal olarak yaralanmasının, varoluşunu dünyaya haykırmak isterken giderek kabuğuna çekilmesinin hikâyesidir. Dostovyevski’nin daha sonra işleyeceği birçok felsefi ve ahlaki problem, bu romanla başlamıştır.

Annesinin, babasının, hattâ kendinin bile bir anlamda yaş***ış olduğu ölüme tanıklık eden Dostoyevski için 1864 yılının Nisan ayında ölen karısının ve aynı yılın Temmuz ayında ölen kardeşinin ölümleri sonsuz bir acıdan ziyade doğumla başlamış bir yalnızlığın tekrarı niteliğindeydi. Evet, yine yalnız kalmıştı, . Vremya’da da işler yolunda gitmiyor kardeşinden kalan yüklü borç yüzünden oldukça zor günler geçiriyordu. Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu...Bazı zamanlar bu çalışma temposunun on sekiz saati aştığı anlar oluyordu.

Bu dönemde filmlere dahi konu olan inanılmaz çarpıklıklar âdeta yaş***ının bir parçası olmuştu. Taahhüt üzerine eserlerini yazıyordu. Evet, yanlış anlamadınız, Dostoyevski kitapçısı Stellovski’ye peşin para karşılığında yazmayı taahhüt ettiği eserlerini isteyerek, duyumsayarak değil, aceleyle, yetiştirme kaygısı ile kâleme alıyordu. Haklıydı da, eğer taahhüt ettiği zaman içinde eserlerini tamamlayamazsa yazmış olduğu ve yazacağı bütün eserlerin telif hakkını kaybedecekti. Bu kaygıyla ortaya çıkan eserlerinin 1866 yılında yayınlanan ilk büyük romanı ‘Suç ve Ceza’ ve aynı yıl yayınlanan ‘Kumarbaz’ olması insan üzerinde ne büyük bir etki uyandırmaktadır. Kanımca, bu eserlerin ortaya koyduğu edebi zevkin yanı sıra, dehanın hiçbir ortamda ışığını kaybetmeyeceği gerçeğini de Dostoyevski’yle bütünleşmiş bu haliyle asla unutmamalıyız. Ayrıca özel olarak teşekkürler taahhütlerin yılmaz bekçisi Stellovski...
Dostoyevski’nin kaygı dolu bu yılları yalnızca hızlı yazılmış eserlerini ortaya çıkarmadı, ikinci bir meyvesini Anna Grigorievna ile verdi. Eserlerini vaktinde bitirebilmek için bir dostunun tavsiyesiyle katibe olarak işe aldığı, yirmi yaşlarında bir kız olan Anna Grigorievna’yla önce dostluğa, sonra ise aralarında büyük yaş farkı olmasına rağmen evliliğe yelken açmıştı. Bu evlilik 1867 yılının Şubat ayında gerçekleşecek ve bu tarihten sonra Anna Grigorievna , Dostoyevski’nin yaş***ında yalnızca bir eş olarak değil, onun derbeder hayatını düzenleyen, alacaklılarıyla çekişen, eserlerinin basımıyla uğraşan vefa yüklü bir şahsiyet olarak tarih karşısında yerini alacaktı.

Dostoyevski’de asla Anna Grigorievna’nın bu olağanüstü sevgisine kayıtsız kalmadı. Bu nedenledir ki yasaklanan dergilerinin mücadelesini vermeden, söylenecek sözleri bitmemişken, çok sevdiği vatanını terk etmek zorunda kaldı. Vatanında kalmış olsa belki de kendisini tutuklayacaklardı, sonra, sonrasında ya kürek cezası, ya da sürgün, oysa Dostoyevski için vatanından kopup Avrupa’ya gitmekte bir bakıma kürek cezası, sürgün değil miydi?
Bazı insanlar sıkıldıkları, kendilerini mutsuz hissettikleri anlarda bu ruh hallerinin üzerine gitmek yerine onu bambaşka bir uğraşla unutmaya, tabir yerindeyse halının altına süpürmeye çalışırlar. Dostoyevski’de Avrupa’da yaşadığı mutsuzluğu unutmak için kumar tutkusunu hortlatmayı yeğledi. Neredeyse bütün zamanını kumarhanelerde geçirerek elinde bulunan kısıtlı parasını da kaybetti. Bütün bunların üzerine yaşanan tarifsiz sıkıntıların yeni bir acıyla son noktaya ulaşması da gecikmedi. Üç çocuğu bulunan Dostoyevski ülkesine dönmeden önce çocuklarından bir tanesinin ölümüyle, yaş***ı boyunca alışkını olduğu çevresinden birilerini kaybetme duygusunu bu defa daha derinden yaş***ış oldu. Ancak unutulmaması gereken bir noktada Dostoyevski’nin kronikleşmiş kumar tutkusunun, sefaletinin, acılarının yanında yine Avrupa’da tamamladığı ‘Budala’, ‘Ebedi koca’, ‘Ecinniler’ adlı eserleridir.

Bu acı olaydan bir süre sonra ülkesine dönen Dostoyevski ülkesinde şaşırtıcı bir teklifle karşılaştı. En guzel yıllarını fikirleri yüzünden çalan, onu küreğe, sürgüne mâhkum eden Çar’lık kurumu, bir başka Çar’ın çocuklarına öğretmen olmasını, yani fikirlerini, düşüncesini geleceğin Çar’larına aktarmasını istiyordu. Bu teklif belki de Dostoyevski’yi bile hayrete düşürecek ikilik örneğiydi.

Bu arada Dostoyevski yazmaya devam ediyordu. Çevresinde olup biten her şeye rağmen yazmak... Bu onun sığınılacak tek limanıydı. Yaşadığı onca sıkıntı ve acıya rağmen üretmeyi, herkese yönelik eserler bırakmayı asla terk etmemiştir. Sayısız badire ve kayıplar onu çökertmemiş, hayattan kopartmamıştır. Bunun en iyi örneği de 1879 yılında şaheseri denebilecek bir eseri olan “Karamazov Kardeşler” i kendi ülkesinde tamamlamasıdır.

Ve her şeyin bir sonu vardır. Yazar Dostoyevski için geride bıraktığı eserler göz önünde bulundurularak ölüme bir son demek yanlış bir ifade olabilir, ancak insan Dostoyevski için ölüm her insanda olduğu gibi gerçektir. Dostoyevski 1881 yılının Ocak ayında yaş***ı boyunca kendisini yalnızlığa sürükleyen akrabalarının tazelediği bir miras meselesi nedeniyle sinirleri son derece yıprağından şiddetli bir akciğer kanamasıyla yatağa düştü ve 28 Ocak’ta, altmış yaşındayken hayata gözlerini yumdu. 31 Ocak’ta yapılan cenaze töreninde otuz bin kişilik bir kalabalık hazır bulundu....

Ne diyelim, hemen hepsi birer edebi şaheser niteliğinde bulunan bütün eserlerine rağmen, siyasi eğilimleri nedeniyle “söylem” dışı kalan, ancak ölümünden kısa bir süre önce Puşkin’in ölüm yıldönümünde yaptığı parlak konuşmayla iade-i itibar görebilen, devlet tarafından tehlikeli, aydınlar tarafından gerici bulunan Dostoyevski, hiç değilse-cenaze merasiminde yalnız kalmamıştır...!

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid C

YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”