Benim Hüzünlü Orospularım

Gabriel Garcia Márquez

 


TOPLANTI TARİHİ  :      27.7.2005 Çarşamba..
İRDELENEN KİTAP:
      Benim Hüzünlü Orospularım
 

 
KAPAK

Márquez'in 76 yaşında tamamladığı 'Benim Hüzünlü Orospularım' okuyucuları tarafından merakla bekleniyordu. Hiç merak etmesinler; Márquez, bütün ustalığını ve bilgeliğini konuşturmuş kitabında

 

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3893

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

'Yaşamak güzel şey be kardeşim'
 

  • BENİM HÜZÜNLÜ OROSPULARIM
    Gabriel Garcia Márquez, Çeviren: İnci Kut, Can Yayınları, 2005, 110 sayfa, 6 YTL.


    Márquez'in İspanyolca ilk baskısı bir milyon adet yapılan son romanı Memoria de mis Putas Tristes, Benim Hüzülü Orospularım adıyla-ve beş bin adetlik ilk baskıyla-Türkçeleştirildi. Yüz Yıllık Yalnızlık'tan bu yana ülkemizde de tanınan ve sevilen Márquez'in yetmiş altı yaşında tamamladığı bu son romanı sanıyorum okuyucuları tarafından merakla beklenmekteydi. Hiç merak etmesinler; "Doksanıncı yaşımda, kendime bakire bir yeniyetmeyle çılgınca bir aşk gecesi armağan etmek istedim. Aklıma Rosa Cabarcas geldi, hani şu gizli genelevinde eline yeni bir parça düşer düşmez hatırlı müşterilerini haberdar eden kadın" cümleleriyle başlayan Benim Hüzünlü Orospularım'da bütün ustalığını ve bilgeliğini konuşturmuş Márquez. Yaşlı bir adamın o ana dek hiç tatmadığı, hiç kapılmadığı duygularla renklenen dünyasını yaşama sevinciyle dolu bir dille canlandırırken geçen yıllara, hayata, ölüme, aşka, tutkulara ve cinselliğe dair kısa ama çok doyurucu bir hikâye anlatıyor.
    Aşk ve cinselliğin gecikmiş hâlleri, o gecikmişlikle şiddetlenen tutkular, tutkularla ateşlenen yaşama arzusu daha önce işlenmişti. Mesela Uykuda Sevilen Kızlar'da Kavabata'nın, İhtiyar Çılgın'da Tanizaki'nin, Venedik'te Ölüm'de Thomas Mann'ın, Madam Bambu'da Faik Baysal'ın roman kişileri de yaşlı ama tutkuluydular. Temalar benzerdi, tutkuların şiddeti benzerdi, cinsel yasakların baskısı hepsinde hissediliyordu; insani dram yaşlı insanların heyecanlarının 'ayıp' duvarlarına çarparak püskürtülmesiyle, en doğal insani duyguların toplumsal ahlakça bastırılmasıyla çıkıyordu ortaya. Márquez'in ihtiyar delikanlısı aşkı ve cinselliği daha doğal ve özgürce yaşayan bir kültürün imkânlarına sahip, onlardan daha şanslı.
     

    İhtiyar çılgın
    Doksanıncı doğum gününün arifesinde biyolojik yaşlanmışlığının farkına varan roman kahramanın kendi ağzından dinliyoruz hikâyesini ve anlıyoruz ki duygu ve düşünceleri bedenine eşlik etmemiş. O, belki de bu nedenle, geçen yıllara meydan okumak isteğiyle arzuluyor genç bir kızın tenini; ihtiyar delikanlının anlatma şehveti henüz on dörtündeki Delgadina ile geçireceği gecenin hayaliyle tetikleniyor.
    Pek çok yeteneklere sahip bir anneyle, hata yaptığı asla görülmemiş, kuralcı bir babanın oğlu olarak 19. yüzyılın son çeyreğinde dünyaya gelmiş bir adamın Kolombiya tarihiyle yoğrulmuş hikâyesidir dinlediğimiz: Ailesininin ilgisini sürekli hissederek geçirdiği çocukluk yıllarında iyi bir eğitim almış, klasik metinleri okumuş, şımartılmış, liseyi bitirdikten sonra devlet okullarında İspanyolca ve Latince dersleri vermiş, sonra gazeteciliği seçmiş kahramanımız... Kırk yıl boyunca dünya haberlerini şişirip tamamlayarak yerel dilde yeniden yazmaktan ibaret bir gazetecilik mesleği icra edip şimdilerde emekli maaşının yetersizliği nedeniyle özel dersler veren, para kazanmasa da yarım yüzyıldan fazladır hiç ara vermeden yazdığı pazar yazılarını aksatmayan, ailesinden kalan büyük ve gösterişli evde otuz iki yaşından bu yana yalnız yaşayan bir adam o. Aslında yalnızlığını da, tutkusuzluğu da kendisi seçmiş; sürekli ilişkilerden, arkadaşlıklardan, aşktan ve evlilikten bilerek ve isteyerek kaç(ın)mış, kadınlarla ilişkilerini-sayıları, yirmi yaşlarında tutmaya başladığı listesinde ellisine geldiğinde 514'e-profesyonellerle sınırlamış... Bu da-çok haklı olarak-genelevler mahallesinde iki kez 'yılın müşterisi' unvanı getirmiş ona!..
    Unvanını 60'lı, 70'li, 80'li yaşlarına taşıyamamış elbette. Biraz eğlenceli hayatın gerilerde kalmışlığının, biraz doksanına gelmişliğin hüznüyle, şimdi geriye doğru baktığında, gönlünce geçirdiği o yıllardan pek memnun olmadığını fark edecektir kahramanımız; hayatta hiçbir becerisi, parlak hiçbir yanı olmayan, soyu tükenmiş, çirkin biri olduğunu, hayatın verdiklerinden daha fazlasını koparmak için hiçbir şey yapmadığını düşünecektir hüzünle. Eski dostu Rosa Cabarcas'a 'bakire bir yeniyetme' siparişini fazladan bir şeyleri hiç değilse giderayak koparmak isteğiyle verecek, sipariş temin edildiğinde koparacaktır da...
    Çocuk yaştaki Delgadina ile her randevusunda uyur bir hâlde bulur kızı; yaptığı onu seyretmekten, saçlarını okşamaktan, başucunda ona hikâyeler okumaktan ibarettir. Uyanıkken bir kez bile yüz yüze gelmezler, bir kez bile karşılıklı konuşmazlar. Ancak hiç beklemediği bir anda, hani 'delicesine' derler ya, işte öylesine âşık olur ihtiyar adam. Öylesine ki, "Kendi yarattığım ve bana korku veren bu sürekli sarhoşluğa kendimi nasıl kaptırdığımı ben de bilmiyorum. Başıboş dolaşan bulutların arasında uçuyor, kim olduğumu öğrenmek gibi boş bir hayalle aynanın karşısında kendi kendimle konuşuyordum. Saçmalıklarım o dereceye varmıştı ki, taşlarla, şişelerle girişilen bir öğrenci gösterisinde, içinde bulunduğum gerçeği ortaya koyacak şekilde 'Aşkımdan çıldırıyorum' yazılı bir pankartla en öne geçmemek için kendimi zor tutmuştum" cümleleriyle özetleyecektir duygularını.
    Araya giren her engelle aşkı biraz daha kamçılanacak, bu aşk sayesine ilk kez kendi doğal hâliyle yüz yüze gelecek, kendisini temize çekecektir kahramanımız; her şeyin yerli yerinde olması, her işin zamanında yapılması, her sözün adabıyla söylenmesi gibi saplantılarının düzenli bir kafaya sahip olduğu için değil, tersine doğasındaki düzensizliği gizlemek için uydurduğu bir yapmacıklık gösterisi olduğunu keşfedecek, cimriliğini örtbas etmek için cömert gibi göründüğünü, akılsız olduğu hâlde ihtiyatlılık tasladığını, içinde bastırdığı öfkelerine yenik düşmemek için uzlaşıcı davrandığını, sırf başkalarının vaktini ne kadar az umursadığı anlaşılmasın diye dakik davrandığını anlayacaktır. O artık gönül gözü açılmış, ölüm korkularını geride bırakmış bambaşka bir insandır. Edebiyatımızı kasıp kavuran genç ve mutsuz insan tiplerinin 'yaşasın ölüm' hissiyatına sanki bir reddiye olsun dercesine, yaşamanın güzelliğini dışa vuran ifadelerle noktalar hikâyesini; "sonunda gerçek yaşam buydu işte, kalbim kurtulmuş, yüz yaşımdan sonra herhangi bir gün mutlu bir can çekişmesi içinde aşktan ölmeye mahkum olmuştu".
    Yakalandığı hastalığıyla savaşan seksenlerine merdiven dayamış Márquez'in biyogrofisine bakarak Benim Hüzümlü Orospularım'ın ihtiyar delikanlısıyla yazar arasında ilişki kurmak isteyenler roman kahramanının isminin hiç telaffuz edilmeyişini, hikâyenin birinci tekil şahsın ağzından aktarılmasını ve o şahsın da hayatının sefil yanlarını anlatacak Benim Hüzümlü Orospularım adlı bir roman yazma tasarısını kanaatlerini destekleyecek deliller olarak sunabilirler. Ne var ki, bütün bunlar Márquez'in hayata, kendisine ve içinde yaşadığı topluma ince bir mizahla yaklaştığından başka bir şey göstermiyorlar. Ve doksanlık bir erkeğin on dörtlük bir kıza duyduğu aşk üzerine kurgulanan hikâyesinin bütün çarpıcılığına rağmen bu kısa romanın asıl hayranlık ve şaşkınlık uyandıran yanı, her sayfasına Kolombiya'nın siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatının damgasını vurmuş olması.
     

    Gizli ruhları okuyor
    Yaşlı bir adamın zihninde yapılan yolculukla aşkı, cinselliği, tutkuyu, kadınlı erkekli Kolombiya toplumunu anlatıyor Márquez, ama hiçbirini zamandan, mekândan, eşyadan, zihniyet biçimlerinden, ülkede kaydedilen değişimlerden koparmadan anlatıyor. Roman kahramanının neredeyse asırlık hayatına yön veren olayların nasıl bir atmosferde cereyan ettiğini hissedebiliyoruz. Dış mekân tasvirleri, sokaklar, evler, eşyalar ve onlarla insanlar arasındaki ilişkiler uzun tasvirlerle değilse bile yeri geldiğinde ayrıntı zenginliğiyle görünür kılınmış; romanda karşılaştığımız insan teklerinin sahip oldukları eşyalarda, giysilerde ve maddi değerlerlerde gizlenen ruhlarını okuyor Márquez. İhtiyar adamın ilk randevu hazırlığını anlatan bölümden yapılacak bir alıntı, buraya kadar söylediklerimi sanıyorum daha iyi açıklayacak; "Berber usturasıyla tıraş oldum, duş almak için borularda güneşten adamakıllı ısınmış suyun ılınmasını beklemek zorunda kaldım, hayluyla kurulanma çabası bile yeniden terlememe neden olmuştu. Akşam yaşayacağım maceraya uygun tarzda giyindim: beyaz ketenden takım elbise, yakası kolayla kaskatı ütülenmiş mavi çizgili gömlek, Çin ipeğinden kravat, saf çinko oksitiyle gıcır gıcır parlatılmış botlar, kösteği yaka deliğine tutturulmuş saniyeli altın cep saati. En sonunda da boyumun neredeyse bir karış kısaldığı anlaşılmasın diye pantolonumun paçalarını içine kıvırdım... Yatağın altına ittiğim tasarruf sandığımdan oda kirası için iki, genelev sahibesi için dört, kız için üç, akşam yemeğim ve daha başka ufak tefek harcamalarım için de yedek beş peso çıkardım. Yani gazetenin pazar yazılarım için bana bir ayda ödediği on dört pesoyu. Parayı kuşağımın arasındaki gizli bir cebe sakladım ve Lanman&Kemp-Barclay Co. firmasının Florida Kolonyası'nı püskürteçle üstüme başıma sıktım."
    İnsan ve eşya ilişkisi sadece özel bir duruma özgü ruh halini canlandırmak için kurulmuyor. Márquez, kimi yerde o ilişkiyi değerler dünyasındaki değişimle birleştirmiş. Böylelikle hiç beklenmedik bir anda Kolombiya'nın toplumsal gerçekleriyle yüz yüze getiriyor okuyucusunu. Burada bir alıntı daha yapmak zorundayım. Bu kez kahramanımızın çalıştığı gazetedeyiz. Eskiyle yeni arasında müessese müdürü üzerinde somutlanan farklılığı anlatırken ülkesindeki sermaye birikimin kirli tarihini, yükselen değerleri ya da gelir dağılımındaki eşitsizlikleri satır aralarında ama olanca açıklığıyla teşhir ediyor Márquez; "Yirmi dokuz yaşını yeni bitirmişti, beyaz kadın ticaretiyle servet yaptıktan sonra deneysel yoldan gazeteci olan ve ömür boyu birinci başkanlık yapan büyükbabasından farklı olarak dört yabancı dil biliyordu, uluslararası alanda üç master yapmıştı. Yol yordam bilirdi, şık giyimli, serinkanlı diye tanınırdı, kusursuzluğunu tehlikeye atan tek şey yapmacıklı ses tonuydu. Yakasında canlı bir orkideyle her zaman spor ceket giyer her giydiğini sanki doğal yapısının bir parçasıymış gibi yakıştırırdı, ama ondaki her şey, sokaktaki iklim için değil, bürosundaki ilkbahar için yapılmıştı sanki. Giyinmek için neredeyse iki saatimi harcamış olan bense yoksulluğun rezilliğini hissediyordum, öfkem büsbütün artmıştı".
     

    Herkes nasibini almış
    Komiği ve hüzünü aynı durumda ve bir tek anda birleştirirken insana ve topluma hem gerçekçi hem de eleştirel bir perspektiften yaklaşan Márquez'in kaleminden herkes ve her kurum nasibini almış; validen tutun da belediyedeki en küçük şarlatana varana kadar tüm yerel yöneticilerin cenneti hâline gelen genelevler, bir yanıyla sevimli diğer yanıyla kurnaz ve acımasız genelev sahipleri, düşmüş kadınlar, küçük kardeşlerini doyurup romatizmadan yürüyemeyen annelerini yatırdıktan sonra bedenini satmaya yollanan küçük kızlar, bütün bunların farkında olmalarına rağmen şehvetleri hiç azalmayan erkekler, her türlü yasadışı faaliyetin meşrulaştığı, cinayetlerin kolayca örtbas edildiği kriminal bir toplumsal hayat, bütün bu ahval ve şerait içinde dahi ilgisini ağdalı aşk anlatılarına ve özel hayatlara yoğunlaştıran halk, bu ilgiyi kışkırtan medya kurumları, umarsızca yaşayan zenginler, kesif bir yoksulluk, aydınların pısırıklığı, yani toplumsal tablonun her bir parçası nasılsa öyle, tam da oldukları gibi resmediliyorlar. Márquez, söz konusu tabloyu ve parçalarını onları değerlendirecek bilince sahip olmayan, o hayatla beslenmiş, o hayatın içinde yaşayan bir roman kahramanının bakış açısından izlettirerek didaktik ve yargılayıcı bir anlatımdan sıyrılmayı başarmış. Her şey yerli yerinde, her şey ortada, her şey apaçık ama kahramanın bakış açısına sığınarak hiçbir şeyi yargılamıyor, doğrudan çözümlemiyor, çelişkileri deşelemiyor, nedenler aramıyor. Tersine, bütün bunlara rağmen kahramanı ile birlikte hayata bağlanmayı, insanın tutkularıyla değişebileceğine inanmayı seçmiş Márquez.
    Benim Hüzülü Orospularım, insanı tarihsel ve toplumsal derinliğiyle yakalayan hikâyesiyle, hayata bakışıyla, hüznüyle, mizahıyla, coşkusuyla ve bütün bunları kusursuz bir biçimde sunan anlatım tekniğiyle büyük bir yazarın kaleminden çıktığını her sayfasında hatırlatan bir roman.
     

  •  Büyü bunun gerçekliğinde?
    http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3913
    Büyü bunun gerçekliğinde?

    Márquez, 'Benim Hüzünlü Orospularım'la şunca yıllık okuma pratiğimi ve düşüncemi değiştirdi. Evet, ben de bir solukta okudum!

    ZEKİ COŞKUN (Arşivi)

    Şu, 'bir solukta okudum' sözünden hep rahatsızlık duymuşşumdur. Haber, makale türünden bilgi içeren metinler, duruma göre, deyim yerindeyse ihtiyaçtan anında okunur ve 'tüketilir', bence. Ama edebiyat ürününde hızlı okuma metne haksızlık gibi gelir. Övgü niyetine kullanılan 'bir solukta okuma' sözü ve eylemi, sövgü değilse bile saygısızlık gibi görünmüştür.

    Şimdi bütün bunları geri almam gerekiyor. Márquez, Benim Hüzünlü Orospularım'la şunca yıllık okuma pratiğimi ve düşüncemi değiştirdi. Evet, ben de bir solukta okudum! Saat tutmadım ama, yüz sayfalık metni yerimden kalkmadan tamamladığımda şaşkındım: Bitti mi yani?
    Fakat, geri dönüp baktığımda, Márquez'le ilk tanışmamın da böyle olduğunu fark ettim. Yüzyıllık Yalnızlık elime geçtiğinde üniversite öğrencisiydim ve ders yılı sonu, final sınavları dönemiydi. Üç dört arkadaş bir evde kamp kurmuş, güya ders çalışıyorduk. Ama, o sıralar henüz kapanmamış olan Sander Kitabevi'nden sadece adının yarattığı ilgiyle satın aldığım kitapta karşıma çıkan Albay Buendia ve onun yurdu Macondo, her şeyin önüne geçmişti benim için. Bittiğinde, evet, tıpkı bugün, Benim Hüzünlü Orospularım'daki duygunun aynısını yaşamıştı: Bitti mi yani?

    Yüzyıllık Yalnızlık'a sardığımda yıl 1979 ya da 1980 olmalı. Ortalıkta Márquez fırtınası esmiyordu henüz. Dolayısıyla yazara ilişkin en küçük bilgiden yoksundum. Sonra nereden elime geçtiğini hatırlamadığım, ne ilginç; Türkçeye Yüzyılık Yalnızlık'tan da önce çevrilen (aynı zamanda Márquez'in de ilk kitabı) Yaprak Fırtınası'na dalmıştım.

    Tam bunları yazarken Yaprak Fırtınası'nı yayımlayan Yankı Yayınları'nı, Yüzyıllık Yalnızlık'ı yayımlayan Sander Yayınları'nı anmanın bir zorunluluk olduğunu hissediyorum. İletişim olanaklarının bugünle karşılaştırılamayacak ölçüde kısıtlı olduğu 1970'li yılların başında, Avrupa pazarında henüz ortaya çıkan bir yazarın, Türkiye'deki iki yayınevi tarafından fark edilip çevirilmesi, dikkate değer bir olgu. Her iki kitabın da Türkçedeki yayımı 1973 tarihini taşıyor. Ayrıca ikisinde de kapakların çok iyi olduğunu da belirtemeliyim. Özgün tasarımı olduğu gibi almışlardı belki de, bilemiyorum.
     

    Latin fırtınası
    Rastlantısal olarak 1980'lerin eşiğinde Márquez'le karşılaştığım sıralar, Fransa başta olmak üzere Batı'da tam anlamıyla bir Latin Amerika edebiyatı fırtınası estiğini sonradan öğrenecektim.

    Fırtınanın başlangıcı için daha da geriye gitmek gerekiyor: 1967'de Miguel Angel Asturias'ın Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması, ilk dikkat olarak değerlendirilebilir. Aynı yıl; 9 Ekim 1967'de öldürülüşüyle efsaneleşen Che Guevara, peşinden Mayıs 1968 patlaması da etkenler arasında. Fırtınanın asıl tetikleyicisi ise, ülkesinde 1967'de yayımlanan Yüzyıllık Yalnızlık'ın 1968'de Fransızcaya, ardından İngilizce ve İtalyanca'ya çevrilmesiydi galiba.
    Aynı esintiyle olsa gerek, 1970'lerin başından itibaren Türkiye'de de Asturias, Juan Rulfo, Amado gibi Latin Amerikalı yazarların yapıtları yayımlandı. Ve tabii, Neruda... Yukarıda belirttiğim gibi, erken bir tarihte; 1973'te Márquez de çevirilmiş ama, pek dikkat çekmemiş. Batı'daki rüzgâr, Türkiye'ye bir akım niteliğiyle ancak 1980'li yıllarda ulaştı: 'Büyülü Gerçeklik' kavramı, edebiyat ve okur çevrelerinde yaygın dolaşıma girdi.

    İşin ilginç yanı, Batı için tetikleyici olduğunu söylediğim Yüzyıllık Yalnızlık, bizde de-gecikmeli olarak-aynı rolü oynuyordu. Bu kez, tescillenmiş olarak: 1982'de Márquez'in Nobel'i alması, burada da onun adının ve yapıtlarının yankılanmasını getirdi. O dönemdeki siyasal iklimin (12 Eylül askeri darbesi) de etkisiyle Türkiye edebiyat çevreleri, 'Akdeniz duyarlığı-lirizm' vb. üzerinden yeni kimlik, söylem arayışları içindeyken Márquez ve öteki Latin Amerikalı edebiyatçılarda bir bakıma 'uzak akrabalar'la karşılaşmış gibi oldular. Örneğin Borges, hayli gecikmiş bir keşif, kılavuz olarak sahne alacaktır buralarda.
     

    Cervantes'in mirası
    Yüzyıllık Yalnızlık'ın 20. yüzyıl romanı için bir dönüm noktasını olduğunu söylemek, spekülatif bir tez olarak görünebilir ama, bana öyle geliyor. Hatta bir adım daha atıp, onun, Batı romanında yeni bir dönüşüm yaratan Gülün Adı'nın hazırlayıcısı olduğunu söyleyeceğim.

    Bütün bunları tek tümcede toplamak gerekirse, Yüzyıllık Yalnızlık, bir manifesto-romandır. Don Kişot nasıl ki döneminin yaygın anlatı tekniği ve zihniyetine; romanslara karşı bir manifestoysa, Yüzyıllık Yalnızlık'ın 20. yüzyıl romanı karşısındaki konumu aynen odur.

    Batılı okur, 'büyülü gerçeklik'teki büyüyü, 'fantastik' olarak okuyup algıladı, ancak büyüyü yaratan gerçeklik, pek görünmedi. Bu, merkez dünya (Batı/Kuzey yarımküre) ile öteki dünyaların (Doğu ve elbette Güney) hem fiziksel, maddi gerçekliğinin, hem de bu gerçekliği algılayış biçiminin, yönteminin farklılığından gelir.

    Márquez'in deyimiyle merkez dünyanın gerçeklik algısı, domates ve yumurta fiyatlarıyla sınırlıdır. Yoksulların dünyasındaysa, dil, kendiliğinden, doğal olarak eğretilemeye, metafora, imgeye, duyuya yönelir. Bu, kurgu ya da fantazya değil; doğrudan doğruya gerçekliğin kendisidir. Kartezyen düşünceyle 'disiplin-dışı' düşünce arasındaki fark da diyebiliriz buna.

    Dostu Pilinio Apuleyo Mendoza'yla yaptığı söyleşide, "Ancak kaos ve mantıksızlığa düşmediğin takdirde rasyonalizm denen incir yaprağını atabilirdin" der. Bu da fantazyayla imgelem farkına götürür bizi. Yine aynı söyleşide belirttiği gibi, fantazya, Márquez için nefret uyandıracak denli irkilticidir; "imge gerçeğe ulaşmanın yalnızca aracıdır ve yaratma kaynağı son çözümlemede gerçekliktir her zaman." Maddi gerceklik ise, merkez-egemen dünya dışındakilerin tarihsel yalnızlığını ve yoksunluğunu göstermektedir.

    Dilsel zenginlik, fiziksel, maddi yoksunluk ve doğal, kaçınılmaz yalnızlık. Bunun manifestosudur Márquez'in yazdıkları. Rasyonal düşünce, nasıl uç noktada irrasyoneli çıkartıyorsa ortaya (Bkz: Dünya savaşları, bkz: faşizm vd...) 'rasyonel' düşüncenin 'irrasyonel' olarak kodladığı düşünce ve duyuş, davranış biçimi asıl gerçekliği temsil eder.

    Bu yönden bakıldığında gerek Yüzyıllık Yalnızlık, gerek Başkan Babamızın Sonbaharı, adeta bütün bir kıtanın; Latin Amerika'nın 'irrasyonel' gerçekliğinin deşifre edilmesidir. Yukarıda söylediğim Gülün Adı'na öncüllük etmesini somutlaştırabiliriz şimdi: Gülün Adı, Ortaçağ üzerinden bir Avrupa tarihi değil midir?
     

    Gerçekliğin 'büyülü' yeniden doğumu
    Roman, yazınsal bir tür olarak tam da gerçeklik algısının ve bizzat yaşanan gerçekliğin değişim sürecinde doğdu. Cervantes'in yaptığı 'değişen'in ne olduğuna işaret etmektir. Ama bu tür, 'modern çağ'la birlikte, 19. yüzyılda başat anlatı tekniği hâline geldi. Modernizmin en büyük argümanı, yenilik ve değişimdir. Yine 19. yüzyılın düşünce ve sanat dünyasına bakıldığında, temel akımın 'gerçekçilik' olduğu görülür.

    20. yüzyıl, kendisini 'değişim' üzerinden konumlayan modernizmin doğası gereği, maddi gerçekliğin de hızlı ve çok boyutlu değişimlerine sahne oldu. Bu nedenle, 'klasik gerçekçilik' artık var olanı betimlemekte, anlatmakta, çözümlemekte yetersiz kaldı. Roman özelinden bakılırsa, 'bilinç akışı' bu değişim ve yetersizlik karşısında bir çıkış biçimidir. Fransa merkezli 'gerçeküstücülük, 'yeni roman', 'varoluşçuluk' gibi teknikler de aynı arayışın uzantıları olarak değerlendirilebilir. Maddi yaşamdan, dış dünyadan büyük ölçüde yalıtılmış 'iç dünya'yı öne çıkartan bu teknikler, 1970'lere gelindiğinde 'roman öldü mü-ölüyor mu' tartışmalarına da yol açmıştı.

    İnsanın doğayla ilişkisindeki ilk bütünsel anlatı konumundaki mitolojinin, insanın sözel olarak kendisini ifadesindeki ilk ritmi, uyumu yarattığı şiirin, metaforun ve dolayısıyla imgelemin, nihayet 'hikâye' etmenin, yaşananı anlamlandırmada, ifadelendirmede hâlâ yürürlükte olduğu merkez dışındaki dünyanın 'gerçekliği' tam da bütün bu kaotik tıkanma sürecinde, gerçekliğin yeniden doğumu; rönesans olarak boy verdi.

    Márquez'de en yetkin temsilcisini bulan büyülü gerçeklik, aslında kaybedilen, silinen, daha doğrusu iptal edilenin zamandan rövanşını almasından; postmodernin eşiğindeki modern ve rasyonalist dünyaya kılavuzluk etmesinden ibaret!

     

    YERYÜZÜ KİTAPLIĞI

     

    YERYÜZÜ KİTAPLIĞI
    Márquez, yalnız ölümü değil, cinselliği, tutkuyu belleğimize kazıyan bir yazar. Márquez'in yeni kitabı Pazartesi günü kitapçı raflarında yerini alacak.
     

    Márquez yeni romanında doksan yıllık yalnızlığın sonunda, ölümün eşiğinde başlayan tuhaf bir aşkı anlatıyor. Yazar bu kitabında da diğer anlatı ustalarıyla akrabalıklar kuruyor

     

    13/05/2005 (217 defa okundu)

     

    CELÂL ÜSTER (E-mektup | Arşivi)

    Doksan yıllık yalnızlık
    Roman ya da roman sanatı öldü mü, ölmedi mi tartışmasına girecek değilim. Bu, edebiyat eleştirmenlerinin işi. Romanın kökenleri Homeros'un Odysseia destanına mı dayanır, yoksa Cervantes'in Don Quijote'sinden mi başlatmalı romanı? Bu sorunun yanıtı ya da yanıtlarını da edebiyat tarihçilerine bırakmalı. Ya öykü sanatı, modern çağın kısa öyküsü? Kaynağını Eski Yunan'daki fabl ve kısa romanslarda mı aramalı, Binbir Gece Masalları'nda mı, yoksa Boccaccio'nun Decamerone'sinde, Chaucer'ın Canterbury Öyküleri'nde mi? Yahut, kestirmeden, modern kısa öykünün iki babası vardır, biri Maupassant, biri Çehov, deyip çıkmalı mıyız işin içinden?
    Edebiyatın bu tür sorunları yıllardır inceleniyor, araştırılıyor, tartışılıyor, çözümlenmeye çalışılıyor. Edebiyatın kendisinin ya da edebiyatın böylesi sorunlarının özelliklerinden (belki de, güzelliklerinden) biri de, su götürmez yanıtlara da, tek bir yanıta da kapalı olması. Sözgelimi, roman, öykü, dahası edebiyat bitti mi, bitiyor mu, bitecek mi diye ne kadar kafa yorarsak yoralım, anlatı ırmağı, kimileyin hızlanıp kimileyin yavaşlayarak, kendisini besleyen suların yoksullaşıp gürleşmesine göre değişiklikler göstererek akmayı sürdürüyor.
    Hiç kuşku yok ki, bugün kimse, Goriot Baba'daki Balzac, Kızıl ile Kara'daki Stendhal, Madame Bovary'deki Flaubert, Karamazov Kardeşler'deki Dostoyevski, Anna Karenina'daki Tolstoy, Babalar ve Oğullar'daki Turgenyev gibi yazmıyor, yazmaları da gerekmiyor. Dahası, kimse, Kayıp Zamanın İzinde'nin Proust'u ya da Ulysses'in Joyce'u gibi de yazmıyor. Ama ırmak, kıvrıla büküle, durula coşa, akmayı sürdürüyor. Belki Odysseia ile Ulysses gibi eskiçağdan modern çağa süzülen suları dupduru kılan belirgin ikizliklerin sayısı çok değil, ama sözlüden yazılıya tekmil anlatı sanatı nerdeyse tek bir ortak bellekmişçesine akaduruyor.
     

    Shakespeare'in belleği
    Anımsayacaksınız, Jorge Luis Borges'in 'Shakespeare'in Belleği' öyküsünde, belleği bir kez veren bir daha geri alamaz! Öyküdeki Daniel Thorpe, "Shakespeare'in belleği şimdi sizde mi?" sorusunu, "Hâlâ iki belleğim var," diye yanıtlar. "Kendi belleğim ve Shakespeare'inki, bu ikincisi de yarı yarıya benim sayılır. Daha doğrusu bu iki bellek beni teslim aldı. Öyle bir bölge var ki, iki bellek birbirine karışıyor. Bir kadın yüzü var, hangi yüzyıla ait bilmiyorum..." Öyküdeki anlatıcı, bir zamanlar o eski belleği uyandırmak için türlü türlü yöntemler aramıştır; Thorpe'u dinledikten sonra ise o belleği usundan silmenin yöntemlerini arar. Ne ki, hiçbir yöntem para etmez; tüm yollar onu Shakespeare'e götürür.
    Borges, denilebilir ki, 'Don Quijote Yazarı Pierre Ménard' öyküsünde bu işi doruğuna vardırır. Pierre Ménard, Cervantes'in romanını günümüzde yeniden yazar; ama kılına dokunmadan, tek bir sözcüğü, tek bir virgülü bile değiştirmeden. Okuyan, Ménard'ın Don Quijote'sini Cervantes'inkinden daha yetkin bulur!.. Belki, anlatının, romanın, öykünün bittiğinden değil, ama bitiminden, bitimliliğinden ancak bu anlamda söz edilebilir. Kaldı ki, böylesi bir bitimlilik, daha doğumda belirlenmiş bir yazgıdır handiyse. Irmak aynı ırmak, ama su aynı su değil.
     

    Anlatmak için yaşamak
    Bana kalırsa, burada büyülü sözcük, 'anlatı'. İnsanoğlu, anlatmadan ve dinlemeden edemiyor. İnsanlar binyıllardır anlatıyorlar. Bazıları anlatıyor, bazıları dinliyor. Bazıları hem dinliyor, hem anlatıyor. Bazıları yazıyor, bazıları okuyor. Bazıları hem okuyor, hem yazıyor. Anlatmadan yapamıyoruz. İnsanoğlu, anlatmasaydı, şimdiye dek çoktan ölmüştü belki de.
    Anlatı ırmağına, büyükannesinden dinlediği masalları, hikâyeleri romana, öyküye dönüştürüp anlatarak atılan Gabriel Garcia Márquez'in, üç cilt tutacağı söylenen anılarına Anlatmak İçin Yaşamak adını vermesi boşuna değil. Anlatmak, öykü anlatmak için yaşanmış bir yaşam. Gazetecilikte, yaşamda olup biteni habere dönüştürüp yazmak. Yazarlıkta, dinlediklerini, duyduklarını, okuduklarını, gözlemlediklerini, imgelediklerini, düşgücünün imbiğinden süzdüklerini anlatı sanatının ustalıklarına vurup yazmak. Ama aslında anlatmak, hep anlatmak, bir öykü anlatmak.
     

    Uyuyan güzeller
    Garcia Márquez'in, bugünlerde İnci Kut'un Türkçesiyle ülkemizde de yayımlanan yeni romanı Benim Hüzünlü Orospularım, bir başka anlatı ustasını, Yasunari Kavabata'yı da yeniden gündeme getiriyor. Garcia Márquez'in, uzun öykü ya da novella diye de nitelenebilecek bu yapıtının başında, Kavabata'nın Uyuyan Güzeller Evi (son olarak Ocak 2003'te Uykuda Sevilen Kızlar adıyla Assos Yayınları'ndan çıktı) adlı kitabından kısa bir alıntı var: "Hoşa gitmeyecek hiçbir şey yapmamalısın, diye yaşlı Eguçi'yi uyarmıştı handaki kadın. Parmağını uyuyan kadının ağzına sokmamalı ya da ona benzer bir şeye kalkışmamalıydı..." Bu alıntı, Benim Hüzünlü Orospularım'ı, daha başından, Kavabata'nın yapıtına gönderiyor bizi. Başka bir deyişle, Garcia Márquez, Kavabata'ya bir selâm gönderiyor; iki kitap arasındaki 'ikizliği' okura haber veriyor.
    Yasunari Kavabata (1899-1972), dünya edebiyatının belki de en özgün yazarlarından biri. Yarı özyaşamöyküsel bir roman sayılabilecek İzulu Dansçı adlı romanında da, kimsesiz taşralı bir geyşanın öyküsünü anlattığı Karlar Ülkesi'nde de, Bin Beyaz Turna ve Dağın Sesi'nde de, en çok, melankolik denebilecek o lirizminden etkilendiğimi anımsıyorum. Küçük yaşta yetim kalan, gençliğinde tüm yakın akrabalarını yitiren Kavabata'nın, özellikle olgunluk dönemi yapıtlarında belirgenleşen yalnızlık duygusu ve ölüm düşüncesinin çocukluk yaşantılarından kaynaklandığı söylenmiştir. Kavabata da, 1968'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alırken yaptığı konuşmada, yapıtlarında ölümü güzelleştirmeye, doğa, insan ve boşluk arasında uyum kurmaya çalıştığını söylemiştir.
     

    Derunî bir başyapıt
    Bir Maskenin İtirafları'nın, Doğurganlık Denizi'nin yazarı Yukio Mişima, Kavabata'nın yakın arkadaşıydı. Mişima'nın 1970'teki intiharından iki yıl sonra Kavabata da canına kıymıştı. Bu intiharların temelinde, Japonya'nın geçirdiği değişimlerin getirdiği yozlaşmalara içten, yürekten bir karşı duruş vardır. Ama bu duruş, iki yazarın yapıtlarına da, geleneksel Japon edebiyatını çağdaş bir tarzda yeniden canlandırma biçiminde yansımıştır. O yüzden, Mişima'nın, Kavabata'nın Uyuyan Güzeller Evi adlı kitabını, "ezoterik, derunî bir başyapıt" diye nitelemesi hiç de boşuna değil.
    Uyuyan Güzeller Evi'nde, yaşlı Eguçi ayrıksı bir randevu evine gider. Burada, yaşlı erkekler, esrar içirilerek uyutulmuş genç kızlarla birlikte olmaktadırlar. Ama kızlara dokunmaları bile yasaktır. 'Uyuyan güzeller', odalarına gelen adamları görmemektedirler bile. Yaşlı adamlar, randevu evinin odalarında, bu kızlarla ya birlikte uyumakta ya da oturup seyretmektedirler onları. Eguçi de, bu evde geçirdiği geceler boyunca, el değmemiş kızları seyrederken, aşktan yoksun geçmişinin anılarını canlandırır, sonuna yaklaşmış 'aşksız yaşamı' üstüne düşünceler düşürür aklına.
     

    Şiirsel bir meditasyon
    Yalnız bir insanın erotik düşlemlerini barındıran Uyuyan Güzeller Evi, cinsellik ve ölüm izlekleri üstüne şiirsel bir meditasyondur: "Uyuyan bir genç kızın ellerine dokunan yaşlı bir adamın hüznüyle, gözlerini kapadı. Gece yağmurunun sessiz denize düşen ilk damlalarını duydu..." Eguçi'nin, genç kızları seyredişinde, aşksız anılarını canlandırışında, ölüm ile erotizm yan yana gelir, bitişir.
    Garcia Márquez'in Benim Hüzünlü Orospularım adlı yapıtındaysa, doksanına gelmiş ' orta karar' bir gazeteci söz konusu. Çok çirkin ve utangaç. Yaşamı boyunca genelevlere, randevu evlerine devam etmiş. Kadınlarla hep parasını ödeyerek birlikte olmuş. Hesabını tutmuş: Elli yaşına geldiğinde, 514 kadınla en az birer kez birlikte olduğu çıkmış ortaya. Ne ki, ömrü boyunca hiç aşk yaşamamış, hiç âşık olmamış. Doksanıncı yaşgününde kendisine son bir armağan vermeyi, el değmemiş bir kızla birlikte olmayı kararlaştırıyor. Ama bu kez bambaşka bir 'serüven' bekliyor yaşlı gazeteciyi. Bir randevu evi odasında, uyumakta olan genç kızı, hiç uyandırmadan sabaha kadar seyretmekle yetiniyor. Evine döndüğünde, yaşamının belki de son dakikalarını birer birer saymakta olduğu böylesi bir döneminde, ilk kez âşık olduğunu anlıyor. Her gece saat onda aynı randevu evine gidiyor ve aynı kızı sabaha kadar seyrediyor. Delgadina adını verdiği kıza şarkılar söylüyor, çocuk öyküleri okuyor; Küçük Prens'ten, Binbir Gece Masalları'ndan, Charles Perrault'nun peri masallarından bölümler okuyor. Giderek, tüm yaşamı, birlikte olduğu kadınlar usunda yeniden canlanıyor. İhtiyar gazetecinin, son demlerinde kendisine vermeye kalkıştığı 'armağan'dan yola çıkan öykü, bana kalırsa, Yüzyıllık Yalnızlık yazarının okurlarına sunduğu yeni bir 'armağan'a dönüşüyor.
    Benim Hüzünlü Orospularım, doksan yıllık yalnızlığın sonunda, ölümün eşiğinde, ansızın doğuveren alışılmadık, yabansı, tuhaf bir aşkın öyküsü. Ama bana öyle geliyor ki, 'hüzünlü olan', aslında orospular değil, yaşlı adamın kendisi. Tıpkı Kavabata'nın Uyuyan Güzeller Evi'nde olduğu gibi, Benim Hüzünlü Orospularım'da da, baştan sona ölümün hüznü egemen. İki ustanın 'ikiz' öyküleri, aklıma bir soru düşürüyor: Ölümü anlatan usta işi bir öykü, ölümü değiştirmez mi biraz da? Kuşkusuz, o soğuk, yansız ölümün kendisini değil, ama bizim ona bakışımızı, onu algılayışımızı.
     

    Farklı sularda
    Şöyle bir bakıyorum: Ölüm cezasına çarptırılan Sokrates'in, ağuotu hazırlanırken, flütle yeni bir ezgi öğrenmeye kalkışmasından; zehirli kılıcın Hamlet'in tenine değmesinden; Romeo'nun bir yanılgı sonucu canına kıymasından; Emma Bovary'nin içtiği arsenikten sonra, ölüm aynı ölüm mü bizim için? Bence, aynı şey, Uyuyan Güzeller Evi ve Benim Hüzünlü Orospularım için de geçerli. Ölümden söz eden her iyi anlatı, ölüm karşısında daha dayanıklı kılıyor bizi, ölümü değiştiriyor gözümüzde, Kavabata'nın deyişiyle 'ölümü güzelleştiriyor'. Kavabata da, Garcia Márquez de, belki yalnız ölümü değil, ama yalnızlığı, cinselliği, aşkı, tutkuyu belleğimize kazıyorlar. Başka bir deyişle, birbirine hem çok benzeyen, hem de anlatı ırmağının farklı sularında yıkanan bu iki kitabın yalnız kahramanlarının bellekleri bizi, okuru teslim alıyor.