Franz Kapka Babaya Mektup
Franz Kafka

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

20.05.2015

 


 
Editor: "Birbirimizle savaştığımızı kabul ediyorum, ama iki türlü savaş vardır. Bağımsız hasımların güçlerini tarttıkları şövalyece savaş; herkes kendi başınadır, kendi yenilgisini yaşar, kendi zaferini kazanır. Ve bir de yalnızca sokmakla kalmayan, aynı zamanda hayatını sürdürmek için kan emen böceklerin savaşı. Asıl paralı askerler bunlardır ve sen busun. Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun. Yaşamak konusundaki beceriksizliğin artık seni ne ilgilendirecek, sorumlusu benim zaten, sen rahatça uzanıyorsun ve kendini hayatta, hem bedensel hem de zihinsel olarak bana çektiriyorsun.” Franz Kafka

   Kafka Okur

http://www.kafkaokur.com/

[Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinle... Dinleme bile, sadece bekle... Bekleme bile, gerçekten sakin ve yalnız ol. Dünya özgürce sunacaktir kendini sana... Maskesinden sıyrılmak için başka seceneği yok, huşu içinde yuvarlanacaktır ayaklarının dibine...] Franz Kafka

Franz Kafka,1919′da dinlenmek üzere gittiği Schelesen’de Julie Wohryzek adında bir kızla tanışıp nişanlandı. Aynı yıl kaleme aldığı Babaya Mektup, yazarın bu nişana karşı çıkan babası Hermann Kafka’ya yanıtıdır. Kafka’nın yayınlamak amacıyla değil, babasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirmek için yazdığı, ama hiç göndermediği bu mektup, hem Kafka’nın yaşamöyküsüne açıklıklar getirmesi, hem de kimi izleklerinin ipuçlarını barındırması açısından büyük önem taşır. Kafka’nın tüm yapıtlarının günümüze ulaşmasını sağlayan Max Brod’un gün ışığına çıkardığı ve yazarın toplu yapıtları arasında yer açtığı Babaya Mektup’u, okuru bilgilendiren ayrıntılı notlar eşliğinde, Cemal Ener’in çevirisiyle yayınlandı.

Franz Kafka

Franz Kafka 1919 yılında geçirdiği ağır grip, veremini iyice azdırınca, 1919’da dinlenmek üzere gittiği Schelesen’de Julie Wohryzek adında bir kızla tanışıp nişanlanır. Aynı yıl kaleme aldığı Babaya Mektup (Brief an den Vater), yazarın bu nişana karşı çıkan babası Hermann Kafka’ya yanıtıdır.

Kafka’nın yayınlamak amacıyla değil, babasıyla ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirmek için yazdığı, ama hiç göndermediği 100 sayfalık bu mektup, hem Kafka’nın yaşamöyküsüne açıklıklar getirmesi, hem de kimi izleklerinin ipuçlarını barındırması açısından büyük önem taşır. Kafka’nın tüm yapıtlarının günümüze ulaşmasını sağlayan Max Brod’un gün ışığına çıkardığı ve yazarın toplu yapıtları arasında yer açtığı Babaya Mektup, Kafka’nın babasını hem küçümsediğinin hem de ona hayranlık duyduğunun belgesidir. Dava’nın son kelimelerini, yine bu kaybedilmiş baba oğul ilişkisinden yola çıkarak yazacak, babasına ve kendisine duyduğu güveni kaybettiğini; “… sanki utanç onun ardından da varlığını sürdürecekti” cümlesiyle ifade edecekti.

Kafka bu tarihte otuz altı yaşındadır. Yaklaşık iki haftalık bir zaman diliminde yazdığı Babaya Mektup’un en önemli özelliği, yazarın bütün yapıtları arasında biyografik özellik taşıyan az sayıdaki yapıttan biri olmasıdır. Bununla birlikte mektubun Kafka’nın babasıyla ilişkisinin yanı sıra kendi yaşamına ve yazarlığına, kısaca kendi varoluşuna ilişkin ayrıntıları da açığa çıkaran belgesel bir nitelik taşıması, Babaya Mektup’u öbür biyografik yapıtlar arasında farklı bir yere koyar. Bu bakımdan Babaya Mektup salt bir mektup olma niteliğinden öte, Franz Kafka’nın iç dünyasını yansıtan bir yapıt olarak öne çıkar: Kafka’nın yaşamına ilişkin birinci elden biyografik bir tanıklıktır

. Babaya Mektup, Kafka’nın bütün yapıtları gibi çok katmanlıdır. Samimi olduğundan şüphe etmek için bir nedenimiz yok. Ama yazdığı metin biyografik ve otobiyografik niteliğine rağmen kurgulanmış edebi bir baba-oğul çatışması biçiminde kaleme alınmıştır. Kafka, mektubun başlarında babasının kişiliğinden ve kendi varoluşu üzerindeki etkisinden söz etmektedir. Deyiş yerindeyse evrensel etki-tepki yasası üzerinden yürüyen bu baba-oğul ilişkisi, mektupta giderek baba ile oğul arasındaki çatışmaya dönüşecek ve bu çatışmanın oğul Kafka’da açtığı psikolojik yaralara işaret edecek ikinci bir motife yönlenecektir. Mektubun sonlarında yazdıkça güveni tazelenen Kafka’nın ses tonunu yükselltiğini ve babasını suçladığını göreceksiniz Gerçek baba-oğul ilişkisinden burjuva toplumunun ataerkil güç ilişkisine, birey-toplum çelişkisine sıçramıştır.

Baba-oğul çatışması

“Sakin bir ilişkinin imkânsızlığı, aslında son derecede doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum. Belki zaten büyük bir hatip olmayacaktım, ama insanların sıradan akıcı konuşmasına hâkim olabilirdim. Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın, “Tek bir itiraz yok!” tehdidi ve yanı sıra kalkan el, o zamandan beri bırakmıyor peşimi. Senin karşında kendi meselelerin söz konusu olduğu sürece mükemmel bir hatipsindir tıkanan, kekeleyen bir konuşma tarzı edindim, bu kadarı bile çok fazlaydı senin için, sonunda sustum, önceleri belki inattan, daha sonra ise senin karşında ne düşünebildiğim ne de konuşabildiğim için. Ve benim asıl eğitmenim sen olduğun için de, hayatımın her alanını etkiledi bu.”

Mektubu göndermek niyetinde olmadığını gizlemeyen Kafka, tıpkı hikâye ve romanlarında olduğu gibi, baba figürünü bir kez daha simgeleştirmiştir. Yegâne fark dilin ironik olmayışı. Ama mektubun kurgusallığı ve edebiliği tartışılmaz. Edebi yanı iletişimsel değerinin çok ötesinde olan Milena’ya Mektuplar’ı düşündüğümüzde, Kafka için mektup yazmanın önemi çıkıyor ortaya. Belki de duygularını dolaysızca açığa vuramadığı için edebiyata sığınıyordu Kafka.

Mektubun bu anlamda bir baba-oğul çatışmasına dönüşen havası, Kafka okurlarına yabancı bir motif değil.

Baba-oğul çatışmasının, yazarın yapıtlarının asıl konusunu oluşturduğu, Kafka yorumlarında sık sık dile getirilmiştir. Ama Kafka’nın dünyası çok katlı okumalara zaten öylesine açıktır ki, birbiriyle çatışan görüşlerin hemen hepsine malzeme sağlayabilir. Mesela Şato’yu alalım ele; Kafka’da toplumsal alegori arayanlardansanız, Şato’nun sahibini buyurgan devlet olarak yorumlayabilirsiniz. Dinsel bir allegori arayışı, sizi Şato’nun sahibi olarak Tanrıyı görmeye götürecektir. Ve son olarak Babaya Mektup’la destekleyeceğiniz Freudyen bir bakışınız olabilir. Bu kez Şato’nun sahibi Kafka’nın babasıdır. Kafka’nın babasına karşı duyduğu umarsız korkunun, hadım edilme endişelerinin, iktidarsızlık duygusunun, düşlere sığınmasının izlerini kolayca sürebilirsiniz.

Nevrozların anlatıcısı

Kafka’nın pek çok yapıtını Babaya Mektup’la birlikte okuyabilirsiniz. En keskin örnek hiç şüphesiz Yargı’sıdır. Yargı, düğünü arifesinde ruhsal açıdan babasına bağımlı olduğunu kabullenmek zorunda kalan ve babasının kendisi için verdiği ölüm kararına isteyerek boyun eğen genç bir adamın, Değişim, bir sabah uyandığında kendisini böcek olarak bulan Gregor Samsa’nın hikâyesidir. Kayıp romanındaki on altı yaşındaki genç hizmetçiyi iğfal ettiği gerekçeşiyle ailesi tarafından yollandığı Amerika’da hayata tutunmaya çalışır. Dava’nın konusu hiçbir neden gösterilmeksizin dava edilmek üzere tutuklanan banka memuru Josef K.’nın suçsuzluğunu umutsuzca kanıtlama çabasıdır. Ceza Sömürgesi’nde bir bilim adamı, kendisine ne gibi suçlar yüklediğini anlatan darbelerle yaralana yaralana korkunç bir biçimde öldürülür.

Belki de bizzat deneyimlediğinden; kalabalıklar içinde yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın dehşetini, aile kurumunun özellikle yaydığı suçluluk duygusuyla-toplumsal iktidarın yapı taşı olduğunu farketmişti Kafka.

Neredeyse bütün yapıtlarını birey toplum çatışmasını aile kurumu etrafında işlemiştir. Tam da bu nedenle işte, Babaya Mektup’u da delil göstererek, yazarın yapıtlarından onun hayat hikâyesine, hayat hikâyesinden yapıtlarına uzanmak isteyenler çıkacaktır. Ne var ki edebiyat aracılığıyla başka bir gerçeklik düzleminde yeniden inşa ettiği Kafkaesk dünya yazarın biyografisine indirgenecek basitlikte hiç değildir. Kafka’nın kahramanlarının ellerinde olmadan gelişen, onların sadece yüzleşmek zorunda kaldıkları olaylar aslında modern insanın yaşamak zorunda kaldıklarına dair güçlü eğretilemelerdir. Kendi özel dünyasının nevrotik olup olmadığının hiçbir önemi yok, önemli olan onun modern çağ nevrozlarının anlatıcısı olması, bireyin nevrozlarını hepimize ait olan bugünün dünyasının nevrozları haline getirmesidir.

‘Birbirimizle savaştığımızı kabul ediyorum’

Senden korkmamın gerekçelerini tarttığında, şöyle karşılık verebilirdin:

“Seninle ilişkimi, yalnızca senin hatalarınla açıklayarak işin kolayına kaçtığımı iddia ediyorsun, ama ben, senin görünüşteki çabalarına karşın, işin zor tarafıyla yüzleşmediğine, tersine kolayına kaçtığına inanıyorum en azından. Önce sen de her tür suçu ve sorumluluğu üzerinden atıyorsun, yani bu noktada ikimizin tavrı da aynı. Ama ben ardından, düşündüğüm gibi açıkça bütün suçu sana yüklerken, sen aynı zamanda ‘aşırı zeki’ ve ‘aşırı şefkatli’ de olmak ve beni her türlü suçtan beraat ettirmek istiyorsun. Tabii bu sonuncusunu ancak görünüşte başarabiliyorsun (daha fazlasını da istemiyorsun zaten) ve yaradılış ve doğa ve karşıtlık ve çaresizlikle ilgili tüm ‘süslü sözler’e karşın, senin yaptığın her şey yalnızca kendini savunmak iken, aslında saldırgan kişinin ben olduğum sonucu çıkıyor satır aralarından. Şimdi yalnızca bu samimiyetsizliğinle bile yeterince şey elde edebilirdin, çünkü üç şeyi kanıtladın; birincisi, kendinin suçsuz olduğunu, ikincisi, benim suçlu olduğumu ve üçüncüsü, büyüklüğün sayesinde yalnızca beni affetmeye değil, üstelik bir de daha fazlasını ve daha azını benim de, tabii ki hakikatin aksine, suçsuzluğumu kanıtlamaya ve kendini buna inandırmaya hazır olduğunu. Şimdi bu kadarı bile senin için yeterli olabilirdi, ama daha yetmiyor. Zira tamamıyla benden geçinmeyi kafana koymuşsun. Birbirimizle savaştığımızı kabul ediyorum, ama iki türlü savaş vardır. Bağımsız hasımların güçlerini tarttıkları şövalyece savaş; herkes kendi başınadır, kendi yenilgisini yaşar, kendi zaferini kazanır. Ve bir de yalnızca sokmakla kalmayan, aynı zamanda hayatını sürdürmek için kan emen böceklerin savaşı. Asıl paralı askerler bunlardır ve sen busun. Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun. Yaşamak konusundaki beceriksizliğin artık seni ne ilgilendirecek, sorumlusu benim zaten, sen rahatça uzanıyorsun ve kendini hayatta, hem bedensel hem de zihinsel olarak bana çektiriyorsun.”

A.Ömer Türkeş, Radikal Gazetesi Kitap Eki 27.06.2008

Babaya Mektup (Franz Kafka)

Suzan Nur Basarslan 8.2, 2011

“…beni kıskıvrak yakalayan şeyin, sana dokunması bile gerekmez ya da tersi; senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.” (s:55)

Kafka’nın Babaya Mektup’u 1919’da yazılmış, yazıldıktan 30 yıl sonra, 1950’lerin başında arkadaşı Max Brod tarafından gün yüzüne çıkmış bir eser. Bir oğul’un babaya söylemek istediği ama söyleyemediği bir iç döküş, kendini ifade etme… Varlığın var’dan çok hiç’e yaklaşmasındaki etmenlerin Kafka tarafından mümkün olduğunca objektif bir üslupla yazıya dökülmüş hali.

Babayı değerlendirirken, onun her hareketini ol’duğu insan olmasının nedeni olarak görme vardır bu mektupta. Bu ol’uşun iki temel nedeni olarak, babasının eğitimini ve kendi itaatkârlığının sonucunu gösterir. Ezik, korkak, silik, zayıf, ürkek, kararsız, huzursuz… bir karakter olarak kendi tahlilini yapan Kafka’nın kaygısızlığa ve soğukluğa yönelmesinin ardındaki asıl neden, Baba korkusu’dur.

Sadece ruhsal özellikleriyle değil, fiziksel özellikleriyle de(s:18-19) oğlunu ezen bir babadan duyulan korku. Çocuk Kafka’nın bu korkusuyla Kafka, dünyasını üçe böler: “benim, yani kölenin, yalnızca benim için icat edilmiş ve üstelik bilmediğim bir nedenle asla tümüyle yerine getiremediğim yasaların boyunduruğu altında yaşadığım bölüm, sonra senin, yöneterek, emirler yağdırarak ve bunlara uyulmadığında öfkelenerek yaşadığın ve benimkinden alabildiğine uzak bir ikinci dünya ve nihayet tüm diğer insanların, emirler ve itaatten bağımsız, mutlu yaşadıkları üçüncü bir dünya.” (s:22-23)

Baba korkusunu yenmenin çözümü: Kaçış. Kaçmak… Evlilik bile bu kaçma girişiminin bir sonucudur. Çünkü evlilik, babayla denk olma, onun otoritesine ve haklarına sahip olma… şeklindeki bir mantıkla -istememesine ve bunun da kararsızlığını yaşamasına rağmen, sırf evlenmek için- evlenerek bir yarayı kapama girişimi anlamına gelmektedir. Aslında onun çocukluğundan kazandığı bir savunma mekanizması olan kaçış’ın olgunluk döneminde evlilik olarak somutlaşmış halidir bu.

Kardeşi Elli’nin evliliğiyle(s.38) babasıyla arasındaki savaşı kazandığını düşünmesi, kendisinde de evlilik fikrinin bir tür savaşı kazanma, özgür olma… anlamına geleceği düşüncesine neden olur: “Gerçekte evlilik girişimleri, senden kaçmak için en görkemli ve umut verici çabaya dönüştü, ne ki ardından gelen başarısızlık da aynı ölçüde görkemli oldu.” (s:53)

Oysa istediği evlilik değildir. Ki babası, Kafka evlenmek istediğinde -mantık evliliğidir bu- kendisini eleştirince babasına kızma nedeni çok farklıdır. Sorun, babasının kızı reddetmiş olması değildir; Kafka’yı üzen, babasının kendi karar erkini ezmesi, aldığı kararı beğenmemesi, kendisini -bir kez daha- bir hareketi yüzünden eleştirmesidir. Evlilik, bağımsızlaşmak anlamına gelse de, evlenmemesinin ardındaki tek suçlu babası değildir ve farkındadır kendisi de bu durumun. “zihinsel açıdan evliliğe yatkın olmamak”(s:60)tır asıl neden ve bu çözümün/evlilik, aslında kendi içindeki tutarsızlığını da belirtir.

Yazmak bile bu kaçış’ın (s.62-63) sonucudur aslında; yazmak, özgür olmaya çalışmaktır.

“Yazdıklarım seninle ilgiliydi, orada senin göğsünde yakınamadıklarımdan yakınıyordum yalnızca.” (s:48) der -bu mektubu yazdığında, üç eseri yayımlanmıştır- ve burada henüz özgür olamadığını belirtir. Yazma ediminin temelinde dahi babası vardır, babadan kaçmak, özgür olmak… olarak belirtse de nedenlerini, aslında babası tarafından onaylanmak isteminin dışavurumudur bu.

İlginç olansa bu baba-oğul ilişkisinin güçlü-güçsüz, ezen-ezilen, otorite-çalışan, bürokrasi-halk… gibi Kafka’nın en önemli konularına ve karakterlerine-edilgen, değersiz, başarısız…- bir temel oluşturmasıdır. Özellikle babasının yanında çalışanları ezmesi ve zalimliğini(s.35) aktardığı bölüm, baba figürünün; otorite baskısını anlattığı romanlarının ardındaki temel neden olduğunu göstermektedir.

Mektubun sonunda babasının kendisine verdiği cevabı hayal ederek kendi sorularına, değerlendirmelerine, kendi bakışına cevap verir. Ama babasının bu savunmasına verdiği cevap neredeyse mektubun geneline yayılmış olan fikirdir:

“Beni sen böyle eğittin.”

Baba-oğul çatışmasının, onaylanmak istenen oğulun, oğlunu seven ama bunu gösteremeyen bir babanın, sevgisini göstermekten çok eleştiren, kendi yaşadığı zorlukları yaşamayan ve bunu devamlı çocuklarının yüzüne vurarak kendi yaşadıklarıyla çocuklarını ezen bir babanın anlatımı Babaya Mektup. Aynı zamanda kendi kişisel hikayesini yaşadığı döneme aktaran/uyarlayan ve tespitleriyle kendisinden sonraki kuşakları etkileyen ve hala etkilemeye devam eden bir yazarın biyografik özellik gösteren eseri.

Babası olmasaydı Kafka olur muydu?

Babası olmasaydı Kafkaesk roman dediğimiz tür doğar mıydı?!

Babası olmasaydı günümüzde dahi kendimizi öyle hissettiğimiz Kafka karakterleri olur muydu?…

Her olayın bir sebebi bir de sonucu vardır ve sebepler sizi üzerken, kırarken… sonuçlar tam tersi olabilir. Sizin kaybınız başkalarının kazancı olabilir. Sizi kırıp inciten başkalarına ders olabilir… ve yazıya dökülen hayatınızın şifreleri, değeri yıllar sonra anlaşılan ve hiç tanışmayacağınız insanların hazinesi olabilir… Hayatın ironisi olmalı bu.

Kafka’nın Babaya Mektup ve Milena’ya Mektuplar’ını okuduğumda soğuk, uzak ve yazar Kafka, yaşayan kanlı canlı insana büründü; hayatımdaki en önemli ve değerli insanlardan biri haline geldi. Milena’ya Mektuplar’ın kimi yerinde kendimi Kafka gibi hissettim, aslında o, benmişim gibi hissettim. Yalnızlığı, rahatsızlığı, zaafları, güçsüzlüğü, beklentileri… Uzaktan görünen ulaşılmaz, soğuk fildişi kulenin aslında yalnızlıkla ve hayal kırıklıklarıyla örülü dünyasında onun güçsüzlüğünü ve hastalığını ve bunun asıl nedenlerini o kadar derinden paylaşıyor ve o kadar iyi biliyorum ki… Şimdi geriye ondan bir ya da iki eser kaldı okumadığım, onlar da tamamlandığında, başa döneceğim, özellikle kendi yaşamına dair kelimelerin, hislerin, dünyanın olduğu yapıtlara: Babaya Mektup’a ve Milena’ya Mektuplar’a.

Milena’ya Mektuplar hakkında da bir şeyler yazar mıyım, henüz bilmiyorum…

 

Franz Kafka
https://aysenozkaya.wordpress.com/

Yirminci yüzyılın yalnızlığını, bireyciliğini, bencilliğin ıstıraplarını herhalde bu şekilde anlatan başka bir yazar yoktur. Farklı açılardan bakmanın, hayalle gerçeğin sınırlarında dolaşmanın, yapayalnız kalmanın, çırpınışın, arayışın sembolüdür Kafka..

1919 yılında Kafka, babasıyla arasındaki ilişkinin öz yaşam öyküsünü anlattığı Baba’ya Mektup isimli eseri yazar yazmasına da bu mektubu babasına hiçbir zaman göndermez. Kafka, bu eserinde, babasının otoriter tavırlarından ve bu tavırların kendinde yarattığı ruhsal baskıdan bahsedip duygularının analizini yapar. Babasının üzerinde yarattığı baskıdan kaçmaya çalışırken evlilik girişimlerinde bulunduğunu ancak evliliği de yazarlığına engel olacağı düşüncesiyle istemediğini söyleyip, içine düştüğü kısırdöngüyü anlatır.

Franz Kafka’nın Baba’ya Mektup kitabının olay örgüsü Kafka’nın kendisi ve babası etrafında örülmüştür. Kafka’nın babasıyla, babasının da Kafka ile olan mücadelesinden, bir nebze de Kafka’nın kendisiyle mücadelesinden. Müdahale desek daha mı doğru olur acaba! Aslında bir mücadele yoktur çünkü görünürde. Mücadele veya çatışma, müdahale ya da sınırlama. Zıt kutuplar, doğruluk yanlışlık, güçlülük güçsüzlük, güzellik çirkinlik, yetişkinlik çocukluk, iyilik kötülük, somut ve somut işlenir kitapta.

Kafka’nın ve babasının duygu ve düşünceleri psikanaliz yapılırcasına anlaşılmaya ve anlatılmaya çalışılır. Kafka’nın ustaca uyguladığı bakış açılarıyla : babası, kendisi, babasının gözünden kendisi, kendi gözünden babası, ve bu olaya dıştan bir yabancı gibi bakan, yorumlayan, dönüştüren yazarın kalemiyle gerçekler yorumlanır. Onaylanmak isteyen bir oğul, oğlunu seven ama bunu gösteremeyen, üstüne eleştiren, ezen, baskılayan bir baba. Bir oğul’un babaya söylemek istediği ama söyleyemediği bir iç döküş, kendini ifade etmedir Mektuplar.

Korkusunu vurgulayarak başladığı mektubuna, babasının onun için neler ifade ettiğini anlatarak sürdürür yazmasını. Bir çocuğun babasından beklentilerinin gerçekleşememesi yüzünden ezilen, ezildikçe babasının kendisinden beklentilerinden uzaklaşan bir çocuğun hikayesi öğrenilir. İki yönlü bir basınç üzerine kurulur olay örgüsü. Baba oğul arasındaki çekişme. Bir yanda babanın olumsuz tasviri yapılır bir yandan çocuğun kendi yetmezliği ile yaşadığı hesaplaşma. Bir yandan onu korkutan, durmadan yeren, hor gören, aşağılayan, yetmezlik duygusu aşılayan bir babaya duyulan öfke, kızgınlık, diğer yandan da gizli gizli hayranlık duyulan, yetmezliğinin sebebi olmasına rağmen durmadan yüceltilen bir babaya duyulan hayranlık, kızılan birine hayran olduğu için yaşanılan ikilem ilginç bir yolla anlatılır. Böylece birbirine zıt üç imge aynı potada buluşur, bir arada kaynaştırılır.

“Önce sen de her tür suçu ve sorumluluğu üzerinden atıyorsun, yani bu noktada ikimizin tavrı da aynı.”

“………bu kadarı bile senin için yeterli olabilirdi, ama daha yetmiyor. Zira tamamıyla benden geçinmeyi kafana koymuşsun.”

Babaya Mektup’un çıkış noktası yazarın kendi kişisel sıkıntısından doğar ama görünürde evrensel bir baba oğul çatışması anlatılıyor gibi görünse de aslında burjuva toplumun ataerkil ilişkisi, güçlü ile güçsüz, ezen ile ezilen, birey ile toplum, toplum ile sistem yani devlet de çelişir, çatışır mektuplarında. Kafka, toplumun, toplumsal yaşamın ve toplumsal kurumların otoriteleri karşısında, tüm çıkış yolları kapatılmış olan bireyin belki de hiçbir zaman başarıyla sonuçlandıramayacağı savaşını, umutsuzluğunu, kasvetli, boğucu ve endişelendirici yansıtır aslında, babası ile kendini örnek vererek.

Kalabalıklar içinde yalnız olmanın ne demek olduğunu, aile kurumunun bilerek ya da bilmeden insana empoze ettiği suçluluk duygusunu, beraberinde gelen yalnızlığını ve hayal kırıklıklarını ince ince örer kelimeleriyle.

Kafka babasına karşı içinde büyük bir korku beslemektedir. Hatta bu korku o dereceye varmıştır ki, yazı yazarken bile ondan korkmayı sürdürmüştür: Bu korku yazılarına da yansın, babasına yazdığı bu büyük ve uzun mektupta bile yeterince açık olmayı başaramamıştır, hep aralık bir kapının ardından seslenir gibi ulaşmaya çalışmıştır babasına.

“Şimdi sana yazıyla yanıt vermeye kalkıyorsam, bu yanıtta da yine pek çok boşluk kalacak, çünkü söz konusu nedeni kaleme alırken, senden duyduğum korku ve bunun yol açacağı sonuçlar sana karşı özgür davranmaktan beni alıkoyacak, konunun büyüklüğü belleğimle zeka gücümü enikonu aşacaktır. “

Suçluluk hissi de korkuyla birlikte sarıp sarmalanınca olay örgüsü iyice kasvetli bir hale dönüşür. Zaten Kafka’nın bütün diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserindeki genel havayı tasvir etmek istersek akla gelen ilk şey “kasvet”tir. Bu bunaltı ve kasvet, Metinlerin içeriğinin kaynaklanmaz, nedeni Kafka’nın soğuk, ruhsuz, sanki sadece anlatan, aktaran bir tavırla yazmasıdır. Kafka’nın genel havası, üslubu kasvetlidir, boğucudur. Bir de olay örgüsünün geçtiği mekan incelenirse kasvetin havasının başka bir nedeni daha gözümüze batar. Kafkanın iç mekan tutkunluğu burada da ön plana çıkar. Mekanı böyle işlemesi insanı iyice tutsaklık hissine sokar.

Olay örgüsünde amaç da iyi işlenmiştir. Kahramanın amacına ulaşmasında engeller olması, bir şeylere ulaşmaya ya da bir şeyden şeyden kurtulmaya çalışması lazımdır, bahse konu olan engel, kurtulmaya çalışılan şey babadır, babadır da acaba öyle midir, aslında hem babası, hem de kendisidir engel de…Karakterlerin olay örgüsünde işlenmesi de çelişkilidir, sözde ana karakter yazar, zayıf karakteri babadır. Ama gelin görün ki yazıdaki güçlü karakter baba, zayıf olan yazardır. Yazar tiplemeleri öyle bir ortaya koyar ki hangisi ana karakter karışır mektuplarda.

Anne ile babanın karakterleri gene aynı şekilde işlenir.
Bir kez bile dayak yemediği babasının bağırıp çağırmaları ve bu esnada yüzünde oluşan kızarıklık, pantolon askılarını çarçabuk çıkarıp sandalyede kullanılmaya hazır bekleyişi, kendisi için dayaktan beterdir. Bu durumu mektubunda şöyle anlatır:

“Sanki asılmak istenen biri vardı ortada; gerçekten asıldı mı ölür, her şey de kapanıp giderdi. Ne var ki, asılması için gerekli hazırlıkların yapıldığını kendisi de görüp yaşar ve ancak ilmik boynuna geçmek üzere gözlerinin önünde sallanıp durduğu bir sıra bağışlandığını öğrenirse, bu ona yaşamı boyunca acı verirdi.”

Annesinin babaya salt bağımlılığı, annenin babanın dediklerinden çıkamayışı, ona olan uyumu Kafka’nın önünde bir engel teşkil etmiş. Babasına isyanı ettiği, başkaldırmak istediği, söz dinlemek istemediği zamanlarda babaya tabi anne devreye girmiş, çocuklarını yumuşatıcı birçok yöntem kullanarak Kafka’yı engellemiş.

“Mektubunda bana çok iyi davrandığı doğrudur. Ama bana olan ilişkileri tümüyle sana endekslenmişti, aslında kötüydü. Annem bilincinde olmadan avı güden bir rolü üstlenmişti. Senin terbiye yöntemlerinin beni inatçılığa, isteksizliğe yönlendirdiği, hatta öfkelendirdiği ve böylece kendi ayaklarım üstünde durabileceğim çok ender anlarda annem yumuşaklığı, iyiliği, makul konuşmaları, ricalarıyla (çocukluğumuzdaki karışıklıkta makuliyetin sembolü idi) ortalığı yatıştırır ve beni yeniden senin etki alanına doğru güderdi; o alandan benim ve senin yararına dışına çıkabilecekken”.

“Bazen de barışmadığımız zamanlarda annem beni senden gizlice koruyormuş gibi yapar, bana gizlice birşeyler verir, yaptıklarıma gizlice göz yumar, sonra ben gene çekingen, görünmekten çekinen halimle suçunu bilen bir dolandırıcı gibi, bir hiç olarak karşında yerimi alırdım. Hiç oluşum, hak ettiklerimi bile dolaylı, arka yollardan almama neden olurdu. Elbette ki ben aynı yoldan hakkım olmadığına inandığım şeyleri de almaya çalışırdım. Buysa benim suçluluk bilincimi daha da artırırdı?”

Olay örgüsünü açısından üç bölümden oluştuğunu gördüğümüz mektubun ilk bölümünde, yani mektubun başlarında Kafka, babasının kişiliğinden ve kendi varoluşu üzerindeki etkisinden bahseder. “Ancak bir çocuk olarak bana yönelttiğin her söz benim için neredeyse bir Tanrı emriydi”

“Benim bir dostum, amirim, amcam, büyükbabam, hatta kayınpederim olabilseydin çok daha mutlu olurdum. Benim için baba olarak çok güçlü bir kimseydin. Hele erkek kardeşlerimin ölmesi, kızkardeşlerimin geç doğmaları nedeniyle ilk öfkelerine ben katlanmak zorunda kaldım; bunun için de çok güçsüzdüm.”

Hem görünmek isteyen hem görünemeyen, bundan sakınan, hem babasını suçlayan ama suçlamadığını vurgulayan, onaylanmak isteyen ama onaylanamayan, ayrı yaşamak isteyen ama yaşayamayan, babasının otoritesine ve haklarına sahip olmayı isteme aslında istememe, beceremeyeceğini düşünme, evlenerek kaçmayı düşünme ama kaçamayacağını da bilme, kendi içinde tutarlı çelişkiler.

“Birbirimizle savaştığımızı kabul ediyorum, ama iki türlü savaş vardır. Bağımsız hasımların güçlerini tarttıkları şövalyece savaş; herkes kendi başınadır, kendi yenilgisini yaşar, kendi zaferini kazanır. Ve bir de yalnızca sokmakla kalmayan, aynı zamanda hayatını sürdürmek için kan emen böceklerin savaşı. Asıl paralı askerler bunlardır ve sen busun. Yaşama becerisinden yoksunsun; ama hayata rahatça, kaygısızca ve kendini suçlamadan yerleşebilmek için, tüm yaşama becerini elinden aldığımı ve kendi cebime koyduğumu kanıtlıyorsun. Yaşamak konusundaki beceriksizliğin artık seni ne ilgilendirecek, sorumlusu benim zaten, sen rahatça uzanıyorsun ve kendini hayatta, hem bedensel hem de zihinsel olarak bana çektiriyorsun.”

Sürekli bir monolog özelliğindedir babasını suçlaması, babasıyla konuşur, ama kendisiyle mi yoksa babasıyla mı konuşur, onu suçlar ama kendisini de bu suçlamadan ayırmaz. Birbirine bağımlı bu iki kişi baba ve oğul olarak çıkışı olmayan bir labirentin ruhsal yönden de birbirlerine bağımlı iki kaybolmuşudur. İkili ilişkilerden üçlü ilişkilere geçer kolaylıkla, çocuk ile babasının ilişkisi ve bu ilişkiyi gözlemleyen üçüncü kişilik. Çelişkiler sürer gider, bir yandan babasının suçsuzluğuna inancını yineler, bir yandan suçlamalarına devam eder.

“Sakin bir ilişkinin imkânsızlığı, aslında son derecede doğal bir sonuca daha yol açtı: Konuşmayı unuttum…….. Ama sen daha çok küçükken sözü bana yasakladın, “Tek bir itiraz yok!” tehdidi ve yanı sıra kalkan el, o zamandan beri bırakmıyor peşimi……..kekeleyen bir konuşma tarzı edindim, bu kadarı bile çok fazlaydı senin için, sonunda sustum, önceleri belki inattan, daha sonra ise senin karşında ne düşünebildiğim ne de konuşabildiğim için. Ve benim asıl eğitmenim sen olduğun için de, hayatımın her alanını etkiledi bu.”

Söz konusu edilen baba oğul ilişkisi gittikçe baba oğul çatışmasına dönüşür ve bu çatışmanın oğul Kafka üzerindeki etkiler, açtığı psikolojik yaralara da ikinci bölümde değinilir.

“Senin karşında kendime olan güvenimi kaybettim, onun yerine sınırsız bir suçluluk bilinci geçirdim.” (Sf.45)

Sürekli bir utanç ve utandırma, sürekli bir suçlanma ve bir karşı suçlama. Birbirine girmiş sarmaller halinde acı veren bir boyuta dönüşür.

“Değersizdim, mahkum edilmiş, çiğnenmiştim, başka bir yere kaçmak için büyük bir çaba gösteriyordum gerçi ama bu bir iş değildi, çünkü sahip olduğum güçlerle ulaşamayacağım, anlamsız bir şeydi söz konusu olan” (Syf:53)

Baba korkusunu yenmenin çözümünün evlilikten geçtiğini, evlenmenin, ev açmanın bağımsızlaşmak olduğu, evliliğin babayla denk olma, onun otoritesine ve haklarına sahip olma demek olduğu mantığıyla, istememesine ve bunun da kararsızlığını yaşamasına rağmen, evlenerek içinde kanayan yarayı kapatmak ve otoriteden kaçmak ister istemesine de istediğinin evlilik olmadığını da bilir içten içe. Babası kızı eleştirince kızar, ama kızdığı babasının aldığı kararı beğenmemesi, kararını ezmesidir. Evlilik onun için bağımsızlaşmak olsa da, evlenememesinin ardındaki tek suçlu sadece babası değildir, zihinsel açıdan evliliğe yatkın olmamaktır asıl neden, aslında kendi içinde tutarsızdır.

Son bölümde ise babasına yönelik uzunca bir süre üstü kapalı sürdürdüğü üslubunu, açık bir suçlama tonuna dönüştürür. Kafka için babası önünde duran büyük bir duvarlar dizisidir. En önde duran duvarı aşsa da arkasında daha büyük bir duvar belirir, babası hep bu duvarların hem önünde hem de arkasındadır. Baba imajından asla kurtulamaz. Her an aklındadır, her an her an onun için bir engeldir.

“Bazen dünya haritasının önüme serilmiş olduğunu ve senin boylu boyunca bu haritanın üzerine uzandığını hayal ediyorum” (Syf: 63)

Kafka her şeye rağmen boyun eğmez kendisi için hazırlanan dünyaya, şiddet dışı bir yolla ona direnir : Yazarak….Tabularla da uğraşır, rahat bırakmaz onları. Toplumca beliren yaraları kaşımaya başlar. Bir örümcek titizliğinde örer ağlarını. Ayrıntılara takılır. Ayrıntılardan bütüne, bütünden ayrıntılara gider gelir. Kafka’nın cümlelerinde muhaliftir ama çekingen bin muhalif, korkusu orda da kendini gösterir. Bunu anlamayı bize bırakır, gözümüze sokmadan yapar bunu ve anlamaya sevkeder. Bizlere yazarın ve karakterlerin omuzları üzerinden hikayeyi gözetleme şansı verir….

Babasına anlatamadığı ve hiçbir zaman anlatamayacağını bildiği, anlatmayı düşündüğündeyse kendisini ve babasını yaşlanmış bulduğu bir zamanda yazar ve “Kafka’nın deyişiyle mektup ‘yaşamayı’ değil – bunun için vakit geçtir artık – ‘yaşamayı ve ölmeyi’ kolaylaştırmak için kaleme alınır.”

“ …ve şimdi burada sana yazılı bir cevap vermeyi deniyor olsam da, bu fazlasıyla eksik kalacaktır, çünkü bu korku ve onun etkileri senin karşında yazarken de ket vuruyor bana ve dahası meselenin büyüklüğü, hafızamın ve aklımın sınırlarını çok aşıyor.” (Syf.13)

Kafkanın öykülerinde ve romanlarında bir bitmemişlik havası sezilir. Kafka der ki; “Ey okuyucu, işte durum bu, hadi bakalım artık sıra sende!” Mektuplarda da bu böyledir : Mektubun sonunda babasının kendisine verdiği cevabı hayal ederek kendi sorularına, değerlendirmelerine, kendi bakışına cevap verir. Ama babasının bu savunmasına verdiği cevap neredeyse mektubun geneline yayılmış olan fikirdir:

“Beni sen böyle eğittin.”
Bu cümleyle Kafka’yla bütünleşir, Kafkalaşırız…Onun kasveti, ezilmişliği, korkusu artık bize geçmiştir. Böylece Kafka istediğini elde etmiştir etmesine de acaba bizimle paylaştıkları gerçekten gerçek midir? İşte şimdi kafaların karıştığı ana gelir sıra…Gerçekler ne kadar gerçektir acaba?


“Hayatınızı mahvetmeden önce neden Kafka okumalısınız”

https://aysenozkaya.wordpress.com/ Ayşen Özkaya

2008 yılında ünlü Kafka uzmanı James Hawes’ın sansasyonel bir şekilde açıkladığı tanıttığı “Hayatınızı mahvetmeden önce neden Kafka okumalısınız” isimli kitabında Kafka’yla ilgili mit çökertilir…

Cinsellikle hiç ilişkisi olmadığı anlatılan Kafka’nın aslında porno meraklısı olduğu, porno dergilerine abone olduğu ve bu dergilerden bazılarının evindeki gizli bir çekmecede bulunduğu, not tuttuğu bazı hikâye metinlerinde de pornoya varan bir dil kullandığı, birçok tarihçinin bu belgeleri, “yazarın dünya edebiyatındaki imajını zedelememek” için kamuoyundan sakladığı da öne sürülüyordu. Gerçekte Kafka’nın kadınlarla sorunlu ilişkisi olmadığı, genç yaşlardan itibaren bir çok kadınla ilişkiye girdiğini, o dönem Prag’da çok yaygın olan randevuevlerinin gediklilerinden olduğunu belgeleriyle açıklanıyor.

Zengin bir ailenin çocuğu olan, iyi para kazanan Kafka, Prag sosyetesinde de önemli bir konuma sahiptir. Prag gazetelerinde sık sık adı geçiyordur. Genç kadınların gözdesidir. Kafka’nın meşhur iki fotoğrafından melon şapkalı olanının aslında kadrajlı bir fotoğraf olduğunu, fotoğrafın kesilen yanında genç bir kadının, Prag gecelerinde hafif meşrepliğiyle iyi tanınan Hansi Szokoll isimli bir kadın bulunduğunu açıklıyor.

Kafka’nın fotoğraflarda oluşturulmaya çalışılan ufak tefek, ezik imajının aksine 1.90 boyunda, yapılı, kendine iyi bakan, sadece sebzelerle beslenen bir genç olduğu, Hukuk eğitiminde başarılı olmuş, doktorluk payesi almış biri olduğu, iş koşullarının da hiç de söylenildiği gibi olmadığını, Dr. Franz Kafka’nın işinde başarılı, sevilen bir yönetici olduğunu, patronlarınca çok sevildiğini ve çok dolgun bir maaşı olduğunu anlatıyor. Patronları Kafka’yı öyle seviyorlarmış ki, askerlik görevini erteletip savaşa gitmesini bile önlemişler.

Hawes, Kafka’nın sadece Prag’da Almanca konuşan Yahudi azınlık içinde bilindiği ve ölümünden sonra tanındığı tezinin de doğru olmadığını kanıtlıyor ki bunu öğrenmek çok da zor değil. Wikipedia’ya bile baksanız ölümünden önce ne kadar çok eserinin yayınlandığını görüyorsunuz. Kafka, eserlerini yayınlatmaya başladığı ilk yıllardan itibaren Almanca konuşulan ülkelerde bilinen bir yazar olmuş. Kitaplarını büyük Alman yayıncılar yayınlamış, öyküleri iyi Alman dergilerinde çıkmış ve bir de önemli edebiyat ödülünü kazanmış. Yayıncılar Kafka’nın başarılı olacağından o kadar eminmiş ki savaş koşullarına rağmen transferler, avanslar bile söz konusu olmuş.

Kafka mit’ini oluşturan en önemli figürlerden biri “despot baba”. Hawes, ünlü Babama Mektup’tan kaynaklanan bu kanının tamamen yanlış olduğunu, Kafka’nın babasının oğlunu ezmek bir yana ona hep destek olduğunu belgeliyor. Kafka’ya çok liberal davrandığını yazıyor. Zaten despot bir baba söz konusu olsa Kafka’nın randevuevlerinde sabahlaması pek mümkün görünmüyor.Zaten kendisi de mektuplarda babasından bir fiske bile yemediğini açıklıyor. Hoş dayak atmaması onun despot olmadığının göstergesi değil tabii ki…Dayak türlü türlü yollarla da atılabilirdi, babası bağırdığında yanaklarının kızarması, kızardığı için kendini kötü hissettirmesi miydi Kafka’yı en çok rahatsız eden yoksa pantolon askılarının kullanılmak üzere sandalyenin üzerine konulması mı? Baskı her zaman somut olmayabilirdi, bir söz bile yeter kendini aşağılanmış hissetmek için, babası da bunu biliyordu elbet, vah ki vah Kafka’nın çocukluğuna…

James Hawes, Kafka mit’ini oluşturan en önemli eser olan Dönüşüm’deki insanın böcekleşmesi olgusunun da orijinal bir buluş olmadığını, Kafka’nın hayranı olduğu Goethe’nin kült eseri Genç Werther’in Acıları romanından alındığını belirtiyor. Hawes, bir bölümünden söz ettiğim kitabında yer alan tüm bilgilerin kolayca ulaşılabilir, göz önündeki bilgiler olduğunu ama Kafka efsanesini yaratmak için göz ardı edildiklerini ya da gizlendiklerini yazıyor.

Kafka insanın varoluş nedenlerini oluşturan temel olguları cesurca sorgulayan büyük bir edebiyatçı olarak bizleri ordan oraya savuruyor, hangisi gerçek, hangisi yalan bunu bize bırakıyor.


 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!