bir kitap ne başlar ne biter...
HASAN ALİ TOPTAŞ
http://www.milliyet.com.tr/ozel/kitap/031115/02.html
Bir metnin gerisinde neler olup bittiğini düşündünüz mü hiç? İşte size
bunun en çarpıcı örneği: Carlos Fuentes ve "Aura".
ZAMAN zaman bazı hikâyeleri, diğerlerine göre daha çok severiz. Durup
dururken neden bizi o kadar derinden etkilediklerini, içimizde uyuklayan
hangi karanlığı aydınlattıklarını ya da ruhumuzun yırtılan yerlerini nasıl
tamir ettiklerini hiç mi hiç bilemeyiz ama eşsiz bir hazine bulmuşçasına,
eşe dosta büyük bir heyecanla anlatır dururuz onları. Sadece anlatıp
durmakla da kalmayız hatta, herkes tarafından mutlaka ve mutlaka okusunlar
isteriz. Sonra, gün gelir heyecanımız balon gibi birdenbire söner ve
dilimize dolanan bu hikâyeleri de atarız zihnimizdeki hikâyeler mezarlığına.
Hem de öyle bir atarız ki, zihin denen o daracık genişliğin hangi parseline
gömüldüler diye, bir kez olsun dönüp bakmak aklımıza bile gelmez. Böylece,
geçmişte bizim iç denizlerimizde fırtınalar koparan bu hikâyecikler orada,
unutuşun tozları arasında çürümeye başlar. Bir süre sonra, gözümüze ne adına
kurgu denen iskeletlerinin cazibesi görünür ne de üslûplarının tadı.
İnanılmaz bir hızla, bize feleğimizi şaşırtan derinlikleri de solar tabii
bütün bunlarla birlikte, biçimleri miçimleri de ölür ve geriye kalsa kalsa,
uzaklığın şeklini alan bir üfürümlük toz kalır. Uzun lafın kısası, adları
bile hatırlanmaz artık.
Hiç kuşkusuz, gönlümüze hızla girip çıkıveren bu tür hikâyeler, bizi
günlük koşuşturmalarımızın içinde gafil avlayan hikâyelerdir. Başka bir
deyişle, bizim gelip geçici yanlarımıza seslenen hikayeler. Ya da, bizim
bütün tellerimize değil de, o an hangi telimiz gerginse, sadece o telin en
hassas noktasına dokunan hikayeler.
Bir de, geniş dokunuşlarla çocuksu yanlarımızı okşayarak içimizdeki ezeli
tedirginliğin içine doğru seslenen, her daim baş tacı ettiğimiz hikâyeler
vardır. Yirmi yıl, otuz yıl önce okumuş olsak da hiç unutamayız onları.
Hatırladıkça varlığımızın temel taşlarını titreten, hatırladıkça
gözlerimizdeki ışıltıları çoğaltıp yüreğimizi genişleten, hatta bizim
dünyaya bakışımızı her defasında yeniden yıkıp yeniden kuran bu tür
hikâyeler asla eskimezler çünkü; hayatımızdaki yerlerini ilk günkü gibi
korurlar. Başkaları nasıl bakarsa baksın, onlar bizim hikayelerimizdir.
Aramıza ne başka hikayeler girebilir, ne başka insanlar, ne de başka
zamanlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, hayali damarlarla bu hikâyelere
nasıl bağlandığımızı da bilemeyiz aslında. Biri kalkıp, bunlar benim
hikâyelerim diyorsa, orada zınk diye durmak gerekir zaten; ötesine gitmemek,
ayrıntılarını bilmemek, nedenini sormamak gerekir.
Okuduğum onca hikâyeye rağmen, benim hikâyelerim de neredeyse yirmi
yıldan bu yana hiç değişmedi. Bu konuda bana bir soru sorulduğunda ya da
cesaret edip eş dost meclisinde kendiliğimden konuşmaya başladığımda hep
aynı hikâyelerin adını saydım: Gabriel Garcia Marquez'den, "Boğularak
Ölenlerin En Yakışıklısı"; Borges'ten, "Yolları Çatallanan Bahçe"; Carlos
Fuentes'ten, "Aura"; Kafka'dan, "Kanun Önünde", "İmparatorun Haberi", "Ceza
Sömürgesi", "Kovalı Süvari", "Çiftlik Kapısına Vuruş" ve ille de "Avcı
Gracchus"...
Hepi topu, dokuz hikâye.
Yıllardır, döner döner okurum bu hikâyeleri; kapımı döven gürültüler
yüzünden bunaldığımda, zihnim çalışmaktan duracak gibi olduğunda, kalemim
yorulduğunda ya da kendi yazdıklarımı beğenmeyip gözlerime şöyle doğru
dürüst bir edebi ziyafet çekmek istediğimde hep onlara başvururum. Kimi
zaman sırf kendi paşa keyfim için bu dokuz hikâyeyi, "Kendiceğizimin
Bayıldığı Hikâyeler" adlı bir kitapta toplamayı düşünür, kimi zaman devasa
kağıtlara onların fotokopilerini çektirip evimin duvarlarına yapıştırmayı
hayal eder, kimi zaman da -ne yalan söyleyeyim- bu hikâyeler hakkında şöyle
dört başı mamur, taş gibi bir kitap yazmayı tasarlarım. Bunları yapar mıyım,
yapamaz mıyım bilemiyorum tabii. Benim bildiğim şu ki, olanaklar elverir de
bir gün oturup hayalimdeki kitabı yazmaya kalkarsam, artık "Aura" adlı
hikâyeyi bu işin dışında tutmam gerekecek.
Birkaç hafta önce, Carlos Fuentes'in "Kendim ve Ötekiler" adlı
denemelerini okudum çünkü ve orada, dünyanın en güzel hikâyelerinden biri
olan "Aura" hakkında tamı tamına yirmi bir sayfalık bir bölümle karşılaştım.
"Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım" adını taşıyan (Calvino da, ünlü romanı
"Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu"nun yazım serüvenini anlattığı, çizimlerle
dolu küçük kitabına aynı adı vermişti) bu bölüm, itiraf edeyim, en az "Aura"
kadar ilginç geldi bana.
Daha ilk sayfalarda, "Aura"nın gerçek yazarının 17 Eylül l580'de
Madrid'de doğmuş olan ve 8 Eylül 1645'te Villanueva de los Infantes'de
öldüğü varsayılan Quevedo y Villegas olduğunu söylüyor Fuentes. Ardından da,
"Bu dünyada babasız bir kitap, öksüz bir cilt var mıdır?" diyerek, büyük bir
alçakgönüllülükle, "Aura"nın yüzyıllar önce başka başka yazarlar tarafından
kaleme alınan farklı biçimlerine değiniyor. "Aura"yı yazdıktan dört yıl
sonra Roma'da, Rafael Alberti ile Maria Teresa Leon'un önerisiyle gittiği
eski bir kitapçıda, Hiosuişi Şoun tarafından yazılıp 1666'da yayımlanan
Japon masallarına değiniyor sözgelimi ve orada anlatılan "Fahişe Miyagino"
adlı hikâyeyi görünce fena halde şaşırdığını söylüyor.
Bu arada, biz de şaşırıyoruz tabii. İtalyancaya çevrilen bu Japon
masallarında rastladığı "Aura"nın ayak izlerini takip eden Fuentes, bu kez
de, "erken Hıristiyanlık dönemi rahipleriyle Ortaçağ safsatacıları üzerine
yazılan yüz seksen cildi okuyarak "Samanyolu" filminin senaryo
hazırlıklarını yapmakta olan" kadim dostu Bunuel'e koşuyor çünkü ve ondan,
Paris'teki Ulusal Kütüphane'de bulunan bibliyografi bölümüne girebilmesi
için ne yapıp edip bir yol bulmasını istiyor. Bunuel, "bir 15. yy. Japon
bakiresinin bekaretine ya da aynı çağ ve ulustan bir fahişenin cesedine
nüfuz etmekten daha zor" girilebilen bu bölüme, bir gün karanlıkta gizlice
sokuyor onu. Fuentes, Japon masallarının izini sürerek burada, hikâyenin
asıl kaynağının "Ai'King'in Yaşamöyküsü" başlıklı bir Çin masalı olduğunu
keşfediyor.
Ardından, Henry James, Charles Dickens ve Puşkin'in bazı yapıtlarıyla
"Aura" arasındaki bazı bağlantılara geçiyor yazar ve 'Her şey aslını
yitirmeksizin bir başkası oluyor,' dedikten sonra 1976'nın Eylül'üne
dönerek, bir yemek masasında, opera sahnelerinin büyük sopranosu Maria
Callas ile karşılaşmasını anlatıyor. Masada, bir efsaneyle yan yana
oturmuştur ama sahnede en berrak ve en görkemli sesleri çıkaran bu efsane o
sırada, Altıncı Cadde'deki Sam Goody's dükkanında Maria Callas plakları
satan bir kızın sesiyle konuşmaktadır. Hatta, beyaz çiçek yapraklarıyla
nemli zeytinlerin oluşturduğu bir fırtınada ışıl ışıl yanan iki siyah deniz
fenerine benzeyen gözlerini çevirip konuşurken sesini yaşlı bir kadının
sesine dönüştürmekte ve bu eskil sese, çılgınlığın iniş çıkışlarını da
katmaktadır.
'O an "Aura"nın asıl kaynağını keşfettim,' diyor Fuentes.
Daha sonra da, oğul Alexandre Dumas'nın "Kamelyalı Kadın"ını yeniden
okuyor ve romanda yer alan trajik bir sahneyle "Aura" hakkındaki bölümü
bitiriyor.
Doğrusu, Fuentes'in bu baş döndürücü gezintiyi yapması, yazmadan önce ve
yazdıktan sonra kendi hikayesinin tematik ve kurgusal geçmişini bu denli
derinlerde arayıp bulması ve bulduğu her şeyi büyük bir titizlikle tek tek
sergilemesi "Aura"nın tadını hiç mi hiç bozmuyor. Başka bir deyişle, ne
artırıyor ne de eksiltiyor onun değerini. Gene de, bir metnin gerisinde
neler olup bittiğine dair bize müthiş örnekler sunuyor.
Aynı zamanda, Mallarme'nin şu cümlesini bir kez daha doğruluyor: "Bir
kitap ne başlar, ne biter; olsa olsa öyle görünür."
|
|
|
Carlos Fuentes (1928- )
|
|
http://www.kirjasto.sci.fi/fuentes.htm
Mexican novelist,
journalist, playwright, and essayist, who made his international
breakthrough with The Death of Artemio Cruz in 1962. Major themes
in Fuentes's work are the limitless power of fantasy, the dilemma of
national identity, and the promise and failure of the Mexican
revolution. Fuentes has been frequently mentioned as a candidate for the
Nobel Prize for literature
"I tighten my face muscles, I open my right eye,
and I see it reflected in the squares of glass sewn onto a woman's
handbag. That's what I am. That's what I am. That old man whose
features are fragmented by the uneven squares of glass. I am that eye.
I am that eye. I am that eye furrowed by accumulated rage, and old,
forgotten, but always renewed rage." (from
The Death of Artemio Cruz)
Carlos Fuentes was born in Panama City, but his parents were Mexican,
and he later became a Mexican citizen. Fuentes's father, Rafael Fuentes
Boettiger, loved books and movies. He was a career diplomat and
travelled all over the world. At the age of twenty-five, she married the
eighteen-year-old Berta Macías Rivas, Fuentes's mother, who was not so
liberal-minded as his father. As a child Fuentes lived with his family
in the United States, Chile, and Argentina. Berta insisted that the
family spoke only Spanish at home, but after education in Washington,
Fuentes became bilingual from an early age. At home his father made him
read Mexican history, which Fuestes saw as a history of crushing defeats
compared with the United States. "I learned to imagine Mexico before I
ever knew Mexico", Fuentes once said.
Fuentes's upbringing was privileged. He received a cosmopolitan
education in private schools. At the age of 16 Fuentes returned to
Mexico, where he attended the prestigious Colegio de México. As a
posture of rebellion, Fuentes decided to be a writer, but eventually
followed the advice of Alfonso Reyes: "You must become a licenciado,
a lawyer; then you can do whatever you please, as I did." Fuentes
entered the School of Law at the National University of Mexico,
receiving his LL.B. in 1948. He also studied economics at Institut des
Hautes Études Internationales in Geneva. During his university years
Fuentes became a Marxist and joined the Communist Party. In 1959 Fuentes
married the famous Mexican actress Rita Macedo; they had a daughter.
Macedo, "dark-skinned, with large, almond-shaped eyes and prominent
cheekbones," as Fuentes described her, appeared in the last scene of
Luis Buñuel's Exterminating Angel. The marriage ended in divorce
in 1966. In 1973 Fuentes married Sylvia Lemus; they had two children.
From 1950 to 1952 Fuentes was a member a of the Mexican delegation to
the International Labor Organization. Returning to Mexico in 1954 he
became assistant head of the press section of the Ministry of Foreign
Affairs, and from 1957 to 1959 he was head of Department of Cultural
Relations. Fuentes also worked as secretary, then assistant director of
the Cultural Department at the National Autonomous University of Mexico.
From 1959 Fuentes devotes himself to writing.
During the 1960s Fuentes lived mostly in Europe. His third major
novel, Cambio de piel (1967, A Change of Skin), which depicted a
group of people on a journey from Mexico City to Vera Cruz, won a
prestigious prize in Barcelona, Spain. However, the book was criticized
as "pornographic, communistic, anti-Christian, anti-German and
pro-Jewish" and censors did not allow its publication in the country.
Due to his political views Fuentes was persona non grata in the
United States and was forbidden to enter Puerto Rico. He protested the
Mexican government's brutal repression of student revolution in
Tlatelolco Square before the Olympic Games in 1968 and was exiled in
Paris. With other leftist intellectuals and labor leaders he attacked in
1971 the dominant Partido Revolucionario Institucional, or PRI. In A
New Time For Mexico (1994) he described President Carlos Salinas de
Gortari's economic policies as "archaic, savage capitalism,
concentrating wealth in a minority and waiting for the impossible
miracle of trickle-down."
From 1974 to 1977 Fuentes served as the Mexican ambassador to France.
He has been a teacher and fellow at various universities, including
Columbia University, New York, the University of Pennsylvania,
Philadelphia, Princeton University, New Jersey, and Harvard University,
Cambridge, Massachusetts. Fuentes has received several awards, including
Villaurrutia Prize (1975), Gallegos Prize (1977), Reyes Prize (1979),
Mexican National Award for Literature (1984), Cervantes Prize (1987),
Darío Prize (1988), New Order of Cultural Independence (1988), Prince of
Asturias Prize (1994), Grinzane Cavouch International Prize (1994),
National Order of Merit (1997). He has also honorary degrees from
several universities.
Fuentes started his writing career in the late 1940s. Along with
Emmanuel Carballo and
Octavio Paz he founded the review Revista Mexicana de Literatura
in 1954. He edited El Espectador (1959-61), Siempre from
1960, and Política from 1960. Fuentes's first collection of short
stories, Los días emmascarados, was published in 1954. La
región más transparente (1958, Where the Air Is Clear) was Fuentes's
first novel. It gave a panoramic picture of Mexico City and has been
compared to John Dos Passos's novel Manhattan Transfer (1925),
set in New York City. The narrator is an Indian, who has a double
personality as an avatar of the Aztec God of war and a trickster.
Fuentes has been often paired with the Argentinian writer
Jorge Luis Borges,
of whom he has also written. "... he seemed to be literally looking
inside himself, as if this were the only thing that counted in matters
of sight," Fuentes wrote in 'Borges in Action', "seeing outside being a
totally frivolous affair." When Borges uses history as a basis for pure
fantasy, Fuentes maintains a realistic stance of power and politics in
Latin America - myths of the past and wide range of cultural references
are combined with social critique. Fuentes also uses experimental
techniques familiar from the nouveau roman and postmodern
fiction. In later novels Fuentes has dealt the question of Mexican
identity and its relationship to other cultures.
The Death of Artemio Cruz is told in the first, second, and
third person. Artemio Cruz is a poor peon and supporter of revolutionary
ideals. He gains wealth and becomes a corrupt, ruthlessness business
magnate, a symbol of international capitalist greed. As he lies on his
deathbed, Fuentes follows his fragmented thoughts and images wavering
between past and present. The haunting novella Aura (1962) is
told in the second person narrative. Thus the reader and the fictional
protagonist are united in a story which deterministically leads to
change of identities. A young historian, Felipe Motero, starts to
complete the memoirs of General Llorente in a strange, old house. He
fells in love with the beautiful young Aura. She is the niece of his
employer, Señora Consuelo, the widow of the general. Eventually Felipe
finds his reincarnated identity and Consuelo tells him that Aura is the
projection of her younger self. Fuentes started to write the novel in
Paris, which he has called a double city. In the story Fuentes recreated
a girl he had met as a child in Mexico and years later again in Paris:
"She was another, she had been another, not she who was going to be but
she who, always, was being."
Terra Nostra (1975) is Fuentes's major novel on Spanish and
Latin American history. It moves freely in time from ancient Rome to the
apocalyptic end of the 20th century. "Time is the subject matter of all
my fiction", Fuentes has once said. One of the main settings is the 16th
century Spain, where Philip II constructs the monastery-palace of El
Escorial. El gringo viejo (1985, The Old Gringo) was a triangle
drama of an American woman, Harriet Winslow, Tomás Arroyo, a general,
and the American journalist and writer
Ambrose Bierce, who
disappeaed during Pancho Villa's revolution in 1913. "She sees, over and
over, the specters of Tomás Arroyo and the moon-faced woman and the old
gringo cross her window. But they are not ghosts. They have simply
mobilized their old pasts, hoping that she would do the same and join
them." The book was filmed by Luis Puenzo in 1989, starring Jane Fonda
and Gregory Peck. In Instinto de Inez (2001) Gabriel
Atlan-Ferrara, a symphony conductor, realizes at the age of 93, that the
future means for him death but in the past are love and Inez, the
eternity. Like Artemio Cruz at the end of his life, Garbriel studies the
choices he has made in his life. At the center of the story is a mystic
crystal seal which unites space and time. Fuentes dedicated the book to
his son Carlos Fuentes Lemus, who died in 1999. |
|