|
Borges ve Sonsuzluk
“Evreni edebiyatta
özetleyen yazar “ olarak anılan Borges “Alef” öykü kitabındaki mistik,
allegorik ögeleri bilim
kurgu ile ustaca harmanlamış. Kitaptaki öyküler yüzeysel olarak
okunduğunda müthiş akıcı ve okuru merakta bırakan bir kurgu içinde
soluksuz izleniyor. Ancak derinlemesine irdelendiğinda felsefik içeriğini
kavramak bir hayli emek gerektiriyor.
Borges, büyülü paralar,
gelecek ve geçmişin iç içe geçtiği çarklar, düşlerden varedilen katiller,
yüzyıllardır yaşayan “ölümsüzler” lerden sözeder. Alef ise evrendeki
bütün noktaları içeren bir tek noktadır. Bir tek nokta evrendeki
bütün noktaları nasıl içerebilir? Bu konuya açıklık getirebilmek
için Borges’in Zahir adlı hikayesinden yola çıkabiliriz
Üç monoteist dinden
ikisi, yahudilik ve hiristiyanlık tanrı “hakkında” dır. Oysa
Müslümanlığın kitabı Kuran Allah’ın kitabıdır. "Zahir" Allahın 99 adından
biridir. Görünen, belli olan, var olandır. Çünkü Allah her yerde
vardır. "Batin" ise örtülü olan, gizlenmiş olan anlamındadır. Zahir ve
batın bir paranın iki yüzü gibidir. Apaçık olan ve gizlenmiş olan.
Kuran hem zahir
açısından incelenebilir hem de batın. Ancak batıni incelemenin bu yönde
eğitilmiş kişilerce yapılması gerektiği söylenir. Çünkü kavranması çok
güç olan Allah’ın bilgisizler tarafından incelenmesi onlara yıkım
getirecektir. Bu nedenle konunun ancak aydınlanmış, eğitimli kişiler
tarafından ele alınması zorunlu olacaktır.
Bu bakış açısına
Sufiler (sufi = saf, arı) karşı çıkmış batının herkese açık olduğunu ve
dileyen herkesçe görülebileceğini söylemişler.
Zahir adlı öyküsünde
Borges bir para gördüğünü ve bu paranın aklını başından aldığını söyler.
Zahir adlı bu paraya bakınca hummaya tutulmuş gibi olur. Bu para,
dünyadaki gelmiş geçmiş bütün paraları içermektedir. (s 94-95)
“Bu para soyuttur. Bu
para gelecek zamanları da içinde barındırır. Banliyoda bir gece, ya da
Brahms’ın bestelediği bir müzik, haritalar, satranç ya da kahve olabilir.
Değişkendir. Önceden kestirelemeyecek zamandır. Zamanın
bitimsizliğidir. İnsanın özgür iradesinin simgesidir...”
düşünceleri aklına
dolar. Olanları kavrayamayan Borges daha önce bu aydınlanmayı yaşayan
arkadaşı Julie gibi delireceğini düşünür. Allah’ın en karmaşık niteliğini
görmüştür:
“paranın önce ön yüzünü
sonra da arka yüzünü gözümün önüne getirebildiğim zamanlar olmuştu (zahir
ve batın) şimdi her iki yüzünü de görebiliyordum. " (Tam aydınlanma)
diye öyküsünü bitirir.
Borges için Tanrı bir
küre, merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerdedir. Geçmiş ve gelecek
bitimsizse “ne zaman?” kavramı oluşamaz. Her yaratık sonsuza eşit
uzaklıktaysa “nerede ?” kavramı oluşamaz. Bu mantık düzenini sürdürürsek
hiç bir kimse hiç bir zaman hiç bir yerde değildir.
Alef bütün noktaları
içeren tek bir nokta. Sonsuz ve bitimsiz. Herşeyi kapsayan. Borges
kendini öncesiz ve sonrasız bir nehirde akıp giden bir noktaya benzetiyor.
Alef’te Borges evrenin
tüm noktalarını aynı anda birden görüyor.
“Son olarak iki gözlem
daha eklemek istiyorum; birincisi Alef’in özü ikincisi adı üzerine.
Bilindiği gibi Alef İbrani alfabesinin ilk harfidir... Kabala’da bu harf
katışıksız hem de sonsuz olan tanrının, En Soph’un başını tarif
etmek için kullanılır. Alef’in hem göğü hem yeri gösteren bir insan
biçiminde olduğu da söylenir, bu insan aşağıdaki dünyanın yukarıdakinin
aynası olduğunu ifade edermiş...”
“Kahire’de Amr camiinin
orta avlusunu çevreleyen sütunların birinde tüm alemin olgusunun yattığını
bilirler... sütunun yüzeyine kulaklarını dayayanlar kısa bir süre sonra
yoğun bir gürültü duyduklarını söylerler; cami yedinci yüzyıldan kalmadır
sütunlar da islam öncesi tapınaklardan gelmiştir.” (bütün zamanın
dinleri)
“Şu Alef taşın
yüreğinde mi. O bodrumda her şeyi gördüğümde Alef’i mi gördüm ve şimdi
unuttum mu? Zihinlerimiz elek gibi; unutkanlık içeri sızıyor; ben de
aradan geçen yıpratıcı yılların etkisiyle Beatriz’in belleğimdeki yüzünü
çarpıtıyorum ve yitiriyorum.”
1945 yılında yazılan
Alef ayrıca bir telekominikasyon kehaneti olarak yorumlanabilir. İnternet
teknolojisi yer, mekan olgusunu ortadan kaldırmaktadır. Bilgisayarının
başına oturan herkes (bir nokta) dünyadaki bütün noktaları içermektedir.
(İnternet) Bilginin yanıbaşınızdaki odadan mı yoksa kıtalar ötesinden mi
geldiği hiç önem taşımamaktadır.
Bilgi bir “tık”
ötemizdedir.
Alef’te Danieri çağdaş
insanı şöyle över.
“çağdaş insanı şöyle
görüyorum: en gizli, en kutsal hücresine, sözgelimi şatosuna bile kapanmış
olsa gene de donanmıştır; telefonlarla, telgraflarla, gramafonlarla,
radyolarla, sinema perdeleriyle, göstericilerle, sözcüklerle, tarifelerle,
el kitaplarıyla, bültenlerle ...”
Danieri böylesine
donanmış bir insan için sahici bir yolculuğun artık gereksiz olacağını
belirtir.
“Yirminci yüzyılımız
Muhammet’le dağın öyküsünü tersine çevirmiştir. Bugün artık dağ çağdaş
Muhammet’e geliyor” der
1982 yılında henüz
kişisel bilgisayarlar yeni yeni evlerde yerlerini almaya başladığında
Borges dünyanın henüz “Aleflenmediğini” söyler. Yani insanlar henüz
bulundukları noktadan henüz evrenin bütün noktalarına ulaşmış değillerdir.
O günlere oranla, bugün Alef dünyasına çok daha yakınız.
Eren Arcan
24 Eylül 2003
|
 |
Nevcihan Oktar |
BORGES ve MATRİX
Borges “Alef’te” evreni
edebiyatla özetlerken metafizik, allegorik, mistik, fantastik, felsefik
ögeleri bilim kurgu ile harmanlamış , Matrix ise nihilizm, Budizm;
Marksizim, feminizm, postmodernizm ve felsefe ile iç içe geçmiş.”Alef’i”
okurken Borges’in "Tanrı bir küre, merkezi her yerde, çevresi hiçbir
yerdedeki söylemi ile Matrix ”her yerdedir” söylemi sanki bire bir
örtüşüyor.
Borges “Tanrının
Elyazısında” şöyle diyor,”Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe
uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmalladır, o da bir başkasıyla ve bu
böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye
dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten
uyanamadan öleceksin. Bu bana Matrix’i çağrıstırdı.. Eren’in
dediği gibi Borges çağının 50 yıl ilerisini gören bir yazar.
Matrix “Hayatımız bir düş mü?” sorusunu sorarken sanki Borges ‘i
okuyordum.
Matrix bir zihin
hapishanesinden söz eder. Borges ise “bir şifre çözücü ya da bir öc-alan,
tanrının bir rahibi olmaktan öte bir tutukluyum ben Düşlerin
labirentinden, sılaya dönercesine acımasız zındanıma döndüm” derken
Platon’un mağara benzetmesini çağrıştırıyor adeta. “mağaradaki mahkumlar,
boyunlarından, ellerinden ve ayaklarından zincirlenmişlerdir. Doğuştan
itibaren bu haldedirler ve başka hiçbir hayat mevhumları yoktur.
Gardiyanlar, bir gölge oyununda olduğu gibi, ateşin önünde hayvan
şekillerinin geçirirken, gölgeler önlerindeki duvara düşer. Mahkumlar
duvardaki- gerçek hayvanların değil, tahtadan oyma şekillere ait-
gölgeleri seyreder. Bu gölgeleri mümkün kılan ışık, en iyi ışık, yani
güneş ışığı değil, bir ateşin ışığıdır. Ne var ki mahkumlar tutsak
olduklarını bilmezler ve kendilerince tecrübe edilen dışında herhangi bir
gerçekliğin var olduğundan kuşkulanmazlar. Gelgelelim bir gün,
mahkumlardan biri serbest bırakılır, dış dünyaya çıkarılır ve orada, güneş
ışığında, şeyleri bilfiil oldukları gibi görür. Bencil bir şekilde dış
dünyada kalmaktansa, esaret içinde yaşadıklarını anlatmak için geri döner,
arkadaşları onun delirdiğine inanarak, alayla karşılık verir.” Borges
mahpusluk farklıydı çünkü bitimsizdi öyleyse bu hayat bir düştü
yalnızca” diye ifade ederken sanki Matrix'i bir daha okuyormuşum
gibi hissettim.
Matrix dünyası bir korku dünyasıdır. Temel korku ölümdür. Borges ise ölüm
için şunları diyor. “Ölümsüzlük anlamsızdır; insan dışında yaratıklar
ölümsüzdürler, çünkü ölümden habersizdirler; tanrısal, korkunç, anlaşılmaz
olansa, kendi ölümsüzlüğünü bilmektir.”
Matrix’te aynanın bir
çok yerde kullanıldığını görüyoruz Ayna- yansıtma gözlükler, mavi hapın
çıktığı kutu, kaşık ile verilmiş. Borges ise şöyle diyor “ Bitmez tükenmez
sayıda gözün bir aynaya bakar gibi ben de kendilerine baktıklarının
gördüm, yeryüzündeki bütün aynaları gördüm ve hiçbiri beni
yansıtmıyordu.”İki ayna arasında duran bir küre gördüm, aynalar küreyi
sonsuz sayıda çoğaltıyorlardı. ”Burada da tasavvufu anmamak mümkün
değil, dünya tanrının bir yansıması, her varlıkta tanrıyı bulmak gibi..
“Düşlerin bir kum taneciği öldüremez beni, ne düşler vardır
düşler içre.”söylemi “Bir ben var benden içeru” söylemi ile bire bir
örtüşüyor.
Alef _ İbran i
alfabesinin ilk harfi , Noe (one) sözcüğünün değişik yazılışı, bu kadar
benzerlik Beni şaşkına çevirdi.
Derdin sendendir bilmezsin,
Çaren de sendedir görmezsin,
Evrende bir noktayım sanırsın,
Tüm alemler kainat
sen de özetlenmiştir de,
Görmezsin.
Hz. Ali
Oysa Alef ‘te BORGES hepsini görmüştür. Durağanlık evrenin
yaratılışına ters düşmektedir. İnsan bu hareketliliğin içinde kendisini
rahat bırakırsa (ki bu ancak evrenin temel yapısına uyum sağlayacak
çalışmalarla veya tamamen doğal olan yapımıza dönerek olabilir) yani
evrenin bir parçası olma özelliğinin, tam olarak bilincine varırsa ve bunu
kabullenirse, o zaman o parça olmanın işlevini tam olarak yerine
getirebilir. Yani kişi tam olarak, salt kendi olabiliyorsa, kendini tam
olarak ortaya koyabiliyorsa, o zaman evrene dahil olabilir.
Ancak o zaman tam olarak kendine ve dahil olduğu bütünlüğe yarar
sağlayabilir. Ayn Rand’ın Roark’ı bu konuda önemli bir örnektir ve bu
karakter gibi kendisini ortaya koymuş yüzlerce örnek vardır. Onun için biz
zaman zaman bir yazar veya bir sanatçının etkisinde kalmaktan fazla
gocunmamalıyız. O yazar veya gerçek sanatçının kendisini ortaya koyduğu
anlardır bizi etkileyen.
Her kişinin yeteneği farklı olduğu için onun bilgilenmesi görüş ve
algılaması da farklıdır. Biz bu etkilenme ve ilgi (sevgi) ile onun gelmiş
olduğu noktaları algılayarak o kişinin yarattıklarından yararlanırız. Bu
durum o noktaya takılıp kalmamızı gerektirmez . Yalnızca hepimiz bir
bütünün parçalarıysak eğer, o parçayı tam olarak algılamamıza sebep olur.
Bu da bütünleşmemizi evrenselleşmemizi sağlayan önemli bir faktördür. Her
şey gibi biz de durağan değil de akıp gitmekte isek zaten algıladığımızı
da içimize alıp sürecimize devam ederiz.
Etkilenmek; “o olmak” değil, onu da içine alıp bakış açımızı
zenginleştirerek, hoşgörümüzü geliştirerek, kabullenerek olağan sürecimize
devam edebilmektir. Bu da güzeldir, sevgidir. Sevgi hazmederek içine
almak, dahil ederek akmaya devam etmektir. Eğer bir yerde takılırsa sevgi
olmaktan çıkıp tutku olmakta, tutulduğu dala ve kendisine zarar
vermektedir. Çünkü sevgi özgürlüğü kısıtlayıcı olunca yani tutuklayıcı
tutsak edici olunca sevgi kavramının zıt tını oluşturmaya başla ki bu
tutsaklıktır, durağanlıktır. Tutsaklıklarsa yaratılışa aykırıdır,
sıkıntılar, buhranlar bundan doğar. Sevginin özünde öz kavramlardan oluşan
özgürlük ve akıcılık vardır.
ÖZGÜRLÜK = Özümüzün Gürlemesi , değil midir....Ne güzel bir kelime
türetimi ......Özü, gür olarak bırakabilmek... Burada başıbozuk bir
özgürlüktensöz edilmiyor. İçimizdeki özü ortaya koymak, yani özü tam
olarak yaşayabilmek , görünebilir hale getirebilmektir. Zor
ama çok güzel olandır. Özgürlük kavramına tam olarak varmak
SEVGİNİN ta kendisidir.
Deniz Şarman, 17.Ekim. 2003. İzmir
Başa Dön
|
|
|