Alef
Jorge Luis Borges


Anasayfaya
Eleştirileri sayfasına

Nevcihan Oktar    Eren Arcan   Deniz Şarman


TOPLANTI TARİHİ
 :  24 Eylül 2003 Çarşamba..
İRDELENEN KİTAP:
  Alef - Yazar Jorge Luis Borges
KATILANLAR           :
  Aliye Moral, Bahar Vardarlı, Eren Arcan, Keriman Alp, Efser Kayral,  Deniz Şarman, Ayşen Eriz, Arzu Yıldırım.  

KİTAP ÜZERİNE  NOTLAR :
BORGES VE SONSUZLUK - EREN ARCAN
ALEF - BORGES - DENİZ ŞARMAN
BORGES VE MATRIX - NEVCİHAN OKTAR


   Eren Arcan


Borges ve Sonsuzluk
 

“Evreni edebiyatta özetleyen yazar “ olarak anılan Borges “Alef” öykü kitabındaki  mistik, allegorik ögeleri bilim kurgu ile ustaca harmanlamış.  Kitaptaki öyküler yüzeysel olarak okunduğunda  müthiş akıcı ve okuru merakta bırakan bir kurgu içinde soluksuz izleniyor.  Ancak derinlemesine irdelendiğinda felsefik içeriğini kavramak  bir hayli emek gerektiriyor.

 

Borges, büyülü paralar, gelecek ve geçmişin iç içe geçtiği çarklar, düşlerden varedilen katiller, yüzyıllardır yaşayan “ölümsüzler” lerden sözeder.  Alef ise evrendeki bütün noktaları içeren  bir tek noktadır.  Bir tek nokta evrendeki bütün noktaları nasıl içerebilir?  Bu konuya açıklık getirebilmek için Borges’in Zahir adlı hikayesinden yola çıkabiliriz

 

Üç monoteist dinden ikisi, yahudilik ve hiristiyanlık tanrı “hakkında” dır.  Oysa Müslümanlığın kitabı Kuran  Allah’ın kitabıdır.  "Zahir" Allahın 99 adından biridir.  Görünen, belli olan, var olandır.  Çünkü Allah her yerde vardır.  "Batin" ise örtülü olan, gizlenmiş olan anlamındadır.  Zahir ve batın bir paranın iki yüzü gibidir.  Apaçık olan ve gizlenmiş olan.

 

Kuran hem zahir açısından incelenebilir hem de batın.  Ancak batıni incelemenin bu yönde eğitilmiş kişilerce yapılması gerektiği söylenir.  Çünkü kavranması çok güç olan Allah’ın bilgisizler tarafından incelenmesi onlara yıkım getirecektir.  Bu nedenle konunun  ancak aydınlanmış, eğitimli kişiler tarafından ele alınması zorunlu olacaktır.

 

Bu bakış açısına Sufiler (sufi = saf, arı) karşı çıkmış batının herkese açık olduğunu ve dileyen herkesçe  görülebileceğini söylemişler.   

 

Zahir adlı öyküsünde Borges bir para gördüğünü ve bu paranın aklını başından aldığını söyler.  Zahir adlı bu paraya bakınca hummaya tutulmuş gibi olur.  Bu para, dünyadaki gelmiş geçmiş bütün paraları içermektedir.  (s 94-95)

 

“Bu para soyuttur. Bu para gelecek zamanları da içinde barındırır.  Banliyoda bir gece, ya da Brahms’ın bestelediği bir müzik, haritalar, satranç ya da kahve olabilir.  Değişkendir.  Önceden kestirelemeyecek zamandır.  Zamanın bitimsizliğidir.  İnsanın özgür iradesinin simgesidir...”

 

düşünceleri aklına dolar.   Olanları kavrayamayan Borges daha önce bu aydınlanmayı yaşayan arkadaşı Julie gibi delireceğini düşünür.  Allah’ın en karmaşık niteliğini görmüştür:

 

“paranın önce ön yüzünü sonra da arka yüzünü gözümün önüne getirebildiğim zamanlar olmuştu (zahir ve batın) şimdi her iki yüzünü de görebiliyordum. " (Tam aydınlanma)  

 

diye öyküsünü bitirir.   

 

Borges için  Tanrı bir küre, merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerdedir.  Geçmiş ve gelecek bitimsizse “ne zaman?” kavramı oluşamaz.  Her yaratık sonsuza eşit uzaklıktaysa “nerede ?” kavramı oluşamaz.  Bu mantık düzenini sürdürürsek hiç bir kimse hiç bir zaman hiç bir yerde değildir. 

 

Alef bütün noktaları içeren tek bir nokta.  Sonsuz ve bitimsiz.  Herşeyi kapsayan.   Borges kendini öncesiz ve sonrasız bir nehirde akıp giden bir noktaya benzetiyor. 

 

Alef’te Borges evrenin tüm noktalarını aynı anda birden görüyor. 

 

“Son olarak iki gözlem daha eklemek istiyorum; birincisi Alef’in özü ikincisi adı üzerine.  Bilindiği gibi Alef İbrani alfabesinin ilk harfidir... Kabala’da bu harf katışıksız hem de sonsuz olan tanrının, En Soph’un başını tarif etmek için kullanılır.  Alef’in hem göğü hem yeri gösteren bir insan biçiminde olduğu da söylenir, bu insan aşağıdaki dünyanın yukarıdakinin aynası olduğunu ifade edermiş...”

 

“Kahire’de Amr camiinin orta avlusunu çevreleyen sütunların birinde tüm alemin olgusunun yattığını bilirler... sütunun yüzeyine kulaklarını dayayanlar kısa bir süre sonra yoğun bir gürültü duyduklarını söylerler; cami yedinci yüzyıldan kalmadır sütunlar da islam öncesi tapınaklardan gelmiştir.”  (bütün zamanın dinleri)

 

“Şu Alef taşın yüreğinde mi.  O bodrumda her şeyi gördüğümde Alef’i mi gördüm ve şimdi unuttum mu?  Zihinlerimiz elek gibi; unutkanlık içeri sızıyor; ben de aradan geçen yıpratıcı yılların etkisiyle Beatriz’in belleğimdeki yüzünü çarpıtıyorum ve yitiriyorum.”

 

1945 yılında yazılan Alef ayrıca bir telekominikasyon kehaneti olarak yorumlanabilir.  İnternet teknolojisi  yer, mekan olgusunu ortadan kaldırmaktadır.  Bilgisayarının başına oturan herkes (bir nokta) dünyadaki bütün noktaları içermektedir. (İnternet)  Bilginin yanıbaşınızdaki odadan mı yoksa kıtalar ötesinden mi geldiği hiç önem taşımamaktadır. 

 

Bilgi bir “tık”  ötemizdedir.

 

Alef’te Danieri çağdaş insanı şöyle över. 

 

“çağdaş insanı şöyle görüyorum: en gizli, en kutsal hücresine, sözgelimi şatosuna bile kapanmış olsa gene de donanmıştır; telefonlarla, telgraflarla, gramafonlarla, radyolarla, sinema perdeleriyle, göstericilerle, sözcüklerle, tarifelerle, el kitaplarıyla, bültenlerle ...” 

 

Danieri böylesine donanmış bir insan için sahici bir yolculuğun artık gereksiz olacağını belirtir. 

 

“Yirminci yüzyılımız Muhammet’le dağın öyküsünü tersine çevirmiştir.  Bugün artık dağ çağdaş Muhammet’e geliyor” der

 

1982 yılında henüz kişisel bilgisayarlar yeni yeni evlerde yerlerini almaya başladığında Borges dünyanın henüz “Aleflenmediğini” söyler.  Yani insanlar henüz bulundukları noktadan henüz evrenin bütün noktalarına ulaşmış değillerdir.  O günlere oranla, bugün  Alef dünyasına  çok daha yakınız.

 

 

Eren Arcan

24 Eylül 2003

 

 

 

   Nevcihan Oktar

BORGES ve MATRİX

Borges “Alef’te” evreni edebiyatla özetlerken metafizik, allegorik, mistik, fantastik, felsefik ögeleri bilim kurgu ile harmanlamış , Matrix ise nihilizm, Budizm; Marksizim, feminizm, postmodernizm ve felsefe ile iç içe geçmiş.”Alef’i” okurken Borges’in "Tanrı bir küre, merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerdedeki söylemi ile Matrix ”her yerdedir”  söylemi sanki bire bir örtüşüyor.                                

Borges “Tanrının Elyazısında” şöyle diyor,”Sen uyanıklığa değil, önceki bir düşe uyanmışsın. O düş, bir başka düşle sarmalladır, o da bir başkasıyla ve bu böyle sonsuza kadar gider, sonsuz da kum tanelerinin sayısıdır. Geriye dönerken izlemen gereken yolun sonu yoktur ve sen bir daha gerçekten uyanamadan öleceksin.  Bu bana Matrix’i çağrıstırdı..  Eren’in dediği gibi Borges çağının  50 yıl ilerisini gören  bir yazar. Matrix  “Hayatımız bir düş mü?” sorusunu sorarken sanki Borges ‘i okuyordum.

Matrix bir zihin hapishanesinden söz eder. Borges ise “bir şifre çözücü ya da bir öc-alan, tanrının bir rahibi olmaktan öte bir tutukluyum ben Düşlerin labirentinden, sılaya dönercesine acımasız zındanıma döndüm” derken Platon’un mağara benzetmesini çağrıştırıyor adeta. “mağaradaki mahkumlar, boyunlarından, ellerinden ve ayaklarından zincirlenmişlerdir. Doğuştan itibaren bu haldedirler ve başka hiçbir hayat mevhumları yoktur. Gardiyanlar, bir gölge oyununda olduğu gibi, ateşin önünde hayvan şekillerinin geçirirken, gölgeler önlerindeki duvara düşer. Mahkumlar duvardaki- gerçek hayvanların değil, tahtadan oyma şekillere ait- gölgeleri seyreder. Bu gölgeleri mümkün kılan ışık, en iyi ışık, yani güneş ışığı değil, bir ateşin ışığıdır. Ne var ki mahkumlar tutsak olduklarını bilmezler ve kendilerince tecrübe edilen dışında herhangi bir gerçekliğin var olduğundan kuşkulanmazlar. Gelgelelim bir gün, mahkumlardan biri serbest bırakılır, dış dünyaya çıkarılır ve orada, güneş ışığında, şeyleri bilfiil oldukları gibi görür. Bencil bir şekilde dış dünyada kalmaktansa, esaret içinde yaşadıklarını anlatmak için geri döner, arkadaşları onun delirdiğine inanarak, alayla karşılık verir.” Borges mahpusluk farklıydı  çünkü bitimsizdi öyleyse bu hayat bir düştü yalnızca” diye ifade ederken sanki  Matrix'i bir daha okuyormuşum gibi hissettim.

Matrix dünyası bir korku dünyasıdır. Temel korku ölümdür. Borges ise ölüm için şunları diyor. “Ölümsüzlük anlamsızdır; insan dışında yaratıklar ölümsüzdürler, çünkü ölümden habersizdirler; tanrısal, korkunç, anlaşılmaz olansa, kendi ölümsüzlüğünü bilmektir.”

Matrix’te aynanın bir çok yerde kullanıldığını görüyoruz Ayna- yansıtma gözlükler, mavi hapın çıktığı kutu, kaşık ile verilmiş. Borges ise şöyle diyor “ Bitmez tükenmez sayıda gözün bir aynaya bakar gibi ben de kendilerine baktıklarının gördüm, yeryüzündeki bütün aynaları gördüm ve hiçbiri beni yansıtmıyordu.”İki ayna arasında duran bir küre gördüm, aynalar küreyi sonsuz sayıda çoğaltıyorlardı.  ”Burada da tasavvufu anmamak mümkün değil, dünya tanrının bir yansıması, her varlıkta tanrıyı bulmak gibi.. “Düşlerin bir kum taneciği öldüremez beni, ne düşler vardır düşler içre.”söylemi “Bir ben var benden içeru” söylemi ile bire bir örtüşüyor.

Alef _ İbran i alfabesinin ilk harfi , Noe (one) sözcüğünün değişik yazılışı, bu kadar benzerlik Beni şaşkına çevirdi.

ALEF- BORGES - Deniz Şarman

Derdin sendendir bilmezsin,
Çaren de sendedir görmezsin,
Evrende bir noktayım sanırsın,
Tüm alemler kainat
sen de özetlenmiştir de,
Görmezsin.

Hz. Ali

Oysa Alef ‘te BORGES hepsini görmüştür. Durağanlık evrenin yaratılışına ters düşmektedir. İnsan bu hareketliliğin içinde kendisini rahat bırakırsa (ki bu ancak evrenin temel yapısına uyum sağlayacak çalışmalarla veya tamamen doğal olan yapımıza dönerek olabilir) yani evrenin bir parçası olma özelliğinin, tam olarak bilincine varırsa ve bunu kabullenirse, o zaman o parça olmanın işlevini tam olarak yerine getirebilir. Yani kişi tam olarak, salt kendi olabiliyorsa, kendini tam olarak ortaya koyabiliyorsa, o zaman evrene dahil olabilir.

Ancak o zaman tam olarak kendine ve dahil olduğu bütünlüğe yarar sağlayabilir. Ayn Rand’ın Roark’ı bu konuda önemli bir örnektir ve bu karakter gibi kendisini ortaya koymuş yüzlerce örnek vardır. Onun için biz zaman zaman bir yazar veya bir sanatçının etkisinde kalmaktan fazla gocunmamalıyız. O yazar veya gerçek sanatçının kendisini ortaya koyduğu anlardır bizi etkileyen.

Her kişinin yeteneği farklı olduğu için onun bilgilenmesi görüş ve algılaması da farklıdır. Biz bu etkilenme ve ilgi (sevgi) ile onun gelmiş olduğu noktaları algılayarak o kişinin yarattıklarından yararlanırız. Bu durum o noktaya takılıp kalmamızı gerektirmez . Yalnızca hepimiz bir bütünün parçalarıysak eğer, o parçayı tam olarak algılamamıza sebep olur. Bu da bütünleşmemizi evrenselleşmemizi sağlayan önemli bir faktördür. Her şey gibi biz de durağan değil de akıp gitmekte isek zaten algıladığımızı da içimize alıp sürecimize devam ederiz.

Etkilenmek; “o olmak” değil, onu da içine alıp bakış açımızı zenginleştirerek, hoşgörümüzü geliştirerek, kabullenerek olağan sürecimize devam edebilmektir. Bu da güzeldir, sevgidir.  Sevgi hazmederek içine almak, dahil ederek akmaya devam etmektir. Eğer bir yerde takılırsa sevgi olmaktan çıkıp tutku olmakta, tutulduğu dala ve kendisine zarar vermektedir. Çünkü sevgi özgürlüğü kısıtlayıcı olunca yani tutuklayıcı tutsak edici olunca sevgi kavramının zıt tını oluşturmaya başla ki bu tutsaklıktır, durağanlıktır. Tutsaklıklarsa yaratılışa aykırıdır, sıkıntılar, buhranlar bundan doğar. Sevginin özünde öz kavramlardan oluşan özgürlük ve akıcılık vardır.

ÖZGÜRLÜK = Özümüzün Gürlemesi , değil midir....Ne güzel bir kelime türetimi ......Özü, gür olarak bırakabilmek... Burada başıbozuk bir özgürlüktensöz edilmiyor. İçimizdeki özü ortaya koymak, yani özü tam olarak yaşayabilmek , görünebilir hale getirebilmektir.   Zor ama çok güzel olandır. Özgürlük kavramına tam olarak varmak

SEVGİNİN ta kendisidir.

Deniz Şarman, 17.Ekim. 2003. İzmir

Başa Dön

 

 

 

 

 



Başa Dön