Jacques Derrida


Jacques Derrida ve
Yapısökümcülük
Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

27.04.2011

 


 Jaques Derrida - The Last Interview http://www.scribd.com
 
 

Metnin Dışında bir şey Yoktur

http://www.radikal.com.tr/

UTKU ÖZMAKAS

Geride bıraktığımız yüzyılın şüphesiz ki en büyük beyinlerinden birisi Jacques Derrida’ydı. Yahudi üst-orta sınıf Cezayirli bir aileden gelen, futbolcu olmak isterken filozof olan Derrida, dünyanın en çok düşünür yetiştirmiş okullarından biri olan École Normale Supérieure’da okumuş, Çekoslovakya’daki entelektüellere destek vermek için bu ülkeye gittiğinde tutuklanmış ve dönemin Fransa başbakanı Mitterand’nın araya girmesiyle serbest bırakılmıştı. Felsefe sahnesindeki pek çok isimle çeşitli başlıklar altında tartışmış, yazılarında diyaloga girmişti. Şüpheye yer bırakmayan bir başka şeyse Martin Heidegger’in ‘abbau’ kavramını çevirmeye çalışırken bulduğu ‘yapısöküm’ kavramının felsefe literatüründe yeni bir kanal açılmasına neden olduğudur. Bu büyük düşünürün temel yapıtı olan ‘Gramatoloji’ sonunda Türkçede. Derrida’nın bağlamı tam da anlaşılmadan, belki de en çok eleştiriye maruz kalan o meşhur tümcesiyle birlikte: “Metnin dışında bir şey yoktur.” Bu tümceye gelmeden önce ‘Gramatoloji’nin hattını izlememiz daha yararlı olacaktır. Derrida, soruşturmasına dilin en önemli kavramlarından biri olan göstergeyle başlar.

Dili yeniden düşünmek

1967’de Fransızca basımıyla bir anda tartışmaların odağına oturan, daha sonra da 1976’da Spivak’ın (dünyanın en çok atıf yapılan çevirmen önsözlerinden birini de barındıran) çevirisiyle İngilizceye (ve ardından pek çok dünya diline) kazandırılan ‘Gramatoloji’ dile ilişkin bildiklerimizi köklerinden sorgulayan ve geleneksel temelleri sarsan bir yapıt. Derrida, kitabın birinci bölümünde ‘Kitabın Sonu ve Yazının Başlangıcı’ndan söz ederek “dil sorunun öteki sorunlar arasına hiç de basit bir yere sahip olmadığı”nı dile getirir ve Ferdinand de Saussure’ün bugün klasikleşmiş gösteren/gösterilen ikiliğini ele alarak işe başlar. Derrida’ya göre söz konusu ikilik sağlam temelleri olmayan bir ayrımdır. Gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı değildir. Biz bir gösterenden gösterilene gitmek isterken aslında başka bir gösterenler yığınına ulaşırız. Böylelikle karşımıza çıkan, anlamın tek bir göstergeye dayanamayacağı, anlamın sonsuz bir zincir üzerinde sabitlenemeyeceğidir. Dil, bu düşünceye göre, postyapısalcı başka düşünürlerde de görülebileceği üzere, sabit bir yapıya sahip değildir. Derrida’ya göre “Gösterilen ile gösteren arasında bir ayrım yoktur.” Bu durum dilin yapısını yeniden düşünmemiz gerektiğini gösterir; çünkü “Batı metafiziği dilbilimsel bir biçimin tahakkümü olarak üretilir.” Öyleyse bu tahakkümü aşmak demek belirli bir düşünme biçimini de aşmak anlamına gelecektir. Bu nedenle gösteren/gösterilen ayrımının varolmadığını ileri süren Derrida ‘iz’ kavramını devreye sokacaktır.

Sözmerkezcilik ve İkili karşıtlıklar ‘Gramatoloji’nin ilk kısmında J. J. Rousseau’nun “yazı, konuşmanın temsilinden başka bir şey değildir” varsayımından yola çıkan Derrida, Batı metafizik tarihi boyunca yazının sözün bir eki olduğu, sözün yazıdan önce geldiği varsayımını ele alarak bu öncelik-sonralık anlayışının ‘sözmerkezcilik’ten kaynaklandığını dile getirir. Sözmerkeciliğe karşı kuramsal bir savaş açan Derrida, yeniden Saussure’ün düşüncesine döner ve sesin yazıya göre bulunuşa yakın olmasından yola çıkarak sözmerkezciliğin sesmerkezcilikle yanyana yürüdüğünü tespit eder. “Dilbilim ile grafik işaretler arasındaki ilişkinin doğal bir düzeni” olduğunu varsayımının temellerini sarsarak yazıyla kötülük arasında Platon’dan itibaren kurulan ilişkinin altının boş olduğunu sergilemeye çalışır. ‘Gramatoloji’nin ikinci bölümü olan ‘Doğa/Kültür/Yazı’da “şüphesiz ki metafizikte olduğu gibi dilbilimde de sesçilik, yazının aşağılanması ve dışarıda bırakmasıdır” diyerek Rousseau ve Lévi-Strauss gibi düşünürlerde de sesmerkezci bir kavrayış olduğunu göstermeye çalışır. İkinci bölüm, bu anlamda ilk bölümün felsefe tarihi içerisinde örneklerle doğrulanma çabasıdır. Gösteren/gösterilen ikili karşıtlığı söz konusu tahakkümün yalnızca bir biçimidir. Dahası, düşünürün ‘Platon’un Ezcanesi’ metninde dile getirdiği üzere Batı metafizik tarihini sırtlamış olan tüm ikili karşıtlıklar (gösteren/gösterilen, konuşma/yazı, söz/dil, kültür/doğa, erkek/kadın, iyi/kötü vb.) aslında birbirini şiddet yoluyla dışlayan bir ötekilik mantığı içerisinde kurulmuştur. Düşünce dünyamızı ele geçiren bu ikili karşıtlıkların yapısöküme uğratılması şarttır. Peki o halde

Büyük bir düşünür susunca… Yapıt sayısı bakımından verimli bir düşünür olan Derrida, ortaya koyduğu oldukça geniş kavramlar ağıyla neredeyse el atmadık konu bırakmamış, tilmizlerinin üzerinde düşünmesi için pek çok soruyu açıkta bırakmıştı. ‘Gramatoloji’nin entelektüel bir gövde gösterisi olarak taşıdığı muazzam biçem bu soruların yanında ancak önemsiz bir detay oluyor. Yazılarının muğlaklığı ve karmaşıklığından şikayet edenlerin bu derinliklere vakıf olamadığını söylemek sert bir yanıt olmasa gerek. Özellikle de ‘Kusura Bakmayın Ama Hiçbir Zaman Tam Olarak Öyle Söylemedim’ diyen bir düşünürden söz ediyorsak… ‘Yas çalışmaları’, ‘hayalet’ metaforu, ‘Dostluğun Politikası’nda dostluğa dair söyledikleri, ‘Sınırlı Mürekkep’te John Searle ile dil üzerine yaptığı önemli tartışma, mimariye olan etkisi ve geride bıraktığı pek çok kavram düşünüldüğünde Gramatoloji Derrida’nın yazı üzerine düşüncelerinin toplandığı bir yapıt olmakla kalmaz aynı zamanda diğer düşüncelerine de bir temel oluşturur. Costas Douzinas editörlüğünü üstlendiği ‘Adieu Derrida’ kitabına Derrida’nın (‘Adieu to Levinas’ta) Emmanuel Levinas için sorduğu soruyu yineleyerek başlıyordu: “Büyük bir düşünür sustuğunda ne olur?” Bu soruyu Derrida’nın mirasına sadık kalarak yazar sussa da yapıtın konuşmaya devam ettiğini söyleyerek yanıtlayabiliriz. ‘Gramatoloji’ o sesin esas kaynağıdır.

‘Bilmeyenler zahmet edip öğrensin’

Kitabı Türkçeye çeviren İsmet Birkan’la Derrida üzerine... Derrida dille oynamayı seven ve bunu da bir felsefe yapma yordamı olarak gören bir düşünür. Bu nedenle yapıtı Türkçeye çevirirken karşılaştığınız güçlüklerle başlayabilir miyiz? Bu metni çevirmeye çalışırken hayli oflayıp puflamış, ‘şundan bir kurtulsam’ hallerine düşmüş, ama bunun kaynağını incelememiştim. Şimdi bakıyorum da, iki yönlü veya ‘kanatlı’ bir etkinlik olan çevirinin her iki kanadında da elbette birtakım güçlüklerle karşılaşmış olmakla birlikte, sözünü ettiğim bezginlik halinin bu tür ‘teknik’ güçlüklerden çok, bu felsefeye yakınlık duymayışımdan ileri geldiği duygusuna kapılıyorum.

Derrida’nın bu kitabından, konu olarak ele aldığı Rousseau’nun eserinden yaptığı çok geniş alıntıları, Saussure ve Lévi-Strauss üzerinden yapısalcılıkla hesaplaşmasını ve bunlardan yaptığı alıntıları, pozitif bilim olarak gramatoloji bölümünü, Rousseau’nun eserinin yazılışı, tarihi, bölümlenmesi ve diğer eserleriyle karşılaştırılıp değerlendirilmesine ilişkin uzun pasajları bir yana bırakıyorum (Neden? çünkü buralarda çevirmeni zora koşacak önemli sorunlar gözükmüyor!). Bunları açıklayan, yorumlayan, birleştirip karşılaştıran, eleştirip çürüten ve bu süreç içinde yazarın kendi düşüncesini serimleyen, geri kalan kısımlar benim asıl uğraştığım pasajlar oldu, doğal olarak. Buralardaki dil kullanımını da doğrusu yadırgamadım. Eline kalem alan Fransız’ın ‘edebiyat’ yapmaması beni daha çok şaşırtırdı (Camus’yü, Sartre’ı düşünün). Kaldı ki Derrida alışık olduğumuz logos temelli ‘metafizik’ düşünceyi yıkmaya çalışıyor, yer yer onun dışında [olduğunu söylediği] bir mantık kullanıyor ki, dille az çok oynamadan, dilin ‘edebi’ işlevlerine de başvurmadan bunu başarmak belki daha zor olurdu.

Derrida, kavramlarının Türkçeleştirilmesinde çeşitlilik olan bir yazar. Örneğin, sadece –bugün az çok üzerinde uzlaşılmış olan– ‘yapısöküm’ için bile yedi farklı çeviri önerisi olduğunu tespit etmiştim. Bir çevirmen için böyle bir düşünürü/düşünceyi çevirmek bir avantaj mı yoksa dezavantaj mı? Bence bu çeşitlilik Derrida metinlerine özgü değil (örneğin esprit/geist için genelgeçer ‘öztürkçe’ karşılığımız var mı?), Türkçenin malzeme ve mekanizmalarını kuşaklar boyu yeterince işletmemiş olmamızın sonucu içinde bulunduğu “oturmamışlık” durumundan ileri geliyor. Sözcükler anlamlarını kullanım içinde, kullanılarak kazanırlar, encümen kararıyla değil. Bu durum devam edecektir, ta kendi dilimizde felsefe yapacak hale gelişimize kadar... Bu arada çevirmenler de yeni buluşlar yaparak dillerini zenginleştireceklerdir. Bu konularda katı olmanın kimseye, özellikle dile yarar getirmediği artık anlaşılmış olmalı. Böyle metinlerle uğraşmanın avantaj mı yoksa dezavantaj mı olup olmadığına gelince, çevirmeni dilin mekanizmalarını çalıştırmaya zorladığı ölçüde, dil için yararlı, gerekli, hatta vazgeçilmezdir; çevirmenin kendisi için de, rahatına düşkün biri değilse, aynı nedenle yararlı, dolayısıyla bir avantajdır. Ama çıkan metinde yadırganacak öğeler olabilirmiş, varsın olsun! Yazarın dediği gibi, bilmeyenler zahmet edip öğrensinler!

Yapısöküm nedir? Derrida deyince akla gelen ilk kavram olan ‘yapısöküm’ün popülerliğinden hiç de hoşlanmıyordu aslında düşünür. Derrida düşüncesiyle kişiliği arasında kolayca ilişki kurulabilecek bir düşünür. 2002 yılında Kirby Dick ve Amy Kofman’ın yönetmenliğiyle hakkında yapılan belgeselde kameraya karşı takındığı çekingen tavır oldukça dikkat çekicidir. Sahne ışıkları pek ona göre değildi. Kendisiyle ilgili kişisel soruların çoğunu reddedip bir film yıldızı olmadığını vurgulaması belki de düşüncesinin dilin dolambaçlarında bir yol gösterici değil de, tıpkı diğer insanlar gibi kayıp bir yolcu olduğunu ifade etmesinin bir başka yoluydu. Yapısöküm ise bu kayıp yolcunun pusulasıydı. Ne var ki dilin sabit olmayışı bu pusulayı kullananları felsefenin bildik mutlak doğrularından birine götürmüyordu. Bir metnin yapısöküme uğratılması ifadesi daha sonraları düşünürler tarafından bol keseden kullanılacak olsa da Derrida bu kavram hakkında neredeyse tek bir pozitif tümce kurmamıştır. Toshihiko İzutsu’ya yazdığı kamusal mektup, ‘Japon Bir Dosta Mektup’ta bu negatif epistemolojinin en açık ifadeleriyle karşı karşıya kalırız: “Yapısöküm ne değildir? Her şey!, Yapısöküm nedir? Hiçbir şey!” Yapısöküm sıklıkla –yanlış– anlaşıldığı üzere bir okuma ya da çözümleme yöntemi değildir. Bir metnin açmazlarından yola çıkarak varolanın otoritesinin altüst edilmesi, metnin yazıldığı yönün aksine doğru yeniden yazılmasıdır. Bu nedenle bir metne dışarıdan uygulanabilecek genel bir kuram da değildir. Niall Lucy’nin ‘Derrida Dictionary’de (bu metin de Sabri Gürses çevirisiyle kısa süre içerisinde dilimize kazandırılacak) söylediği gibi: Derrida’ya göre yapısöküm, “üzerine düşünmeyi, bilinçliliği ya da bir öznenin, hatta modernliğin örgütlenmesini beklemeyen bir olaydır. Kendi kendini yapısökümler. Yapısökümlenebilirdir.” Derrida’nın belki de en çok yanlış anlaşılan düşüncesiyse o ünlü mottosunda ifade ettikleriydi: “Metnin dışında bir şey yoktur.” Derrida, gerçeklik ile metin düzeyi arasında ayrım yapıp aslında bağlam dışında bir şey olmadığını ifade etmeye çalışmıştı. Daha önce andığımız üzere bir kavramı kullanarak gerçekliğe her gönderme yaptığımızda aslında metinsel olarak ifade edilebilen bir gerçekliğe, yani bir metne gönderme yapmış oluruz. Kısacası felsefe yaparken bir metnin, bağlamın içindeyizdir.

GRAMATOLOJİ Jacques Derrida
Çeviren: İsmet Birkan
BilgeSu Yayınları
2011
480 sayfa
35 TL.


Jacques Derrida

Yapısöküm veya Dekonstrüksiyon

http://tr.wikipedia.org

Yapısöküm veya Dekonstrüksiyon ilk kez post-yapısalcı düşünür Jacques Derrida tarafından burada belirtilen içerikte kullanılan bir terim. Post-modernizmin ve eleştirel kuramın bazı dallarına göre dekonstrüksiyon, bir metnin, bir veya daha fazla "ses" ile seslendirilmesi için, batılı kulağa göre,metnin göründüğü, sınırsız bir niteliktir. Dilin geleneksel Avrupa merkezli dünya görüşü tarafından yönlendirilen kesin hatları olmayan bir araç olduğu kabulüne dayanarak eski metinlerin yeni anlamlarını onları yeniden yapılandırarak inşa eden post-modern eleştirel yaklaşım. Tarihsel gelişimi

Yapısöküm terimi 1960'lı yıllarda Jacques Derrida'nın dönemin önemli düşünce hareketleri olan fenomenoloji, yapısal dilbilim ve yapısal antropoloji çalışmalarının teorik dokularının özenli bir değerlendirmesini sunmaya girişmesi sonucu ortaya çıkmış ve yaygınlaşmış bir terimdir. Metinlerle olan tekil ve içkin ilişkisini vurgulayarak Derrida bu terimin genelgeçer bir tanımını yapmaktan hep kaçınmış, özellikle geleneksel anlamda bir metodoloji ya da analiz olarak değerlendirilmesine karşı çıkmıştır. Yapısökümün tanımları daha çok negatif terimler ile yapılabilse de Derrida'nın düşüncesinin her zaman Nietzsche'ye referanslı bir olumlayıcı bir hamle olduğunu teslim etmek gerekir. Deconstruction terimi Türkçe'de farklı şekillerde karşılanabilir olmakla beraber, yapısökümcülük, hem yaygın olarak kullanılmakta hem de söz konusu içkin değerlendirmenin metnin teorik örgüsüne ilişkin bir uygulama olması itibariyle iyi bir karşılık sunmaktadır. Yapısöküm, felsefe, iletişim sosyolojisi, eleştirel düşünce, sosyoloji, mimarlık, estetik, edebiyat teorisi ve benzeri bütün alanlarda yaygınlaşmış ve genel bir etki kazanmıştır.


 

 

Jacques Derrida Kimdir?


Jacques Derrida, 15 Temmuz 1930 El-Biar'da, (Cezayir) doğdu; 8 Kasım 2004'te Paris'te öldü.

Fransız bir filozof, edebiyat eleştirmeni ve Yapısökümcülük olarak bilinen eleştirel düşünce yönteminin kurucusudur.

Yaşamı ve Felsefesinin Başlangıcı

Derrida'nın etkinliği yalnızca felsefeyle sınırlı olmamıştı. Özellikle 1960'lardan sonra yoğunlaşan siyasal konjonktür içinde ırkçılık karşıtı hareketlerde yer aldığı, Fransa'daki Cezayirli mültecilerin haklarını desteklediği ve ayrıca Soğuk Savaş dönemi Çekoslavakya'sının muhalif hareketlerini desteklediği ve bu nedenden 1982 yılında aynı ülkede tutuklanmış olduğu bilinmektedir. Körfez savaşı sırasında ise Alman filozof Jürgen Habermas'la birlikte Frankfurter Allgemeine'de kaleme aldıkları bir yazıda, dünya entelektüellerini ABD'nin Irak'a karşı giriştiği saldırıya tavır almaya ve Avrupa'nın dünyadaki yerini yeniden tanımlamaya giriştiği bilinir.

Paris'te Ecole Normale Superieur'de ve Sorbonne Üniversitesi'nde okudu. 1970'lerden itibaren Paris ve ABD'deki Johns Hopkins, Yale, Harvard, Kaliforniya üniversitelerinde akademik kariyerini sürdürdü. Geliştirdiği yöntem ve kavramlar edebiyat eleştirisinden sosyolojiye, kimlik sorunundan felsefeye bütün düşünsel alanlarda etkisini gösterdi ve sarsıcı sonuçlara yol açtı.

Michel Foucault, Gilles Deleuze, Fellix Guattari gibi ünlü Post-yapısalcı felsefe'nin ya da başka bir değişle yapısalcılık-sonrası-teorinin kurucu öncülerinden biridir.1960'lı yıllardan itibaren geniş bir entelektüel kesimin dikkatini çekmeye başladı, özellikle düşünce tarihine yönelttiği köktenci eleştiriler ve yazmanın (yazı'nın)doğasıyla ilgili teorik önermeleri önemsendi. J. J. Rousseau, Friedrich Nietzsche, Andre Gide, Paul Valery, Albert Camus gibi yazarları erken dönemde okuyan Derrida, Bergson ve Sartre etkisiyle felsefe çalışmalarına yönelmiştir. Bu yönelim sonrasında, sürekli felsefenin ve düşüncenin kıyılarında dolanacak, düşünce tarihi içinde geri alınması ya da yok sayılması olanaksız müdahaleler gerçekleştirecektir.

Yapısökümcülük denilen Derridacı yöntem, yani metnin derin yapılarını ayrıştırmayı hedefleyen yöntemsel yaklaşım edebiyat kuramı, dilbilim, felsefe, hukuk, sosyoloji, kültür kuramı, mimarlık gibi disiplinler başta olmak üzere birçok alanda yeni açılımlar getirdi.Onun çalışmaları köktenci bir şekilde, Platon’dan günümüze çeşitli ve karşıt eğilimlerle gelmiş olan metafizik felsefenin sorgulanması ve böyle bir sorgulama ışığında örneğin Marks, Freud ya da Nietzsche gibi düşünürlerin yeniden değerlendirilmesi olanağını sağladı.

Jacques Derrida; Yapısalcılıktan Sonra

Derrida, Dil'i yeniden sorunsallaştırır. Dolayısıyla yapısalcılığı özellikle Saussure'ü ve Levi-Strauss'u da kendi sınırlılığı çerçevesinde sorunsallaştırır. Ona göre dil, yapısalcıların sandığı ve gösterdiklerinden çok daha fazla oynak ve belirsiz bir şeydir. Anlam, karşıtlık içinde başka bir anlama gönderme yapmaksızın doğamaz ve anlamın sınırları Dil'in tarihselliği içersinde sürekli yer değiştirir; çünkü göstergeler her zaman başka anlam bağlamlarından geçerler, başka anlamlara gelirler, asla kapatılamazlar. Bağlamdan bağlama değişen göstergeler zincirinde anlam, dolayısıyla durmadan değişen bir nitelik arz eder. Derrida bağımsız bir gösterilenler alanının olamayacağını ileri sürer. Burada iki önerme belirginleşir: Birincisi, bağımsız bir gösterilenler alanının olanaksızlığı ve ikincisi, hiçbir şekilde ya da herhangi bir şekilde bir gösterge dizgesinden kaçılamayacağı.

De La Grammatologie 1967'de yayınlandı. O dönem yayınlanan, yazı üzerine diğer iki ayrı çalışmasıyla birlikte bunlar Derrida'nın çizgisinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Bu metinler fenomenoloji (ve Edmund Husserl'i), dilbilimi (ve Ferdinand de Saussure'ü), psikanalizi (ve Jacques Lacan'ı), yapısalcılığı (ve Levi-Strauss'u) eleştiriye aldığı temel ve öncü çalışmalardır. Yapısalcılığı ve fenomenolojiyi, bir yapısalcının ve fenomenologun yapamayacağı şekilde kendi içinde mantıksal sonuçlarına götürerek dilin ve yapı'nın merkeziliğini sorunsallaştırdı. Buna bağlı olarak yapıların tarafsızlığı önermesini bu düzlemde geçersiz kıldı.

Yapısalcılık iç-öğelerinin ayrımı olarak yapıyı tanımlamakla geleneksel felsefedeki " merkez " anlayışını yerinden etmişti. Derrida, bu noktada yapıların merkeziliğine yönelik eleştirisiyle devreye girer ve yapısökümcülüğü oluşturarak yapısalcılığı yerinden eder. Yapısöküm, burada, Deconstruction'un Türkçe karşılığı olarak kullanılmaktadır. Başka yerlerde bunun yapıbozum ya da yapıçözüm olarak karşılandığı da görülür.

Derrida'nın yapısalcı Dil anlayışına itirazı, kendisinin asıl temel sorgulama konusu olan mevcudiyet metafiziği (başka bazı çevirilerde "bulunuş metafiziği" olarak çevrilir) dediği geleneksel düşünce yapısına karşı itirazının temelini oluşturur. Mevcudiyet metafiziği, Platon'dan Husserl'e ve yapısalcılığa kadar uzanmaktadır ve sonuçta hepsi bağımsız bir mevcudiyet ya da varlık alanının olduğu varsayımından hareket ederler; oysa Derrida, göstergelerin (ya da işaretlerin) işaret ettiği ve bu göstergelerden tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve gösteren'den bağımsız bir gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar.

Buna göre, anlama işaret eden işaretlerden ya da göstergelerden bağımsız bir anlam alanının olamayacağı gösterilmiş olunur, yani hiçbir koşula bağlı olmayan bir bulunuşun ya da mevcudiyetin söz konusu olamayacağı belirtilir. Şu-anda-bulunuş, dil bağlamında söz konusu olamaz. Çünkü "aşkın bir gösterilen yoktur." Her gösteren, başka bir göstereni gösterir ve buradan elde edilecek olan yalnızca mevcudiyet değil anlama kaynaklık eden "gösterge zincirleri"dir. Böylece "anlam oyunu" sonsuz/bitimsiz bir oyuna dönüşür.

Jacques Derrida; Ses-merkezcilik ve Söz-merkezcilik

Derrida'nın ses-merkezcilik'i ve söz-merkezcilik'i reddedişi de tam bu noktaya ilişkindir (Bakınız: Bir önceki başlık, Yapısalcılıktan Sonra). Bunların yapılarını sökerek Derrida, mevcudiyet metafiziğinin örtülerini kaldırır. İdea, Tanrı, Akıl ya da Madde gibi merkezlerin başka nosyonlara dayanak olmaları söz konusu olamaz Derrida'ya göre. Çünkü "aşkın bir göstergenin yokluğu" söz konusudur. Dolayısıyla, yazı karşısında ses'e ve söz'e öncelik ve ayrıcalık verilmesi de anlamsızdır. Söz-yazı ayrımının kendisi bizzat, bu metafiziksel düşüncenin ürünüdür, yani belirli bir merkez üzerinde ikili karşıtlıklarla işleyen felsefe geleneğinin bir sonucudur. Her tür metafiziksel düşünce Derrida'ya göre ikili karşıtlıklarla taşınır. Madan Sarup bunları şöyle belirtir: gösteren /gösterilen, duyulur/düşünülür, konuşma/yazı, söz/dil, artzamanlı/eşzamanlı, uzam/zaman, edilgenlik/etkenlik. Ayrıca bunlara daha ideolojik kullanımları olan ikilikleri de ekler: madde/tin, özne/nesne, yanlışlık/doğruluk, beden/ruh, temsil/mevcudiyet, görünüş/öz, içsel/dışsal vb. gibi. Derrida, yapısalcıların bu ikilikleri fazla sorgulamadan kabul ettiklerini söyler. Bu karşıt terimlerin her biri ancak diğerinin var olmasıyla birlikte var olurlar. Derrida bunu anlamanın yöntemsel araçlarını geliştirir yapısökümcülüğü ile.

Söz-yazı ayrımı, metafiziğin en gizli ve güçlü argümanının kalbindir ve kabul edilemezdir; çünkü Derrida'ya göre, geleneksel düşüncede konuşmanın birincil konuma çıkarılmasının gerisinde "bulunuş metafiziği"nin temel mantığı yatmaktadır.Buna göre konuşmada, konuşan kişi ürettiği sözle eş-anlı bulunmakta yani sözüyle arasında zamansal ya da uzamsal bir uzaklık olmamaktadır. Bu doğrudanlık, konuşmada, dolayısıyla ses ve söz'de, konuşan kişinin ürettiği söz ve o söz aracılığıyla anlatmaya çalıştığı şey arasında bir örtüşme (özdeşlik) olduğunu varsayar. Başka bir deyişle, anlamın söz'de içkin olduğunu kabul edilir burada. Derrida bunun böyle olamayacağını gösterir. Şimdi-burada-varoluş, söz'ün içinden belirlenebilecek bir şey değildir. Yazı için geçerli olan söz için de geçerlidir; her söz söyleyenin ve söylenenin yokluğunda söylenmiştir, dil'e gelen aşkın bir gösterilene asla işaret edemez.

Logosun Sökümü

http://www.sanalda1numara.net/felsefe-psikoloji-sosyoloji/

Derrida yaptığı yapısökümcü okumalarla, klasik felsefenin, yani Derrida'ya göre mevcudiyet metafiziğinin bilinçdışı kaynaklarını ortaya koymaya çalışmış, metinin yapısındaki ikili karşıtlıkları sorunsalaştırmış ve böylece mevcut düşünüş yapısını sökmeyi denemiştir. Bir "merkez" ve "dışarısı" olduğu varsayımına karşı, Derrida'nin ünlü argümanı ve sav sözü şöyledir:

"Metnin dışında hiçbir şey yoktur."

Bu noktada, Derrida, nın çalışmasında Logos'a yönelik temelli itirazların geliştirildiği görülür. Batı felsefesi'nde hem söz hem de akıl anlamına gelir Logos. Derrida'nın eleştirisinin tam da bu hedeflere yöneldiği açıktır. Burada metafizik bir varlık görüşü gizlidir çünkü ve Derrida, bir yandan akıl'ın konumunu sorunsallaştırarak bir yandan da söz-merkezcilik'in yapısını deşifre ederek, mevcudiyet metafiziğinin ardındaki temel dayanak olan Logos'un sökümünü gerçekleştirir. Bunun sonucunda özne'nin metafizik mevcudiyet fikrinin merkezindeki konumu sona erdirilir. Söz ve akıl sahibi özne artık metafizik mevcudiyetin merkezi dayanak noktası değildir.

Kaynaklar

1. Post-Yapısalcılık ve Postmodernizm, Madan Sarup, çev: Abdülbaki Güçlü, Bilim ve Sanat yay.
2. Edebiyat Kuramı, Terry Eagleton, çev: Tuncay Birkan, Ayrıntı yay.
3. Derrida,1997 yılında İstanbul'a gelmiştir. Katıldığı seminerlerdeki sunular sonradan kitaplaştırıldı. Bkz: Pera Peras Poros, Jacques Derrida ile birlikte disiplinler arası çalışma, yay. haz. Ferda Keskin, Önay Sözer, Y.K.Y., İstanbul, 1998 ).
 

Tutunamayanlar fikir yazarı: Caner Kaplan


Jacques Derrida Kimdir?

http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1433

Geliştirdiği "yapısökümcü" okuma yöntemiyle yepyeni bir düşünme olanağının kapılarını aralayan, post-yapısalcı felsefe çerçevesinin kuruluşunda çok önemli bir yeri bulunan Cezayir doğumlu Fransız felsefeci. Derrida'nın hemen bütün metinlerinde kendisini gösteren egemen düşünce, Batı felsefesi geleneğinin yapısökümcü bakış açısından sonuna dek sorgulanmasıdır.

Bu anlamda ilk iş olarak Batı felsefesini köküne dek sarmış olduğunu düşündüğü bulunuş metafiziği varsayımının yapısının sökülmesine yönelen Derrida, söz konusu varsayım aracılığıyla kendisiyle özdeş dolaysız bir yaşantı a 1am olarak doğruluk yaşantısının değerinin kesinlendiği, buna bağlı olarak da konuşmaya geleneksel olarak yazı önünde hep varlıkbilgisel bir öncelik ve üstünlük tanındığı saptamasında bulunur. Konuşma ile yazı arasındaki ayrımın ancak öteki'nin şiddet kullanılarak dışlanması yoluyla yapılabileceğini ileri süren Derrida, öteki'ne şiddet uygulanmasına olanak tanımayacak yepyeni bir dil anlayışı geliştirme amacındadır. Bu yeni dilin en belirgin özelliği, ayrımın özdeşliğe indirgenemiyor oluşuna bağlı olarak farklı bir etik ve siyasal sorumluluk anlayışını savunuyor oluşudur. Derrida'nın yazılarında ele alınan felsefe sorunlarını tam olarak kavrayabilmek için, öncelikle Kant, Hegel, Marx, Nietzsche, Husserl, Heidegger, Levinas, Sausssure ve daha birçok filozofun düşünceleriyle tanışık olmak zorunludur.

Böyle bir tanışıklığın olmayışı, çoğunluk olduğu üzere, Derrida'yı anlamaya çalışan okurları Derrida'nın metinlerindeki felsefe devinilerini izleyemediklerinden ötürü çok güç bir durumda bırakmaktadır. Derrida'ya göre yapısöküm bir okuma tekniği olmaktan çok "bütünüyle öteki" olana yaklaşmanın, dolayısıyla da baştan olanaksız bir deneyimi ortaya çıkarmanın bir yoludur. Bir bütün olarak Derrida'nın düşünsel konumu, bu anlamda felsefece düşünmenin metafizik dilinin eleştirisi yoluyla düzenli olarak yinelenen dogmacı varsayımlardan kurtarılmasının amaçlandığı Hegel sonrası son derece üretken açılımlara konu felsefe çerçevesine yerleştirilebilir. Kuşkusuz metafiziksel dogmacılıktan kaçınma arayışı, izleri Kant'ın eleştirel felsefesi ile İngiliz Deneyciliği'ne, hatta belli bakımlardan Descartes'a dek sürülebilir olması nedeniyle yeni bir şey değildir. Ancak metafiziksel dogmacılığı eleştirmek ile metafizik dilini eleştirmek bir ve aynı şey değildir. Hegel sonrası felsefe dönemiyle birlikte dili sorgulamak Batı filozofları için sürekli üzerinde durulan bir izlek konumuna gelmiştir. Sorun bu biçimde konduğunda, Derrida ilk bakışta pragmacı ve mantıkçı olgucu düşünce hareketleriyle yakın bir yere yerleştirilebilir gibi görünse de Derrida'nın felsefece ilgilerinin geliştiği çerçevenin Kıta yönelimli olması böyle bir girişime pek olanak tanımayacaktır. İlk yazılarında Derrida, kendi içinde tutarlı bir anlamlandırma çabası olan Husserlci görüngübilim izlencesine derinden bağlıdır.

Buna karşı, Husserl'in teksesli dil ülküsünü yeniden canlandırdığını gerekçe göstererek, görüngübilim yönteminin son çözümlemede doğruluğun bulunuş olarak değerlendirilmesi sayıltısından, yani bildik geleneksel metafizikten kurtulamadığı eleştirisinde bulunur. Belli ölçülerde, aşağı yukarı aynı temeller üzerinde Heidegger de Husserl'i eleştirmiştir. Derrida, Husserl'e yönelttiği eleştirileri, buna bağlı olarak da ortaya attığı savları pek çok bakımdan olurlamakla birlikte Heidegger'in vardığı kimi sonuçlara katılmamaktadır. Nitekim yazılarında sık sık yeniden döndüğü, Heidegger'in felsefenin sonuna gelinen bir dönemde düşünmenin ödevini tanımlama ekseni doğrultusundaki girişimine karşı can alıcı önemi bulunan bir takım sorular ortaya atar. Sonraki dönemine karşılık gelen yazılarında Heidegger, dilin insana ait bir şey olmadığını, tersine insanın dile ait bir şey olduğunu öne sürer; bu anlamda insan dili değil dil insanı konuşuyordur. Bir başka açıdan söylenecek olursa, Heidegger'e göre geleneksel olarak savunulanın tam tersine düşüncenin dili belirlemesinden çok dilin düşünceyi belirlemesi söz konusudur. Heidegger'in bu saptamalarının ışığı altında Derrida, yapısökümün ödevini aydınlığa kavuşturabileceği bir zemin bul muş gibidir. Nitekim Derrida'nın kullandığı "yapısöküm" terimi (diconstruction) doğrudan doğruya Heidegger'in Varlık ile Zaman'da (1927) kullandığı Almanca destruktion teriminin Fransızcaya çevirisidir.

Heidegger'in temel savına göre, "Varlığın Utku" olarak zamanı doğru bir biçimde düşünme ödevi, metafizik kavramların tarihinin, özellikle de Aristoteles, Descartes ve Kant'taki zaman tasarımlarının destrüktion'u ile olanaklıdır ancak. Buna karşı Heidegger destrüktion'u asla "geriye tek bir iz kalmayacak biçim de ortadan kaldırmak" olarak anlamaz. Nitekim metafizik tarihi, bir yapının yerinden oynatılamayacak denli sağlam bir biçimde yerleşmesinden (daha sonra ,gestell, ya da "çatı", diye adlandırır Heidegger bunu) meydana gelmektedir. Bu anlamda destruktion Heideggerci anlamıyla düşünceye yerleşen her türden yapının gevşetilip zayıflatılmasıdır daha çok. Derrida, Heidegger'in terimi bu özel anlam da kullanışını geliştirdiği yöntemin adı yapacak denli önemli görmesine karşın, yine de Heidegger'in destrüktion anlayışının da son çözümlemede bulunuş metafiziğinin izlerini taşıdığının açıkça görüldüğünü belirtmektedir. Özellikle Heidegger'in varlıkların Varlığı'nın sözünü dile getireceğini öngördüğü sahici şiir dilinin metafizik tarihinin bütünüyle destrüktion'una yol açacağı umudunu dile getirdiği yerler, Derrida'nın kuşkuyla yaklaşılması gerektiğini düşündüğü özel yapısöküm alanlarıdır. Nitekim Derrida için Heidegger'in umduğunun ya da varsaydığının tersine, düşüncenin başlayabileceği ya da yeniden oraya geri dönebileceği bir başlangıç noktası ya da konumu yoktur. Böyle bır başlangıca duyulan yersiz "nostalji" ya da yitirilmiş geçmişe duyulan özlem değme bir bulunuş metafiziği örneğidir.

Derrida için Batı metafiziği tarihi eninde sonunda doğruluğun gerçek paradigması olarak kendiliğin bulunuşunu olurlayan bir dizi girişimden oluşmaktadır. Bu geleneğin tam göbeğinde, kendi bulunuşunu kendisine ancak dil yoluyla gösterebilen bir varlık olarak "insan" tanımı yer almaktadır. Varlıklar arasında insana tanınan bu özel yere inanç, Derrida'ya göre asla temellendirilebilecek bir şey değildir. (Hiçbir düşünce, "Düşünüyorum" düşüncesi bile, kendisini kendisine dolaysız bir biçimde sunamaz. Derrida'nın bu temel çıkışı, neden dil izleğini bırakıp yazı izleğiyle düşünmeye yöneldiğini de açıklamaktadır. Kendiliğin bulunuşunun değerini tam olarak kesinlemek için, Batı filozofları geleneksel olarak düşüncenin dile ne ölçüde bağımlı olduğu sorusunu göz ardı etmişlerdir. Ne var ki bu temel gerçek öyle kolaylıkla hasır altı edilebilecek gibi değildir Derrida'ya göre; Platon'dan Rousseau'ya, oradan da Hegel'e gelinene değin hemen bütün filozoflar, düşüncenin kendiliğinden kendisine açık seçik olduğu bir ideal dil ile bu teksesli ve özgün "düşünce dili"nin kendisine çevrilebileceği bir ikincil dil arasında bir ayrıma gitmişlerdir. Buna göre, konuşma dilindeki sözcükler hiçbir aracıya konu olmaksızın doğrudan düşüncenin anlatımıdırlar; çünkü onlar yalnızca konuşulduklarında vardırlar, dahası söylendiklerinde konuşanın içinde duyulabilmektedirler. Buna karşı yazı dilindeki sözcükler, onları dile getiren konuşmacı ortadan kaybolduğunda dahi işlevlerini yerine getirebildiklerinden, düşünceye dışsaldırlar. Konuşma bu anlam da doğrudan doğruya düşüncenin gövdelenmesiyken, yazı yalnızca konuşmanın ikincil bir göstergesidir.

Derrida'nın gözünde filozofların bu temel yaklaşımı, kendiliğin bulunuşunu sağlama almak adına anlamlandırmanın maddiliğini unutmak gibi çok önemli bir yanlış doğurmuştur. Bu hiç de dayanıklı olmayan uslamlama çatısı altında, Batı filozofları kendi "sesçil" yazılarının abecesinin sesçil olmayan Avrupa dışı dillere göre felsefi bakımdan daha üstünlüklü bir konumda bulunduğunu varsayar olmuşlardır. Ne var ki sesçil yazıyı sesçil kılanın ne olduğu, sesçil olmayan yazıyı sesçil yazıdan neyin ayırdığı öyle hiç de kolayca yanıtlanabilir bir soru değildir. Daha da önemlisi, Derrida'nın Söylediği gibi, salt düşüncenin anlatımı ya da dışa vurumu olacak ideal saltıklıkta bir dil tasarlamak olanaksızdır. Bir başka deyişle, Derrida'ya göre "konuşma" ile "yazı" arasında geçmişte sıkça yapıldığı gibi keskin bir ayrıma gitmenin sağlam bir temeli yoktur. Bu saptamadan harekede Derrida, bulunuş metafiziğinin "söz-egemen" ya da "ses-egemen" temellerinin yapısökümüne yönelmektedir. Konuşmanın yazı üzerindeki sıradüzensel üstünlüğü kendisini Batı metafiziğinin üstüne kurulduğu sayısız sıradüzenli karşıtlıklarda göstermektedir.

Derrida'nın bu karşıt ikiliklere ilişkin olarak yapmak istediği, kimi yorumcularının belirttiği üzere, karşıtlıkta yer alan terimlerin yerlerini değiştirerek aralarında kurulu bulunan öncelik/ sonralık ya da üstünlük/alçaklık değerlemelerini tersyüz etmek değildir yalnızca. Burada amaçlanan Batı düşüncesinin üstüne kurulduğu bu temel karşıtlıkların mantığının yapısını bütünüyle sökerek bir daha kullanılamaz hale getirmektir. Demek ki Derrida'nın açıklamasına göre, konuşma/yazı ayrımının savunulamaz oluşu yazı kavramını da en az konuşma kadar kendisine kuşkuyla yaklaşılması gereken bir kavram kılmaktadır. Öte yandan, yazı yine de ötekiliği simgeleyen temel beti olarak işlevini yerine getirmeyi sürdürmektedir.

Derrida'ya göre bu nedenle, Heidegger'in ileri sürdüğü gibi, düşünmenin ödevinin "dili dil olarak dile taşımak ya da dile getirmek" olması oldukça anlaşılır bir şeydir. Nitekim bu bağlamda Heideggerci bir düşünce çizgisi izleyen yapısökümün temel ödevi de "yarıyı yazı olarak yazıya taşımak ya da getirmektir". Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bulunuş metafiziğinin yapısını sökmek için öncelikle düşüncenin kendisini yazı olarak açığa vurmasının gereğidir. O nedenle yapısökümcü söz dağarında "yazı" kavramı kesinlikle salt arı düşüncelerin kayda alınması demek değildir. Nitekim Derrida bu noktanın ne denli önemli olduğunu vurgulamak için "arke_yazı" kavramı diye yeni bir yazı anlayışı betimleme yoluna gitmiştir. Buna göre, arkhe'siz (yanı "kökensiz") bir düşüncenin özniteliğini différence ("ayıram") oluşturmaktadır. Diffrence en genel anlamda, her şeye "ilk" olan ya da her şeyin "merkez"inde duran düşünülebilecek her türden terimi adlandırmanın olanaksızlığını adlandırmaktadır. Metafizik olmayan, metafizikten başka bir düşünce olanağının önünü açmak için, yazının, kendinde bulunan bir "anlam" ya da "doğru dile getirme amacı güdüşüyle tanımlanan metafizik dilinin bütün metafizik içerimlerinden tümüyle kurtarılması zorunludur. Bu sonuca ulaşmak için Derrida, bir dizi değişik yazma stratejisi geliştirmiştir. Bu stratejilerden biri, kendi içinde bütünlüklü tek bir kitap olarak okunmaya izin vermeyecek biçimde aynı metinde sonsuz sayıda metin üretmektir. Nitekim Derrida Glas (Matem Çanı, 1974) adlı yapıtını, bu biçimde parçalara ayırarak, bir anlamda parçalayarak yazmıştır. Kitabın ana yapısı, ilk sütunda Hegel'in (giz, örtü) anlayışıyla ilişkili çeşitli konuların incelendiği, ilk sütunun tam yanına yerleştirilen ikincisindeyse Genet'nin yazılarında düzenli olarak karşılaşılan bir giz türü olarak Jean Genet'nin imzasının çok yönlü bir incelemesinin yapıldığı iki ayrı sütundan oluşmaktadır.

Glas üzerine söylenebilecek bir dolu şey olmakla birlikte, bunlardan ula ki en önemlisi, kitabın Sartre'ın Aziz Genet adlı incelemesinde yarı Hegelci bir gözle Genet'nın yazılarını özetlemış olmasından duyulan rahatsızlıkla Genet'nin yazılarını kurtarmak adına uygulanmış bır yapısöküm örneği olarak okunabileceğidir. Derrida'nın sıkça başvurduğu bir başka yapısöküm stratejisi de geleneksel gösterge kavramını özellikle sorunsallaştırmak amacıyla tasarlanmış différance gibi birtakım metinsel imler üretmektir. Bu imler yalnızca birer yeni sözdük geliştirme arayışına karşılık gelmezler, Çünkü bunlar ne sözlüktürler ne de gösterge (örneğin Fransızcada "ayrım" anlamına gelen différence sözcüğünden bozmadır); bunlar daha çok anlaşılırlığa karşı kendi dirençlerine ya da korunaklarına dikkat çeken, an tam anlamıyla belirlenemeyen yapısökümcü ifadelerdir. Différance "Varlık" türünden her hangi bir şey üzerine en son sözün söylenemezliğini açığa vuruyor olması, kimi yapısöküm yorumcularınca "olumsuzlamacı tanrı bilim" biçiminde yorumlanması sonucunu doğurmuştur. Derrida aralarında görünen yakınlığın kaçınılmaz olduğunu, ama bu ikisini, yani yapısöküm ile olumsuzlamacı tanrıbilimi eşitlemenin bulunuş metafiziğinin kendinden geçirici yaşantısını yeniden kesinlemek anlamına geleceğini bildirmektedir. Bunun yerine Derrida, bütün deneyimlerin gelecekte neler olacağını bilen bir peygamberlik konumuna indirgemeksizin "şimdi ile burada bulunma"yı kesintiye uğratan, yapısı sökülemez mesihvari bir söz verme ile yapılandırıldığını ileri sürmüştür.

Belki de bu noktada, Herakleitos'un oluşu kesinleyişi dc Derrida'nın söz verme yaşantısına değgin açıklaması aynı düzlemde düşünülürse, Herakleitos'un "oluş" anlayışı Derrida'nın différance'la demek istediğine en yakın düşünsel konum olarak değerlendirilebilir. Bu tür bir Herakleitos okuması, Derrida'nın açıkça yapısökümcü yönlerini Heidegger'in göz ardı ettiğini düşündüğü Nietzsche'nin yazılarında da bulunabilir. Heıdegger'e göre, Nitzsche'nin metinleri tek bir anda tek bir düşünürün tekil düşüncelerini yansıtmaktadır. Derrida, Heidegger'in bu savına Nietzsche'nin yazma biçeminin değişik yönlerine dikkat çekerek karşı çıkar. Buna göre, Nietzsche belli bir anlamı ya da doğruyu dile getirmek yerine, yazılarında daha çok alışıldık geleneksel yorumlama kaynaklarını baştan boşa çıkaran metinsel sorunsalları gündeme getirmiştir. Derrida bu düşüncesini Mahmuzlar Netzsche'nin Biçemleri adlı çalışmasında, Nictzsche'nin metinlerinde yer yer geçen "Şemsiyemi unutmuşum" tümcesinin yorumlama bakımından üzerine "karar verilemez" oluşuna parmak basarak tanıılamaktadır. Burada gösterilmeye çalışılan, bırakın metnin tek bir anlamı olmasını, metinde karşılaşılan herhangi bir "şey"in dahi bir özdeşliği olmadığıdır. Bu düşünce uyarınca Derrida, Nıetzsche'nin metinleri demek yerine "Nietzsche'nin imzaları" demeyi daha uygun bulmaktadır. Bunun yanında Derrida, Nietzsche'nin biçemlerini çoğaltmanın doğruluğunu savunmakla birlikte, Nietzsche'nin birtakım anlam hareketlerine ilişkin belli çekinceler koymaktan da geri kalmaz. Sözgelimi Derrida'ya göre "kadın" sözcüğü Nietzsche'de "doğru olmayan"ın eğretilemesi olarak geçmektedır hep. Bu yüzden, Nietzsehe'nın metinlerınde "kadın" sözcüğünün geçtiği yerler Derrida için yapısöküme alınması gereken özel yerlerdir. Ayrıca Nietzsche'de karşılaşılan anlam hareketlerinin yol açtığı şiddete de dikkat çeken Derrida, aşırılığın mantığını şeyleştirmeden aşırı uç konumların taşıdığı yıkıcı gizilgücü patlatacak bir stratejinin arayışı içindedir. Bu açıdan bakıldığında yapısöküm sıyasal olan üzerine düşünmenin bir yolu olarak da değerlendirilebilir.

Nitekim daha ilk yazılarından başlayarak Derrida'nın adalet ile şiddet arasındaki ilişkiyle ilglendiği üstünden atlanamayacak bir olgudur. 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid C