Desiderius Erasmus

Deliliğe Övgü

Desiderius Erasmus


Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

13.04.2011

 


 Editörün Notu :
Rönesans'a yön veren en önemli düşünürlerden biri olan Erasmus, "Deliliğe" methiyeler düzdüğü "Deliliğe Övgü" adlı kitabında "gerçek bilgelik, deliliktir" ya da  "kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir" ikilemi üzerinde durur.  Komedi türünde ele alınan denemelerde "delilik (stultitia)", kendi kendisine övgüler düzer; hayatın her evresinde deliliğin nasıl egemen olduğunu anlatır.  Bu arada özellikle din kurumu ve din adamları ile devlet yönetiminin hemen hemen her kademesindeki kişiler ve kurumlar  deliliğin sivri dilinden nasibini alır.   “Deliliğe Övgü” çağlar boyunca bağnazlığa karşı  yazılmış bir başyapıttır.
 
 

Dipnot Kitap Kulübü Üyesi YazısıErasmus - Deliliğe Övgü

Yücel Nural

Rotterdamlı Erasmus. Reform döneminin öksüz çocuğudur. Gayri meşru bir ilişkiden doğan ve küçük yaşta ebeveynden yoksun kalan Erasmus’un geçmişi. garip bir şekilde. onun tarihteki rolünü önceden yansıtıyor gibidir. Erasmus tutkulu bir şekilde kendisini Hıristiyan aleminin inancını ve aydınlığını yaymaya adamıştı. Ne var ki. Hıristiyanlar arsındaki iç savaşın mantar gibi ürettiği rakip akımların hiç biriyle tam bir uzlaşmaya varamadı. Eski kiliseye sert eleştiriler yöneltmesine karşın. reform hareketini kültürel bir tehdit gibi algılamış ve kiliseden ayrılmamıştı. Erasmus . Lüther döneminden önce. eserleri en yaygın biçimde okunan ve –tıpkı Luther gibi- reforme etmek istediği kilisenin en inandırıcı eleştirmenlerinden biriydi. Ancak. Luther yine de onu şüpheci ve silik buluyordu. Erasmus yaşamının sonuna dek geleneksel Hıristiyan kilisesinin otoritesinden bağımsız olduğu kadar. Katolik birliğine olan sadakatini korudu. Ne var ki . Katolikler onu . Luther’in yolunu açan biri olarak gördüler. Fikirleri için tutucular. ”Erasmus yumurtladı. Luher kuluçkaya yattı” diyorlardı. Protestanlar ise yeterince açık bir tutum almadığını düşündüler. Hiç kimseye yaranamayan Erasmusun. tüm çalışmaları yasaklı kitaplar listesine alındı. ve. ölümünden sonra aforoz edildi. Erasmus çoğunlukla . ana vatanı olan Holanda’dan uzakta yaşadı. ve en uzun süreli ikametgahı. Basel’deki Froben basımevi oldu. Ancak onun gerçek vatanı. yoğun yazışmaları. yorulmak bilmeyen yayıncılığı. bağlılık üzerine çalışmalar. Hıristiyan inancının kaynakları . eğitsel metinler ve tezler. çarpıcı hicivler ve toplumsal yorumlar-ve en çok da anlaşılır ve kinayeci tarzının çekici sıcaklığı sayesinde. kalemiyle yarattığı vatandı. Bu yüzden sonraki yüzyıllarda da ününün. ne günahkar din savunurlarının onu sahiplenmekte pek istekli davranmamaları. ne de onun genel şöhretinin. resmi inancın ve genel geçer dindarlığın zekice. engin bir bilgiyle . kemirircesine eleştirilmesine yenilmemiş olması şaşırtıcı değildir.

Hıristiyan olsunlar veya olmasınlar. başkalarına göre . Erasmus’un kozmopolitizmi ve uzlaşmacılığı. savaşa ve şiddete olan nefreti ve uluslar arası düzene verdiği destek. onu bir o kadar da günümüzle ilintilendirmektedir. Okul ve üniversitedeki eğitimden sorumlu olanlar ve ortak iyiye hizmet etmek üzere gençlere ahlaki ve entelektüel disiplin aşılamaya çalışırken. etkin bir hümanizmin yokluğundan yakınanlar için. Erasmus. uzak olduğu kadar da vazgeçilmez bir şahsiyet olmaya devam ediyor. (…) Bu. Modern dediğimiz çağda. Avrupai aklı ve ruhu doğuran yaygın akımları besleyen etkisinin neden bu kadar uzun sürdüğünü açıklıyor.

Erasmus’un. geçmişi hakkında çok az bilgi vardır. Bunun böyle olmasının nedeni bizzat Erasmus’tur. Kendisi . yaşını bile belirtirken . çelişkili tarihler verirdi. Günümüzde. 1467’de doğduğu kabul edilmektedir. Her iki ebeveynin de. çok zengin olmasalar bile. epeyce güçlü Rotterdamlı ailelerden geldikleri zamanın resmi kayıtlarında belirtiliyor. Gayri meşru olarak doğması onun papazlığa atanması önünde başlıca engel olmuştur. Kendisinden üç yaş büyük bir kardeşi vardı. annesi dul bir kadındı. Babası klasik Latin ve Yunan edebiyatı üzerinde çalışmış . eğitimli bir katipti. ve bir ara papaz olmuştu. Anne-babasının niçin evlenmemiş olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber. aralarındaki kan bağının Kilise yasalarına göre evliliğe izin vermediği düşünülmektedir. Ayrıca. Erasmus ile akrabaları arasındaki ilişkinin. onun yaşamı boyunca sürdüğü biliniyor.

Ebeveyninin 1484 yılında. veba salgını sırasında. ölmeleri üzerine iki çocuk. Erasmus’un ilk öğretmeni Pieter Winkel’le birlikte üç kişinin himayesine verildi. Daha sonraları. humanist eğitimin merkezi olarak ün yapacak olan. bir okulda . bir yıl kadar. eğitimini sürdürdü.

Hümanistlerin. bu yeni eğitimi ortaçağ (skolastik)“okulları”nın entelektüel kültürüne ters düşüyordu. Bu hümanizm . geleneksel dinin reddini veya ona düşman olmayı içermiyordu fakat. giderek. okur yazar olan laik bir toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak. ve insan bireyinin bu dünyadaki yerini ve potansiyellerini içselleştiren bir perspektif sunuyordu. Bunun için klasik antikiteden metinlerin bir an önce incelenmesi. bu metinlerin kavranmasını kolaylaştıracak bir dilin geliştirilmesi ve insanlık. yani “hümanitas” adına bunlardan dersler çıkarılması gerekiyordu. Antik çağ bilgeliğinin kapsamlı bir derlemesi olan. ”Adagia”ları yayınlayan . bu mizah ustası . aynı zamanda kısır inanç çekişmelerinin kararlı düşmanı kimliğiyle. Aydınlanma çağında yeniden gündeme geldi.

Erasmus veba yüzünden annesini. arkasından babasını kaybedince . kendisinin üniversiteye gitmek istemesine rağmen. iki kardeşi. yetimliklerinden kaynaklanan yoksulluklarına çözüm olarak. dinsel yaşama geçmeye zorluyorlardı. Erasmus ilerde yapacağı değerlendirmede Din Kardeşleri hakkında şöyle der:”Zekası eğitilmeye daha müsait. ve diğerlerine göre daha aktif olan her hangi bir çocuk gördüklerinde(…) Din Kardeşlerinin başlıca amacı bu çocukların ruhunu bozmak ve bedensel cezalandırmalar. tehditler. suçlamalar ve diğer bazı hilelerle—ki onlar buna çocuğun terbiye edilmesi derler—bunalıma sokmaktır. ”

Erasmus’un eğitimi hakkında bundan başka fazla bilgi olmamakla beraber hümanist olarak gelişimini kendi hazırladığı tezlerde ve ilk önemli çalışması olan “antibarbari”. “barbarlığa karşı”da bulabiliriz. “Antibarbari”. en azından Erasmus’un. Steyn’deki manastırda geçirdiği yıllarda kişisel gelişimi bakımından eldeki en önemli kaynaktır. Burada kızgın ve barbarlığa gücenmiş bir Erasmus görünür. Lakin . Latin diline karşı girişilen saldırılara karşın. okul çocuklarına öğrenim malzemesi sağlanması ve öğrencilerin çalışmalarına yardımcı olma düşüncesi . Erasmus’a doğal geliyordu. Bu çerçevede Paris’teki öğrencilerine yazdığı mektuplarda . Erasmus’un 1512’de yayınladığı “Öğrenme Metodu” adlı incelemesinde önerilen yazarlara ve temel ilkelere rastlanır. Bu metinler Hümanist filolojide dönüm noktası olmuştur( Özellikle Valla’nınkiler). Dil üzerine . özellikle konuşma diline (Colloquia) . gramere. yazın tarzlarına. belagate yönelik. tüm çalışmalarıyla Erasmus’un eğitime yapacağı katkılar da yavaş yavaş biçimlenmeye başlamıştı. Grek ve Latin klasiklerinden metafor zengini şiirlerden . tarih ve coğrafya bilgisine kadar geniş bir bilgi yelpazesinden faydalanmak kadar. kutsal kitabın ve kilise doktorlarının metinlerinden de yararlanılmalıdır. Çünkü. bilgi. birden fazla ve pek çok renkli iplikle dokunan tek bir kumaştır.

Erasmus. yeniden canlanan klasik Avrupa kültürünün . gelecekteki kilometre taşı olacak . yeni eseri. “Adagia”yı. muhtemelen. bir ziyaret sırasında. Mountjoy ile yaptığı sohbetler boyunca tasarlamış olmalıdır. Eser . 818 adet Yunanca Ve Latince özdeyişler içeriyordu. Bu eser Erasmus’un laik öğrenim anlayışının zirvesiydi. İncil. kutsal bilgi alanında nasıl bir yer işgal etmişse. bu eser de öğrenme ve kavrama alanlarında benzer bir yer işgal ediyordu. Özdeyişler . ifade ettiği şeyden daha fazlasını ima eden esrarlı bir boyuta sahip olabilirlerdi. Bu simgeler . neredeyse . antik dönemin tüm felsefesini içermekteydi. Antik görkemi ve insan soyunun deneyimlerini taşırlardı. Sonuç olarak bütün varlıkları Tanrı yarattığına göre ve Tanrı her şeyin içinde olduğu için. evrensel bütünün aslında nasıl tek olduğunu öğretirler. böylece. teoloji okyanusunun kapısı da. atasözleriyle açılmaktadır.

1499-1500 yılları arasında İngiltere ziyareti ona Thomas More ve . ileride VIII. Henri adıyla tahta geçecek olan Prens Henry ile tanışma fırsatı sağladı. Oxford’da Agustinyen kilisesi ile ilgili çalışmalar yaptı. Bu arada birçok ünlü din ve düşünce adamıyla tanışmış ve mektuplaşmıştır.

Erasmus 1509 yılında yeniden İngiltere’ye dönmüştü ki . ”Deliliğe Övgü”yü bu döneme borçluyuz.

Erasmus . yazdığı her şeyde. ama en çok ta onun muhteşem taşlamalarını da içeren “Moralia” başlığı altında toplanan ahlaki yazılarında. kendisiyle ilgili her türlü olayı yorumlayan. adaletsizliğe karşı çıkan. saçmalıkları alaya alan. metheden . ikna eden. öğütleyen. muziplik yapan. azarlayan. yas tutan. lanetleyen. köklü bir ahlakçıydı. “Prensler ve Barış” başlığı altında toplanan çalışmaları da . onun ahlaki ve pasifist. savaş karşıtı duruşunun belgeleridir. Çağdaş devlet adamlarının el kitapları olan. Machiavelli’nin. ”Prens”i. More’un “Ütopya”sı ve Seyssel’in. ”Büyük Fransa Monarşisi”- ile kesin karşıtlık içeren bu eserler . Erasmus’un eğitsel tezleri arasındadır. Yüksek devlet adamı olarak mükemmel ve ahlaki kişilik yaratma amacıyla sürdürdüğü programda. Erasmus en çok Platon ve Aristoteles üzerinde duruyor ve “kamu iyiliği” doğrultusunda hareket edilmesi gereğini vurguluyordu.

“Deliliğe övgü”. Erasmus’un günümüze kadar ulaşmış ve sevilerek okunmuş tek eseridir. Delilik tarih boyunca insanlığın aklını karıştıran. toplumda nereye koyacağını bilemediği. genellikle çok yanlış . hatta. acımasız uygulamalara maruz bıraktığı hüzünlü bir yüzüdür. Michel Foucault’nun “Histoire de la Folie a l’Age Classique” adlı eseri bu iç acıtan konuyu didaktik bir yaklaşımla irdelemiştir. Delilik . edebiyatta . tiyatroda. plastik sanatlarda da sıklıkla sahneye çıkar. Shakespear. Cervantes. Goethe. Kafka. bu konuda hemen akla gelen yazarlar. 1509 yılında yayınladığı. ”Deliler Gemisi” adlı . hicivlerle dokuduğu uzun şiiriyle. Sebastien Brandt. büyük olasılıkla Erasmus’a esin kaynağı olmuştur. ”Deliler Gemisi”. Bosch’un aynı başlıklı ünlü tablosuna da konu olmuştur.

Pierre Gringoir’ın. ”Delilerin Prensi” adlı tablosu da (XV. -XVI. Yy. ). deliliğin çeşitli hallerini betimler. Bu konu Breughel’in tablolarında da sıklıkla resmedilir.

Ayrıca deliliğin bir hastalık ve tıbbın konusu olduğu düşüncesini savunan. Thomas Platter . ve Hollandalı Jean Wier de Erasmus’un çağdaşlarıydı. Bu yüzyılın hümanistleri. deliliği insanın cezalandırılmasını gerektiren bir suç veya günah olmadığını insanlara kabul ettirme çabasına giriştiler.

“Deliliğe Övgü” ilk kez 1511 yılında. Paris’te çıktı. Erasmus öldüğünde eserin otuz altı Latince baskısı yapılmış. Çekçe. Almanca . Fransızca’ya çevrilmişti. ”Deliliğe Övgü”. başta Thomas More ve Papa XLeo olmak üzere. yakın çevrede sevinçle karşılandı. Ama teologlar tarafından kınandı. Sorbonne’da sakıncalı kitaplar listesine kondu. Eserin Yayın dünyasındaki varlığı. İngiltere. İsviçre ve Hollanda’daki matbaaların inisiyatifine bağlıydı.

Erasmus İngiltere seyahati esnasında yeni bir kavram. klasik tarzda deliliğe övgüler düzme üzerine derinlemesine düşünmüş. bunu “encomium Moriae” olarak ifade etmişti. İngiliz dostu ve gelecekteki ev sahibi. More’un adına yapılan bu kinaye. hem More’u hem de onların tüm dostlarını sevindirecekti. Paradoksal . ironik ve esprili olan bu kavram. deliliği konuşmacı olarak kişileştirecek. deliliğin Delilik tarafından övülmesi anlamında ( hem objektif hem sübjektif tamlamalarla) More. ehil bir deli kişi olarak kendisini övecekti.

Erasmus bu taslağı . More’un evinde geçirdiği bir haftalık bir hastalık esnasında. bizzat More’un rızasıyla hazırlamıştı. Bu eser daha sonra. tıpkı “Adagia”. ve “Colloquies” gibi pek çok kez. yeniden yazılıp genişletilecekti. ”Deliliğe Övgü”. edebi sanatta pek de mükemmel olmayan bir virtüöz denemesiydi. ve okurda bir tür entelektüel baş dönmesi yaratan gerilimlerle doluydu.

Erasmus bu eserde. bir prensin eğitimi üzerine yazdığı kitapta savunduğu görüşleri eğlendirici bir ruhla ele almaktadır. ”Amacım yergi değil. kılavuzluk yapmaktı. incitmeyi değil yardım etmeyi amaçlıyor ve insanlara önlerindeki yolları kapatmadan nasıl daha iyi insanlara dönüşebileceklerini göstermek istiyordum. ”Erasmus . Horatius’un ustalığını anımsatır:”Gerçeğin gülümseyerek söylenmesini yasaklayan bir şey mi var?”…”Ortak bir yazgıya sahip olan ölümlü toplulukların en aptalca düşüncelerle yaşamın her alanında kirletildiklerini ve iyileşmeyi umut etmektense dua etmeyi daha kolay bulduklarını gördüm. İşte bu yüzden memnun edilmesi pek kolay olmayan kişiliklere böylesine üstü kapalı bir tarzda ulaşabileceğimi ve onları sadece iyileştirmekle kalmayıp aynı zamanda eğlendirebileceğimi düşündüm. ”

“Deliliğe Övgü”. Erasmus’un düşüncelerinin henüz tam olgunlaşmadığı bir dönemin ürünüdür. edebi biçim bakımından önemli kusurlar içermektedir. Her şeye rağmen . tercümelerde ve günümüzdeki baskılarda bile var olmaya devam eden bir güçle dolu olan. içerdiği kişisel özellikler sayesinde . bu kadar çok sevilen bu eser. Erasmus’un en çok tanınan eseridir. Erasmus’un düşüncelerinin somut bir örneği olmasa. nüktedanlığı . fütursuzluğu. ve dolaysızlığı. akılda kalmayacak bir tarzda verse bile . ”Deliliğe Övgü” bizi. onun zihinsel dünyasının derinliklerine. engin kıvrak zekasının kaynaklarına götürüyor.

Biçim olarak retorik bir hitabet olan “Deliliğe Övgü”. bir böbürlenmeyle başla:”Deliler Konuşuyor”çarpıcı ve paradoksal teması daha başından itibaren göze çarpmaktadır. ”Delinin en büyük deliler arasında bile kötü bir şöhrete sahip olduğunu gayet iyi biliyorum…” Ve deli bir anda. yaşamın dayanılır kılınmasındaki kaçınılmaz rolünü derinlemesine ortaya koymaya girişir:”Gördüğünüz gibi ben. iyi şeylerin gerçek sunucusuyum…”Yaşamın kendisi bile varlığını deliliğe borçludur. ”…evliliğin sakıncalarını göz önünde tutsaydı. hangi ölümlü başını evliliğin yularına uzatmak isterdi ?Hangi kadın . gebeliğin rahatsızlıklarını . doğurmanın acılarını . tehlikelerini …düşünseydi . bir erkeğin aşıkane takiplerine kendini kaptırırdı?” (s. 33)

Eser ilerledikçe yavaş yavaş temasına ısınır: yaşam boyunca bize sunulan her türlü imkan Delilik tarafından sağlanır. ” İnsanın ilk çağı olan çocukluğun bütün çağların en şeni en hoşu olduğu doğru değil midir?Doğa . daha doğumları anında onların çevresine bir delilik havası yaymıştır. bu hava çocukları büyütenleri büyüler” böylece bakılmalarını sağlar. (s. 36)

Gerçekten de Doğa ana Delilik baharatının hiçbir yerde eksik olmaması için elinden geleni yapmıştır. Çocukluk . gençlik hatta yaşlılık da deliliğin çekiciliği sayesinde mutludurlar. Kadının bir armağan olarak erkeğe sunulması . erkeğin acımasız doğasını kadının deliliğiyle yumuşatmasını sağlar. (s. 47)

Geveze delilik sözlerine devam eder: arkadaşlık . dostluk üzerine. (s. 50). evlilik üzerine(s. 53). insanın kendini sevip beğenmesi üzerine (s. 55)kendi değerli katkılarını övüp durur. İnsanların savaşa duydukları hayranlığı ironik bir betimlemeyle deliliğe bağlarken . kendi barışçıl pasifist duruşunun ip uçlarını verir. Erasmus. (s. 58) Deliliğin devlet adamlarından. filozoflardan da uzak olmadığını hatırlatır. (s. 60) “Ölümsüz tanrıların yaşamlarını benimsemeye çalışırken tüm insanlıklarını göz ardı ederek bilgelik peşinde koşan”lara gelir sıra(s. 85). Bunlar mutsuz insanlardır. Deliliğe en fazla yaklaşanlar ise en mutlulardır. Bunlar kralların da gözdeleridir. çünkü. gerçek tatsız da olsa delinin ağzından zevkle dinlenir. Deliliğin. aptallığın ve çılgınlığın insan tecrübesindeki yeri bundan böyle defalarca tekrarlanır. Bilgelik ile deliliği akraba yapar:gerçek bilgelik deliliktir. kendini bilge sanmak da deliliktir” der. Rasyonel davranış aşırı yüceltildiği için insan. kendi doğasından uzaklaşmıştır. Yeniden doğasının gerektirdiği çocuksuluğu bulması gerekir” fikri tam da Rönesans(J. J. Rousseau) felsefesinin temelini oluşturan düşüncelerdendir.

“ Deliliğe Övgü”. basit görünen düşünceler ardında. Rönesans’ın en önemli kavramlarını tartışmaya açar. Bunların arasında en önemlisi . kuşkusuz cehalet ile bilgeliği karşı karşıya getirmesidir. Erasmus. kendinden önceki yüzyıllar boyunca bilgelik sayılan erdemlerin yeniden sorgulanması gerektiğini düşünerek yazmaya başlamıştır. Bir kaç haftada yazdığı sanılan eserinde orta çağ inançlarını ve skolastik felsefeyi yeniden değerlendirme gereği duyar. Gerçekten de yeni bir çağa. geleceğe ve aydınlanmaya ortaçağ inanç ve felsefesiyle girmek olanaksızdır.

“Moria”yı anlatabilmek onun bir gölgesini sunmaktan öteye gidemez. Bu eserin hakkı verilerek okunabilmesi için. klasik öncüllerinin. Erasmus’un o dönemdeki meşguliyetlerinin. çağdaşlarına ve eleştirmenlerine yaptığı göndermelerin ve her şeyden önce de. retorik tarzdaki iniş çıkışların ve klasik kinayenin zenginliğinin dikkate alınması gerekir. Bu nedenden ötürü bu eser entelektüel bir ustalık ürünüdür. Onun büyük başarılarını böylesine ince bir kitaba sığdırma girişimi . insanın aklına bir özdeyişi getiriyor:”Kuş tüyü yatağı kibrit kutusuna sığdırmak”.

Kaynaklar:

1. Erasmus. ”Deliliğe Övgü”. Kırmızı Klasik Yapıtlar Dizisi
2. “Histoire de la Folie”-Wikipédia
3. “Çirkinliğin Tarihi”. Umberto Eco. Doğan kitap
4. “Erasmus”. Düşüncenin Ustaları. James McConica. Altın Kitaplar


Dipnot Kitap Kulübü Üyesi Yazısı

Tasavvuv ve Delilik

Deliliğin Tarihi - Kötü ruhlar karışınca
 

Yücel Nural

İlkel insan yağmurun , rüzgarın, sıcak veya soğuk havanın insanlara ödül veya ceza olarak geldiğine inanırdı. Hastalık görünmeyen doğa üstü varlıkların gönderdiği veya düşmanların uyguladığı büyülerin sonucunda yaşanan bir lanetti. Akıl hastasının anormal davranışları kötü ruhların, habis ve şeytani güçlerin kişiyi ele geçirdiği şeklinde açıklanırdı. Hastalığı geriletmek için

Bu iblisleri nasıl etkilemek gerekirdi?Tıpkı insanlara yapıldığı gibi, büyülerle, dualarla, tehditlerle, uysallıkla, gizli güçlerin öfkesini yatıştırıcı adaklarla…(Şamanizm)

İbranilere göre sağlığı ve hastalığı dönendiren tek bir tanrıydı. Hastalık insanı günahlarından dolayı cezalandırmak içindi, iyileşme ise semavi güçlere özgü idi. Deliliği kışkırtan iblisler sadece tanrının emrini uyguluyorlardı. İlkel insandan modern çağlara kadar geçerli olan inançlar arasında antik Yunan ve antik Roma’da, gözleme dayanan akılcı bilimsel bir akım da ortaya çıkmıştı.

İ. Ö. V. Yüzyılda , insanda beyinin aklın organı ve akıl hastalıklarının merkezi olduğunu ilk kez söyleyen Pythagore olmuştu. Sonra Platon , bedenin yaşamsal kaynağının ruh olduğunu ileri sürdü. Gelişi güzel düşük seviyeli iştahlarla, aklın üst düzey düzenleyici işlevleri arasındaki çatışma, Platonisyen psikolojinin esasını teşkil eder.

İ. Ö. IV. yüzyılda Aristo bilincin içeriğini betimler. İçebakışsal gözleme dayanarak, duyu ile (conation) istencin karar verme gücü, ve, duygusallık arasındaki farkı görür. Aristo, düşüncenin , istencin karar verme gücünü, hazza ulaşmak ve acıyı elemek doğrultusuna yönlendirdiğini anlar . Yine de , akıl , etken zekanın kendisi, izah edilemez, çünkü , bunlar mutlaktır:deneyime bağımlı değildirler. Platon’da olduğu gibi, akıl tanrısal kökenlidir.

Antik Yunan ve Roma ‘da filozoflar çevrelerindeki dünyayı gözlemlemekle kalmayıp kendilerini de inceleyip kendi varlıklarının işlevselliğini betimlemeğe doymadılar. Ama gözlemleri tanrısallığa ait alanın sınırlarında duraklıyordu.

İ. Ö. I. Yy’da , Çiçeron antik çağ boyunca , kendi normal ve anormal davranışlarının tek sorumlusunun insan olduğunu söyleyen tek yazardır. Ona göre, aklı karıştırıp hastalığa neden olanın tanrı değil, insanın bizzat kendi hatasıdır, ve onu felsefe iyileştirebilir.

Bir başka Romalı, Soranus (İ. S. 93-138) cinlerle perilerle uğraşma bilimiyle mücadele ederek, güvenliği ve etkinliği belirlenmiş bütün tedavi yöntemlerini kullandı…Soranus hastalarla yaşamları ve ilgilerini çeken konularda konuşmanın onları rahatlattığını düşünüyordu. Soranus , ilaç kullanımı ve diğer fiziki metotları en aza indirdi, böylece hasta ile doktor arasındaki yakın ilişkiye dikkat çekmek istiyordu.

312 yılında imparator Constantin , Hristiyanlığı imparatorluğun resmi dini yaptı. Artık bundan böyle, iyi halde kötü halde, Kilisenin çıkarlarıyla Devletin çıkarları birbirine karışacaktı.

354 yılında, Roma’ya ait Afrika’da, Hristiyan annesinin etkilerini kişiliğinde taşıyan St. Augustin doğdu. Saint Augustin, itiraflarında, içinde, Tanrı aşkı ile cismani tutkularının savaşını nasıl yaşadığını betimler. Bu içebakışsal kitap, aslında Psikanaliz olmadan psikanalizin denendiği ve psikolojinin gelişmesinde önemli bir evre oluşturan eserdir. İnsan , tutkularına egemen olmak için kendini sıkı bir sınava tabi tutmalı, ama ayni zamanda doğa üstü ilahi bir tanrı yardımından yararlanmalıdır.

“Deli yüreğinden tanrıyı inkar edendir”

Barbar istilaları, veba salgınları, kıtlıklar, zorba yöneticiler, her yerde güvensizlik, her türlü felaket insanları doğa üstü inançlarda teselli aramaya yöneltti. Sihirli , mistik, cinli perili uygulamalar yeniden hakim olmaya başladı, ve ayni zamanda hristiyanlık ta acı çeken insanlara bekledikleri ümit mesajını veriyordu:”öbür dünyada daha iyi bir yaşam. ”Hristiyan dogması , sağlık dahil, yaşamın her alanına hakimdi. Azizler hastalıklara karşı insanları koruyor, hristiyan papazlar bedenleri ve ruhları tedavi ediyorlar, hastalar yakın çevredeki kilise manastır ve yakınında yapılmış hasthanelere sığınıyorlardı.

Her halde, Orta Çağ başlarında, Hristiyan hayıseverliği, akıl hastalarına yardım ve teselli sağlamıştı. Bazı yazarlara göre bu çağda hastalara yardım, XVII. Ve XVIII. Yy’lardaki uygulamalardan daha iyiydi. Ama yüz yıllar boyunca, hristiyan dogmatizmi hakim oldukça, cinlere perilere inanma ve şeytan çıkarma adetleri gelişti.

Mezmur 53, ”Deli yüreğinden tanrıyı inkar edendir” der. O halde deli tanrı tanımaz (ate)’dir. İncil’in son kitabında, şeytan’ın bin yıl süreliğine zincirlendiği fakat sonra bir süre için serbest bırakılması gerektiği yazar. Yani ikinci bin yılın başında onun hükümranlığı başlayabilir. Şeytan avını seçer, onun içine girer, ve kişi cinlere perilere karışır. Aziz Thomas d’Aquin “Şeytan, karışmışlarda gördüğümüz gibi, hayali karıştırır, aklın kullanımını hepten durdurur” der.

Cin çarpmasının nedeni günahlardır. Bu günah çarpılmışın , şehvet, dine küfür gibi, kendi günahı olabilir, veya ailesinden birinin veya bir yakınını da olabilir. Hatta aklını kaybeden kişinin hiçbir büyük günahı yoksa, bütün insanlığın günahının cezasını çekmektedir.

Cin çarpmasına (exorcisme) şeytan çıkarma ile karşı konulur. Orta çağlarda şeytan çıkarma uygulamalarıyla ünlü sayısız aziz ve papazın bu ritüelleri nasıl yaptığını betimleyen dini kitaplar vardır. Yani, Şeytanın kurbanı addedilen akıl hastasının kişiliğinde kilise ve ilahiyatçılar şeytanla savaşırlar. Tinsellik gereksinimi o denli önemli ki , bu gün dahi, her psikoposluğun bir cin çarpması olayına müdahale edebilecek bir şeytan çıkaran papazı vardır. Bu günün bu şeytan çıkarıcıları, şeytan girmesiyle psikolojik hastalığın farkını nasıl ayırırlar, bu da ayrı bir merak konusu.

Cadılar, sapkınlar, akıl hastaları karışımı

Ama bazı hallerde insan şeytanla iş yapmayı seçer. O zaman karşımıza çıkan bir cadıdır. XI. yy’dan başlayarak cadılar diri diri yakıldılar. Bu baskının temelinde bu kez kilise değil (bizim iyi bildiğimiz mahalle baskısı), kamu oyu var: açıklanamayan bir nedenden dolayı bir felaket olduğunda insanlar bunun sorumluluğunu her hangi bir uydurma cadıya yüklerler.

XIII. yy. ’dan itibaren kilise otoriteleri nöbeti devralırlar, özellikle çünkü, cadılar, cinlerden geleceği sorarlar , halbuki gelecek sadece tanrının tekelindedir. Kilise baskısı insanların üstüne çullanır. Bütün Avrupa’da, artık, kadın ve erkek büyücülere işkence yapılacak, aforoz edilecek, kazıklara bağlanacak, kamçılanacak, çevresine duvar çekilecek, diri diri yakılacaktır.

XIII. yy. ’da ayrıca cadılar , sapkınlar ve akıl hastaları aynı potaya konmaya başlar. 1239 ve 1245 yıllarında bazı Cathare’lar (dualist bir dini mezhep) cadılıkla suçlanarak Engizisyon mahkemesince cezalandırılır. 1258 yılında Papa IV. Alexandre İtalyan engizisyoncularına resmi bir şekilde, büyücülüğü cezalandırmalarını emreder.

Halbuki bu düzmece büyücüler, genellikle, psikolojik hasta veya en azından ruhsal durumları kırılgan insanlardır.

Orta Çağ’da delilik hakkında belgelere dayanan bir kitap yazmış olan , Fransız yazar Muriel Laharie, bu zavallıları şöyle anlatır:

“Onların trans halleri, düşleri, sanrıları (hallucinations), (bazen tükettikleri otlar veya mantarlar sebebiyle), şiddetli , kronik, histerik veya depressif , veya , psikotik sayıklama durumu olarak değerlendirilmeli. Hal bu ki, onların karışık , tutarsız, naif konuşmaları, hastalıklı yalanları, uydurma masalları , Şeytanla bir düzmece-anlaşma gibi yansıtılıyor. ”

“…İşkence altında bu zavallı , dengesiz ve korkmuş kadınlar, her hangi bir suçu kolayca üstleniyorlar. (…)XIII. yy. ’dan itibaren delilik, artık, cadılık maskesinin altındadır , XIV. Yy ise”cadı avı”nın her yerde, bütün şiddetiyle başladığı asırdır.

Humanistler

XIV. yy. ’dan , (Dante, Bocaccio, Petrark) gibi, ilk humanistler, skolastiklerin katı ve otoriter doktrinlerine, savaş açarlar, ve Kilisenin otoritesinin yerine eskilerinkini getirirler. Ama bilim rönesansı, gerçek anlamda , insanlar eskilerin deneyleri yerine, kendi deneyimlerine daha fazla güvenebildikleri zaman , Copernic, Bacon , Leonardo da Vinci, Machiavel, Montaigne , Erasmus gibi Rönesans dehalarının çağında başlar.

Montpellir’de tıp eğitimini tamamlamış olan İsviçreli Thomas Platter (1536-1614), akıl hastalıklarını sınıflandırmaya çalışır, bir çok hastayı gözlemleyerek, belirli metotlar uygular. Bir çok akıl hastasının bulunduğu hapishanelerde uzun zaman geçirir. Akıl hastalıklarının çoğunun beyin lezyonu sonucu olduğuna karar verir, ama iyi bir Kalvinist , olarak cinsel sanrıların Şeytanın karışması veya Tanrının cezalandırması olduğuna hükmeder.

Hollandalı, Jean Wier (1515-1588), cadıların akıl hastası olduğunu ve kilise tarafından yakılmak yerine , tıp doktorları tarafından tedavi edilmeleri gerektiğini ispat etmeye çalışır. İki Almanın “cadı avı” kurallarını içeren, ”Cadıların Tokmağı” adlı, pornografik kitabını satır satır çürüten “Cinlerin Düzmecesi” adlı eserini yayınladı (1563). Wier’in bazı çağdaşları onu sapkınlıkla suçladılar, Kilise kitabını kara listeye aldı.

Büyük tecrit

“Psikiyatri Tarihi” , XVII. yy. ’ı, akıl ve gözlem çağı olarak betimler, çünkü bu asır deneyci ve görgücü (empirique) geleneği geliştirdi, ve psikiyatriye daha gerçekçi bir bakış kazandırdı. Akıl hastalıkları da böylece, batıl inançlardan ve doktrin yanlışlarından , örneğin Spinoza (1632-1677), gibi filozoflar sayesinde, bir dereceye kadar , kurtuldu.

Ama, bu çağın ruh hastaları için, günlük yaşam, kuşkusuz, 1656’da , XIV. Louis’in Paris’te bir Hastane açılmasını emreden buyruğuyla, çok değişti. Amaç, Paris’in bütün yoksullarını eğitmek ve çalıştırmak için burada tecrit etmekti. Bu misyon, yaşam boyu göreve atanan, ”Hopital General”in içinde vde dışında, bütün yoksullar üstünde, ”otorite, yönetim, alış veriş, polis, yargı, ıslah ve ceza yetkisine sahip yöneticilere emanet edildi. Kralın buyruğu ile, ayrıca, bu direktörlere , bu hastanede, bağlama kazığı, boyna geçirilen demir halka, hücre, yer altı zindanı gibi , istedikleri şekilde kullanacakları yerler, baş vuru olmadan kendilerince bu hastaneyi düzenlemeler yetkisi verildi.

Michel Foucault’nun BÜYÜK TECRİT dediği ve XIX. yy. tıp dünyasında da süren olayın başlangıcı böyledir. Ama 1656’da “Hopital General”in amaçları hiç de tıbbi değildi. Aslında bu , Paris sokaklarında sürünen dilencileri, akıl hastalarını ve sakatları denetim altına almak için bir araçtı.

Bu emrin yürürlüğe girmesinden önce , 1656 başında 40 000 olarak sayılan yoksulların 35 bini Paris’ten kaçarak başka eyaletlere sığındılar. 1676 yılında yeni bir kral fermanı ülkenin her kentinde bir Hopital General kurulmasını buyurur.

Düşkünler yurdu

Bir buçuk asır sonra, Fransız Devriminin ardından, kendi iyilikleri için kapatılan bu dilenci ve akıl hastaları için Esquirol şöyle yazıyordu: “Kaldırımın soğuk rutubetinden sadece bir hasırla korunmaya çalışarak, paçavralar içinde uzanırken buldum onları. Kabaca besleniyorlardı, soluyacak havadan, susuzluklarını giderecek sudan, ve yaşam için en gerekli şeylerden yoksundular. Gerçek zindancıların hayvani gözetimine tek edilmişlerdi. Küçük, kirli , iğrenç, havasız , ışıksız odalarda, hükümetlerin büyük masraflarla , başkentlerde lüks adına beslediği vahşi hayvanları bile kapatmaya kıyamayacakları , mağaralarda gördüm, onları. ”

Her ne kadar , Pinel (1745-1826, Fransız, modern psikiyatrinin kurucusu kabul ediliyor), akıl hastalarını Paris’in tımarhanelerinden kurtardıysa da, bu hastalar, XIX. yy. boyunca , az çok gelişmiş, Barok-tıbba ait yöntemlerle bu yurtlarda kapatılarak tedavi edilmeye çalışılıyordu. Bu çağ incelendiğinde göze çarpan özellik, sağaltıcı olduğu iddia edilen tedavi tekniklerinin aslında, düşkünler yurdunda düzeni ve güvenliği korumak adına , sindirmek, korkutmak, dehşet salmak için uygulandığıdır. Uzun süren soğuk, ve sıcak banyolar, ishal yapıcılar, kusturucular, kan almalar, tahriş ediciler, döndüren koltuk, ani suya atmalar, bağlamalar , tecrit etmeler, elektrik şokları.

Buna karşın bütün Avrupa’da yatılı akıl hastalarının durumlarını iyileştirmek ve bu insanlık dışı uygulamalara son vermek için genel bir politik istem vardır. Akıl hastaları için, İsviçre’nin , Vaud kantonunda, ve Lausanne’da sağlık koşullarına uygun, hoş ve göl manzaralı Yurtlar yapılır. (1810)

Psikiyatri Kurumları

Psikiyatrik hastaların ve psikiyatrinin kaderi , XIX. yy. ’da İsviçre’de büyük hastanelerin açılmasıyla değişti. Bu kurumlar tıp fakültesi tarafından tanınacak , daha bilimsel ve daha insani tedavi yöntemleri geliştirip uygulayacaktı. Ne yazık ki, bazı sorumsuz, acemi deneyciler, ”psychochirurgie” gibi tehlikeli uygulamalara giriştiler. Yine de giderek, her kesin çoktandır dilediği gibi, deli gömleği, zoraki duş gibi katı uygulamalar yavaş yavaş bırakıldı.

XX. Yüzyıl

Psikamaliz devrimi denilebilecek olay XX. yy. ’ın başlarında ortaya çıkar. 1856 yılında , Moravia’da , tüccar bir Yahudi aileden doğan Sigmund Freud, 1880’de, Viyana üniversitesinden tıp doktoru olarak mezun olur. Meslek yaşamının başından itibaren, Tedavi etmeden önce akıl hastalğını anlamak ister, ve görüngüleri (phénomene) sistemli olarak gözlemlemeye başlar. Böylece, ilk kez psikolojik bağlamda insan davranışlarını, sadece varsayımlara göre değil , gözleme dayalı olarak açıklamayı başarır.

“Bilinç dışı” kavramı, Freud ile başlamamış olsa da, Freud, çocukluk yaşlarından , hatta doğmadan önceki zamanlardan başlayarak biriktirilen deneyimler gibi, yaşama , ölüme , cinselliğe ait bütün itkilerin merkezini buraya yerleştirerek, bilinç dışına önemli bir anlam yükledi. Bilinç dışının mesajlarını çözmeğe ve anlamaya yardım eden yöntem , Freud’un babası olduğu, psikanaliz metodudur. Ona göre, çok geliştirmiş olduğu rüya analizleri, bilinç altına giden ana yoldu. Freud ile, deliliği, bilinç dışına itilmiş güçlerin zorladığı davranışlar olarak anlayabiliriz.

İsviçre’de Carl Gustav Jung, kolektif bilinç dışını ortaya atarak, Freud’un teorilerine farklı bir yön verdi.

1912 yılında, Freud henüz psikanaliz metodunu geliştirmekteyken, Fransız psikolog ve cerrah , Alexis Carrel’e , tıp alanında Nobel ödülü verildi. 1873 yılında, Lyon’lu büyük bir burjuva aileden doğan Carrel, New York’ ta İstitut Rockefeller’in direktörü olmuştu. 1935’te , çok yankı getiren, ”İnsan, Şu Bilinmez” başlıklı bir eser yayınlar. Ne söyler, Carrel?

“Hala daha suçluların ve zihinsel ve bedensel eksiklilerin sınırsız kalabalığının karşımızda çözülmemiş problemi var . Bunlar sağlıklı kalmış popülasyona çok büyük bir ağırlık yüklemektedir. Tımarhanelerin, hapishanelerin, kamunun haydutlardan korunmasının bedeli, hepimizin bildiği gibi, akıl almaz bir boyuta ulaştı.

“Uygar milletler tarafından, bu yararsız ve zararlı varlıkları koruma adına naif bir gayret sarf ediliyor. Anormaller normallerin gelişimini önlüyor. Bu mesele ile yüzleşmek gerekmektedir. (…)

Modern toplumu sağlıklı bireye uygun olarak düzenlemek ten çekinmemek gerekir. Bu gereklilik karşısında felsefi sistemler, ve duygusal ön hükümler yok olmalıdır. ”

Bireylerin biyolojik eşitsizliği üzerine kurulu bu tezler, Nazilerin ırkçı tezlerine çok uyuyordu. 1939 ekiminde, Hitler, tıp doktorlarının dikkatli(!) muayenesinden sonra patolojik durumları belirlenen hastalara Euthanasi uygulanmasını buyurdu. Onun suç ortakları Bouhler ve Brandt , doktorlardan bir ekip oluşturdular ve 1940 ocağında T4 operasyonu başlatıldı. Almanya’da ve doğudaki işgal bölgelerinde, öncelikle psikolojik hastalar ve zihinsel engelliler olmak üzere, yaklaşık 100 000 kişi yok edildi. Nazilerin değimiyle, ”bu yararsız ağızlar”, gaz verilerek, iğne ile, veya ölümcül dozda ilaç verilerek öldürüldü. Cesetler fırınlarda yakıldı ve bu zavallıların yakınlarına da ölümlerin hastalık salgını gibi, kendi uydurdukları nedenler den olduğu bildirildi. Ama bu sırlar ortaya çıktı, ve aileler ve kilise mensupları şikayete başladı. Hitler, 1941’de, hiç olmazsa Almanya’da euthanasi programını durdurdu.

Her ne kadar T4 operasyonu bilinse de, İkinci Dünya Savaşı boyunca , Fransa’da Psikiyatrik sığınma evlerinde, açlıktan ve soğuktan, 40 000 kadar akıl hastasının öldüğü pek bilinmemektedir. Çünkü Vichy hükümeti Psikiyatri hastanelerine verilen gıda karnelerini kesin olarak resmi asgari olarak çıkarırken, dışarıdaki halk kara borsadan ve ya aile imkanlarından faydalanıp biraz olsun beslenebiliyordu. Bu evlere diğer hastanelere verilen ilave gıda ürünleri de verilmiyordu.

29 ekim 1941’de, ’Tıbbi-Psikoloji derneği’, “bazı psikiyatri hastanelerinde hastaların günlük tayın payı yaşamı sürdürmeğe yetecek miktarın çok altındadır” diyerek kamu yetkililerine bir önerge verir.

1988’de basılan, ” Deliler Treni” adlı kitabında, Pierre Durand, araştırmalarında, hiç olmazsa 1941’in ikinci yarısından sonra, Vichy otoritelerinin durumu bildikleri sonucuna varır. İlgili servisler konu hakkında uyarılmışlardı. Pekala, bu kökünü kazıma işlemini önlemek için ne yaptılar?Hiç bir şey. O halde Vichy hükümeti, 1944 kasımında ölen, Alexis Carrel’in caniyane teorilerini bilinçli olarak uygulamaktaydı.

Savaştan sonra , 1952’de ilk ‘neuroleptique’, ”Largactil” çıkarılır. Bir çok doktor , en sonunda beynin işlev bozukluğuna çare olacak mucize ilacın bulunduğuna inandı. Diğerleri için, ’neroleptiqueler’, sadece kimyasal deli gömleğinden başka bir şey değildi. ’Neuroleptique’ etkisindeki hastalar biraz robot gibi yürüseler de hastanın yüz ifadesi değişiyor, işaretler yapan haykıran, aşırı heyecanlı hasta ile ilgisi kalmıyordu.

1960’lı yılların başında, ABD’de ve Avrupa’da, ”antipsikiyatri “adı altında , klasik hastane tarzı tecrit karşıtı bir tartışma başlatıldı. Bazı yazarlara göre, psikiyatri, tıp biliminin tüyleri ile süslenmiş, zorlamaya dayalı toplum denetiminin kaba bir aracından başka bir şey değildi.

Bu açık ve katı antipsikiyatrik-sosyolojik söylemler, 1980’li yılların sonuna doğru, akıl hastalığının gerçeklerinin yeniden kavranmasıyla sona erdi. İtalya’da psikiyatrinin kurumsallaşmasını önleme girişimlerinin büyük fiyasko ile son bulması da anımsanmalıdır. Diğer Avrupa ülkelerinde de, psikiyatri hastaneleri, son derece sert polemik saldırılara karşı koymuşlardır, ve hastaları kriz zamanlarında acılarını yatıştırmak ve tedavi etmek için barındırmaya devam etmekteler.

Günümüzde, chimiothérapie(ilaçla tedavi) ve psikoterapi psikiyatri’nin birbirinden ayrılmaz ve birbirini tamamlayan iki yüzüdür, buna artık hastanın yakın çevresini, ailesini, işverenini, dost ve arkadaşlarını da hesaba katan, sektör psikiyatrisi ve sosyal psikiyatri de katılmaktadır.

Kaynak

“Histoire de la Folie”, -Wikipédia



 

 

Dipnot Kitap Kulübü Üyesi Yazısı


Şule Bölükoğlu

AKLISELİM DÜNYADA DELİLİK TEK ÖZGÜRLÜK MÜ?
Stefan Zweig penceresinden Erasmus ve Deliliğe Övgü
 

Yıl 1509... Stefan Zweig, tarihin bu bu kritik dönemini, Erasmus’ un bakış açısıyla özetlemektedir deneme türünde bir başyapıt olan “ Rotterdamlı Erasmus : Zaferi ve Trajedisi” eserinde;

“Erasmus, İtalya da kilisenin tam anlamıyla dinsel çöküntü içinde olduğunu görmüştü; Papa Julius, çevresindeki savaşçılarla, bir paralı asker komutanından (Condottiere) farksızdı; piskoposlar havarilere yakışan bir sadelik içerisinde olacakları yerde, ihtişam ve israf içerisinde yaşamaktaydılar; Erasmus sarsıntılar içindeki bu ülkede gözlerini savaş hırsı bürümüş olan prensleri görmüştü; iktidar sahiplerinin sonsuz cüretine ve halkın korkunç yoksulluğuna tanık olmuştu; bakışlarını bir kez daha saçmalığın uçurumunun derinliklerine çevirmişti.” (s.72)

İtalya’ ya hakim ve yukarıda tasvir edilen o kasvetli buluttan sıyrılıp, at sırtında Alp dağlarının güneşli tepelerini aşarken geride bıraktığı karanlığın boğucu pençelerinden bir anlık kurtulma isteği , Erasmus’u belki de gerçek özgürlük olarak tanımlanması gereken “deliliğe” başvurarak, rahatlayabileceği bir ruh haline sokmuştur. Nitekim Zweig tarafından kaleme alınan yaşam öyküsünde de açıkça belirtildiği üzere Erasmus yeryüzünün iktidar sahiplerine yönelik düşündüğü acı hakikatleri dile getirmek için uluorta ve açık seçik konuşabilecek bir karaktere asla sahip değildir. Her türlü bağnazlığın ancak günün birinde kendi başını yemekle nihayet bulacağı, aklın ise beklemesini ve direnmesini bileceğine inanır. Zweig’ ın Erasmus’ u tasvir ettiği şu cümle ile kesinlikle bir eylem adamı olmadığı doğrulanmaktadır ; “..bir karışıklık çıktığında kabuğuna, yani çalışma odasına çekilmeyi herşeye yeğler, kendini ancak kitaplarından örülü duvarın arkasında güvenlik altında hissederdi. Erasmus’ u tehlike anlarında, kaderin dönüm noktalarında incelemek, gözlemciye neredeyse acı verir ve onu hoş diye nitelendirilemeyecek manzaralarla karşı karşıya bırakır; çünkü Erasmus ne zaman bıçak kemiğe dayansa tası tarağı toplar ve alelacele tehlike bölgesinden kaçar.” (s. 65/5), “Onun gibi buluttan nem kapan, kırılgan birinin, Rönesans ve Reform yıllarının çılgın anaforları arasında kitleleri peşinden sürükleyebilen bir önder olamayacağını anlamak için yeterlidir. “ (s. 64)

Yüz çizgileri dahi cesur bir atılganlığı temsil etmezken, zayıf fiziksel duruşu, hastalıklı bünyesi ve sürekli üşüyen vücudu ile yüksek sezgi ve düşünce gücünün yaratılarını eyleme dönüştürmekten aciz olduğu eserde çok kereler ifade edilmiştir. Esasen bir dava uğruna can vermeye Erasmus’ un ne vücudu ne de ruhu izin vermektedir. Kendisi de bunun farkındadır. 1509 yılında İtalya İngiltere arasında yaptığı uzun yolculuk sırasında tüm bu sıkıntıları herhangi bir eyleme geçmeden beraberinde taşımaya devam etmek belli ki bunaltmış, son derece duyarlı bir düşünce insanı olarak yüreğinde hissettiği bu dayanılmaz yükten arınma arzusu onu kendine göre bir eyleme sürüklemiştir. Açıkça değil ama delilik kılıfı altında, olanca yüküyle ve tüm hışmıyla sanki içini dökmüştür “Deliliğe Övgü” ismini verdiği eserinde.

“Erasmus kitabıyla papalığın günahlar listesini açıkça çağın duvarına asmış oluyordu: çok anlamlılık yaratma konusunda bir usta sıfatıyla, söylenmesi tehlikeli ve zorunlu ne varsa, Stultia’nın ağzından din alanındaki yozlaşmalara güçlü bir saldırı olarak yöneltmedeki o büyük sanatsal becerisinden yararlanarak söylüyordu. Ve kırbacı indirenin görünüşte bir delinin eli olmasına rağmen aşağıdaki türden sözlerin eleştirel amacını herkes derhal anlamaktaydı” (s. 78)

“Erasmus’ un ciddi, ağır ve bilimselliğin olanca ağırlığını taşıyan asıl eserleriyle karşılaştırıldığında, bu kısa ve edepsizce bir dille ele alınmış olan taşlama, ilk anda biraz çocukça, içerik açısından da yoksul ve hafif kaçar. Ne var ki sanat eserlerinin tutarlılığını sağlayan öğeler, çapın genişliği ve ağırlık değildir; politika alanında nasıl tek bir çekirdek sözcük, bir espri çoğu kez Demostenesvari bir söylevden daha çok etki uyadırırsa , edebiyat alanında da küçük eserler çoğu kez silindir gibi eserlerden çok daha uzun ömürlü olur. “ derken Zweig, Voltaire’ in yüzseksen ciltten yalnız kısa “Candide” anlatısının canlı kaldığını hatırlatır. Nitekim Erasmus’ un sayısız kalın kitaplarından günümüze kadar kalabilen yazarın seyahat sırasında vakit geçirmek belki iç dökmek amacıyla yazdığı ve bir espriyi andıran “Laus Stultitiae – Deliliğe Övgü” dür. (s. 72-73)

Stefan Zweig’ ın değerli başyapıtını Almanca aslından tercüme eden Ahmet Cemal kitabın girişine eklediği “Zweig ve Erasmus – iki hümanist üzerine notlar” başlıklı yazısında şöyle der ;

“ Biyografide Zweig, Batı hümanizminin kurucusu ve hümanistlerin en büyüğü sayılan Erasmus’ un yaşadığı zaman parçasıyla, yani onbeşinci yüzyıldan onaltıncı yüzyıla geçiş dönemi ile kendi yaşadığı dönem arasında koşutluk kurmuş, insanlık idealleri açısından da kendisini bir anlamda Erasmus’ la özdeşleştirmiştir. Her türlü zorlamayı yadsıyıp her koşul altında iç özgürlüğünü koruma uğrunda çaba harcamak , kimsenin efendisi olmaya kalkışmamak, fakat kimseye de boyun eğmemek; her türlü taraf tutmadan, özellikle de içine zorbalığın karıştığı çekişmelerden kaçıp kendi kitaplarının dünyasına sığınmak ; hiç bir sav ya da düşünceye baştan düşmanca yaklaşmamak, ama buyurgan nitelik almaya başladığı anda, her savın ya da düşüncenin karşısına dikilmek; bütün bunlar gerek Erasmus’ un gerekse de Zweig’ ın kişiliklerinden birbiriyle bütünüyle örtüşen niteliklerdir. “ (S. 10)

Ahmet Cemal iki hümanisti paralelleştirirken, bu giriş yazısında Zweig’ ın 1936 yılına ait ve bağnazlığın her türlüsüne karşı savaş ilanı anlamını taşıyan iki önemli eserine işaret eder; ‘Calvin’ e karşı Castellio’ ve ‘Zorbalığa karşı Özgür Düşünce’. Burada Nazi Almanya’sının çığrından çıktığı dönemde bireyin insan olarak kutsallığını ve dokunulmazlığını son bir kez savunmayı denemiştir. Zweig’ ın yurdundan olup eşiyle birlikte 1942 yılında Brezilya’ ya sığınmak zorunda kaldığı, daha sonra Naziler yenilse bile bu dünyadan bekleyebileceği bir şey kalmadığı için yaşamını trajik bir karar ile noktaladığı da hatırlatılmaktadır Ahmet Cemal’ in giriş yazısında. Diğer bir saptama ise Zweig’ ın “ Erasmus biyografisi” eserinin altmışlı ve yetmişli yıllarda, öğrenci hareketlerinde bağnaz uçlar belirmeye başladığında da kapışılmış olmasıdır. Ahmet Cemal’ e göre eserin özgür düşüncenin bayraktarlığını yapma işlevinin sadece Nazi Almanya’sının sonlanması ile sınırlı olmadığıdır. Der ki ; “ Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisi, insanlık düşünce özgürlüğünü ve birey olarak insan hayatının taşıdığı kutsallığı bildiği sürece, güncelliğini yitirmeyecektir.”

O halde sormamız gerekmez mi;
Dünya tarihi, dinsel bağnazlığın toplumları büyük travmalara ve kanlı felaketlere
sürüklediğinin örnekleriyle doluyken aklıselimin payına hep delilik mi düşmek zorunda?

(Stefan Zweig, Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisi, Can Yayınları, Ağustos 2008, 196 sayfa)


Taraf

**“Erasmus’un Deliliği, birinci tekil şahısta, okurla konuşan bir karakterdir. Yazar dramatik bir sahneleme kurgular ve kadınsı özelliklerle donatılmış bir kahraman ağzından birçok önemli konular işler: akıl konusuna tek yönlü ve önyargılı bakmayan, bilginin sınırlarını ve değerini anlayan ve en önemlisi de insan hayatını belirleyen davranışların erdemlerini sorgulayan bir karakterdir Delilik. Hoppa ve çekici olduğunu söyler. Asla okurla polemiğe girmez, tek amacının eğlendirmek olduğunu sık sık yineler. Okurdan beklentisi ise, eğlenmenin ötesinde, hayali seyircileri gibi ondan yana olarak, onun fikirlerini anlamamızdır. Dilini sakınmayan, aklı bir karış havada olmasına rağmen çok da çekici ve arzu doludur sunduğu karakter.

Erasmus’un bir kadın kahraman seçmiş olması rastlantı değildir. Her şeyden önce yarattığı bu karakter sayesinde ortaçağın katı Kilise babalarını ve bağnazlığı sansürden korkmadan eleştirebilmiştir. Bir kadın olduğu için başkahramanın sözleri fazla ciddiye alınmayacak türdendir. O, yazarın da söylediği gibi, hafif ve deli dolu bir kadındır. Erdemleri ise ne dindarlık ne de ahlakçılıktır. Tam aksine ortaçağ boyunca lanetlenmiş günahlar (tembellik, kendini beğenmişlik, oburluk, şehvet) neredeyse onun baş erdemleridir.

Deliliğe Övgü basit görünen düşünceler ardında Rönesans’ın en önemli kavramlarını tartışmaya açar. Bunların arasında en önemlisi kuşkusuz cehalet ile bilgeliği karşı karşıya getirmesidir. Erasmus kendinden önceki yüzyıllar boyunca bilgelik sayılan erdemlerin yeniden sorgulanması gerektiğini düşünerek yazmaya başlamıştır. Sadece birkaç haftada yazdığı sanılan eserinde ortaçağ inançlarını ve skolastik felsefeyi yeniden değerlendirme gereği duyar. Gerçekten de yeni bir çağa, geleceğe ve aydınlanmaya ortaçağ inanç ve felsefesiyle girmek olanaksızdır.

İlk başta yapılması gereken, o bilgelerinin elinden cehaleti küçümseme ve yok sayma silahını almaktır. Zira, yoksul ve eğitimsiz halk, her söylediklerini doğru kabul ettiği kilise babaları tarafından yönetilmekteydi; oysa halk kendince erdemlere sahipti fakat bunlar soylular ve din adamları tarafından hiçbir zaman erdem sayılmadılar.

Erasmus küçümsemememin önemini vurgulamak ister eserinde. Küçümsememe bir bakıma ötekine duyulan şefkattir. Anlayıştır. Ötekine bakabilmeyi gerektirir. Yüzyıllar boyunca tüm erdemlerden yoksun olarak düşünülen kitlelere ilk kez dikkatle bakılır Rönesans döneminde. Yine ilk kez Rönesans ile birlikte, hayatı, cahil bir köylü gibi kabul etmenin o kadar da kötü bir şey olmadığı düşüncesi gelişir. Kabul etmenin içinde doğayla bir tür bütünleşme söz konusudur. Akılcı ve anlaşılır olmasa da, doğaya uygun davranmak kendi başına bir erdem olarak görülebilirdi.

İki önemli tema üzerine kuruyor Erasmus eserini: 1) Gerçek bilgelik, deliliktir. 2) Kendini bilge sanmak deliliktir. Birinci temaya baktığımızda, akla fazla prim vermiş insanlığa yeni bir pencere açılır gibidir. Rasyonel davranış aşırı yüceltildiği için insan kendi doğasından uzaklaşmıştır. Yeniden doğasının gerektirdiği “çocuksuluğu” bulması, tam da Rönesans felsefesinin temelindeki düşüncelerden beslenir. İkinci tema ise, ortaçağda okuma yazma bilenlerin sadece soylular ve din adamları olduğunu düşünürsek, onların nüfusun geri kalanı üzerinde baskı ve zorbalık yapma hakkı bulmalarıdır eleştirilen.

Yazılışından tam 500 yıl sonra, aşırı entelektüel felsefelerin yaşamı bazen kavramaktan yoksun olduğunu düşünmesinin güzel bir anlamı olduğunu düşünmeden edemiyor okur. Bir başka konuda daha düşünmemiz gerekiyor bu kitabı okurken, o da, isteri, delilik, çılgınlık gibi sözcüklerin hep dişil karakterde olması. Türkçede dişil-eril sözcük ayrımı olmadığı için Deliliğe Övgü’nün Türkçesinde bu ayrım hissedilmiyor ama Havva’nın Cennetten kovulmasından beri kötülük ile özdeşleştirilen kadına Erasmus’un daha sevimli yeni bir yüz verdiği kesin!

**(Bu yazı 6 Mayıs 2008 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)


Deliliğe Övgü

Bekir Sıtkı Gürler

http://blog.milliyet.com.tr/

Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae), Desiderius Erasmus ’ un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze kadar değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya’dan İngiltere’ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere’de, dostu Thomas More’un evine vardıktan kısa bir süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas More’a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilgelik olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia), kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir. Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle “Deliliğe Övgü” çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışını izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.

Yazınsal açıdan “Deliliğe Övgü”, Latin ozanı Horatius’un “Hakikati Gülerek Söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios’tan da esinlenmiştir.

Rönesans ressamlarından Hans Holbein, Erasmus’un pek çok portresini yaptığı gibi, Deliliğe Övgü’yü de resimlemiştir. Bu yapıtların bir kısmı Basel, bir kısmı da Louvre Müzesi’ndedir.” Ahmet Cemal

*Hümanizm döneminin en güçlü kalemlerinden biri olarak bilinen yazar Erasmus, aslen Hollandalı olup (1465-1536) Augustin tarikatına mensup bir din adamı idi. Ancak aykırılığını daha bu tarikata girdiği sırada göstermiş ve ilimle uğraştığı için papaz cübbesi giymeme imtiyazını kazanmıştı. 1499’da İngiltere’ye gitti. Dönüşünde kaleme aldığı Deliliğe Övgü isimli eserde Ortaçağ skolastik yapısına, kilise baskısına, kemikleşmiş önyargılara ağır eleştiriler gönderdi. Ancak bu eleştirileri kitabının önsözünde de belirttiği üzere “deli saçması” olarak niteleyerek ve hiciv geleneği kapsamında kaleme aldı. Okuyucularına da eserin “delilik” tarafından kaleme alındığı için çok ciddiye alınmaması konusunda ihtarda bulundu. Amacını ifade eden önsöz kısmından hareketle kendisinin Klasik Yunan ve Roma edebi yazınına hakim olduğunu da görürüz. Şöyle der üstat; “Eserimin şakacı edasından rahatsız olacak kişilerden rica ederim; Bu tarzda ilk yazarın ben olmadığımı, bunda kendimden önceki bir takım adamların örneklerine uyduğumu lütfen göz önünde tutsunlar. Yunanlı Homeros Kurbağalarla Farelerin savaşını anlatmıştı, Romalı Virgilius küçük sinekler hakkında, Ovidius cevizler hakkında şiirler yazmıştı. Glachus haksızlığı, Synesius kelkafalıları, Lucian ise sineklerle haşeratı övdüler. Romalı Seneca imparator Claudius’a övgüyü şakacı bir eda ile yazdı. Benim yaptığım onların yolunu takip ederek deliliğe methiye yazmaktan ibarettir”. (syf 14 )

Erasmus’un iğneleyici repliklerinden bazı alıntılar yapacak olursak onun dili ve üslubu hakkından da bilgi sahibi oluruz;

Menfaatçi ve yağcılar hakkında şunları dillendirir; “Bir deli olarak sözlerimi mazur görünüz. Ancak bizim çevremizde edepleri, terbiyeleri o kadar kıt bazı kimseler vardır ki bunlar papalar ve din büyükleri hakkında en hafif bir alayı duymaktansa – ki bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde – İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar”. (s.15)

Riyakarlığa prim tanıyan idareciler hakkında; “ Öncelikle şunu biliniz ki, bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler ne alâ! Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata uygun hareket ettiğini itiraf etsinler! Öyle ya deliliğin kendi meziyetlerini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu? Beni olduğum gibi kim benden daha iyi tanımlayabilir? Meğer ki beni tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun. Zaten böyle yapmakla bilgelerin ve büyüklerin çoğundan çok daha büyük alçakgönüllükle hareket ettiğime inanıyorum. Onları kötü bir utanma alıyor. Kendi kendilerini övmeye cesaret edemiyorlar, fakat çoğu zaman dalkavuk bir şakşakçıyı, sahtekar bir şairi yanlarına çağırıyorlar; o da para karşılığında onları övmeyi yani yalanlar söylemeyi üsleniyor”.(s.20-21) “Hristiyanların azizleri de dahil olmak üzere bu derece saamimiyetle tapılan tanrılar pek azdır. Örneğin çok kimseler, Meryem’in tasvirlerinden biri önünde öğle vakti bir mum yakarak ona büyük bir saygı gösterisinde bulunduklarını zannederler. Ama onun iffetini, alçakgönüllüğünü, ruhi ve ilahi şeylerle sevgisini taklide uğraşanlar ne kadar azdır”.

İnsan doğasına aykırı gelen, yapmacık bir takım tutum ve davranışların doğru rol modeli olarak yansıtılmasına verdiği tepkisi ise şu şekildedir; “Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum. Deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk ve cehalet içinde yaşamaktır diyeceklerdir. Fakat dostlar insan olmaktır bu, zira doğrusu doğuşuna, aldığı eğitime, doğasına uygun olarak yaşayan bir kimseye neden bahtsız diyeceksiniz anlamam. Bu varolan herşeyin yazgısı değil midir? Kendi doğal halinde bulunan hiçbir varlık bahtsız olamaz. Aksi takdirde insan, kuşlar gibi uçamadığından, dört ayaklı hayvanlar gibi dört ayağının üzerinde yürüyemediğinden, boğalar gibi kafası boynuzlarla süslü olmadığından acınmaya layıktır denebilirdi. Bunun gibi güzel bir at gramer bilmediğinden, börek yemediğinden dolayı bahtsızdır. Akademide çalışılan konuların hiçbirini bilmiyor diye öküzün de talihine acımalıdır denebilirdi. Fakat at gramerci olmakla ne kadar bahtsız değilse, insan da deli olmakla o kadar bahtsız değildir. (s.78) Toplulukların kendini bilmezliklerini ve kendilerince olumlu yönlerini yüceltip olumsuz yönlerini görmezden gelmelerini de hicveder; “Tabiat, özsaygının mutlu armağanlarını yalnız bireylere vermiş değildir. Genellikle her kavim, her millet, hatta her şehir bunlardan bolca nasibini almıştır. İngilizler güzel adam, iyi müzisyen ve ziyafetlerinde cömert olmakla övünürler. İskoçyalılar, asaletleri, unvanları, krallarının hanedanı ile olan akrabalık bağları ve skolastik tartışmalardaki olağanüstü incelikler ile övünürler. Fransızlar nezaket iddiasındandırlar; Parislililer özellikle Sorbon’larında en bilimsel teoloji okuluna sahip olmakla gurur duyarlar. Edebiyat ve söz söyleme sanatına sadece kendilerinin sahip olduğuna inanan İtalyanlar, kendilerini dünyanın barbarlık karanlıklarına dalmamış biricik kavmi sanırlar. Aralarında da bu tatlı yanılgıyı en fazla yaşayanlar Romalılardır. Eski Romalıların büyüklüğünü sayıklar ve onlardan bir şeyler aldıklarına iyice inanırlar. Venedikliler asaletlerini düşünmekle, Grekler bilimlerin kurucuları olduklarını düşünüp eski kahramanlarının sıfatlarını kendilerine takmakla mutludurlar. Türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan şu sayısız barbarlar, doğru dine girmiş olmakla övünürler, boş inanç sahibi saydıkları Hıristiyanlara yukarından bakarlar. Çok daha mutlu olan Yahudiler mesihlerini tatlı tatlı bekleyerek yaşar ve bu arada daima Musa’nın dinine bağlı kalırlar. İspanyollar dünyanın en büyük askerleri olarak geçinirler. Yüksek boylarından gurulanan Almanlar, sihirden anladıklarını, büyük sihirbaz olduklarını iddia ederler. Daha fazla örneğe gerek yok. Özsaygının nasıl her yerde en tatlı zevkleri, hem ayrı ayrı şahıslara hem de bütün insanlara birden saçtığını size göstermek için sanırım bu kadarı yeter. (s. 109-110-111) Çağının tıp ve hukuk gibi bilim dallarına bakışına ise şu satırlarla gönderme yapar; “Altın çağın masumluğu yavaş yavaş bozulunca kötü cinler daha önce de dediğim gibi bilim ve sanatları icat ettiler. İlk önce bunların sayısı son derece azdı, pek az kişi bu muzır işlerle meşgul olurdu. Ancak sonraları Keldanilerin boşta gezenleri ve Greklerin işsiz güçsüzlerinin katkısı ile bunlardan çok sayıda icat olundu ve her biri insan zihnine ayrı birer işkence kesildi. Zira en önemsiz ve değersizlerinden biri olan gramer, tek başına bir adama tüm ömür boyu eziyet etmeye yeter. Bununla beraber tüm bu ilimler arasında en faydalıları olan teologlar yani din adamları açlıktan ölüyorlar, müneccimler sıkıntı yaşıyorlar. Hekim ise tek başına bu insanlardan daha değerli tutuluyor, sanatının güç olmasına karşın o ne kadar cahil, gafil, yüzsüzse halkın hatta en zengin prenslerin güvenini de o oranda kolay kazanır. Zaten tıp çoğu hekimlerin bugün uyguladıkları şekilde olursa bir çeşit yüze gülücülükten başka bir şey değildir. Hekimlerden sonra hukukçular bu sıralamada ikinci yere layıktırlar. Hatta hakça düşünülürse birinci yeri istemeye layık değil midirler? Madem ki deliliğe yakın bilimler bizi daha uzak olanlardan fazla mutlu eder o halde bilimlerle hiç ilişkisi olmayan kimseler saf doğadan başka rehberleri olmadığından ne kadar mutludurlar. Doğanın en yetkin eserleri de zaten sanat adı verilen gereksizlikler tarafından bozulmamış olanlarıdır. Öyle ya bütün hayvanların en bahtiyarları kural ve özentisiz yaşayıp doğa kanunlarından başka kanun tanımayanlar değil midir? Arılardan daha mutlu, hayranlığımıza daha layık bir varlık var mı? Her ne kadar insan gibi beş duyuya sahip değilseler de onların mimarisi sizlerinkinden sonsuz derecede üstün değil mi? Cumhuriyetleri sizin filozoflarınızın tasarladıklarından daha mükemmel değil mi? ”. (s. 80-81-82-83) Ersamus çağının egemen güçlerinin beklediği insan tipini de şu şekilde hicveder; “Evet insanlar kendilerini ne kadar bilgeliğe verirlerse mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. O zaman bizzat delilerden daha deli olduklarından insan olduklarını unutur tanrı gibi görünmek isterler. Demek ki insanlar hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak, hal ve yapılarının üzerinde hiçbirşeye girişmemekledir ki kendilerine eziyet eden, üzerlerine yüklenen sayısız sefaletlerin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir (s. 85).

Erasmus’dan krallar da nasibini alır; “Zaten en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki krallar arasında deliler olmadan ne yiyebilen ne de bir an yaşayabilen bir kaç tane vardır. Onlara gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve asık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler. Bu tercih bence ne şaşılası ne de anlaşılması güç tür. Bu bilgeler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve ciddi şeyler bulurlar. Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler ise tersine, binbir çeşit haz bulur buluşturur, her an onları eğlendirir, avutur ve kahkahalarla güldürürler(………………..). Çevrelerini saran bütün bu debdebeye rağmen prensler kendilerine gerçeği söyleyebilecek kimseleri bulunmadığından ve gerçekleri gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından bana pek bahtsız görünüyorlar. Ancak denecektir ki prensler gerçekleri duymayı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek bir takım bilgelere rastlamak korkusuyla bilgelerin meclisinden kaçınırlar. Burada sizinle beraberim. Fakat bu delilerin ağzından yalnız gerçekleri değil en açık hakaretleri dahi zevkle dinlediklerine, bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir”. (s. 88-89)

Veeee tabi ki en muhteşem kurum olan kilise de eleştirilerden nasipdar olur; “İşte tamamen bizden kimseler. Mucizelere ve olağanüstü şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan söz etmek sitiyorum (nasılsa deliye her şeyi konuşmak serbest). Gerçek hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu tür olağanüstü şeylerin hepsine ait ve bütün şu inanılmaz hikayeleri, ne büyük zevk ve ne kadar istekle dinlerler. Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyecilerini de o kadar etkileyeceğinden ve onların aç kulaklarını o kadar gıdıklayacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret kalacağı sanılmamalı. Bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar. Bu delilerle ermişlerin koruyuculuğuna çılgınca güvenerek en tatlı ümitlerle oyalananlar arasında büyük bir fark yoktur. Biri sabahleyin hıristiyanların Polyphemos’u, Christophorus’un bir tasvirini ya da devasa bir heykelini görmek mutluluğuna erişirse bütün gün kendine hiç bir kötülük gelmeyeceğine inanır; öteki savaştan sağ salim çıkacağına emindir çünkü savaştan önce Barbara’nın heykeline küçük bir duada bulunmuş; üçüncüsü yakında zengin olacağından şüphe etmiyor, çünkü haftanın belirli günlerinde ermiş Erasmus’un heykelini ziyaret etmekte, tasvirin önünde küçük mumlar yaktırıp küçük dualar mırıldanmakta hiç kusuru etmez…….. ya Papa’nın verdiği bağışlanma belgelerine ne diyelim? Bunlar o belgelerin etkisinden o kadar ümitlidirler ki arafta geçirecekleri zamanı adeta kum saati ile sayar, bu sürenin asırlarını, yıllarını, aylarını, günlerini ve saatlerini matematik cetvelleri düzenleyecek derecede doğru hesap ederler(…………) Aynı derecede deli ve hoş kimseler de çeşitli ülkelerin koruyuculuğuna yükseltilen şu ermişlerdir. Her küçük ülkenin özel törenlerle kutsadığı, kendine özgü erdemleri bulunan koruyucusu var. Örneğin azizlerden biri diş ağrılarını iyileştiri, ötekisi loğusa kadınların imdadına yetişir; falanca ermiş çalınmış bir eşyayı geri getirtir, öteki deniz kazalarından korur, bir başkası koyun sürülerine göz kulak olur, vesaire vesaire…. (s.99-102).

İsimleri bile ağızlara ortaçağ boyunca dua ile alınabilen skolastik düşüncenin temel direkleri olan kilise babalarına yani Thomas Aquinas, Magnus Albertus, John Scotus, Occamlı William gibi önderlere ise şu göndermelerde bulunur; “Fikrimce Hıristiyanlar, Türklere ve Araplara karşı son Haçlı seferlerinde pek parlak başarılar kazanamamış olan o hantal ve kaba askerleri gönderecekleri yerde, yaygaracı Scotusları, dik kafalı Occamları, yenilmez Albertuscuları ve korkunç safsatacılar ordusunu göndermiş olsalardı pek iyi ederlerdi. O zaman bütün savaşların en hoşu ve bütün zaferlerin en garibi görülürdü. Onların skolastik kavgalarına teslim olamayacak ordu düşünebiliyor musunuz?” (s. 146) İnsanların dindarlık anlayışını ve bunun nasıl sapkınca bir yol olduğunu ise şu cümlelerle dillendirir; “Bir tüccar, bir asker ya da bir hakim yaptığı çapulculukların kendisine sağladığı para yığınından ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalıklara kullansın; bundna fazlasına gerek yok. Hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır. Yalan yere yeminleri, ahlaksızlıkları, sefaletleri, kavgaları, cinayetleri, ihanetleri, hilekarlıkları, herşeyi ama herşeyi o küçücük para sikkesi temizlemiş, hem de o kadar iyi temizlemiştir ki, adam bunların hepsine yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır”. (s. 101).

Çağına hakim olan değerlere yaptığı şu sert göndermelere ne demeli? “…….Daha ötede oburluğunu tatmin için elinde olanı toplayan ve yakında bir kuru ekmeği dahi kalmayacak olan bir pisboğaz; ya da en yüksek mutluluğu avarelik ya da uykuda bulan bir tembel. Bazıları kendi işerlini ihmal edip komşunun işleir için durmadan hareket halidnedirler. Bazıları da borçlarını ödemek için ödünç para almak suretiyle zenginleştiklerini hayal ederler, oysa aslında iflas etmek üzeredirler. Şu pinti, mirasını zenginleştirmek için dilenci gibi yaşamaktan daha hoş bir şey bilmez. Şu doymak bilmez tüccar ufak bir kazanç için denizlerde dolaşır, bir kere elden gidince dünyanın bütün altınına ona geri veremeyeceği hayatını rüzgarların, dalgaların keyfine bırakır. Başka biri de evinde sakin sakin yaşayacağı yerde talihini savaşta aramayı tercih eder. Bazıları mirasçısı olmayan bir ihtiyarı kandırarak servetine konma, bazıları ise kendilerini ihtiyar bir kadına sevdirme yolundadır. Amma bir de bunun tersi oldu mu deymeyin keyfime.” *Önder Kaya http://www.onderkaya.net/yazi/erasmus-ve-delilige-ovgu

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid C