Engin Geçtan


Zamane

Engin Geçtan

Bookmark and Share

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

 


 

Editörün Notu:
Değerli psikiatrist ve romancı Engin Geçtan editörü ile konuşmaya giderken önünde yürüyen on yaşlarındaki çocuğun annesine "Bu ülke adaletli bir yer değil," dediğini duyar.   Anababalarının yüklerini çeken bir ülkede büyüyen çocukların ileride  "Yaşlı gençler" olmaya aday olduğunu görür ve Zamane adlı kitabının yazımına  bu açılım ile başlar.  Hayatı daha iyi anlamak için ipuçları ile dolu olan kitapta bireyin özerkliği, kimlik sorunları, otorite ve öfke, aidiyet duygusu, çözülen değerler ve umursamazlık, persona ve gölge, sıkışmış kızgınlıklar, korku, ensest gibi konular irdelenmektedir.  Hem kendimizi daha iyi tanımak, hem de pek çok sorunları içinde barındıran ülkemizi anlamlandırabilmek için bir başucu kitabı "Zamane".

 

 

Engin Geçtan

Biyografi

Uzmanlık alanı psikiyatri olan Engin Geçtan 1975-1987 yılları arasında meslek dışı okuyucular tarafından da ilgiyle karşılanan dört kitap yazdı. Çok sayıda basım yapmış ve yapmakta olan, kendi bilimsel disipliniyle ilgili bu dörtlünün ardından (İnsan Olmak, Varoluşçu Psikiyatri, Normaldışı Davranışlar ve Psikanaliz ve Sonrası, Metis), psikiyatri alanının çerçevesinden çıkma isteği doğrultusunda roman-senaryo çalışmalarına başladı. Ankara ve İstanbul'daki dört üniversitede öğretim üyeliği yapmış olan Engin Geçtan, halihazırda üniversitedeki yarı zamanlı görevi dışında klinik çalışmalarını psikoterapist olarak sürdürmektedir.

Metis Yayınları'ndaki kitapları

Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, 1975
İnsan Olmak, 1983
Psikanaliz ve Sonrası, 1988
Varoluş ve Psikiyatri, 1990
Kırmızı Kitap, 1993
Dersaadet'te Dans, 1996
Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?, 1997
Kimbilir?, 1998
Kızarmış Palamutun Kokusu, 2001
Hayat, 2002
Tren, 2004
Seyyar, 2005
Kuru Su, 2008
Zamane, 2010



 

Çocuk yalnızlığında toplum, iç savaş tutsağı birey


Yazan: Fikri Sabit
Yazı Kaynağı: Sabit Fikir

http://www.kitaphaber.net

İşçiler ayakta, küçük esnaf geleceğini yitirdi yitirecek, emekli dullar televizyonlarda başka emekli dulları aramakta, gençler tuhaf yetenekleriyle kısa yoldan para kazanma yolunu seçmişken; televizyon yıldızları mafyayla tuhaf bir iktidar birlikteliği içinde, bürokratlarımız mahalle kavgası tarzında üstümüzde yavaş yavaş tepinmekte ve çocuklar şarkı yarışmalarında gün be gün hayattan ve geleceğimizden elenip dururken, bir çılgınlıklar imparatorluğu değilse içinde yaşadığımız o zaman nedir peki, diye düşünüp duranlara kısacık bir kitap tavsiye ediyorum hararetle: “Zamane”…

Daha önceki pek çok çalışmasından tanıdığımız psikiyatrist Engin Geçtan son çalışması “Zamane” ile toplumumuzun yaklaşık son elli yılını psikoterapiye alıyor. Geleceği şekillendirebilmek ancak bugünü anlamlandırabilmekten geçiyor kuşkusuz. Günümüzde ekseninden kaymış bireyler topluluğu içinde yaşadığımızı düşünenlerdenseniz eğer, Geçtan’ın psikanalitik teşhislerine kulak vermekte fayda var.

Türkiye’nin son yıllarını bir terapist olarak deneyimlerinden, hasta profillerinden yararlanarak bireyden topluma, toplumdan bireye bir ağ gibi dokunan yapı ekseninde ele alıyor Engin Geçtan. Eskiden pek dikkate alınmayan ama artık ülkenin ve dünyanın, politik, ekonomik, sınıfsal ve teknolojik dönüşümlerinin birey üzerindeki sabit etkisinin psikiyatrinin alanına fena halde girdiğini belirtiyor.

Çocuklukta yaşanan özerklik denemeleri, ebeveyne çarpıp kendimize geri dönünce, yetişkin bireyler olarak ilk önce kendimiz olmaktan vazgeçer oluyoruz. Kendinden vazgeçmişlerin bir araya gelince ise tam da içinde yaşadığımız topluluğa benziyor…

Hayata öncelikle ebeveyninin mülkü olarak başlayan bebeklerin dünyasında, bir yandan evrenin tekliğiyle bütünleşmek isteyen diğer yanda ise evrenden tamamen kopmuş mülkiyetçi ruhların yönetimi hakim oluyor zamanla. Ve birilerinin işçisi, köylüsü, öğrencisi, esnafı, halkı oluyoruz hızla…

Etnik kimliğinden başka tutunacak dalı kalmayanların, “kimlik geçişmesi” derdinden mustarip olanların kaygı ve öfkeleri bambaşka iktidar odakları yaratırken otorite dediğimiz şeyin anlamı da değişti, ondandır ki birileri televizyonlardan, meydanlardan bizlere doğru gün aşırı büyük bir kızgınlıkla bağırmakta…

Bazıları toplumsal değerleri giderek çözerken, diğerleri de yapay ve fanatik inanç sistemleri kuruyor, ta ki bunlar da zamanla bazılarımızın başına yıkılana dek…

Önce teşhis sonra tedavi

Engin Geçtan bir nevi teşhis koyuyor bu toplumsal hallerimize, tedavi ise teşhisi doğru yapabilmekten geçiyor elbette. ‘Zamane’den etkileyici bir alıntıyla bitirelim:

“Yetmişli yıllarda bir arayış vardı, artık sıkmaya başlayan bir kabuğu çatlatmak istercesine. Askeri yönetim bunu engellemekle yetinmedi, gençliği politikadan uzak tutmak için özel bir çaba gösterdi ve izleri bugüne kadar taşınan bir ölçüde başarılı da oldu. Çağdaş bir insan için politik tavır kimliğinin doğal bir boyutudur. Bu boyutun oluşumu ketlendiğinde politik inançların yerini, yarattığı regresyondan ötürü, körü körüen bir kitlesel fanatizm alabilir(…) Kimlik boşluğunun bir ideoloji ya da inanç sistemiyle giderilmeye çalışmasının içeriği, 1980 sonrasında farklı alanlara yönelerek varlığını sürdürmekte. Toplumun bir kesimi İslami inançlarını ideolojik boyuta taşırken, bir diğer kesimi aynı boşluğu milliyetçi görüşlerle dengelemeye çalıştı. Bir diğer kesim ise cumhuriyetin başlangıcındaki ilkelere eskisinden daha katı ve kararlı bir biçimde tutundu(…) Dolayısıyla gelinen aşamada, demokrasi yolunda ilerleyişi ketleyici etkisi olan kolektif bir kitlenme söz konusu. Askeri darbe olmasaydı neler yaşardık sorusunun cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz.”

Zamane – Engin Geçtan – Metis Yayınları

 


“YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”

 
http://www.remzi.com.tr

Engin Geçtan'la Söyleşi: Aslı Uluşahin

Bir kez okumanın yetersiz kaldığı kitaplar vardır. Psikiyatrist-yazar Engin Geçtan’ın son kitabı “Zamane”, bunlardan. Önünüzde hepitopu yüz sayfalık bir eser var. Ancak bu eserde Geçtan, geniş bir zaman aralığından Türkiye’ye bakıyor ve yarım yüzyılı aşan mesleki birikimiyle, “ahvalimizin nice olduğunu” anlatıyor. Mülkiyet konusundan kimlik sorununa, toplumsal değişimden kolektif regresyona, ensestten çocuk yalnızlığına kadar, pek çok konuya değiniyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkışınının toplumuzda yarattığı yas ve Doğulu-Batılı zaman üzerine görüşleri ise, kitabın dikkat çekici yönlerinden…

Aslı Uluşahin: “Zamane”yi yazmaya nasıl karar verdiniz?

Engin Geçtan: Diğer kitaplarım içimden geliverdiğince yazıldılar. Bu kitabın ise, diğerlerinden farklı olarak, bir misyonu da vardı denilebilir. Ülkemizde olup bitenlerin psikiyatrik boyutunu kendi anladığım kadarıyla yazsam, okuyanlara yararı olabilir mi düşüncesi bir bakıma ağır bastı da diyebilirim. Çünkü günümüz dünyasında olanları kavramak gerçekten zorlaşmaya başladı. Toplumumuzun bugüne kadar alışık olmadığı ya da var olmuş olan ama farkında olmadığımız olguların kitle iletişim araçlarıyla hepimize ulaşabilir hale gelmesi kafaları karıştırır hale geldi. Şahsen benim de ne olup bittiğini anlayamadığım durumlar var. Ancak, bu olguların anladığımı düşündüğüm boyutlarını, yani mesleki açıdan yapabildiğim değerlendirmeleri birileriyle paylaşma isteği “Zamane”nin yazılmasında başlıca etmen oldu. Ayrıca bu kitabı yazarken ilk kez bir denetim mekanizması kullandım.

Aslı Uluşahin: Öz-kontrol uygulamaya neden ihtiyaç duydunuz? Çekinceniz neydi?

Engin Geçtan: Bu kitabın insanların değerlerine, inançlarına dokunan yanları var. Bu nedenle hiçbir şekilde yargı ögesi barındırmamalıydı. Kimseyi rahatsız etmemeye çalıştım.

Aslı Uluşahin: Sizin yaşama bakışınızda da böyle bir yan var: Bugünü yargılamadan, olduğu gibi kabul etmek… Yargılara varmanın nesi kötü?

Engin Geçtan: Evet, bugünü de bugün olarak kabul etmişliğim var. Çaresiz bir kabulleniş değil bu. Bugün de sıranın bunlara geldiğini düşünüyorum ve olmakta olana, “olmaması gerekir” demenin bir anlamı yok. Çünkü “olmaması gerekir”de de yargı var. Yargılama devreye girdiğinde olup biteni anlayamayız.

Aslı Uluşahin: Bireyden topluma, toplumdan bireye bakıyor ve “ahvalimizin nice olduğunu” anlatıyorsunuz. Üstelik bunu yaşamını psikiyatriye adamış biri olarak yapıyorsunuz. Bu noktada, okurlardan beklentiniz ne?

Engin Geçtan: Bugüne dünün normları ve değerleriyle bakarsak dünya içinde sürüklenme ve savrulma ihtimalimiz de artar. Bazı diğer kitaplarımda da anlatmaya çalıştığım gibi, kestirilemezlik yaşamın özünde ya da aslında evrenin doğasında mevcut.

Dolayısıyla, olayları denetleme ve yönlendirme gücümüzün de bazı sınırları olduğunu kabullenme durumundayız. Bunu, kadercilikten farklı bir anlamda söylüyorum. Okuyucularımdan nasıl bir beklentim olabilir ki? Bir kitabı yayıncıma teslim ettikten sonra o, kitap ile okuyucu arasında bir ilişki; benim söyleyecek sözüm olamaz. Bu tür kitapları okuyanlar sunulan farklı bilgiler arasından genellikle kendilerine değen birkaç öğeyi seçip onlarla ilgilenmeyi yeğliyorlar. Yapılan seçimler de doğal olarak bir kişiden diğerine değişebiliyor.

Aslı Uluşahin: Kitabınızda, Türkiye’nin yakın geçmişindeki olayları ve bunların toplumumuzu nasıl etkilediğini anlatıyorsunuz. İmparatorluğun yıkılışı, 60 ve 80 olayları, sonra 90’lı yıllar… Sizce en büyük travmayı hangisi yarattı?

Engin Geçtan: “En” sözcüğünü kullanmayı tercih etmiyorum. Çünkü orada da bir ölçü ve yargı var. “En”ler bir insanın yaşamı boyunca zaten değişime uğrarlar. Bir dönemi yaşayanlar için en önemli olan kendi yaşadıklarıdır, ama bu onu toplumun yaşadığı en büyük travma yapmaz. Diğer yandan, saydıklarınız içinde, 60 ve 80’li yıllardaki olaylar kendi kendimizle kavgalarımızdı. Ama imparatorluğun dağılmasında farklı bir durum var. Bir ülke çökmüş, parçalanmış, işgal edilmiş ve bunun içinden çıkmak için bir savaş verilmiş, başarılı olunmuş. Benim kuşağımda Osmanlı İmparatorluğu diye bir şey neredeyse yoktu. Ülkenin tarihi 1919’da başlıyordu. Dolayısıyla orada bir kopukluk oluştu. Şimdi o kopukluk telafi edilmek isteniyor, edilmeli de. Ama tabii bunu yaparken imparatorluğun görkemli günlerini yeniden canladırmayı düşlemek abes olabilir. Çünkü bu, ısmarlanabilecek bir şey değil. Ülkemizin parlak bir geleceği olacağına ilişkin veriler mevcut, ama bu gerçekleşirse formatını şimdiden kestirebilmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum.

Aslı Uluşahin: İstanbul’un lalelerle donatılmasını, imparatorluk günlerine özlemin bir yansıması olarak yorumluyorum ben. Sonra, bir mitingde başbakan için “Osmanlı’nın son padişahı” pankartı açıldı. Bunlar da o kopukluğun ve yas tutamamanın sonucu mu dersiniz? Ya da o günlere özlemin? Ve sizce bu kopukluk nasıl aşılabilir?

Engin Geçtan: Bu ülkenin tarihi çok zengin ve tarihimiz Osmanlı İmparatorluğu’yla da başlamıyor. İçinde bir Asya ögesi var, daha önce Anadolu’da Balkanlar’da yaşamış olan medeniyetler var. Tümü bizim tarihimiz. Ama bizim tarihimiz hangisidir konusunda bir uzlaşma yok. Herkesin kabul edebileceği ortak bir tarihimiz olduğu zaman herhalde yas tutulacak bir şey de kalmaz.

Aslı Uluşahin: Bireyler hastalandıklarında tedavi edilebilir, peki toplumlar hastalandığında ne yapmalı? Hasta bir toplumda yaşıyorsak eğer, birey kendini bu hastalıktan nasıl uzak tutabilir?

Engin Geçtan: Hastalık sözcüğünü bir yana bırakırsak, dünya genelinde başımıza bela olan üst-sistemler yaratıp, kendimizi bunların tutsağı haline getirmiş olduğumuzu kabul ediyorum.


Hayatın zamane lisanı


http://www.milliyet.com.tr/

Filiz Aygündüz 22:56 | 17 Şubat 2010

Bazen bildiklerimiz yaşadıklarımızı anlamaya yetmez. Parçalar birleşmez, sözler havada kalır, öfke en başıboş haliyle tehlike saçar, hayat ‘mana’ kelimesi yokmuş gibi davranır; deli mi ne? İşte o günlerde kütüphanesinde bir Engin Geçtan’ı olmalı insanın... Yangında ilk kurtarılacaklar arasında! “İnsan Olmak”ın ateşinde yanabilsin diye, 100 yıl, yanmayı öğrendiyse tabii...

Bu, Geçtan’ın edebiyat kategorisinde yazdığı altı romandan biri de olabilir, edebiyat dışı sayılan ama edebiyatından sual olunmayacak denli güçlü, psikiyatri temelinde kaleme aldığı sekiz kitaptan biri de... Hatta kendisiyle yapılan söyleşilerden oluşan “Seyyar” da...

Geçtan’ın okurları bilir ki, onun kitapları okumakla bitmez; okuduktan sonra başlayan çok özel bir bölümü vardır ki her birinin; günlük hayatta parçaları birleştirir, sözleri doğru yerlerine yerleştirir, öfkeyi sakinleştirip, manayı ‘içeri’ alır.
İşte bu kitaplara bir yenisi daha eklendi geçen hafta: Metis Yayınları’ndan çıkan “Zamane”... Psikiyatride yarım asrı, kalem erbaplığında 35 yılı geride bırakan Geçtan’ın ‘hayatın zamane lisanı’ üzerine yazdığı nefis bir kitap! Bize neler oldu sorusunu dert edinen herkese iyi gelecek “Zamane”...

Bu kitapta, ‘evrensel’ kalemine gözünün ‘buralı’ nurunu akıtıp Türkiye’de olup bitenlere bakmış Engin Geçtan. Otoriteden kimlik sorunlarına, televizyondaki ‘acıklı’ yemek programlarına katılanlardan kendilerini sakınmasız ifşa edenlere, enerjimizi tüketen insanlardan korkusunu zırh gibi kuşananlara, ham entelektin zararlarından regresyona eğilimli Türk toplumuna kadar geniş bir çerçevede yazılmış, ‘kabına sığmayan’ 100 sayfalık dev bir kitap bu.

“Ahvalimiz” isimli son bölümde “Hayatın anlamı nedir ve nasıl tartışılır bilmiyorum” diyor Geçtan, “Yaşanılan an ve yaşanmak üzere olan andan öte bir anlam olduğuna da inanmıyorum”. Tam da bu işte. Anlama alengirli tarifler biçmeye gerek yok; bütün kitaplarını okumuş biri olarak söyleyebilirim, hayatın anlamı kendi adıma bir Engin Geçtan kitabı okumak bazen... “Zamane”yi okuduğum anlarda bir kez daha fark ettim bunu... Düşünün ki bir de kitabı okuduktan sonra başlayan ‘yaşanmak üzere olan an’ bölümü var... Gözünüzün önündeki sis bulutu dağılmış, görüşünüz daha bir netleşmiş, acılaşmış yanlarınıza tat gelmiş halde...

“Hoşçakalın” diye bitirmiş kitabı Engin Geçtan... Peki ama en kısa zamanda yeniden “görüşmek üzere”...

Kitabınız bol olsun

“Zamanımızın eskimeyen dertleri”


Müge İplikçi, , Vatan Kitap, 17 Nisan 2010

Elimde iki kitap, “Geçtiğimiz yüzyılın son çeyreği allak bullak bir bellekle son buldu” diye düşünüp duruyorum. Tarihin izleği, bu izlekle birlikte meydana gelen değişimler, bu değişimlerin insanlara yansıyan halleri nihayetlenmiş değil. Bu açıdan bakıldığında yakın tarihi “bir geçmiş” olarak irdelememiz pek de mümkün gözükmüyor. Zira tarih dendiğinde dün, bugün ve geleceği hep birlikte düşünebiliriz kanaati hakim bu yaşadıklarımızda.

Türkiye’nin yakın tarihi der demez şu meşum ilkbaharlar ve sonbaharlar geliyor insanın aklına. Elimdeki kitaplardan ilki böyle bir yakın tarihi anlatıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ordudan atılanlar. Yakın tarih deyince geceyle gündüzün eş olduğu zamanlar gibi yaşamla ölümün denk sayıldığı zamanlar düşüyor içime. Türkiyeli insanın kaderiymişçesine geçmişini böyle bir paydada algılama zorunluluğu. Meşum Martlar, Mayıslar, Eylül. Sınırları çizilmiş olan özgürlüğün kolayca tutsaklığa, pür inancın ekonomik menfaate, insani umutların siyasi ihanetlere, yurtseverliğin ucu bilenmiş bir milliyetçiliğe kaydığı zamanların kimi kez sonu kimi kez başlangıcı; kimi kez ikisi de, bazen ikisi de değil; bir devam ya da bir final... Otoritenin demokrasiye, demokrasinin otoriteye yenildiği durumlar. Bazen her ikisi de. Bazen ikisi de değil. Kısaca ülkenin yazgısının yazıldığı kavşak noktaları. Kısaca bir ülkenin kimlik krizine uğraması için gerekli olabilecek hemen her şey. Böylece bir ülkenin referans noktalarının yitirilişi. Bir ülkenin hem kendine hem de insanlarına inanışını yitirişi, yönünü bilemeyişi, bilinmez olan neyse ona yakınlık. Adı Türkiye olan o güzel diyar. O diyarın ülkelerine benzeyen insanları.

Haluk İnanıcı’nın özyaşam tanıklığından yola çıkarak ve “içerden” anlattığı kitabı, bir Türkiye panoroması sayılabilecek olan Rugan Ayakkabılı Teğmen. Ordudan atılan subayların dramını ve birbirleriye örtüşen bu dramların bir ülkenin yazgısında nerelere düşebileceğini anlatıyor. O zaman 12 Eylül’ü hazırlayan tüm dinamikleri ve siyasi “dinamitleri” yeniden görebilmek bugünü anlamak açısından da daha etkili oluyor. Kitabın kahramanlarında da ülkenin bu haline denk düşen bir çaresizlik mevcut. Kendisine ordudan rugan ayakkabılar verilen kahramanın, ayakkabılarına bakıp ayaklarının onlar içersinde nefes alamadığını düşünüyor olması kişisel olarak varlığı ile boşlukta asılı olmak gibi bir duygu aslında. “O her zaman giyilmezdi, hayatın parlak sayfalarına eşlik ederdi... Bir insanın tarihi ayakkabılarının tarihi değil miydi?”

Ayakkabılar ve ötesi

Bu ilginç sorudan ve ayakkabı metaforundan yola çıkarak başka yerlere atlamak mümkün. Öyle bir ülke düşünelim ki bir insanın tarihi rugan ayakkabılarının tarihi olsun; yaşadığı siyasi darbelerin sayısı ve bu sayılarla gelen kuşatmalar olsun. İnsan ya da insanlık tarihi böylesi dur-kalklarla mı ilerler? İnsanın tarihi, başka bir deyişle ayakkabılarına bakmakla mı geçer, yoksa asıl olan kat edilecek olan yol mudur? Kendisine yol kat etmesi izin verilmeyen insan ne yapar? Kısaca özgür ve özerk olunmasına izin verilmeyen insanın tercihi nedir?

Tuhaf bir tesadüf, hemen her kitabıyla zihnimde uzun yolculuklara çıkmamamı sağlayan Engin Geçtan’ın Metis’ten çıkan Zamane’si hızır gibi yetişiyor imdadıma. Tarihin insan ve insanlık tarihi bağlamında benzer hususlar içerdiğini düşündürtüyor insana. Kişilerin tarihinden insanlık tarihine uzanan bir saptama bu. Geçtan’a göre her ikisi de birbirini izleyen bağımsız olaylar dizisi ve dönemlerden oluşmuyor. Ona göre “Münferit bir olayın, tarihin yönünü belirleyici bir unsur olarak değerlendirilmesi” pek mümkün değil. Neden derseniz her olay sürecin kendi akışı sırasında doğuyor. Kısaca insanın yaşam öyküsü ve insanlık tarihi arasında kesintisiz birer süreç ihtiva etmeleri ve bu süreç içersinde yer yer durağanlık, yer yer sıçramalarla yol kat edilmesi yönünde yakın bir bağ var. Bazen bu sıçramalar dorukları oluşturuyor. Tıpkı bir edebiyat metninde olduğu gibi olaylar bir biçimde akıyor, durağan anlara durağan olmayanları eklemleniyor, sıçramalarla yükselişler gerçekleşiyor ve karşımızda onu buluyoruz: Doruk noktası… Bunu olumlu-olumsuz birçok örnekle desteklemek mümkün. Örneğin yazının bulunması, matbaanın insan hayatına getirdiği değişim, atomun parçalanması, genetik alanındaki devrimler, bilgisayarın hız ile kurduğu ilişki… Hepsi bir sürecin sonucunda insanlık tarihinde yer almış olaylar. Öte yandan dünyadaki birçok soykırım benzer bir akışın içinde gerçekleşebiliyor. 11 Eylül’ün bir günlük bir olay olmadığını hepimiz biliyoruz. İnsan ilişkilerine baktığımızda da farklı değil aslında. Günümüzde bir insanın öfkesi, vurdumduymazlığı, kibri, otoriterliği, hırsı, aşırı hassasiyeti, melankolisi, hüznü, melekliği, demonik tepkilerine “bunun başlangıcı neydi ve nasıl gelişim kaydetti?” sorusunu sorabilirsek, o insanın kişisel haritasını çıkarmamız mümkündür. Peki bu neye yarar –özellikle de geçmişi düşünerek, tam da o geçmişin 2010 yılındaki Türkiye’deki yansımalarını akılda tutarak?

Bir ihtimal şu gerçeği görürüz: Türkiye’de yaşayan insanlar olarak birçok hususta hemen hepimizin yaraları ortak! Hepimizin üzerinde aile, din, ideoloji, vatandaşlık duyguları o kadar travmatik bir biçimde etkisini sürdürüyor ki! Bunların yarattığı depremlerin başında “özerk insan” olamama hali ne yazık ki hâlâ çok önemli bir yer tutuyor. Yine Geçtan’a referans verecek olursak, “Özerklik, bir insanın seçimlerini dış etkenlerden ve şartlanmalardan bağımsız şekilde ve iç sesi doğrultusunda yapabiliyor olma özgürlüğüdür. Politik özerklik, insan hakları, ifade özgürlüğü gibi üst-sistemle ilgili kavramlardan sık söz edildiği halde, bireysel özerklikten neredeyse hiç söz edilmez!”

İster karar veremeyen, verdiği kararla ilgili şüpheler içersinde kalan, kendini ortaya koymaktan ürken biri olalım; ister “ist”lerle, “izm”lerle konuşmayı amaç eylemiş bir geçmişin içinden gelip o üsluba inanalım; ister başkalarını ya da üst-sistemleri damardan eleştirmek halleriyle günü kurtarmaya aday olalım –hemen hepsinin vardığı yer muhtemelen aynı; kendimizi, karşımızdakileri ve dünyayı seçememek!
Oysa özerk bir birey olabilmek başkalarının olmadan önce kendimizin olabilmeyi göze almaktan geçiyor. Elbette bu yaşananlara nasıl bakabiliriz sorusu da önemli. Bugün yaşanan birçok çelişkinin temelinde ne yaşandığından çok neye nasıl bakıldığı sorusunun etkili olduğunu görüyoruz. Kısaca şu: Dünya nereye giderse gitsin, “batsın bu dünya” diye bakmak ve her şeyi önyargıyla toza dumana bulamak yerine olup bitenleri serinkanlı bir perspektiften görmeye, anlamaya, algılamaya çalışmak...

Uzmanlık alanı psikiyatri olan Engin Geçtan’ın kimlik sorunlarından korkulara, otoriteden depresyona bizi bize anlattığı kitabı Zamane’yi okumanız size değişik bir kapı açmaya aday. Yaşanılan anı ve yaşamın değerini gerçekten istiyorsak.
Öte yandan Halil İnanıcı’nın Rugan Ayakkabılı Teğmen’i de mâkus kaderli bir ülkeyi seçebilmemiz için ilginç ipuçları taşıyor. Dünü daha iyi hatırlayabilmek için.


“Engin Geçtan’dan bir ‘Zamane’ sorgusu”

Feridun Andaç,  Dünya, 22 Şubat 2010

"Benim yazarım" sözünü severim. Öğrencilerime de, dilime pelesenk ettiğim şu sözü sık sık yinelerim: "Kitap değil yazar okumalısınız..."

Ama oraya varmak için ilkten kendi yazarlarınızı seçmelisiniz. Neyi/ niçin/ neden anlattıklarını bilenlerdir bunlar da çoğunlukla. Ben öyle algılarım "benim yazarım" dediklerimi. Bir kanıksama hali, her dediğini benimseme durumu da değildir bu.
Bazen siz ona eşlik edersiniz düşüncelerinde, kimi zaman da o sizin duygularınıza dokunur, içinizin sesini kanatlandırır...

Ne yanıyla bakarsak bakalım, sizin yazarınız olan size yeni şeyler taşır sürekli; baktırır, gördürür, ayaklandırır, söz çadırları kurdurur, düşünce iklimlerinden geçirerek sizi bir dünya insanı olmaya çağırır.

İşte Engin Geçtan da, "benim yazarım" dediklerimdendir sevgili okurum. Onun her bir sözüne ulaşmak yedi iklim dört bucağa gitmek gibidir benim için. Biriktirdiği sözlerinden kurduğu bir kitabını elime geçirmeye göreyim, zamanı durdurur, kitabının sayfalarını ağır çekimdeki bir kameranın dönüşüne verir, gözlerimi duygu dili/ göz iklimi kılarak okurum her bir sözcüğünü.

Daha dün, yeni yayımlanan Zamane kitabına kavuşunca durdurdum zamanı bir an . Okşadım kitabının kapağını. Hatırladım yazarımın hiç görmediğim yüzünü, dinlediğim sesinin tınısına uzandım o duran zamanın içinden.

"Yaratıcı yazarlık" dersine girdiğimde, Nabokov'un; biraz da, "aileleri uyarmak için yazdığım" dediği, ama bir bakıma da çağının ahlâki sorununu irdelediği, Lolita romanını çözümlerken, dönüp Geçtan'ın denemelerinden Çocuk Yalnızlığı’nı okudum bir ara. Bir yazarın yaşadığı çağı okuması/ anlaması gerektiğini dillendirirken, başka yazarların bilincine neden gereksinme duyduğunun da altını çizdim.

Bir psikiyatr, iyi bir yazar olan Engin Geçtan bu kitabında günümüz Türkiyesi'nin dönüşüm süreçlerinin ruhunu okuyor. İnsana bakarak yol alıyor her bir yazısında. Kuşkusuz karşısında duranları bir "denek" olarak algılayarak yapmıyor bunu da. Sezgili bakışını insanlarının yüzlerinde gezindirirken, algısını onların sorunlarının nedenlerine döndürüyor.

Kuşkusuz, bu, onun yazı yolunun bir aralığı. Öte yanlarına bakınca gözlemleri, tanıklıkları, çağını/ dünyayı/ ülkesini okuma bilinci en belirgin yanları olarak öne çıkar.
Okurken Zamane’sini, 1998'de yayımlanan Kimbilir?’ine döndüm sık sık.

Benim "damıtılmış bilinç" dediğimi bize taşıyan bir yazarın yaşam görüsü, yeryüzü algısı size benzersiz bir dünya sunuyor. Öyle ki, zaman zaman, çözümsüz kaldığınız anların nedenlerini oradan tutulan aynada görüyorsunuz. İçinizde saklı duran öfkenizin karşılığını bulduran, ama inceden inceye anlatan bir sezgili bakışın açtığı yola çıkarıyorsunuz düşüncelerinizi.

Şimdi, araya girerek, Geçtan'ın yazılarının başlıklarını vermek istiyorum burada: "Türkiye Adaletli Bir Yer Değil", "Süreçler", "Dinlemek, İşitmek", "Toplumsal Değişme", "Özerk İnsan", "Şeyler Dünyası", "Kimlik Sorunları", "Otorite ve Öfke", "Üç Beyinli İnsan", "Çözülen Değerler ve Umursamazlık", "Aidiyet Duygusu", "Depresyon ve Sıkışmış Kızgınlıklar", "Çocuk Yalnızlığı", "Korku", "Kolektif Regresyon", "Persona ve Gölge", "Gölgenin Başkaldırısı", "Sıradışı Davranış Salgınları", "Ensest", "Havalimiz".

Başlıklardan da anlaşılacağı üzre, her bir denemede bize dokunan, zamanımızı anlama bakışını yansıtan bir gözün yolculuğuna çıkarız.
Geçtan, insana/ topluma dair birçok gerçeklikten sorundan söz ederken, birbirine açımlanan ana sorunsalların neden/ niçinlerini de gösterir. Kavrayıcı olan bakışını gezindirdiği her sorun önce anmayı içerir; onun "zamane" dediğinin anlamı da burada yatmaktadır. Evet, bu zamanı nasıl okumak/ anlamak gerekir? gibisinden de birçok soruyu getirip önümüze koyar.

Kendi payıma bir sosyologun, bir siyasetbilimcinin, yakın çağ tarihçisinin dile getirdiklerinden daha çok şeyi gören/ gösteren bir bilinçle karşımda duran bir yazar Geçtan. Ondaki toplumu/ çağı okuma görüsü, günümüz Türkiyesi'ne bakma bilinci aydınlık bir bilinçtir. Getirdiği çözümlemeler, yaptığı sorgulamalar herkesin okuması, üzerinde düşünmesi gerekenlerdir. Bir eğitimciden işadamına, bir yöneticiden ev kadınına, bir politikacıdan hukukçuya, bir askerden esnafa...özcesi toplumun her kesiminden insana sözü olan bir birikimi taşıyor bize Zamane’deki düşünceleriyle Engin Geçtan.

Eğer Türkiye'yi birilerine, bir yerlere anlatmak gereğini hissediyorsak; sanki, buna Geçtan'ın bu kitabını okutarak başlatmak en iyisi diye düşünürüm.

Önümüzdeki denemeleri yalnızca bir psikiyatrın Türkiye algısı gibi de düşünemeyiz. Bir aydının çağı okuma bilincinin yansısı gibi görmek, dünya değişirken Türkiye'nin dönüşümünün neleri içerdiğine bakmak bilincinin bize taşıdığı sezgili yolculuğun izleri olarak algılamak gerekir Geçtan'ın bu denemelerini.

Evet, Zamane’yi bir de bu gözle okuyun sevgili okurum; hayatımızda ne çok yazılmamış konu, dillendirilmemiş sorun, dile getirilememiş sanrının olduğunu bir kez daha gözlersiniz...Ve dilerim, siz de benim gibi, Engin Geçtan'ın bakışını hep yanınızda hissedersiniz.
 


"Bana sorarsanız Türkiye harika bir çılgın"


Söyleşi: Filiz Aygündüz, Milliyet, 24 Şubat 2008

Yirmi beş yıl önce edebiyat dışı kategoride, sözümona kendimizi tanımak için Leo Buscaglia, Dale Carnegie gibi yazarları okurduk. "Sararmış sonbahar yaprakları üzerinde dolaşın, hayatın tadına varın" falan derdi Leo, o "ılgıt ılgıt" akan üslubuyla, insanın içini baya baya. Denerdik. Olmazdı. Bir şey eksikti ama ne? 

Tam da o yıllarda, 1983'te Psikiyatr Engin Geçtan'ın İnsan Olmak adlı o olağanüstü kitabıyla tanıştık; eksikleri tek tek tamamladık. Sonra herkesin okuyabileceği diğer mesleki kitapları geldi Geçtan'ın. 1996'dan itibaren de romanları...

Kim bilir kaç insana, aynadaki suretine korkusuzca bakma cesareti verdi Engin Geçtan, yaptığı terapiler ve yazdığı kitaplarla... "Şöyle bakın" demeden, "tavsiyelerde bulunmadan"... Son romanı Kuru Su ise geçen hafta çıktı. Proje adamlar, sardunyalar üzerinden anlatılan masumiyet, ertelenen hayatlar, çooook sonradan ve annesiz olarak kendini doğuran insanlar... Ve en önemlisi "zaman" dediğimiz şeyin bir yanılsama olup olmadığı...           

Anlayacağınız, Ege'nin 'gerdanlık' anlamına gelen "Kordelya"sında (Karşıyaka) yetişmiş o çok nadir bulunan "siyah inci", hikâyelerimize değer katmaya devam ediyor hâlâ.

Kitaplarınızda ilk cümlenin önemli olduğunu biliriz. Kuru Su tek kelimelik bir cümleyle başlıyor: "Fırtına." Nasıl, ne zaman çıktı?
Fırtına aslında bir sonraki cümleyi de içeriyor. Bugüne kadar yazdığım kurgu tarzı kitaplardaki ilk cümlelerin nereden kaynaklandığını ben de bilmiyorum. Bildiğim şey ilk cümleyi yazdıktan sonra bunu değiştirmemin mümkün olmadığı. Her ne kadar o cümlenin sonradan beni nerelere götüreceğini bilemesem de. Kuru Su’nun ilk cümlesi de 2006 baharında bilgisayarın başında otururken birden yazılıverdi.

Romanda o kadar çok düğüm atıyorsunuz ki, insan bunların hepsi nasıl çözülecek diye merak ediyor.
Yazmak benim için bir oyun. En eğlendirici yanı önce bir açmaz yaratmak, ardından "Ben bununla nasıl baş ederim?" oyununu başlatmak. Belki de zihnimin bilincime yabancı bir yanı, açmazları yaratırken çözümlerini de biliyor. Bu konuda kendimi hiç çıkmaz sokakta bulmamış olmam benim için de bir muamma.

Çok karakter var romanda. Başlangıçta bir karakterler haritası çıkarıyor musunuz?
Hayır. Evrenin başlangıcı için söylenen söz burada da geçerli: Başlangıçta sadece boşluk var. Karakterler süreç ilerledikçe belirmeye başlıyor. Kurgularımın tümünde çok sayıda karakter olmasında sağ beynimin etkisi olduğunu düşünüyorum bazen. Bu etkiyi bilgisayar oyunlarında da fark ediyorum. Bütünü görebiliyorum. Sol beyinliler ise ayrıntıyı bütün olarak algılama eğiliminde olabiliyor.
Bu kadar çok karakter bazı okuyucuyu zorlayıcı bir durum ama elimde değil. Karakterler arasındaki bağlantıları kurarken de çok zorlanmıyorum. Sanki başka biri yazdırıyor gibi. Carl Gustav Jung "Sanat, arketiplerin (kolektif bilinçaltının içerikleri) kişisel yoldan dile getirilmesidir" der. Yazdıklarımdaki arketipsel öğeleri zaman zaman seziyorum.

Yani siz arketiplerin sözcülüğünü yaptığınızı mı düşünüyorsunuz yazarken?
Öyle olduğunu düşünüyorum.

Romanda holografik zaman anlayışı var. Yani geçmiş, gelecek ve şimdi birbirinin içine geçiyor. Bu zaman formunu kullanmak niye?
Fizikçiler arasında hayli yandaş bulan bu görüş bana da yakın geliyor, nedenini bilemesem de. Bir de Julian Barbour End of Time isimli kitabında aslında ölçülebilir zaman diye bir şeyin olmadığını anlatıyor. Bizim bir genetik kodumuz var; doğuyor, yaşıyor ve ölüyoruz.

Aslında aynı şey doğadaki canlı ve cansız her türlü varlık için de geçerli. Bu da bizi zamanın aktığı yanılsamasına inandırıyor, doğal olarak. Oysa zaman orada öylece asılı duruyor. Değişen biziz. Değişen dünya. Geçmişte ben de herkes gibi düşünüyordum. Ama zaman içerisinde benim için ölçülebilir zaman giderek anlamsızlaştı. Bu da romanlarımda kullandığım zaman anlayışına bazen yansıyabiliyor.

Zamanın öylece asılı kaldığını, asıl bizim değiştimizi kabullenemediğimiz için mi bazı şeylerin önemsizliğini göremiyor, bunları dert edinip duruyoruz?
Yakın çevremde bazen yadırgandığım oluyor. Onlara dünyaya "O da olabilir, bu da olabilir" şeklinde baktığım izlenimini veriyorum. Keşke dünyaya eleştirel gözlerle bakarak vakit geçirmesek. Zaten, 'olan' bir şeye 'olmaması gerekir' demenin anlamı yok. Üstelik olayların nedeniyle uğraşırsak nasıl ortaya çıktıklarını anlamak imkansızlaşır ve klişelere hapsolup gelişemeyiz. 

Bana sorarsanız Türkiye harika bir çılgın. Renkli, kestirilemez, canlı, dinamik, yaratıcı ve tahripkâr... Bazen bana dünyada bir benzerimiz yokmuş gibi geliyor. Belki de geleneklerin hızlı yıkılması sonucu sanki çocuk bir toplum olduk. Kimi zaman kendimizi müsamareye "büyük" rolü oynamaya çıkmış çocuklar gibi gördüğüm oluyor. En üsttekilerde bile..

Romandaki kahramanların hemen hepsi trajik karakterler...
Bence değiller çünkü hepimiz birer trajediyiz. Trajedisi olmayanlar da trajedisizliğin trajedisini yaşıyor. Romandaki gibi bir insanın hayatı ölümcül bir hastalıktan dolayı sona erebilir, istediği gibi ölmeyebilir, ruh sağlığı karmakarışık bir kadın bir tür seri katile dönüşebilir. Üstelik kitapta çözümler de var! Bir genç adam ve bir genç kadın kendi yollarını bulabiliyor, sallantıda olan bir evlilik yeniden bir dinamizm kazanıyor. Bütün bunlar birer insanlık hali.

Çok dokunaklı haller ama...
Sert mi buldunuz?

Sertlik değil de insanın canı acıyor...
Takdir edersiniz ki Kuru Su’yu yazarken insanların canını acıtmak gibi bir niyetim olamazdı. Okuduğumuz her türlü metni algılayış biçimimiz, önemli ölçüde kendi projeksiyonlarımızı içeriyor. Okuduklarımız duygusal kompartımanlarımıza dokunabilir, kafa karıştırabilir. Kimi de öylece bir hikaye gibi okuyabilir.

Psikiyatr Engin Geçtan da sızıyor mu kitaba?
Doğal olarak. Çünkü psikiyatri uzun bir süredir artık benim yaptığım bir "iş" değil. Ben ve psikiyatri diye iki ayrı şey yok. Biz birlikte tekiz.

Romandaki karakterler üzerinden "varoluş sorunu" kavramıyla da karşılaşıyoruz sık sık. Psikiyatr olarak tanımlamanızı istesem...
Mesele bir insanın gerçek bir hikâyesinin olup olmadığı ve bu hikâyenin ne kadar kendi yaratısı olduğu. Birçok kişi hikâyesini yaratamadan, kader ağlarını ördü tarzında yaşıyor. Psikiyatride bazıları hakiki olmayan trajediler getiriyor. Aslolan asıl trajediye ulaşabilmek.

İnsanlar ne kadar farkında varoluş kavramının?
Varoluş neticede bir kavram. Onun içeriği nasıl doldurulabilir diye bir şey yok. Hikâyemizi yaratırız ya da yaratamayız. Önemli olan, insanın hayatının sonuna geldiği zaman, geçmişine çok fazla borçlu olup olmadığı ve hayatının, bütün saçmalıklarıyla hakkını vermiş olması.

Hasan karakteri, ertelene ertelene kaçırılmış bir hayatın farkına ölümcül bir hastalığa yakalanışıyla varıyor. Hasan'dan hareketle "hayatı ertelemek" üzerine konuşalım biraz...
Çok sık kullanırız bu sözü de aslında ne demektir, tam olarak bilmeyiz...
Bir Amerikalı yazar, adını hatırlamıyorum; şöyle demiş: "En büyük sorumsuzluk, önümüze çıkan sorumlulukların üzerine atlamaktır." Bu! Kendiyle ne yapacağını bilmediği zaman insanlar, bir yerlere, bir şeylere tutunuyorlar; işe, tartışmalara... Bu arada da hayatın kendisini kaçırıyorlar.

Hayatın kendisi ne?
Hayat daha çok satır aralarında yaşanır. Bunun dışındaki zamanlarımızı yaparak geçiririz. Yapmakla olmak arasındaki fark bence hayatın özü. Olarak yapmak var, olmanın sonucu yapmak. Bir de yaparak olmaya çalışmak var ki, bu durum insanın kendisine yabancı bir yaşam sürdürmesine neden olabilir.

Bu ülkeyi sarsmaya ve parçalamaya çalışan bir sistemden söz ediliyor romanda; karşı hareket isimli bir fraksiyon var... Nasıl girdiler bu romana?
Onlar alttan alta giden bir süreç romanda. Bir şeyler dönüyor ama ne için olduğu belli değil. Hakikaten ben de, hem Türkiye'de hem dünyada olup bitenin bir kısmını böyle yaşıyorum. Aslında bütün bunlar olayları yönlendiremeyen "Güç Oyunları". Ama örneğin İkiz Kuleler'i yıkarsanız o zaman olayların yönünü değiştirebilirsiniz. Tabii bir de insanların ne olduğunu anlayamadıkları bir dünyada komplo teorilerine tutunma ihtiyaçları var.

Eskiden de böyle miydi?
Gençliğime ve çocukluğuma baktığımda her şey sade ve yalın geliyor. Ama şimdi her an bir şeyler oluyor ve o bir şeylerden dolayı bir şeyler değişmiyor, sadece sersemliyoruz.

Bütün bunlar o "harika çılgın"ın "hayata uyum çabası" mı?
Bir bakıma evet. İnsanlar kendilerini "var" hissetmek için her şeyi deneyebiliyor. Çünkü bu kaosun içinde kendilerini o kadar "yok" hissediyorlar ki... Sistem öyle hissettiriyor. Herkes kendine bir yer edinmeye çalışıyor. Çok fark edilmek ihtiyacında insanlar. Yabancılaşma denilen tehikeli olguya kapılmamak için doğal bir talep bu.

Bu durum Türkiye'de daha mı fazla?
Türkiye'de işiniz daha zor gibi. Çünkü melez bir toplumuz. Renkli bir tarihten geliyoruz. Dünyanın neredeyse merkezi sayılabilecek bir yerde yaşıyoruz. Tarih boyunca bütün olaylar Doğu Akdeniz'de olmuş. Başka yer yok gibi. Tuhaf komşularımız var. Avrupa bana sorarsanız birtakım renksiz ve kuru kalıplarla gidiyor. Burada ise özellikle bir Batılının katiyen anlayamayacağı, bizim de anlayamadığımız ama artık birlikte yaşamaya alıştığımız durumlar var. Peki bu ne diye sorduğunuzda içinden çıkamazsınız. Şimdi de bunları yaşıyoruz.

"Yeterince savaş vermeden bir başka alana geçivermek daha kolay geliyor"

Yakın geçmişe göre değerlendirdiğinizde toplumsal olarak ruhsal durumumuzda nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?
Şekilsizlik. Eskiden, doğru ya da yanlış, ortak bir mantık vardı. Şimdi herkesin kendi mantığı var. Bu da tabii, insanları yalnızlaştırıyor, ürkütüyor. Birbirimize ulaşamaz hale geliyoruz. Geçmişteki ortak mantık, bazı mantıksız yanları olsa da genellikle sağduyuyu simgeliyordu. Bugün insanlar sağduyu arayışı içindeler ve bulamıyorlar. Yaşanan politik olaylara da baktığınız zaman gördüklerinizi sağduyuyla bağdaştıramıyorsunuz. Bu da temel güven duygusunu sarsıyor.

Psikiyatr-hasta ilişkilerinde de değişimler oldu mu?
Kendimden söz edersem... Eskiden daha biçimsel "bir psikiyatr ve bir hasta" rolü vardı. Giderek, psikoterapiye gelen kişiyle doktor arasındaki ittifak en az yorumlamalar kadar önem kazandı. İlişkinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Hatta o ilişkinin içine şamanistik öğeler de girebilir. Yorumlamalar önemli olabilir ama karşılıklı bir ilişki kurulabildiğini hissetmek bana hepsinden daha önemli geliyor. Carl Gustav Jung'un bir sözü bana her zaman rehber olmuştur: "Kuramlarını iyi öğren ama yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir kenara bırak."

Size gelen sorunlar değişti mi?
Temelde değişmedi tabii. Ama günümüzde insanlar hayatı ucuza çıkarabilmek için çözümler aramak zorunda kalıyor. Var olan alanlarının içinde yeterince savaş vermeden bir başka alana geçivermek daha kolay geliyor. Bu da sık sık savrulmalarına neden olabiliyor. Bunu yargılayarak söylemiyorum, çağın getirdiği bir olgu bu.
 


"Onun da Sorunu ‘Zaman’la"


Söyleşi: Kürşad Oğuz, Aktüel, Sayı 318, 1997

Başlıyorsunuz ve bitiyor mu?

Kitaba başlarken bir tutukluk oluyor. Ölü doğuyor bir anlamda, bir kuluçka. Ondan sonra başlıyor ilerlemeye. Aklıma "uçurulan kelle" diye bir şey geldi. Ona bir Arap ülkesindeki cellat eklendi. Onunla ne yapılır ki? Ama "uçurulan kelle"den vazgeçemedim. Yalnız, kitabın ortasını geçtikten sonra rahatlamam, ilaç almam gerekiyor çok minik dozda. Çünkü yatınca da devam ediyor bu süreç. Kitap benden önde gidiyor. Bazen bu beni hırpaladığı için birkaç gün dokunmuyorum, organizmam dinlensin diye. Yorucu oluyor. Bütün bunlar ne demek bilmiyorum.

Peki her şeyin sizin dışınızda gelişmesi sizi korkutuyor mu?
Hayır, korkmuyorum. Aksine zevk alıyorum, eğleniyorum. Anthony Burgess'in dediği gibi "Yaratıcı süreçler kendi gerilimlerinden özgürleşme imkânı buluyor" böylece. Romanlarımdan çok keyif alıyorum, çünkü bilgisayarın başına oturduğumda ben de bilmiyorum ne olacağını. Benim gibi akademisyen bir insan için müthiş keyifli bu. Romanı yazarken bir özgürlük ilanı var. Bir kez televizyona çıkmıştım. O da psikiyatri olmadığı içindi, "Okudukça" programıydı. Neden çıktın, dendiğinde "Kendimi çok fazla hapsedilmiş hissetmiş, isyan etmiş olabilirim," dedim. Bu bir tahmin.

Dersaadet'te Dans’ta olduğu gibi, "zamanın dansı" bu kitapta da söz konusu. Zaman insanların etrafında dönüyor ve onları belirliyor. Ona hükmetmek mümkün mü?
Kitapta tam tersini anlatmaya çalıştım. Hükmetmeye çalıştığımız için bugünkü halimizdeyiz, diye düşünüyorum. Zamanla ilişkim son yıllarda değişikliğe uğradı.

Günlük hayatınıza nasıl yansıyor bu değişiklik?
Saat çok önemli olmayabiliyor. Diyelim ki bugün dörtte sizinle randevum var. Ben dörtte buraya gelebiliyorum. Çünkü iki insanın bir araya gelebilmesi için bu gerekli. Ama bundan sonrasının ipoteği yok. Burada ne yaşanacağını ne siz ne ben biliyoruz. Geleceği güvence altına almak adına şimdiki zamanı yok ediyoruz sürekli. Bu boyut bile, bunu fark edebilmek bile çok önemli.

Peki "Zaman küresinin merkezine inmek" ne demek?
Zamanın aslında durduğunu söylüyorum. Zaman orada duruyor, akışı biz tarif ediyoruz. Zaman bir yere gitmiyor. Zamanın aktığını gördüğümüzü farzediyoruz. Bu yüzden de şimdiki anın süresizliğini yakalayamıyoruz. Şu an sonsuza kadar yaşıyor, evrenden kaybolmuyor ki.
Bakın bu yeni yazdığım kitap daha güzel olacak. Biraz yazdığım iki kitabın sözlüğü olacak.

Bana, kitapta ölümü yüceltiyormuşsunuz gibi geldi…
Hayır. Tek cümle var: Doğmak için ölmek. Oradaki ölüm ölümün kendisi değil, eski kendini öldürmek. Hektor zamanla ilişkisini değiştiriyor ve zaman zengini oluyor. Bizim kavrayamadığımız şey, zamanın dördüncü bir boyut olduğu, tek başına bağımsız bir boyut olmadığı.

Neden televizyon ekranını çok kullandınız bu boyut değiştirmelerde? Bu bir teknoloji eleştirisi mi?
Bunu hiç düşünmedim. Televizyonun günlük hayatımıza etkisi büyük. Yazmakta olduğum kitapta Jean Baudrillard'dan alıntı yaptım. Medya halkı ve kitleleri yönlendiriyor, deniyor. Bu bana çok yakın gelmedi. Baudrillard ise "İki taraf da birbirini etkiliyor. Kimin kimi kullandığı belli değil. Çünkü herkes birbirini kullanıyor" diyor. İnsanlar ekranları kullanıyor, televizyon onları. İki yönlü bir tutsaklık.

Ölüm kavramına dönelim. Sizce o yaşamın parçası mı, yoksa sonu mu?
Iching'den bir cevap vereyim: Ölüm iyi yaşanmış bir hayatın başına konan taçtır. Tibet sözü: İyi ölebilmek için iyi yaşamış olmak gerekir. Pozitivizmden kaynaklanan Batı düşüncesinde hayat tek olarak görünür. Hayatta varoluş tek değil. Varoluşun sahip olduğu bir şey hayat. Onun için ölüm korkuları yaşıyoruz. Çünkü hayat kaybedilecek bir şey olarak algılanıyor.

"Ölümün sonsuza dek süren huzur, yaşamınsa ölüme dek süren hastalık olduğunu" söylüyorsunuz…
Hayır ve evet. "Anksiyete"den bahsediliyor orada. Danimarkalı filozof Kierkegaard, bu konuya ilk el atan. Anksiyete yaşamın bir parçası. Bilmiyorum, kaç yıl önceydi… Çok yoğundum, yorgundum. Hayat dursa birkaç günlüğüne, biraz dinlensem, dedim. Bir cevap geldi: "Ölünce nasıl olsa dinleneceksin." Yani sonunda bir rahat var. Merak etmeyin, onun için bunun keyfini çıkarın.

Bir yerde, aydınların kendilerini açıklamaya çalışırken düştüğü hatalardan bahsediyorsunuz…
Üç beynimiz var: Korteks; düşünceler, mantık vb. İçeriyor. Altında "limbik sistem" var. Burada saldırganlıktan cinselliğe kadar arı duygular var. Bir de sürüngenlerle ortak olduğumuz memeli altındakilerde bulunan bir sistem var: "Reptil beyin." Entelektin kötüye kullanılması diye bir şey var. Bazen duygusal dünyalarımızdaki yalnızlığı korteks faaliyetlerimizle telafi etmeye çalışıyoruz. Bu tabii insanın kendisinden yabancılaşmasına yol açabilecek bir olgu. İnsanlar "Yüreğinin götürdüğü yere git" diye okuyor. Yürek nerede? Kortekste değil ki! Korteks kumandasıyla yüreği bulmamızın mümkün olmadığına inanıyorum. Düşünce insanın duygusal dünyasını o kadar örtebiliyor ki, biz korteksten gelen sesleri duygusal dünyamızdan gelmişçesine yaşayabiliyoruz. İnsan, limbik sistemine yabancıysa bir yere gidemez. İsterseniz "aydın" demeyelim, "entelekt" diyelim. İnsanın bunu kendisine yabancılaşma aracı olarak, temel komünikasyon aracı olarak kullanması kasvet, yaşamsızlık yaratıyor gibi geliyor bana. Onun için değindim bu meseleye herhalde; laf atmış olabilirim, olsun.

Sizin üne karşı bir tepkiniz mi var?
Karşı değilim. Ama öyle bir çağdayız ki, insanlar imgelerle ilişki halinde. Çok fazla imge ilişkisi olduğu için birbirlerini unutuyorlar. Ben, imgelerle ilişkinin çok yaygınlaşmasına karşıyım. Tabii ben, her şeye rağmen bir "dinozor" olduğum için bu bana aşırı geliyor.

"İnsan taşıdığı maskede kendini yansıtır" diyorsunuz. Bu da imgeler dünyasına eleştiri mi?
Genel kanı, maskeleri kendimizi gizlemek için kullandığımızdır. Halbuki bence maskeler sayesinde kendimizi yansıtıyoruz, maskelerle konuşuyoruz.

Bir yerde karakteriniz "hayatın bir ayrılıklar, yeniden arayışlar, buluşamazlıklar dizisi olduğunu, bunu bildiğimiz halde hep bir süreklilik beklediğimizi" söylüyor. Sizin görüşünüz de bu mu?
Evet. Ayrılıklar derken ilişkilerdeki ayrılıklardan bahsetmiyorum. "Jules ve Jim" filminde Truffaut'nun bir cümlesi var: "Hayat bir ayrılıklar dizgesidir." Bunu çok beğenmiştim. Biz, beraberliklere doğru fazla kaydığımızda bunu yaşamdan korktuğumuz için yapıyoruz. Bir kısım insan da aşırı bireyselleşerek beraberliklerden uzak durmaya çalışıyor; bu da ölüm korkusu. Halbuki ya o ya o yerine, "fuzzy logic" (buğulu mantık diyorlar) diye bir şey var: İkisini bir arada yaşamak. Ama bunu kabul edebilecek, böyle yaşayabilecek noktaya gelmek zor.

Bu kitabı ne kadar sürede bitirdiniz?
Uzun sürmedi. Aslında ben yazar filan değilim, başka işlerim var. İnsan belli bir yaştan sonra rahatlık istiyor. Ben sürekli göç akımlarının bir parçası oldum. Herkesle birlikte Ankara'dan buraya göç ettim farkına varmadan. Sonra Bodrum'u şube haline getirdim. Orada bir hayat kurdum. İstanbul'da daha iyi yazıyorum ama. Burada kitap yazmaya daha çok öncelik veriyorum çünkü, dışarda olanlar beni çok ilgilendirmiyor.

İstanbul'da büronuz var mı?
Var. Ama çok yoğun çalışmıyorum. Bu konuda korunmaya ihtiyacım vardı. Randevularla ilgili problem oluyordu. Şimdi, 1.5 yıl sonrasına ancak randevu verebiliyorum.

Onlara "hasta" diyor musunuz?
Hayır. Terapiye gelen kişiler.

"İyileştirme" de yok…
Hayır, herkes istediği kadar iyileşir.

Alıp sonuna kadar mı götürüyorsunuz?
Sonu yok ki. Kısır döngüsünden biraz özgürleşinceye kadar.

Neden 35 yıllık meslek hayatından sonra roman yazmaya başladınız? Kendinizi bir romancı olarak görüyor musunuz?
Hayır. Ben roman nedir bilmiyorum ki! Roman okumuyor değilim. Arada bir birkaç romanla ilişki kuruyorum. Ama ilişki kurmama neden olan ne, onu bilmiyorum. Ben bilimsel kitaplarımı yazarken bu keyfi almadım. Burada ne istersem o oluyor; tümüyle özgürüm. İlginç olan bu yaştan sonra deli kitaplar yazmam. Şimdi herkes bir tarafa çekecek; kitabın aciz tarafı bu zaten. Yüreğinin Götürdüğü Yere Git ya da Simyacı gibi "İyi bir şey yaparsan evren de seninle işbirliği yapar" türünden şeyler demiyor. İnsanlar çok seviyor bunu ama, ben bunları söylemiyorum. İnsanların bunlara ihtiyacı var herhalde. Bazen bir slogan bile bir süre için insanı idare ediyor. Ama hayatın ucuza çıkarılmaya çalışılmasına itiraz edemem. İşsizken, bu haldeyken, insanlar ne yapsın?


Zamane


Metis Yayınları
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora

"Askeri darbenin ardından otorite figürlerine ve kurumlarına karşı tepkiler sindirilmişti, ama daha uzun vadede bunun yerini farklı ve çoklu dinamikler aldı. Artık siyasi ya da toplumsal bir kutuplaşma olduğunda, şaşırtıcı bir hızla karşıt bir kutup odağı oluşmakta. Bu bir bakıma yoğun bir dinamizmin de ifadesi, tabii beraberinde bir soruyla birlikte. Bu dinamikler bizi ileriye doğru mu taşıyor, yoksa kısırdöngüye kapılıp sürüklenmemize mi neden oluyor? Yönetilen ülkeden neredeyse bağımsız, kendi kendini ileriye taşıyan bir başka ülke de var gibi. Psikoterapide de zaman zaman mehteran yürüyüşüne benzer bir süreç yaşandığından benim için oldukça bildik. Askeri darbe olmasaydı neler yaşardık sorusunun cevabını ise hiçbir zaman bilemeyeceğiz."

Engin Geçtan geniş bir zaman aralığında, Türkiye'de yaşanan süreçlere uzmanlık alanı olan psikiyatri perspektifinden bakıyor, toplumun ve bireylerin değişmesine dair değerlendirmeler ve yorumlarda bulunuyor.

Otorite, öfke, sıkışmış kızgınlıklar, persona ve gölge, özerklik, kimlik sorunları, çocuk yalnızlığı gibi konularda söz alırken aynı zamanda klinik deneyimlerinden gözlemler de aktaran Geçtan'dan zamane hallerine yılların birikiminden bir bakış.


 

 

Engin Geçtan “Zamane” Üstüne Düşünceler
 

Yücel Nural

Yıllar önce bir psikolog dostumuzun ziyaretine gittiğimizde bürosunun duvarlarını süsleyen Don Quichote figürleri beni epeyce düşündürmüştü.  Bu karmakarışık dünya içinde, her biri daha da karışık ruh halleri yaşayan insanlara içlerindeki düğümleri çözecek ipuçlarını buldurup, açtırmak, bir bilim adamına kuşkusuz  Don Quihote’un çılgın azmini ve soylu sabrını gerektirir.   İnsanların ve toplumların sorunlarını teşhis etmek, onlara uygun ve anlamlı isimler vermek tabii bilim adamlarının işidir, ne var ki sorunları gidermek, hele bahis konusu rahatsızlık toplumsal ise, (çünkü toplumlar da insanlar gibi hastalanabilir) hiç o kadar basit değil.  Bu gerçeği hepimiz görebiliyoruz.

Psikiyatr Dr. Engin Geçtan’ın “Bize neler oluyor?” sorusunu irdelemeye çalışan bu eseri okumak bende, ”Dünyaya neler oluyor?” sorusunu çağrıştırdı. Çünkü her gün biraz daha çevremizi kuşatan küresellik bu gün kuşkusuz bu eserin yazıldığı günden bile daha çok sıkıyor kavrayışını. Şiva’nın ,yaratan ve yok eden kozmik dansı, günümüzde yalnız Hindistan’ı değil bütün yer küreyi sarsıyor, hem de nasıl!  Son günlerde dünya diplomasisini allak bullak eden,bana göre bir post modern ‘siber soğuk savaş’ başlangıcı olabilecek ,”Wikileaks” patlaması devlet ilişkilerinin ne kadar kırılganlaştığını, artık hiçbir şeyin gizli kalamayacağı için,"Zamane"’nin, belki daha kolay anlaşılabilir amma, dünyanın daha zor yönetilebilir olduğunu göstermiyor mu?  Bir anda bütün dünyayı saran toplumsal ekonomik, kültürel, teknolojik dönüşümler, zaten giderek artmakta olan zaman ve mekan sıkışmasına maruz bireyleri bunaltıyor.  Bu yarışa ayak uydurabilmek kaygısı ile robotlaştırılan “proje çocuklar “ yetiştiriliyor. Çocuklularından mahrum büyüyen bu gençlerin ileride bizlerden de “arıza” bireyler olmaları kaçınılmaz gibi.

Giambattista Vico (1668-1744) gençlerin yetiştirilmesi üzerine 1699-1708 yılları arsında yedi akademik konferans verir.Vico’nun her akademik yılın başında tekrarladığı, çok ilginç bir metindir bu ve “De Ratio” (ölçü) başlıklı konuşmanın amacı Cartesien felsefenin aklın hükümdarlığını ilan ettiğinden beri, öğrenimin ve genel anlamda düşüncenin hangi yöne yöneldiğini sorgulamaktı.

Vico’ya göre geometrik analizi bilginin bütün alanlarına yaymak savıyla, Cartesienizm, gençleri söz bilim (belagat) geleneğinden koparmış ve içlerindeki hassasiyet, bellek ve hayal gücüne ait ne varsa, yani gençliğin üstün yeteneklerini boğmaya çalışmıştır.  Vico’ya göre,”Düşüncenin Barbarlığı” dediği bu olguyla,”(bilimin) geometrik çerçevesinden gerçeğin bir bölümü kaçıyor.  Eleştirel analiz bize aynı zamanda sentez anlamını da kaybettiriyor.  Bunu tekrar bulabilmek için sağduyu,olabilirlik en çok ta hayal gücü gibi ,zor beğenen akılcı bir mantığın dışladığı olguları yakalayan esnek bir dil ve kıvrak bir anlatı sanatını geliştirmek gerekir.  Çok teknik bir akılcılık ahlakla ilintisini de kaybeder.  Bu çerçevede sözel şıklık da gerçekliğin bir aracıdır.”( zamane devlet adamları ve diplomatlar Vico’yu hiç okumadılar mı, acaba?)

Toplumda özerk bir birey olamama biraz da özerk ve öznel bir dil geliştirememekle ilintili değil midir?  Kuşkusuz Rousso’nun düşündüğü gibi doğa içinde tam bir özgürlüğe bırakılarak yetiştirilmiş çocuklar hayal etmek 21. Yy.da olası değil.  Artık bir oranda her kişinin bir proje insan olmasına karşın bireyin kendi doğal yeteneklerinin, sezgilerinin, sağduyusunun farkındalığını geliştirmek için, eğitim sisteminde bir alan oluşturmak gerekmez mi?   Ne yazık ki bu alanları dolduramayan eğitim sistemi kompülsif davranışlar sergileyen bireyler yaratıyor…

Freud’un, ”uygarlığın bedeli nevrozla ödenir” sözü burada da geçerli, sanırım. Göreceli ahlâk ve radikal bireysellikle yetişen gençlerin oluşturduğu ve sadece “aydınlanma yasalarının harfi üzerine bina edilmiş ve asla daha yükseğe uzanmayan bir toplum, insanın yüksek niteliklerinden nasibini almayan bir toplumdur.  Adına ilerleme denen, gayri meşru haksız samimiyetsiz seçkinci dayatmaya tepki,bir yer altı kültürünün ürettiği kriminal derin devlet midir?” diye soruyor Alev Alatlı.

‘Özerk kimlik’ zayıflığı ile kimlik geçişmesi (identity diffusion) yaşayan kişiler varlıklarındaki boşluğu bir dogmayabir ideolojiyebir etnik kimliğe adayabilirler.  Bu tutku ölümseverliğe “thanatos”a kadar varabilir. Oya Baydar’ın ”Sıcak Külleri Kaldı” adlı romanında ‘ölmeye yatmak’ deneyimlerini hatırlıyorum.  Gerçek şu ki bizlerin sosyo politik, sosyo patolojik,sosyo nervrotik hallerimiz zaman zaman toplumsal patlamalara yol açıyor ve herkesten daha zeki ve daha akıllı olduğunu sanan bazı kişiler,yetişkin omnipotansı kompleksleri ile ellerine otoriteyi geçirdiklerinde toplumu tehlikeli süreçler içine sürükleyebiliyorlar.

Erich Maria Remarque,”Batı Cephesinde Yeni bir şey Yok” adlı romanında savaş içindeki orduda onbaşı çavuş gibi en alt sıralardaki askerlerin ellerine geçen bu otoriteyi nasıl acımasızca kullandıklarını betimlerken, ”Yaşamlarında ilk kez otoriteyi ellerine geçiren bu insanlar kan kokusu almış en yırtıcı vahşi hayvandan daha vahşi olurlar” der. Buna benzer kriz zamanlarında işkenceciye dönüşen bazı kişilerin beyinlerinin en derin , R-Komplex kısmı ile yönetildiğini düşünüyorum. .

1980’lerden sonra sayıları giderek artan bazı yönlerden içerik yoksunu ama girişimci fırsatçı ve dinamik “Yeni Türkler” düşünce ve fikir zengini ama eylem yoksunu aydın kesimi yavaşça toplumun periferisine doğru iteklemeye başladılar.  ”Magandayım ama para bende” anlamındaki bir meydan okumayla yeni bir kimlik edindiklerini sandılar. Tarikat liderleriyle ahlak dışı ilişkilere girmekle kendilerine bir statü edindiğine inanan bir takım kişiler de özerk olmayı bilememenin  bazı örnekleri.  Bir bakıma, toplumun önemli bir bölümünün hala muhtaç olduğu değerlerin altını oyarak zamanla daha büyük bir kesimin yapay ve fanatik inanç sistemlerine yönlendirilmesinin sağlandığı var sayılabilir. Atatürk aydınlanması gibi görkemli bir devrimden bir uyanıştan sonra ülke toplumunun nasıl olup ta böyle bir toplumsal ezikliğin içine düştüğünü kendi kendime çok sormuşumdur.  Bilincinin bilincinde, özgüvenli ve onurlu ulus neden bu günlere geldi?

İktidar ve para tutkusu üzerine kurulu üst-sistemlerin tutsağı olduğumuz gerçeğini herkes gibi ben de görüyorum.  Ne var ki bilgisine ve deneyimine saygı duyduğum yazarın ,”…geçmiş yeniyi anlamamızı engeller şimdi bağımsız bir andır aslında insanın tek rehberidir” söylemine katılmıyorum.Ben ,‘şimdi’yi anlamak için geçmişe bakmayı yeğleyenlerdenim.

Yazar da  ,aslında,bu günleri hazırlayan geçmişi sıklıkla irdeliyor örneğin1980 sonrası yılların fanatik bu günlere nasıl yol açtığını (s.46-47) çok güzel betimliyor  Ben ise biraz daha gerilere giderek olaya küresel pencereden bakmak istiyorum: (*)” Yıl 1910 –yer Edinborough, Dünya Misyonerleri topantısında, Çağdaş Ekümenizm kisvesi altında BATI’nın buluşu olan Küreselleşmenin temelleri atılıyor… Yıl – 1925, Stockholm’de, Evrensel Hristiyan Konferansı adı altında tekrar toplandıklarında Kutsal Metinlerin endüstriyel sosyal siyasi ve uluslar arası ilişkilere nasıl uyarlanılabilecekleri tartışılıyor.Bir de sloganları var, ”Hizmet birleştirir, Öğreti ayırır”.

Ekümenizm’in, Yeni Dünya Düzeni ile ilişkisini ilk telaffuz eden, Sir F. Younghusband diye bir adam.1930’da topladığı Dünya İnançlar Kongresine ilişkin olarak,”Yeni Dünya Düzeni için DİNİ bir temel şarttır”diye yazıyor…

Sonradan UNESCO”nun ilk genel müdürü olan Sir Julian Huxley de “ALLAH’a itikadi kavramlar insanlığın ilerleyişine paralel olarak kaybolmaya mahkumdurlar. ”buyuruyor,”  Yeni bir din gelişecek …Bu dinin en önemli unsuru evrenselliği olacak…BATI’nın ve DOĞU’nun büyük dinlerinin insancıl öğretilerini kucaklayacak.”(s.119)

İşte yeni Dünya düzeni adına saf insanların inancını kullanan, Küresel Libralizm’in Amentü’sü…  Çevreyi kirleterek emeği sömürerek libido güdümlü bireyler ve sabıkasız hırsızlar üreten Vahşi Kapitalizmin, Minarenin kılıfını nasıl ve nerelerde hazırladığını görmemek mümkün mü?  Örtülere bürünerek inanç adına ,modernleştiğini savunan bacılarımız bunları biliyorlar mı acaba?  Noel kutlamalarına karşılık “KUTLU DOĞUM HAFTASI”gibi, sosyetenin,”CADILAR BAYRAMINI” kutlaması gibi ; veya İçkili lokantalara izin verilmeyen bazı doğu illerinde alkol tüketiminin Türkiye’de en üst seviyede olması gibi, en Müslüman Anadolu kentlerinde dünya çapında uyuşturucu kaçakçılığı yapıldığı gibi daha bir çok iki yüzlülük örnekleri, çoklu bir referansı olan melez bir dindarlığa mı işaret ediyor?

Freud Libido’nun insan davranışlarındaki önemini o kadar abartmamış olsaydı, yirminci yüz yılda batı kültürü bu denli yozlaşır mıydı, acaba? Diye düşünmekten kendimi alamıyorum!

(**) Freud klinik deneyimlerinden yola çıkarak psikoloji bilgisini psikanaliz ile yeniden yapılandırdı. (s.85-88)

Freud’un HOMO’SU , İd Ego ve Süper- ego’dan oluşur.İd, bilinç altında en geniş yeri kaplar derin organik ve duygusaldır. Kişinin içgüdüsel enerjisinin kaynağıdır. Bilinç dışıdır ve libido’nun büyük rezervuarını oluşturur.  Alışkanlık eğilimlerinin tutkuların ve içgüdü’nün bölgesidir.  Ahlaki kavramdan ve mantıktan maksattan yoksun, haz prensibinin hakimiyetindedir.  Bastırılmış öge’ler İd ile karışıp birleşerek, onun bir parçası olurlar.
Ego, İd’den çok kesin bir sınırla ayrılmaz; alt kısmından onunla karışır.  Kısmen bilinçli, kısmen bilinç dışıdır.  İd’in üstün gücünü frenleyen baskılar buradan çıkar.  ”Sublimation” Yani yüceltme , ego’nun arcılığıyla oluşur böylece ‘erotik libido’‘ego-libido’ya dönüşür.  Ego’da idrak büyük rol oynar,  Ahlak ve sansür algısına rağmen İd ile çok çatışmaz onun taleplerini uygunluk çerçevesinde yerine getirir.(s89-90)

Süper-ego, Ego’ya göre özel bir durumdadır, ondan gelişir onun farklılaşmış halidir.  Bilinç dışıdır,ama hakim olma kapasitesi vardır.  Bilinçli Ego’dan bağımsızdır ve ona pek bulaşmaz  İd ile yakın temastadır ve Ego’ya karşı onun temsilcisidir.  Başlıca işlevi eleştiri ile Ego’da bilinç dışı suçluluk duygusu uyandırmaktır.   Aslında vicdan ile aynıdır,ve Ego’ya karşı aşırı ahlakçı ve zalim olabilir.Olgunlaşmış Ego Süper-ego’nun hakimiyetine tabi kalır.

(***)Jung’un “ Ruhsal Enerji” adlı çalışmasında ,Freud’dan ayrı düşündüğü konular işlenir.  Jung “Arzum,psikolojiye defen bilimindeki enerji kuramının sağladığı mantıklı ve geniş kapsamlı bir görüş açısı kazandırmaktı.(s.172)… Günümüzde bir fizikçi nasıl tüm güçlerin örneğin yalnızca ısıdan geldiğini düşünmezse,bir psikiyatrist de tüm içgüdüleri cinsellik kavramıyla özetlemekten sakınmalıdır. Freud’un başlangıçta yaptığı hata buydu!”, diyor.

Jung Analitik Psikolojide simya ile,psikolojinin örtüştüğünü görmüştü.”Ruhun içeriğinin tarihsel bağlamda ne anlama geldiğini, eski yazıları mitleri masalları, imgeleri ve arketipleri inceledikten sonra anladım…” diyor.  Arketiplerden oluşan bir kolektif bilinç dışının varlığına inanıyor.  Jung’un rüya yorumları bu hipotezin etkilerini taşır.   Jung insan ruhunda kendimizi dış dünyaya takdim ederken gösterdiğimiz PERSONA dediği bir maskeden söz eder.ANİMAİSE DERİN KİŞİLİĞİMİZİN kolektif bilinç dışıdır.  Bir erkek bireyin kişiliğindeki dişi bölüm burada bulunur.  Anima sık sık rüyalarımızda ortaya çıkar

Engin Geçtan eserinde Jung’un arketip kavramının toplum psikolojisindeki yerini betimlerken ” Din ve inançlar , gelenekler, adetler, töreler ahlak kavramları vs. gibi toplumların tarihlerinden gelen değerler toplumun geleneksel yapısını oluştururlar.(E.Geçtans.62)Bu yapının çözülmesive referans çerçevesinin bulanıklaşması toplumda narsistik eğilimlerin, şiddet ve suç oranlarının çoğalmasına yol açar.  Buna “grup regresyonu” denir.  Regresyon insanın duygusal gelişiminde bulunduğu yerden gerilemesi demektir.” diyor.

Bir televizyon konuşmasında Işıl Özgentürk ”Bilginin kullanımını bilmediğimiz gibi dinin kullanımını da bilmiyoruz “ dedi.”Siyasi alan ,İslami bir dayatmayla sistematik bir cahilleştirme yapıyor gibi.(Darwin olayını anımsayalım!)”

İslami kimlik artık toplumda asıl “PERSONA” olmaya başladı ve kişiliğinin diğer bölümü , yani gölge arketipi bir yana itilerek benlik şişmesi,(ego enflasyonuna) doğru sürükleniyor  Türk insanı gibi geliyor bana. Çok dikkatli olup olayları biraz büyük ölçekli değerlendirmek taraftarıyım.  Sezgi ve duygusal zekayla zengin ,ve adalet terazisi hileli olmayan bir dünya dileği ile!

Kaynakça:
1.”GİAMBATTİSTA Vico,l’İmagination au pouvoir”,le Magazine Littéraire,N.497,Mai 2010
2.(*),Alev Alatlı,Aydınlanma değil,Merhamet,Everest yayınları
3.(**)Freud,His Dream and Sex Theories,Joseph JastrowPerma Books
4.(***)CARL GUSTAV JUNGAnılar ,Düşler,Düşünceler,Can yayınları
 


“Başbakan’a ve Baykal’a da tavsiye edilir”

Kürşad Oğuz, Radikal Kitap Eki, 26 Mart 2010

Başbakan’ın yerinde olsam Engin Geçtan’ı danışman tayin ederdim. Kabul eder mi, nasıl ikna edilir, bilemem. Veya seçim öncesi kömür, beyaz eşya vs. yardımı yapılabiliyorsa hiç olmazsa ‘Her eve bir Zamane’ kampanyası da düzenlenebilir. Ülkenin yaşadığı bu kaotik ortamın Ergenekon davası, darbe planları, yasama-yürütme-yargı çatışması, açılımlar vb. türlü muammayı içine alacak şekilde aklı başında ve tarihsel temellere dayandırılarak açıklanması, her gün ‘batıyoruz’ diye feryad edenlerin yüreklerine su serpilmesi en kolay böyle sağlanabilir. Bu konuda hükümetin çok ihtiyaç duyduğu doğallaştırma ve normalleştirmenin propagandası en güzel Geçtan’ın yaklaşımıyla yapılır. O, özetle, nasıl insan hayatında inişler, çıkışlar, patlamalar yaşanıyorsa toplum için de aynı süreçlerin geçerli olduğunu, bunun olmamasının endişe vermesi gerektiğini söylüyor ve şu an ülkenin durumunu anlatan en güzel cümleyi sarfediyor: ‘Yönetilen ülkeden neredeyse bağımsız, kendi kendini ileriye taşıyan bir başka ülke de var gibi.’

Geçtan, ülkenin en ünlü psikiyatrlarından, rivayete göre terapi için başvuranların kapısında birkaç sene beklediği, bugüne kadar ‘divan’ından binlerce kişinin –çoğu kalburüstü– geçtiği, üstelik bu işi 50 küsur yıldır yaptığı için yakın tarihin çok önemli gelişmelerini de dikkate alarak terapilerini yürüten, yazdığı altı romanda ve ona yakın bilimsel çalışmada edebi bir yetkinliğe de kavuşan, buna karşın bilgece sessizliğini korumayı başaran bir isim.

Zamane, onun yeni kitabı, bir anı-deneme çalışması denebilir. Kitapta, mesleki deneyimlerinden ve hayatından yola çıkarak bugünü ve bugün yaşananların sebeplerini anlamlandırmaya çalışıyor Geçtan. Kişisel ve mesleki tecrübeleri hem ülkenin son 60 yılını bizzat içerdiği hem olgulara ve insanlara bir psikiyatr profesyonelliğiyle bakabildiği için anlattıkları hiç de göz ardı edilemeyecek tespitlere dönüşüyor.

Onu bu kitabı tamamlamaya iten, 10 yaşındaki bir çocuktan sokakta annesine söylerken duyduğu ‘Türkiye adaletli bir yer değil’ cümlesi olmuş. Bugün, pek çok çocuğun farkında olmadan ebeveyninin duygusal yükünü çektiğini ve geleceğin ‘yaşlı gençleri’ olmaya aday olduklarını düşünüyor. Oysa II. Dünya Savaşı yıllarına denk düşen kendi çocukluğunda ‘dünyanın yükü’ onlardan uzakmış ve o çocuğun yaşında biri böyle bir görüşü dile getiremezmiş. Kendisi itiraz edebilir ama zaten bu kitabın altmetninde bence bu yükü çocukların üzerinden alma ve onlara itibarlarını iade etme duygusu var. Geçtan, kendi danışanlarından da yola çıkarak ‘yanlış çocuklukların’ ilerde nelere yol açtığını, bugün cinnet, cinayet, tecavüz, çete vs. haberlerinin kahramanlarının en temeldeki sıkıntılarını bilimden uzaklaşmadan anlaşılır bir dille aktarıyor. Zaten bu kitabı öncelikle anne babalara şiddetle tavsiye ederim. Sadece çocuklarına daha düzgün davranmalarının önemini değil, kendi hayatlarındaki tuzakları da görmeleri için.

Aynı kalmanın güvenilirliği

Konumuza dönelim. Şu günlerde kimin kafasında yok ki o soru: Bize neler oluyor? Geçtan’a göre bu soruya kimse tam bir cevap bulamaz çünkü ‘yaşanan karmaşık olguların bazı yönlerini bilenlerin, diğer yönlerini bilmeleri ya da anlamaları mümkün değil.’ Ergenekon davası sürecinden daha güzel karmaşık bir olgu olamaz. Geçtan böyle isimler vermiyor belki ama bu son derece politik süreci hiç kaçamak yapmadan, yanlış anlaşılmaktan korkmadan, insan ve toplumun zaaflarını da dikkate alarak değerlendirmeyi beceriyor. Geçtan, insanın yaşamöyküsü gibi insanlık tarihinin de durağanlıkları ve sıçramalarıyla kesintisiz bir süreç olduğunu düşünüyor. Aydınların yüzünü Batı’ya çevirmesinin ve ulus-devlet kavramının kıpırtılarının 19. yüzyıl sonlarında zaten belirmeye başlamasının sonucunda Cumhuriyet ve İnkılâpların doğuşu gibi. Tanık olduğumuz olaylara bakarsak şu günlerde de bir sıçrama yaşanmakta. Bazen, görünürde yapıcı ya da yıkıcı olan sıçramaların, sonradan görünürün tam karşıtı bazı etkileri ortaya çıkabiliyor.

Peki bizim derdimiz ne? Geçtan’a göre ‘neler oluyor bize’ feryatlarının kaynağında üst-sistemler gibi bireylerin de kestirilemezliğe tahammül edememeleri ve hayatlarını belirli formatlara sokarak, kendilerine yabancılaşma pahasına da olsa aynılığın güvenliğini aramaya çabalamaları yatıyor. Bir röportajında da belirttiği gibi, kendisi böyle korunaklı düşünmüyor, geçmişi özlemle anmıyor, olmakta olanlara sürecin şimdiki aşaması olarak bakıyor: ‘Benim kuşağımla o yüzden anlaşamıyoruz zaten. Onlar uyuklayan Türkiye’yi tercih ediyor, bugün kötüye gittiğini düşünüyor. Çılgın Türkiye’yi ben kabulleniyorum.’ Geçmişin, yeniyi anlamamızı engellediğini düşünüyor Geçtan. Bugüne baktığımızda söyledikleri çok anlamlı geliyor ve bu kitabı şimdi de yaşamlarını anlamlandırmaya çalışırken yanlış yollara sapanlara tavsiye ediyorum. Çok faydalanacaklar.

Zamane, doğal olarak aynı zamanda bir psikoloji ve psikoloji tarihi kitabı. Bir köylünün köyünde çay yudumlarken aldığı keyifle sizin şehirde bir arkadaşınızla ‘performans ağırlıklı’ buluşmalarınızda içtiğiniz kahve arasındaki farkı; coğrafyasız yaşamanın defolarını; başkalarının olmadan önce kendimizin olmanın önemini; ‘infantil omnipotens’ın yol açtığı ‘yetişkin omnipotens’ı ve zararlarını; çocuk yalnızlığını; insanın kendi içindeki kargaşanın dış dünyadaki kargaşadan daha ürkütücü olduğu gerçeğini; kastrasyon korkusunu; Özallı yılların yarattığı sorunları; Angela Merkel’in internette de yayımlanan göğüs dekolteli fotoğrafının neden dünyada en çok tıklanan fotoğraf olduğunu; varoluş suçluluğunu, şu an burada sıralanınca merak edenlere de tavsiye ediyorum bu kitabı. Bugüne kadar psikolojiyle o ya da bu şekilde ilgilenmiş olanlara, terapi görmüş veya görmeyi düşünenlere de.

Geçtan ‘Bizim çocukluğumuzda psikolojik sorun diye bir şey yoktu’ demeyi de bilen biri olduğu için, işini yüceltmeden anlatıyor anlatacaklarını. Üstelik bu kitabın, Irvin Yalom’un Divan’ıyla Oliver Sacks’ın Karısını Şapka Sanan Adam’ı arasında durmaktan kaynaklanan bir ferahlığı da var. Geçtan, ara sıra danışanlarından verdiği örneklerle ne demek istediğini daha iyi anlatıyor. 80’lerde ‘İşkence gördüğümden bu yana diğer insanlara karşı duyarlılığım köreldi’ 90’larda ‘Benim için iki seçenek var: Sinema yapmak ya da gerilla olmak... Ama arkadaşlarım dağlarda ölüyorlar’ diye gelen ya da 2000’lerde terapi odasındaki koltukların yeri değiştiği için ‘güvenliğinin sarsıldığını hisseden’ yüksek bürokrat örneklerinde olduğu gibi. Ne de olsa, ‘Yaşamla bütünleşmemiş bilgi bilgi değildir.’

Kitabı başta ana olmak üzere muhalefet liderlerine de tavsiye ediyorum. Psikolojinin tarihsel evrimini anlatırken bir dönüşümden söz ediyor yazar. II. Dünya Savaşı öncesinde psikoloji insanı temel alan bir bilimken savaştan sonra sadece insanların değil, toplumların da hasta olabileceği ortaya çıktı ve sosyal değişimlerin insan üzerindeki etkileri bu bilimin ilgi alanına girmeye başladı. Geçtan, 60’larda Prof. Dr. Nermin Abadan-Unat’ın daveti üzerine Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gittiğini, küçük bir odada genç bir doçentin kendilerine ‘sosyal değişme’ olgusunu anlattığını söylüyor. Konu o kadar açık ve aydınlatıcı bir şekilde anlatılmış ki, ‘makaleler okusam bu kadar iyi öğrenemezdim’ diyor Geçtan. O gün sosyal değişmeyi mükemmel bir şekilde anlatan doçent Deniz Baykal’mış ama bugün, o gün anlattıklarını unutmuş görünüyor ana muhalefet lideri. Diğer liderlerse ‘Kendini yönetebilmek, başka bir şeyi yönetmek kadar kolay olmuyor’, ‘Bu dünyaya verilen zararların yarısı kendini önemli hissetmek isteyen insanların eseridir’ gibi aforizmaları başka yerde bulamazlar, en azından bunun için okusunlar bu kitabı.
Olsun. Zamane, insanı, sizi, toplumu, Türkiye’yi anlatan çok önemli bir kitap. Amin Maalouf’un Çivisi Çıkmış Dünya’sı gibi altı çizilerek okunacak kitaplardan. Zaten aralarında bir tarz-yaklaşım benzerliği var. İki kitap da okunduktan sonra etrafa şüpheyle bakmanıza yol açıyor.

Sizi tavsiye etmediğimiz kim kaldı Engin bey? Ama lütfen bundan sonraki kitabınızın sonuna ‘hoşçakalın’ gibi manidar kelimeler koymayın. Güle güle demek hiç içimden gelmiyor.


"Uyuklayan Türkiye yerine çılgın Türkiye’yi tercih ederim"


http://www.metiskitap.com/ 

Söyleşi: Miraç Zeynep Özkartal, Milliyet Pazar, 21 Şubat 2010

Zamane adlı kitabında Türkiye’yi analiz eden psikiyatr Engin Geçtan: “Benim lise yıllarımda uyuklayan bir Türkiye vardı. Sesi çıkmayan, fark edilmeyen bir ülke. Benim kuşağım o uyuklayan Türkiye’yi tercih ediyor, bugün kötüye gittiğini düşünüyor. Ben bugünkü çılgın Türkiye’yi kabulleniyorum. O yüzden benim kuşağımdakilerle anlaşamıyoruz”

Kafayı yemiş”ten “obesif kompulsif”e uzanan teşhisler peşindeyiz bir süredir. Herkesin içinde bir psikiyatr var ve bazen eşine dostuna bazen de ülkeye teşhis koyuyor: “Yok yok, Türkiye’ye toplumsal terapi gerekli”.

“Yarım doktor candan eder” sözünü şiar edinirsek, bu işi uzmanına bırakmakta fayda var. Durumu bir süre uzaktan izleyen psikiyatr Engin Geçtan, kendi mütevazı anlatımıyla “yararım dokunabilir” düşüncesiyle profesyonel gözle gördüklerini yazıya dökmüş.

Zamane, Türkiye’de yaşananlara psikiyatri perspektifinden bakan bir kitap. Hani bazen olayların nedenlerini arıyoruz, anlamlandırmakta güçlük çekiyoruz, artık klişeleşmiş tabirle kavram kargaşasından şikâyet ediyoruz; işte bu durumları daha anlaşılır kılıyor Geçtan’ın kitabı. Hali pür melalimizi anlatıyor kısaca.

“Ortaklaşa mutabık olamadığımız bir tarihi paylaşmadıkça kargaşadan kurtulamayacağımızı” da söylüyor; “Avrupa Avrupa duy sesimizi” sloganlarının imparatorluk kaybetmiş olmanın bir türlü sona ermeyen yası olabileceğini de...

Ama umutlu bir ses Geçtan’ınki, yazdıklarında sitem ya da şikayet yok. “Hayatın tadı kestirilemezlikte” diyor, “Türkiye de bize bunu sağlıyor”.

Kitapta diyorsunuz ki “Benim çocukluğumda psikolojik sorun diye bir şey yoktu”.

Evet, yoktu.

Nasıl olmaz?
Böyle bir kavram yoktu o zamanlar. Psikolojik sorun var idiyse de, kabul edilebilirliği vardı. Bugün obsesif denilen insanlara, o zaman “O titizdir” denip geçilirdi. O da bunu çözmeye çalışmazdı.

Bugün hepimiz depresyondayız. O zamanlar kimse depresyonda da değil miydi?
Pek örnek bulamıyorum. O zamanlar da insanlar kızgınlıklarını, öfkelerini bastırıyorlardı. Ama zihinlerinde hem yeterince yer hem de zaman vardı bunu kaldıracak. O kızgınlıkları taşımak mümkündü.

Şimdi bu sorunlar hem hayatımızda hem de dilimizde: Depresyon, paranoya, narsisizm... Teşhis koyuyoruz, teşhis koyduklarımızı da anlıyoruz.
Hayır, teşhis koyunca bir insanı anlamanız mümkün olamaz. Anlamak diye bir şey yok, sürekli anlamaya çalışmak var. Ben falancayı anladım dediğimizde, “Sus artık, seni dinleyemem” demek o.
Aynı teşhisler Türkiye için de geçerli: Türkiye çıldırdı, toplumsal paranoya, toplumsal terapi...
Bana bir şey ifade etmiyor. Bunu böyle dile getirmekle neyi anlayacağız ki? Ülkede çok fazla şey oluyor ve belleğimiz bunları taşıyamaz hale geliyor. Bu toplumun belleği yok deniyor, nasıl olsun? Günlük gailesiyle uğraşırken insanlar bir de ülkenin yükünü ne kadar çekebilirler?

Çocukluğunuzla ilgili “Büyükler kaygılı değildi” diye de yazıyorsunuz.
Evet, kaygı üretilmiyordu. Şunu da söyleyeyim. Kaygı üretmek, insanın kendine karşı sorumluluklarından kaçınma anlamına da gelir. Kaygı üreten bir insanın çevresine, toplumuna ne katkısı olabilir ki? Bir başka kitabımda da bundan söz ettiğimi hatırlıyorum; üretilmiş trajedi ve gerçek trajedi birbirinden farklıdır. Üretilmiş trajedi, insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçınma yollarından biri. Üretilmiş trajedi bende hiçbir duygu uyandırmaz. Ama birçok insan kaptırabiliyor buna. Özellikle ben mağdurum mesajıyla ortaya çıkıldığı zaman... Buna karşılık gerçek bir trajedi olduğunda, mesleğimin getirdiği avantajlarla fark edebiliyorum.

Ben ayırt edemem. Siz nasıl bir filtre kullanıyorsunuz?
Bu odada, yani klinik çalışmalarım sırasında çok kolay ayırt edebilirim. Dışarıda atlayabilirim. Buradaki dinlemeyle dışarıdaki performansları dinleme aynı şey değil.

Kitapta da görülüyor ki, zamanın göreceliliğiyle epeyce meşgulsünüz.
Asyalı bir dil konuşuyoruz. Avrupalıların dilleri zaman ağırlıklı, bizimki değil. Öyle bir dili konuşup onlar gibi yaşamak bize neye mal oluyor, araştırılmaya değer bence.

Ölçülebilir zaman, insan icadı. Ve şimdi de bize hükmediyor o zaman.
İzin veriyoruz çünkü. Yetişerek gideceğim yerlere gitmiyorum, çünkü yetişmeyi yaşıyorum o zaman. Yıllar önce bir top modelin röportajını okumuştum, beni çok etkileyen bir laf vardı. “Mesleğinizi seviyor musunuz?” diye soruyorlar, “Evet seviyorum, çünkü zaman satın alıyorum” diyor. Halbuki sizin dünyanız “Vakit nakittir” üzerine kurulu.

Üstelik henüz olmamış zamanın, yeni geleceğin peşindeyiz.
Geleceği denetim altına almak adına şimdiki zamanı yok etmek diyorum ben buna.

Sık sık duyuyoruz bunu, “günün farkına varmak”... Bizi bundan alıkoyan ne?
Şartlanmalarımız. Bir de evrenden kopmuş tek mahlukuz gezegende. Doğada her şey birbiriyle iletişim halinde. Biz o iletişim ağının içinde değiliz, kibirden ötürü. Bunun cevabı da depremlerle, tsunamilerle geliyor.

Türkiye’ye bakarken ne görüyorsunuz?
Kaygılanmıyorum. Kaygılanmadığım için bana kızanlar da oluyor.

Niye kaygılanmıyorsunuz?
Bir kere felaketsever değilim. “Şimdi de bu oluyor” diyorum sadece, “Demek sıra buna geldi”.

Kaygılanmıyorum demenizin nedeni bu mu?
Ben 1932’de doğdum. Çocukluğumda ülke nispeten yeni kurulmuştu. O tazelik, o itici güç devam ediyordu. Ama daha sonraki yıllara, lise yıllarıma bakarsam, uyuklayan bir Türkiye vardı. Bir kenarda kendi kendine duran, sesi çıkmayan, fark edilmeyen bir ülke.

Uyuklayan Türkiye mi, bugünkü Türkiye mi? Benim kuşağımla o yüzden anlaşamıyoruz zaten, onlar uyuklayan Türkiye’yi tercih ediyor, bugün kötüye gittiğini düşünüyor.
Çılgın Türkiye’yi ben kabulleniyorum. Hayatın tadı kestirilemezlikte, Türkiye de bunu sağlıyor.

Uyuklayan Türkiye ile bugünkü Türkiye arasıni kırılma noktası nerede?
Karayolları yapıldı, Marshall Planı filan derken, işgücüne ihtiyaç azaldığı zaman göç başladı. O göçün getirdiği bir dinamizm oldu. Bugün de devam ediyor. Bizim ülkemizde sürekli olarak hareketlilik var. Ama o kadar çok ki, kendine ve çevreye dönük yıkıcılığa kadar gidebiliyor böyle bir dinamizm.

Dinamizmin doğasında mı var bu yıkıcılık, buradaki versiyonu mu böyle?
Bu sorunun cevabını kesin olarak veremem ama, bu oranda bir dinamizm olduğu zaman yıkıcılık kaçınılmaz. Ama bu yıkıcılıkta, özerkliği öğrenememiş bireyler olmamızın payı çok büyük.

Ne demek özerkliği öğrenememiş birey olmak?
Özerkliği öğrenememiş insan, ki genel olarak toplumumuz bir miktar böyle, sınırının nerede bittiğini, başkasının sınırının nerede başladığını göremez. Bir de özerk olmak, özgür seçim yapmayı öğrenmiş olmak demektir. Bunu öğrenememiş olan insan neyi seçeceğini bilememenin öfkesini yaşar.

Nasıl öğrenilir özerklik?
Bir önceki kuşağın özerk olmasıyla öğrenilir. Kuşaktan kuşağa nakledilir.

Bu ülke özerk birey yetiştiremedi mi?
Kurumların özerkliğinden bahsediliyor her ne demekse o. Ama asla bireylerin özerkliğinden söz edilmiyor.

Bilinmezlikler de korkutuyor bizi.
İnsanların genel eğilimi... Bilinmeyen korkutur. Onun için kısır döngülere tutunmayı tercih ediyoruz.

Kim kıracak bu döngüyü? Biri çıkıp “Kırıyorum sizin döngünüzü” diyebilir mi?
Bu soru, özerkliği bilmeyen birisinin sorusu.

Eyvah!
Doğduğumuz andan itibaren sistemin müdahalesiyle karşı karşıyayız. Seçeneklerimiz, seçim hakkımız zaten sınırlı. Mesela çocuğun özerk olması... Git çocuğum dene, ben arkandayım. Beceremezsen de, becerirsen de gel paylaş. Bu, pek yaşanamıyor bizim toplumda. Geleneksel yapıda zaten özerklik önemli ölçüde engelleniyor. Kent merkezinde ise sınırını öğretemiyorlar insanlara. Çocuk merkezli ailelerin sayısı giderek çoğalıyor. Paçayı çocuklara kaptırıyorlar.

Kitabın kapağını siz mi seçtiniz?
Hayır, editör ve grafiker Emine Bora seçti. Bana bir tek bu fotoğrafı yolladı, “Nasıl buluyorsunuz?” diye sordu, ben de üstüne atladım.

Aradığınız fotoğraf neydi?
Halimiz. Bu fotoğraf onu yansıtıyor. Kitabı buradaki arkadaşlara verdim, fotoğrafla uğraşmaktan bir süre kitabın içine bakamadılar.

Kitabın adı neden “Zamane”? Yeni kuşak için çok tanıdık bir sözcük değil.
Kitabın ilk adı “Biz”di, sonra zamane geldi aklıma... Bir başka isim seçeneği daha vardı, onu içeride kullandım: “Diyarı hengame”. Ama onu gençler yadırgar diye düşündüler.

Kullanmak istediğiniz bir sözcüğün genç kuşak için anlamı olmamasının, geçmişle bu kopukluğun nasıl bir karşılığı var toplumda?
Daralan bir dil sığlaştırıyor bizi. Ben alıştım gerçi. Belli kelimeler içinde dolanıp durarak yazıyorum. Halbuki bende var karşılıkları. Aslında dilim zengin ama onu kullanamıyorum.

Buna üzülmüyor musunuz?
“Şimdi de böyle” diyorum. Zamanında kullandım, şimdi artık yok. Bu genç bir toplum. Artık bu ülke onlara ait. Onlar şekillendirecekler.
 


"Kaosun Kıyısındaki Çılgın Dansa Katılmanın Keyfi"


Söyleşi: Mustafa Arslantunalı, Orhan Koçak, Virgül, Sayı 27, Şubat 2000

Bir siyah gözlük meselesi var; çağın simgelerinden biri deniyor, Dersaadet'te Dans romanında. Gözleri güneş ışınından korumaktan başka amaçlara hizmet ettiği söyleniyor, Karyoka da güneş gözlüğü takıyor, Azize de güneş gözlüğü takıyor. Güneş gözlüğü, yani nedir?
Neden güneş gözlüğü kullanıldığı bir insandan diğerine değişebilen bir şey, ama doğrusunu isterseniz ben o kitapta böyle bir şey yazdığımı unutmuşum. Kitaplarımı neredeyse bir defada yazıverdiğim, basıldıktan sonra da okumadığım için bazı ayrıntıları hatırlamadığım oluyor. Güneş gözlüğünü çağın simgelerinden biri olarak görmüş olmam, duruma bundan öte bir yorum getirmemi ya da anlam atfetmemi gerektirmiyor. Fark ettiğim ya da ilişki kurduğum şeyleri anlamam şart değil, anlamadığım şeylerle de ilişki kurduğum oluyor. İnsanların neden küpe taktıklarını ya da dövme yaptırdıklarını merak etmiyorum, onlara sorsam da alacağım cevaplar zaten o insanların tahminî yorumları ve kişisel yansıtmaları olacaktır, bana göre o insanlar sadece öyle bir seçim yapmışlar, hepsi bu. Yakın zamana kadar bazı genç erkekler başlarını kazıtıyorlardı, daha önceki yıl bazıları saçlarını sarıya boyadılar, böylece kendilerini daha iyi taşıdıklarına inanıyorlarsa bundan daha öte anlamlar aramaya gerek görmüyorum. Bir hikâye vardır: Bir gün Freud'u puro içerken gören dostları aralarırumu fark eden Freud purosuna bakar

ak p>

"Beyler! Bu bir fallus olabilir, ama aynı zamanda bir purodur" demiş. Olaylara böyle bakıyorum. Yine de kimi insan için güneş gözlüğünün, kendisinin farkında olduğu ya da olmadığı bir anlamı olabilir. Göz en güçlü ifade araçlarımızdan biri olduğu için, güneş gözlüğü, gözleri güneşten koruma dışında, gizlenmek ya da dinlenmek için de kullanılabilir. Dersaadet'te Dans'taki Azize karakteri cinselliğini bastırmış bir kadındı, o nedenle Zeus'u arzu etmekte olduğunu yadsıyarak, onun tarafından arzu edildiğine kendini inandırmıştı. Üstelik, fizikteki bileşik kaplar yasası psikolojide de geçerli olduğundan, bastırılmış cinselliğini beden dilinde denetlemekte zorlanıyordu, özellikle de bakışlarında ve yürüyüşünde. Bu nedenle ona güneş gözlüğü takmış olabilirim.

Yine Dersaadet'te Dans üzerine bir soru. Yapısında çok aşina olanla çok yabancı olanın hem karşıtlığı hem de iç içeliği belirgin bir biçimde vurgulanıyor. Bu bana çok ilginç gelmişti. Pek belirgin olmasa da Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?'de de görülen bir şey bu. Romanı kurgularken sizin için stratejik bir nokta mıydı bu aşina olanla yabancı olanın yan yanalığı?
Ben bunu Kimbilir adlı kitabımda da açıklamıştım, yazarken başlangıçta zihnime takılıp kalan bir cümle ya da durum dışında bir tasarımım olmuyor, ancak o başlangıç cümlesini değiştirebilmem de mümkün olmuyor... Örneğin, Dersaadet'te Dans'ta asansör bekleyen bir kadın ve bir erkek vardı, o kadar. Ardından metnin beni nerelere götüreceğini bilmeksizin onunla birlikte yola çıkıyorum, ama sanki metnin kendisi nereye gideceğini biliyormuş gibi geliyor bana hep. Yazma sürecinin en kızıştığı dönemlerde bilgisayarın başından kalkıp uyumak üzere yatağa girdiğimde tekst zihnimde kendini yazmayı sürdürebiliyor. Hatta bazen kalkıp onun talebini biraz olsun karşılamam gerekebiliyor, dört nala yol almak isteyen süreç biraz durulana dek. Bir hususu daha açıklamam gerek, siz yazdığım kurgu kitapları roman diye nitelediniz ama, ben onlara roman denilebileceğinden bir türlü emin olamıyorum, sorulduğunda "okuduğum başka şeylere benzemeyen bir şeyler yazıyorum" diyorum, yani bana öyle geliyor.

Ya da okumak istediğiniz gibi bir şey...

Aynen öyle, ben de bunu eklemek üzereydim. Okumak istediğim türden şeyler yazıyorum. Örneğin, şu sırada yazmakta olduğum kitap İstanbul'un bugün de süren Doğu Roma kimliğini anlamaya çalışma merakımdan kaynaklanıyor. Bu nedenle kitapta zaman, bugün, Osmanlı ve Bizans'ın çeşitli dönemlerinde birden yaşanıyor.

Evet. Ama, daha önce de biraz yapmış olduğunuz bir şey bu. Yani aynı kişi çok farklı tarihsel sahneler içinden geçebiliyor, farklı dekorlar, farklı zamanlar...

Tabii; öbür dünyada olup bu dünyada yer alıyor...

Bir tür Möbius döngüsü var, o şeklin bir yerindeyken alttasınızdır, ama hiç yer değiştirmeden, yani üste çıkma çabası göstermeden, aynı hat üzerinde ilerlediğinizde, bir noktada üste gelirsiniz. İçle dış ve üstle alt arasında aslında temel bir fark yoktur. Tek bir yüzey vardır. Herhangi bir noktasında altla üst arasında fark var, ama totalde, bütünde baktığımızda, yok. Hem zaman hem mekân açısından. Bu sizin temel motiflerinizden biri gibi.

Bu görüşme sizden çok benim için ilginç olmaya başladı. Sizden ne yazmış olduğumu öğrenmekteyim şu anda, sanırım sonradan beni düşünmeye yönlendirecek bu. Şimdi anlattığınız şey doğrusal zamanla döngüsel zaman arasındaki farkı tanımlıyorsa, yazdıklarımda doğrusal zaman kullanmadığımı sezmekte olduğumu söyleyebilirim...

Kurguya yönelmeniz çok yeni. Uzunca bir süre sadece psikiyatri kitapları yazdınız...

Dört psikiyatri kitabının ardından kurguya yönelmenin gerisindeki nedenleri bilmem imkânsız. Bana göre nedenler çoğu kez tahminlerden ve yansıtmalardan öte bir anlam taşımamakla birlikte, yine de bazı tahminlerim oldu tabii. Örneğin, kurgu yazmaya başlamamı, başlangıçta, psikiyatrist kimliğimin üzerime fazla yapışmış gibi gelmesine bir tepki diye düşünmüştüm. Sonradan, bunun bazı yaşantıları ve olguları bilindik kavramlarla dile getirmenin zorlaşmasından kaynaklandığı tahmini daha ağır bastı. Aynı şeyi bazı kuvantum fizikçileri de yapıyor. Bittikten bir süre sonra Dersaadet'te Dans'ın, metin içinde Yeni Ortaçağ diye tanımladığım çağa kendi geçişimin ardından gelen bir coşku ve ferahlamayı da yansıtmış olabileceğini düşünmüştüm.

Bir kutlama var. Kitabın kendisi zaten bir kutlama gibi. Bir patlama...
Dışa doğru patlama bana daha yakın geliyor. Söyledikleriniz zamanla ilgili olabilir belki, o kitabın zaman boyutu bana mekândan daha belirgin gelir hep.

Ama içe doğru büzüşme, içe çökme de var. Yani, şunu söyleyeceğim, hem bir kutlama hem de bir sıkıntı, bir iğrenme var, yeni Ortaçağ olarak tanımladığımız bugünün İstanbul'una karşı.
Hayır, ben sıkıntı ve iğrenme yaşamadım, söyledikleriniz bana yabancı geldi. Kitapta siyah ve beyazın karşılıklı dansının kabulünü ve keyfini bilinç düzeyinde ifade etmiş olduğuma inanıyorum. Yani eğer dediğiniz gibi okuyucuma dehşet hissini vermişsem, o dehşetin de bir keyfi olmuş olmalı. Üstelik, bana göre, bugünün İstanbul'unda siyah daha siyah olabilir, ama beyaz da daha beyaz.

Bir dehşet duygusu yok mu, iğrenmeden çok bir dehşet duygusu yok mu romanda?
İsterseniz ona kaosun kıyısında yaşayan bir dünyaya katılıyor olmanın keyfi diyelim, bana uyan bir şey bu.

Bunun göçle bir ilgisi var mı acaba? Sıfırdan kurulmuş modern bir şehirden, Ankara'dan, eski imparatorluk merkezi İstanbul'a gelişinizle...
Şaka yollu söylediğim bir şey vardır, "ben henüz Ankara'da yaşarken gelecekte İstanbul'da neler yaşayacağım önceden bana söylenmiş olsaydı, belki de ürker gelmezdim" diye. Tabii bu sözleri bir Ankaralı olarak söyleyebilirdim, çünkü İstanbul'a geldikten sonra o yaşantılar gerçekleştiğinde ürkmek bir yana, zenginleşmekte olduğumu hissettim. İki şehrin sosyal yapılarının çok farklı olduğunu düşünüyorum. Şunu da belirtmemde yarar var, aslında ben İstanbul'a gelmedim, döndüm.
Başlangıçta İstanbul'a dönüşümün bireysel bir eylem olduğunu sanmaktaydım. Geldiğimde Ankara'da tanımış olduğum bazı insanların benden önce gelmiş olduklarını fark ettim, benden sonra gelenler de oldu tabii. Meğer kitlesel bir göçün parçasıymışım. Bu göçün nedenlerini bilemiyorum, ama İstanbul'un kendini yenileme yetisine sahip olmasının bunda bir payı olmalı diye düşünüyorum. Buraya geldiğim ilk aylarda farklılığın bocalamaları olmadı değil. Çankaya gettosundaki hayatımı bugün de saygıyla anıyorum, orada hoş insanlar tanıdım, dostluklar daha sağlam, daha dürüsttü, ama hep birtakım sınırlar vardı ve bu benim doğama uymuyordu. İstanbul'un en çok hoşuma giden yanlarından biri sınırsızlığı ve çeşnisi, buna karşılık dostluklar Ankara'daki gibi vefalı değil. İstanbul'a geldiğimde Ankara'da var olmayan bir yaldız ve parıltıyla karşılaştım ve başlangıçta bunun cazibesine epey kapıldım, yaldızın gerisindeki kofluğu ve içeriksizliği fark edene dek. Her şeyi denemeye meraklı olduğumdan bunu ancak yaşayarak görebilirdim. Bir süre sonra meslekî açıdan karşılayamayacağım kadar talep görmek bende bazı sıkıntılar yarattı. Vaktiyle Ankara'da birlikte psikoterapötik bir süreç yaşadığım ve kendisi de İstanbul'a göç etmiş olduğu için halimi uzaktan izleyen biri bir karşılaşmamızda bana "siz butik açmak istediniz, ama bu şehir sizi endüstri yapmak istiyor" demişti, bu sözü hiç unutmadım. Sonunda nasıl olduğunu anlamadan kısa sürede hepsinden kurtuldum ve ardından Dersaadet'te Dans geldi.

İstanbul'la Ankara karşıtlığı dışında, bir üçüncü mekân, İzmir ya da Mardin, Diyarbakır gibi bir üçüncü mekânsal odaklanma var mı sizin genel deneyiminizde?
Yaşamım dört şehirde geçti: İzmir, İstanbul, Ankara ve New York. En uzun yaşadığım şehir İstanbul, iki ayrı dönem olarak. Sanırım şanslıyım, çünkü her bir şehrin hoş dönemlerini yaşadığıma inanıyorum. Ben İzmir'de doğdum, son yıllarda hayatıma dönüp baktığımda bunun bir ayrıcalık olduğunu düşünüyorum.
Evet, o yılların İzmir'inde dünya gerçekten de ayağına gelebiliyordu insanın. Orta sınıf bir aileden geliyorum, ama annem ve babam dünyaya açık insanlardı ve evimizde zaman zaman dünyanın şurasından ya da burasından gelmiş birileri olabiliyordu. O günlerin İzmir'inde hayat zaten öyleydi sanki. O insanların neden İzmir'e gelip durdukları benim için hâlâ bir muamma. Kökenlerim daha çok İstanbul-Osmanlı, kısmen İzmirli, birkaç kuşak öncesinde biraz da Balkan bağlantılı. Bu soruyu sormak nasıl aklınıza geldi, yani üçüncü mekân?

Çünkü Dersaadet'te Dans'ta ikili karşıtlığın ötesinde bu ikili karşıtlığı bozan ya da dengeleyen bir başka mekân daha hep var. Karşıtlığı geçersiz kılan bir şey. Bu bazen Güneydoğu oluyor, Zeus'un durumunda ise İzmir...

Bakınız, benim orada sonradan fark ettiğim kadarıyla başka şeyler var: Atomaltı parçacıkların sürekli birbirini yok edip aynı anda yenilerini var ediyor olması bana heyecan veren bir olgu. Kuvantum mekaniği son yıllarda beni çok saran ve dünyaya bakışımı etkileyen bir alan. Kozmik dansın oluşumu da zaten bu. Dersaadet'te Dans'ta kastedilen dans da bu. Kaosun kıyısında oluşan bu çılgın dansın, yani dinamikler dünyasının parçası olduğumu fark etmek beni açıkça keyiflendiriyor. Kitaptaki Azize karakteri de evrenin dansıyla bütünleşmeye çalışarak dans ediyordu.

Kuvantum mekaniği, kaos teorisi... Bu tip alanlar size çok çekici geliyor olmalı. Bir tür oyun gibi, tabiri caizse...

Kuvantum mekaniğinin felsefesinin psikoterapi çalışmalarımdan dünyaya bakışıma kadar pek çok yönümü etkilediğini seziyorum.

Nasıl bir bağ seziyorsunuz? Biz hâlâ klasik fiziğin evreninde yaşıyoruz, kuvantum dünyasında yaşamıyoruz. Öte taraftan psikiyatri, edebiyat, fizik: Burada ancak sezgilerle bir bağ kurulabilir zaten. Dile getirmeye, terimleştirmeye çalışsak, nasıl olabilir?

Çoğu insanın benimle ilgili izleniminin aksine ben kendimi düşünce insanı olarak görmüyorum, sadece yaşadıklarımı düşünceye dönüştürüyorum; başarılı olduğumu sanıyorum, çünkü doğama uyuyor bu. Düşünce daha çok kaygıya kapıldığım zamanlarda başvurduğum bir araç ve bunu yaptığımda sonuç genellikle benim için iyi olmuyor. Kitap seçimim bile sezgi yoluyla olur ve genellikle iyi bir buluşmayla sonuçlanır. Bunun sonucu, çoğu insanın okumuş olduğu kitapların bazılarını okumamış oluyorum, ama bunu bir eksiklik olarak yaşamıyorum. İnsanın önemli kararlarını vermesinden önceki süreci bilinçli olarak yaşamadığına inanıyorum. Önce gelecekte herhangi bir şey yapma doğrultusunda bir istek-tasarı oluşuyor, tasarı bir süre gerilere itiliyor, sonra eşref saati gelince yapıveriyorum.
Benzer şeyler meslek seçimimde de oldu. Benim zamanımda saygınlık atfedilen mesleklerin sayısı zaten azdı ve durum şimdiki gibi kafa karıştırıcı değildi. Üniversite öncesinde hiçbir mesleği düşlememiştim. Bir seçim yapmam gerekiyordu yine de, mimarlığı düşündüm. O zamanlar üniversitelere kabulde ölçü, lisedeki performansınızdı, üstelik fen bölümünden mezun olmuştum, önüm tüm seçeneklere açıktı. İstanbul Teknik Üniversitesine kaydımı yaptırdığım gün bina bana kasvetli geldi ya da her neyse, çünkü bugün de bunu anlayabilmiş değilim, ertesi günü kendimi İstanbul Tıp Fakültesi kayıt kuyruğunda buldum. Bir iki gün bocalamadan sonra bir akşam üzeri Karaköy'den Kadıköy'e giden bir vapurun açık kısmında kararımı tıp yönünde veriverdim, nedense. Mimarlık hâlâ beni ilgilendirir, ama o dönem Türkiye'sinde mimar olmadığıma memnunum. Tıbba gelince, bende heyecan uyandırmadı. New York'tayken kolayı seçme adına psikiyatriyi seçiverdim ve kendimi bir heyulanın içinde buldum. Başı sonu belli olmayan bir alandı, özellikle o yıllarda iyice salkım saçaktı, Amerikan psikiyatrisinin İstanbul'da bize öğretilen psikiyatriyle alakası yoktu. Ama tanıştığım bu psikiyatri ve ben kısa sürede birbirimize ısındık, böylece dönüşü olmayan bir serüven başladı.
Psikiyatriyle ilişkim birbirinden kesin çizgilerle ayrılmayan çeşitli evrelerden geçti. Bu evrelerin her biri kendiliğinden ortaya çıktı. Bunların en önemlisini yetmişli yılların başlarında yaşadım ve psikiyatriyle olan ilişkimdeki değişiklikleri daha iyi anlamak için Mexico City'ye kadar gitmem gerekti. Yıl 1976 idi ve bundan on yıl sonra Varoluş ve Psikiyatri yazıldı, ardından Taoizm geldi, daha sonraki yıllarda kuvantum fiziğiyle tanıştım, kaos teorileri, puslu mantık gibi kavramlar bunu izledi. Daha da ötesi var mı diye düşünmüyorum, hayatı geldikçe yaşamaya yatkınım. Ah evet, bunlardan bağımsızmış gibi görünen, tanımlayamadığım bir ilintinin varlığını hissettiğim bir başka boyut daha var: Kişisel tarihimi ülkemin tarihinden soyutlanmış bir şekilde anlayamayacağımı fark etmiş olmam. Sanırım bu ancak belirli bir yaştan sonra gelen bir şey.
Son yirmi yıldır zaman zaman okuduğum, Batılılar tarafından yazılmış Osmanlı tarihlerinden vazgeçip Osmanlılar tarafından yazılmış tarihimize yöneldim son aylarda, orada bu kadar çok materyal olduğunu keşfetmek benim için şaşırtıcı ve hoş bir sürpriz oldu, bu keşifte gecikmiş de olsam. Son zamanlardaki Doğu-Batı tartışmalarıyla neyin anlatılmak istendiğini henüz anlayamadım. Bence önemli olan kendimize Batılıların gözüyle bakmaktan arınabilmek.
Sorunuza dönersek: Kuvantum fiziği, yani benim anladığım kadarıyla kuvantum fiziği, sonunda benim kafamda bir türlü şekil bulamamış birçok şeyin cevabı oldu sanki. Yazdıklarımda fark ettim bunu. Kendi yaşam biçimimde, zamanla mekânla ilişkimde fark ettim. Bütün bunlar yazdıklarımı etkiledi gibi geliyor bana.

Burada bana önemli gelen, sizin sezgi diye adlandırdığınız şey, yani ister kuvantum olsun, ister psikiyatrinin dalı olsun, bir yere, rahat ve güvenli bir yere sırtını dayamamak.
Belki de adıma göre programlanmış olmamdan. Bazılarımızın isimlerimiz tarafından programlandığına inanıyorum. Başkalarının, beni tanımlarken, sınır tanımayan, hayır, daha doğrusu ufku sınırsız gibi şeyler söyledikleri olmuştur zaman zaman.

İsmin nasıl bir etkisi olabilir?
Bence ismin birçok insanın hayatında etkisi oluyor. Sizinkiler gibi nötr isimleri kastetmiyorum, tabii büyükbabanızın falan adı değilse.

Eğer böyleyse, soyadınız daha ilginç görünüyor: Ya geç kalmak ya da genç kalmak...
Soyadı yasasıyla karambole gelmiş bir soyadı bizimki. Tan'da takılmışlar annemle babam, onu biliyorum. Önüne alınacak her şey daha önce alındığı için geç kalmışlar yani...

Sizin edebiyatçı yanınız da epey geç ortaya çıkmış gibi görünüyor... Ama daha baştan onu besleyen çok şey varmış...

Olabilir. Evde kitap vardı, annem geç dönem Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk dönemi yazarlarına meraklıydı, çocukken etrafımda kitap konuşulduğu da olurdu. Son yıllarda bana yazı yazmamla ilgili çok soru sorulmuş olması, unutulmuş ve çok da net olmayan bir çocukluk anımı canlandırdı. Hani çocuklara sıkıcı sorular sorarlar ya "ne olacaksın büyüyünce?" gibi, birine "yazar olacağım," dediğimi ve annemin bana onaylayan gözlerle baktığını hatırlar gibiyim. On beş yaşındayken ilk bağımsız seyahatimi yaptım. Döndüğümde eve yolladığım mektupların edebîliğine ilişkin bir konuşma geçmişti annemle babam arasında, yan odadan duymuştum, muhtemelen bu sonradan yüzüme de söylenmiş olabilir. Ankara'da kalmış olsaydım kurgu kitap yazar mıydım, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim tabii, ama İstanbul'un kışkırtan bir yanı olduğu kesin.

Psikiyatride ilgilendiğiniz akımlar da, hep bir tür edebîliği içinde barındıranlar...
Buna katılıyorum ama, benim zaman zaman psikobiyoloji ve beyinle ilgili araştırmaları okuduğumu, son zamanlarda internetten de izlediğimi kimse bilmez, çünkü etrafımda bunları konuşabileceğim kimse yok ya da ben onlara ulaşmak için bir çaba göstermiyorum. Psikanalizin fizyolojik kökenli bir kuram olduğunu hiçbir zaman unutmadım ve fizyolojiden soyutlanmış psikanalitik kökenli spekülasyonları ciddiye alamıyorum. Amerika'da psikiyatrinin yanı sıra sıkı bir nöroloji eğitimi de görmüştüm. Bu formasyonun etkisi dolaylı da olsa hâlâ sürüyor. Psikiyatrist kimliğimin algılanışında bu yanımın görmemezlikten gelinmesine alıştım, ama nörobiyolojiyle ilişkimi bana gerektiği kadarıyla sessizce sürdürmekteyim.

Irvin Yalom'la ilişkiniz nedir?

Kendisiyle tanışmadan önce yazdıklarını okumuştum. Kurgu tarzında yazdığı ilk kitap olan Aşkın Celladı'nın çevrilmesine ön ayak olan benim; Yalom'un bu yanını Türkiye'ye tanıtmadaki katkımdan ötürü gurur duyuyorum. Tabii bu konuda Remzi Kitabevine ve Erol Erduran'a da müteşekkirim. Kitabın basımından bir yıl kadar önceydi, İstanbul'da "Psikiyatri Günleri" adlı bir etkinlik vardı, o sırada tanıştık. Daha sonra birkaç kez görüştük... Anında başlayan frekans uyuşması beni şaşırtmadı, psikiyatri alanında yazdıklarının bana olan yakınlığının farkındaydım. Amerika'ya gittiğimde, ki ben doğu o batı yakasında oluyoruz, her defasında onu telefonla ararım. Bence o, çok hoş, ender karşılaşılan duyarlıkta bir insan. Çok önemli insanlar var psikiyatride, yazdıkları mutlaka okunmalı ama kendileri tanınmasa da olur, Irvin Yalom onlardan biri değil.

Galiba psikiyatriye geldik: Hiç psikotik hastanız oldu mu? Buna bağlı olarak ikinci bir soru: Psikotik diye tanımlanan vakaların psikoterapötik tedaviye açık olduğunu düşünür müsünüz?
Kesinlikle açıklar, ama ne yazık ki bu yeterince değerlendirilemiyor. Psikotik durumlar yaşayan insanlarla çalışmak uzmanlık eğitimimin önemli bir parçasıydı, ilk grup terapimi yirmi altı yaşımda iken onlarla yaptım. Psikotik kişilerle ilişkim Ankara'da da devam etti bir süre, sonradan toplumun bir başka kesiminin ihtiyaçları ön plana geçince sürdüremedim, ancak psikoz yaşayan insanlarla çalışmayı zaman zaman özlediğimi özellikle belirtmek istiyorum. Bence psikotik kişilerin tedavisinde, psikofarmokolojinin yanı sıra psikoterapi de çok önemli. Psikiyatrik tedavide en önemli aracın karşılıklı ilişki ve ittifak olduğuna inanıyorum. Psikanalizin bana göre en önemli kişilerinden biri olan Frieda Fromm-Reichmann'ın bir psikoterapi seansını, hiç konuşmayan hastasıyla diz dize oturarak sessizce geçirmesi bana ışık tutmuş olan önemli bir örnektir.

Peki Dersaadet'te Dans'ın başında "belli koşullar dışında," diyorsunuz, "her insan kendi hikâyesini yazar". Psikotikler o hikâyeyi yazamaz, nevrotikler zaten hikâyeden ibaret...
Dersaadet'te Dans'tan alınan cümle tabii bana ait, ama diğerleri sizin.

Peki. Psikotiklerin hikâyesiz oluşu bir engel değil mi sizce?
Bence psikoz geçiren insanlarla daha da gerçek bir ilişki kurulabiliyor. Hatırlar mısınız? Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz? adlı kitabımda "sonra her şeyi berbat eden sözcükler geldi" diye bir yer var. Psikotik insanlar hikâye anlatmayabilir, ama yaşadıklarını size en yalın şekliyle yaşatabilirler, tabii psikoz kodlarını biliyorsanız. Böyle bir iletişimin yalınlığı, bizlerin konuşmalarına çoğu kez egemen olan gürültü öğelerinin iletişimde bulunmamasından kaynaklanır.

Narsisizm konusu... Kendileri aslında analist olmayan, analitik bir deneyimleri de olmayan Christopher Lasch gibi bazı yazarlar narsisizmi neredeyse bir suç, bir cürüm olarak görüyorlar. Bunun karşısında da Heinz Kohut gibi bir yazar narsisizmi hep pohpohlanması, desteklenmesi gereken bir şey olarak görüyor.
Lasch'ın yazdıkları ilginç ama biraz yargılayıcı. Dünyadaki kolektif narsisizmi olmaması gereken bir şey gibi değerlendirmiş, olmakta olan bir şeye olmaması gerekir demenin bir anlamı yok bence. Kohut, sadece, narsisistik eğilimleri güçlü olan insanların bu eğilimlerinin kabul edilmesinin terapötik önemini vurgulamıştı. Zaten insanlar narsisistik olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılamaz ki...

Ama Dersaadet'te Dans'ta da narsisizm sanki bir sosyal düzen gibi, öbür dünya, yani dünyanın öteki yüzü aslında şu dünyanın bütün sosyal sorunlarını çözmüş, ama bunları çözdüğü anda çok büyük bir toplumsal narsistik hastalığa, kişilik bozukluğuna kaptırmış gibi. Kendi imgesine ihtiyacı var, kendi imgesi olarak belli aralarla bir tür simge-kişi seçiyor. Bu nasıl bir hastalık?
Aslında birkaç soru birden sormuş oldunuz bana göre... Dersaadet'te Dans'ta dünyanın öbür yüzünde yaşayanlar belirli bir homeostaz, yani dengeleşime ulaşmışlar. Bireyler de toplumlar da böyle bir duruma ulaşmak için çabalarlar, ancak uzun süreli bir dengeleşim yaşanırsa bir kriz kaçınılmaz hale gelir. Oradaki insanlar aralarından seçtikleri sembolik bir liderle otorite sorununu bile çözümlemişler.

Sizi etkileyen, sizde iz bırakan yazarlar...
Şu yazarları severim diye bir şey söylemem mümkün değil, belki şu yazarın şu kitabıyla ilişki kurduğumu söyleyebilirim. Örneğin Italo Calvino'nun bir üçlemesi vardı, ama onlara neden o kadar ilgi duyduğumu bilemiyorum. Klasiklerle aram pek iyi olmadı, buna Dostoyevski de dahil. İngilizcede novel ve romance ayrı şeylerdir, Türkçede ise ikisinin tek bir karşılığı var, roman. Novel'dan çok, romance ya da her ne deniyorsa o bana daha çekici geliyor galiba.

Kahramanlarınızla ilişkileriniz nasıl? Bir ara, "yazarken sonrasını ben de bilmiyorum" dediniz de... Sözünüzü dinlemeyenler oluyor mu mesela?

Onlarla ilişkim iyi, kötü huylu olanlarıyla da. Bazılarına ayrıcalıklı davrandığım oluyor. Dersaadet'te Dans'taki Azize gibi.

Ona çok torpil yapılmış hakikaten.
Kırmızı Kitap'ın ilk edisyonunda karakterler bana karşı çıkıyorlardı kitabın bir yerinde, bunu sürdürebilmeyi isterdim ama öyle gitmedi sonradan nedense. İkinci basımda o kısmı çıkardım.

Peki çocukken de kolayca oyuna girer miydiniz?
Hem de nasıl. Tek çocuk olmama rağmen fevkalade oyuncuydum...

Oyundan çıkmak peki? Bu şekilde yazarken bir metni ne zaman bitirmiş olduğunuzu nasıl hissediyorsunuz, sadece bir sezgi mi?
Kendi kendine bitiyor, ben karar vermiyorum. İlk kurgu denemem olan Kırmızı Kitap'ı yazarken hikâye öylesine dağıldı ki, bunlar asla toparlanamaz, nasıl olsa basılması için değil keyfine yazıyorum derken nasıl oldu bilmiyorum, sanki benim dışımda bir güç her şeyi yerli yerine yerleştirdi.
 

Valid HTML 4.01 Transitional

 

YAKINAN İNSAN HİÇBİR İŞE YARAMAZ”