![]() | Yazarlara ve Yapıtlara | Anasayfaya |
Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik OkumalarRAŞEL RAKELLA ASAL Radikal/ İyi yazarların eserleri Hülya Soyşekerci’nin yanı başındadır. Stefan Zweig’ın, Henri Frederick Amiel’in, Pavese’nin, Tomris Uyar’ın, Oğuz Atay’ın günlükleri de elinden düşmez. Sartre’ın günlükleri için yazar. Virginia Woolf’un yaşamöyküsüne odaklanır Hülya Soyşekerci, Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı okuma güncelerinde güçlü edebiyatın sağladığı o iç görüyü yaşatan yapıtları okumanın, insana kazandıracağı zenginlikleri göstererek, gerçek edebiyatın ne olduğunu tam anlamıyla sezinlemeden edebiyatı sevmenin mümkün olamadığını dile getiriyor. Edebiyatın yaşamdan geri kalmadığını da anlatıyor satır aralarında. Hayatın en geniş bilgisini edebiyattan aldığını söyleyen çoğu yazarlarınki gibi, bir itiraftır bu günceleri aynı zamanda. Yazar, günce yazmaya yöneldiğinde kendine soracağı birçok sorunun yanıtını bulmak için kendinden önce yazılmış ‘günce’leri okumakla işe başlıyor. Kendine bir öğrenme yolu sunmanın ötesinde ‘günce yazma’nın içerdiği tüm anlamları, yazma disiplininin çıkış noktasını, bir insanın yaşamında aldığı yeri, sürekliliği de beraberinde taşıdığını öğreniyor. Yaratıcı yazarların ona sunduğu dünya, kurmaca bir dünyadır. O ise yazar günlüklerinden yazarların dünyasına ulaşıldığını görür. Böylece, onları tanımanın, anlamanın yolu ona açılmış olur. Bir yazarın toplumsal, siyasal olayların gelişimi ışığında nasıl biçimlendiğini, yazıya adanmış bir ömrün birikimini okuruna da aktaracaktır. Satırlarında kendi dünyasının gizlerini açarak, okurunu da bilgisinin, deneyiminin gölgesinde gezdirecektir. Yazarın dünyasına adım atan okur, böylece yazarla el ele edebiyat dünyasında bir yolcudur. Günce yazarı da kendini hayatın içerdiği her şeye karşı sorumlu tutan bir yaratma eylemi ile yüz yüzedir artık. İyi yazarların eserleri Hülya Soyşekerci’nin yanı başındadır. Stefan Zweig’ın, Henri Frederick Amiel’in, Pavese’nin, Tomris Uyar’ın, Oğuz Atay’ın günlükleri de elinden düşmez. Sartre’ın günlükleri için yazar. Virginia Woolf’un yaşamöyküsüne odaklanır. Orhan Kemal’in romancılığı, kendi yoluna ışık tutar. Sorgulayıcı, eleştirel bir bakış açısıyla dünya edebiyatının en önemli kadın şairlerinden Sylvia Plath ile onun şairliğini tez konusu edinen Nilgün Marmara arasındaki ölüm gerçekliklerini tüm ürperticiliğiyle içinde duyumsar. Thomas Mann, Stefan Zweig, Rafael Alberti, Pablo Neruda, Yannis Ritsos, Nazım Hikmet, Julio Cortazar’ın sürgünlüklerinde gezinir. Franz Kafka, Marcel Proust, Rilke, James Joyce gibi ‘kendine sürgün ya da iç sürgünlüklerini yaşayan yazarların labirentinde dolanır. Bertrand Russel’ın İktidar adlı yapıtında bir okuma yolculuğuna çıkar. Toplumsal yapıdaki çatlakların arasında sıkışarak solukları kesilen ama direnenlerin, başkaldıranların dünyasında dolaşır. Bireyin kuşatıldığı durumları göstermeden edemez. Hiçbir eserin tek cümleye özetlenemediğini anladıkça, bir eserin katmanlarını, alt metinlerini, derinliklerini çözmek için kendisini yeniden okumalar dünyasına bırakır. Okudukça defterine onlara dair bir şeyler karalama ihtiyacı duyar. Günce yazmak artık bir şenliktir. Kaleminin ucundan, kâğıtların hışırtısından; sözden satırlara, satırlardan cümlelere duyarlılığını damıtarak açılır. Edebiyat, kaçamadığı tufan, savrulduğu rüzgârdır. Kendi yaratma alanı olarak seçtiği günceleri öylesine ona özgüdür ve öylesine onu yansıtır ki, benliğine cesurca tuttuğu bir ayna olurlar. Her eleştirmen/kitap tanıtma yazarı gibi Hülya Soyşekerci de iyi yazarlara vurulmuştur. Tanımadığı her yeni eser, okudukça onun bir parçası olur. Yapıtın içinde ilerledikçe, edebiyatın gizleri arasında yol aldıkça, o eserlerle bir anlaşma dinginliğine ulaşır. YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALARBAHAR VARDARLI Hülya Soyşekerci’nin, kendi güncesinin kurgusu içinde, incelemeye aldığı diğer yazarların güncelerine ayna tutarak, onların eserleri hakkında ayrı ayrı yaptığı bir çalışma olan bu kitap, bize Hülya’yı tanıttı. Zaten kendisi de kitabında, “Bence bir yazarı tanımanın en iyi yoludur günlükler,” diyor. Bilgi, birikim, akıl, çalışma azmi, görevi ciddiye almak, merak, araştırma, sorgulama… Bunlar gibi nice özelliği kişiliğinde barındıran bir yazar Hülya. Böyle bir donanımı edinmek kişinin bilinçli çabasının sonucudur. Bu da yılmadan çalışmak demektir. Güncelerini okurken yazarın kitaplar hakkındaki bilgisinin yoğunluğu okurda hayranlık uyandırıyor. İstekli ve okuma sevdalısı olan okur, “Bunları ben de okumalıyım,” diyor ve telaş içinde kendisi için uzun listeler çıkarıyor. Duygusal yanına değinecek olursak, Hülya’nın yüreği sevgi, insanlık, anlayış ve umut dolu. Yazılarının her bölümünü umut ışığının aydınlığında bitirmesi bu özelliğinin kanıtı.Onun intihara karşı duruşuna, gençleri geleceğin yaratıcıları olarak görüşüne, ve yaşam hakkındaki yorumlarına aynen katılıyorum. İfade gücü ve Türkçesi imrenilecek kadar etkili olan Hülya, okuru zorlamıyor, demek istediğini yalın bir dille ifade ediyor. Kullandığı öz Türkçe kelimeler hiç yadırgatıcı değil, hatta bazen insanı bir köşeye not almaya bile teşvik ediyor. Hülya’nın dikkatimi çeken diğer bir özelliği edebiyatı ve edebiyatçıları çok sevmesi ve katıldığı bu tür birlikteliklerin onda yaşam sevinci oluşturması. Kendisi eleştiri dalını seçmiş olmasına karşın, bu kitaptaki denemeleriyle onun aslında ne denli iyi bir yazar olduğunu fark ediyoruz. Eleştirilerine devam ederken yazmaya da vakit ayırırsa, bu yeteneğini biz okurlara sunarsa, hem edebiyat dünyamız kazanır, hem de biz okurlar güzel bir Türkçe, güzel bir anlatım ve en önemlisi güzel bir beynin ürünü ile ödüllendiriliriz. Alıntı Yazarın iç dünyasını daha iyi anlamak için Bir Yazarın Güncesi adıyla çevrilen günlüklerini okudum bugün. Kitap, Virginia Woolf'un eşi Leonard Woolf'un önsözüyle başlıyor. Yazıdan öğrendiğime göre, Virginia Woolf düzenli olarak günce yazmaya 1915'te başladı. Bunu 1941'e kadar sürdürdü. Son güncesini ölümünden dört gün önce yazdı. Eşinin yazdığına göre, Virginia Woolf'un güncesi yirmi yedi yıl boyunca neler yaptığı, kimleri gördüğü, özellikle de bu insanlar hakkında, kendisi hakkında, yazdığı ya da yazmayı umut ettiği kitaplar hakkında neler düşündüğü konusunda kesintisiz denilebilecek bir kayıt defteri niteliğindedir. Güncesini deftere değil büyük mektup kâğıtlarına yazarmış Virginia Woolf. Daha sonra bunları sahip oldukları matbaada ciltletirmiş. Öldüğünde, ardında kendi el yazısıyla doldurulmuş yirmi altı defter bırakmış. Leonard Woof'a göre, günceleri, hiçbir şey olmasa dahi, onun kendini yazarlık sanatına adayışındaki olağanüstü enerjiye, kararlılığa ve yazdığı her satırı yeniden yazıp bozmaya, okumaya götüren sarsılmaz yazar vicdanına tanıklık ediyorlar. Çevirmen Fatih Özgüven ilginç bir biçimde günce sesi diye bir olgudan söz ediyor: ? benim duymaya çalıştığım, duyduğumu düşündüğüm günce sesi, Türkçede de tıpkı İngilizcede olduğu gibi normal düzyazıyı zorlayan, parçalayan bir ses oldu, olmak zorundaydı. Bir çevirmen olarak bu benim için de yeni, zevkli bir ses çalışması oldu diyebilirim. Ayrıca bu güncelerin, yazarın iç dünyasını, kendisiyle hesaplaşmalarını, iç dökmelerini yansıtan bir nitelik taşıdığını ekliyor. Virginia Woolf'un yazma hevesi ve yazın kaygıları sık sık yansıyor güncelerinde: 19 Mart Çarşamba 1919 tarihli güncesinde Hayat öyle üst üste geliyor ki, aynı derecede hızla yükselen izlenimler yığınını yazıya dökecek zamanım yok, oysa tepeler halinde yükselirken hep buraya geçireyim diye not alıyorum. diyor. Günümüzdeki yazarlar da benzer kaygılar taşıdığına göre bu duygu evrensel bir nitelik taşıyor. 25 Ekim Pazartesi 1920 tarihli başka bir güncesinde yazdıklarına katılmayacak hiçbir yazar yoktur sanırım: Niçin hayat böyle trajik? Neden böylesine bir uçurumun üzerindeki daracık bir kaldırım gibi. Aşağı bakıyorum; başım dönüyor, sonuna kadar nasıl yürüyeceğim, bilemiyorum. Önemli romanlarından Mrs. Dolloway'in ilk adını Saatler olarak düşündüğünü, daha sonra değiştirdiğini öğreniyoruz güncelerden. 19 Haziran Salı 1923- İnsan yazarken derin duygulardan yola çıkmalı, der Dostoyevski. Peki, ben çıkıyor muyum? Yoksa kelimelerle bir şeyler mi uyduruyorum? O kadar çok sevdiğim kelimelerle? Hayır, sanmıyorum. Bu kitapta (Mrs. Dolloway) çok fazla düşünceler var. Hayatı, ölümü, aklı ve deliliği vermek istiyorum; toplum düzenini eleştirmek istiyorum. Onu işlerken göstermek istiyorum, en yoğun haliyle. diye yazarak, yapıtlarında neleri işlediğini, bunu gerçekleştirmek konusundaki iç çelişkilerini başarıyla aktarır. Şükran Yücel, aynı yazısında çok ilginç bir bilgiyi de sunuyor bizlere: Michael Cunningham'ın Mrs Dalloway üstüne yazdığı Saatler adlı romanı Woolf'a adanmış bir armağandır. Mrs. Dalloway'de saatlerin ve zamanın ağırlığını hissederiz tüm roman boyunca. Saatler hep bir şeyleri anımsatırlar, en çok da zamanın bizim dışımızda ama bizi yöneterek geçip gittiğini. En iyi anlarda bile ardından gelecek kötü ve meşum olayların habercisi gibidirler Mrs. Dalloway'de. Saatler ölümü çağrıştırır Virginia Woolf'a. Anımsadığım kadarıyla birkaç yıl önce izlediğimiz Saatler adlı film, bu romandan yola çıkan ve hayli ses getiren bir sinema uyarlaması? 06.12.2007 Virginia Woolf İkinci Dünya Savaşı'nın yıkım ve acılarının yanı başına kadar gelmesi karşısında dehşete ve umutsuzluğa kapılır. Belli bir tarihten sonra güncelerinde sık sık savaşın yıkımlarını betimler. 19 Ağustos Pazartesi 1940 tarihli güncesinden bazı satırlar: Dün 18'i Pazar, bir gürleme oldu. Tam tepemize geldiler. Uçağa baktım, kükreyen bir köpekbalığına bakan küçücük bir balık gibi. Üzerimizde çakıp söndüler-üç taneydiler galiba. Neftî yeşil. Sonra tak tak tak-Alman uçağı mı? Gene tak tak tak. Kingston üzerinde. Londra'ya doğru geze geze giden beş bombardıman uçağı, dediler. Bugüne kadar en yakınımızdan geçenler? okuyamıyorum. Neden açıkça söylemeyeyim? Bütün gürültüsüyle savaş, bir dış ve iç gerçek olarak kendini gösterir yazara, bir toplumsal canavar gibidir savaş; dehşet ve korku yüklüdür. 31 Ağustos Cumartesi 1940'ta şunları karalar güncesine: Artık savaştayız. İngiltere'ye saldırdılar. Dün o duyguyu bütün olarak ilk kez yaşadım; baskı, tehlike, dehşet duygusu. Duygu-bir savaşın süregelmekte olduğu duygusu- amansız bir savaşın? En kötüsü, insanın aklının bir sabah yayına basılınca çalışıvermeyecek olması. Tabii, bu bir istilanın başlangıcı olabilir. Bir baskı duygusu. İçtenlikle yazar bu satırları. Daha sonraki günceleri savaş betimleriyle bir insanlık dramını anlatır: Chancery Lane'in tepesinde kocaman bir oyuk? Hâlâ tütüyor. Büyük dükkânlardan biri tamamen yerle bir; karşısındaki otel sadece bir kabuk. Bir meyhanenin pencereleri tamamen gitmişti... İnsanlar macunlara takılı kalmış cam kırıklarını topluyordu. Savaşın yıkımları ince ayrıntılardaki hüzünle dile geliyor burada. 2 Ekim Çarşamba 1940 tarihli günceden bir bölüm: Havada kasvetli bir ağırlık var. 8.30'a kadar, sonra gökyüzünde ölümcül bir tıngırdama başlıyor; Londra'ya doğru giden uçaklar? Ölümü düşünmeli miyim? Dün gece ağır bir bomba pencerenin dibine düştü. O kadar yakınımıza ki, irkildik. Bir uçak bu meyveyi atarak geçmişti. Terasa çıktık. Işıl ışıl göz kırpan oyuncak gibi yıldızlar. Her yer sessiz. Itford Tepesi'ne düşen bombalar. L'ye dedim ki: Henüz ölmek istemiyorum. Savaşın acılarla dolu yıkımları onun o kırılgan yüreğini, duyarlı ruhunu alt üst etmişti. Ölüm her yerde kol geziyordu. Virginia Woolf, savaşın yeniden başlattığı bunalımlarına teslim oluyordu ne yazık ki? Yukarıdaki günlüğü yazdıktan beş ay sonra 28 Mart 1941'de, ceplerine taş doldurdu, kendini Ouse Nehri'nin sularına bırakarak intihar etti. Leonard, onun bastonunu Southease Köprüsü yakınlarındaki sahil şeridinde buldu. Üç hafta sonra da cesedi ırmağın karşı kıyısının biraz yukarısında bulundu. 21 Nisan'da yakınlardaki büyük karaağaçlardan birinin dibine gömüldü. Büyük yazar, kendini sulara bırakarak, savaşın ve yaşadığı yılların yaşamında bıraktığı tortulardan arınmaya çalışmıştı? Ölüme egemen olmak istemişti böylece. Boğulmak, dalgalarda kaybolup gitmek onun yapıtlarında da sık sık dile getirdiği bir olgudur. Mrs. Dolloway'den birkaç satır: Sandaldan eğildim ve düştüm, diye düşündü. Denizin dibine gittim. Boğulmuştum derdi. Dik bir kayada yatıyorum; martılar üstümde çığlık çığlığa. Sedirin kenarından aşağılara, denize bakardı. Bedenini sularda yok etmeyi yeğleyen bu sıra dışı, inanılmaz derecede yaratıcı ve yenilikçi yazar, yaşamın acılarını ve içsel çelişkilerini has edebiyat yapıtlarına dönüştürmeyi başaran ayrıksı kişiliğiyle, yapıtlarının gizeminde, ölümsüzlüğün sonsuzluğa açılan dalgalarında bir deniz feneri gibi yanıp sönüyor? HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE BİR OKUMA YOLCULUĞU(Ömer Akşahan, VARLIK, Aralık 2008) http://omeraksahan.blogcu.com/hulya-soysekerci-yle-bir-okuma-yolculugu_30418371.html" Küçük sular büyük balıklara göre değildir.” (*) “Unutma Bahçesi”ndeydim günler boyunca. İnsan, bir şeyleri unutmak istediğinde başarısızlığa mahkum oluyor; anılar canlanıyor beyninin kıvrımlarında. Bilinçli bir unutma yaşantısının hiç olamayacağı, bunun olanaksızlığı gerçeği, yoluma serildi okudukça. Satırları işaretledim Latife Tekin’in ‘Unutma Bahçesi’nde birer işaret taşı gibi. Düşündüm, notlar aldım. Sayfalar arasındaki unutulmaz sözlerden biri şöyle: “ Bir şeyi hatırladığın anda diğer bütün şeyleri unutmuş olursun…Her şey aklındayken neyi anımsayacaksın?” Unutmak da anımsamak da insanın düşünce süreçleriyle ilgili gerçekler değil mi? Yıllar boyu, unutmayı istediğim birçok yaşantım oldu benim de. Ama istemekle hiçbir şey başaramadığının, hepsinin boş bir çaba olduğunun ayrımına varıyor insan. Bilgisayardaki unutma-silme sistemi beynimizde de olsaydı... Bir tuşa basar basmaz silinenler gibi, unutmak istediklerimiz de belleğimizden silinip gitseydi küçük bir dokunuşla. Fakat unutmak, istemli bir eylem değil ki… Karanlıkların içinden bilincin aydınlığına süzülenler, rahat bırakmıyor insanı. Gece uykusunda, gündüz düşüncelerinde oklarını batırıyor anılar. Belleği kanatan yaşantıların açtıkları oyuk kapanmıyor; her an duruyor orada. Sessiz, kıpırtısız bekliyor kazınanlar. Başka düşünceler, yaşantılar, yönelimler bu anıların üzerini kalın bir sis bulutuyla örtüyor. Yıllar geçtikçe göz gözü görmez oluyor. Işıklar giderek azalıyor. Bir ses, koku, görüntü ya da bir sözle şimşekler çakıyor birdenbire. Kalın sis perdesi, çağrışımların kapısından süzülen anımsama ışıklarına karşı koyamıyor. Aydınlığa kavuşunca, tüm gerçekliğini gösteriyor yaşanmışlıklar. Bir “unutma bahçesi”ne, adaya, mekana, düşünceye, uğraşıya, herhangi bir kavram veya eyleme sığınınca insan; anılardan, belleğin baskısından kurtulduğunu düşünür. Bir yanılsamadır bu. Kaçışın olanaksızlığıdır yaşadığı. Belleğin içinden anılar dökülür kucağına, “ Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak” la, hüzünle kalıverir öylece. Bence, unutmak ya da anımsamak için insan kendini zorlamamalı; yaşam ırmağının akışına, belleğin bilgeliğine bırakmalı yaşadıklarını. Stefan Zweig günlüklerini tutarken, “Eski günlüklerimden birini okurken, birden belleğimin ne kadar donuklaştığını, tehlikeli, hastalıklı derecede donuklaştığını hissettim.” diyor. Bunu duyumsamak ve ayrımsamak, insan için çok zorlu bir kabullenişi de beraberinde getirmiyor mu? Bellek, içinden zamanın sessizce geçtiği bir ayna gibi. Belleğe bilgeliği veren zaman, giderek sırlarını döker o aynanın. Puslanır, bulanır bir şeyler. Yıllar geçtikçe yaşlanan belleğin unutma eğilimi artar doğal olarak. En uzak anıların görünebildiği halde en yakın yaşantıların belleğin aynasına düşmediği de olur. Unutmak… Anımsamak isteyip de donuk bir aynaya bakıp kalmak… Kendi yüzünü bile görememek o aynada. Zorlu, umarsız bir insanlık durumu… Belki de bir tragedya… Unutmak eğilimi, bireysel acıların, keder yüklü anıların unutulması anlamında, bir rahatlık verebiliyor insana. Olvido ’nun dizelerinde şair, unutuşun kendisini gamlardan kurtarmasını istiyor. Bazen düşünüyorum; kederle gölgeli anılar, bellekten silinip bilinçaltının karanlığına mı düşüyor? Derinlerde karanlığın soluğu mu yankılanıyor? Kara gölgeler, insanın iç çalkantılarında yüzeye çıkıp birer karabasan adası mı oluşturuyor o bilinmez denizlerin içinde? Karabasan adalarında kalmak, ürpertici ve ürkütücü; uykuda bile olsa. En düşündürücü konulardan biri de toplumsal belleğin zayıflığı.Yaşananları gözden geçirmeyen, hatalarını sürekli yineleyen bir toplum içinde yaşamak, insanın içindeki çalkantıları giderek çoğaltıyor. Belleksiz toplumda bir aydın olmanın bedeli de ağır oluyor. Umutsuzluk, aydın yüreklerin kıyısına dalga dalga vuruyor, sarsıntılar şiddetleniyor. Yıllar önce, kalabalıkların üzerine yağmur gibi yağan kurşunları, kanayan ve kanatılan gençlikleri, kaçışları, yürek yangınlarını… Bir kuşağın yok edilme planlarını… Toplumsal şiddeti… Aydınların birer birer ortadan kaldırılışını… Temmuz ateşinde kül edilmek istenen sanatçıları… Ve süregelen acıları… Bugün, acımasız savaşın dumanlarında boğulan küçücük yaşamları… Yoksulluğu… açlığı… kirlenen dünyayı… Emeğin değerini… Unutmamak gerek. Yaşam doğruluyor bunları unutmamak gerektiğini. Anımsayarak güçlenmenin kilit noktası burası işte. Giderek yoğunlaşıp güçlenen bu noktada, anımsamak, üst düzeydeki bilinçle yeniden anlamlandıracak yaşamın içindeki süreçleri. Unutmak / anımsamak sarmalında bambaşka bir bakışın, yepyeni bir bilincin aydınlığında bireysel ve toplumsal umuda yol almaya başlayacağız. Karabasan adaları kaybolup gidecek böylece. | Hülya SOYŞEKERCİ:![]() http://www.havuz.de/_HAVUZ_DAKiLER/G_-_H__-_I_/Unutmak/unutmak.html 1982'de Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'ni bitirdi. Birçok kentte öğretmenlik yaptı. Şu an İzmir Kız Lisesi'nde görevli. İlk yazını 1983'te Yazko Edebiyat Dergisi'nde yayımlandı. O zamandan beri aralıklarla da olsa gazete ve dergilerde deneme, kitap tanıtımı, inceleme, eleştiri, günce ve öykü türlerinde yazılar yazmayı sürdürüyor. Bunun yanı sıra çocuk yazını eleştirmenliği de yapmakta. Şu ana kadar yazıları Cumhuriyet ve Radikal Kitap Ekleri'nde, Ünlem, Kum, Agora, İzmir Kent Kültürü, Lacivert, Damar, Edebiyat Eleştiri dergilerinde yayımlandı. Soyşekerci her şeyden önce iyi bir eleştirmen ve inceleme yazarı olmayı hedefliyor. Çünkü bu alanda yazınımıza az kişinin emek verdiğini, bu boşluğu en iyi şekilde doldurulması gerektiğini düşünmekte Şiirsel DenemelerHülya Soyşekerci’nin Yazarlar ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı kitabı üzerine notlarEren Arcan - 9 Haziran 2009 Yazarlar ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı kitabında Hülya Soyşekerci güncelerinden yola çıkarak, edebiyat ve sanat ile ilgili kişisel bilgilerini, düşüncelerini, görüşlerini çok zarif bir şiirsellik içinde yazıya döküyor. “Yaşanmışlıkların tortusu” olarak kabul edilen güncenin yapısının gerektirdiği açık yüreklilik ve samimiyetle, bir perde arkasına saklanmadan, kişisel yaşantısını ortaya koyuyor ve buradan hareketle yazarlara ve yapıtlarına göndermeler yaparak güncelin etkisi ile başladığı kanalda, edebiyatı ve sanatı irdeliyor. Kitabın bölümlerinde, denemelerdeki olağan bilimselliğin getirdiği kuruluk tuzağına düşmeden, somut bilgi ile şiirselliği kaynaştırarak deneme türüne “Şiirsel Denemeler” diye adlandırabileceğimiz yeni bir soluk getiriyor. Yazar “Kemeraltı’nda Geçmiş Zaman Rüzgârları” adlı bölümde, geçmiş ve şimdiki zaman arasında salınırken, yanlız deneme yazarı değil betimlemeleriyle, kurgusuyla, zaman üzerindeki savlarıyla, aynı zamanda usta bir edebiyat yazarı olduğunu ortaya koyuyor. “Zamanın kırılma noktalarını buluyorum Kemealtı’nda. O noktalarda varlığını yoğunlaştıran bir “toplumsal zaman” seziyorum. Bu toplumsal zaman, eski eşyalarda yaşayan “kişisel zamanlardan” süzülerek varlığını duyumsatıyor.” (s50) Hülya Soyşekerci’nin kalemi ile Kemeraltı’nı adım adım sevgi ile geziyoruz. “Hisarönü’ne geliyorum. Kızlar Ağası Hanı, Çuha Bedesteni önündeyim. Yüzyıllık çınara merhaba diyorum. Çınarın altında küçük bir çay molası... Akşamın son ışıkları... Güvercinler toplanıyor... Rüzgâr dalları titretiyor. Kuru dallarda asılı kalmış birkaç kozalak... Yüzyıllık çınar özünde yeşilliği, tazeliği gizliyor. Bekliyor... Hüznün içinden sevinci, eskinin içinden yeniyi damıtacak. Birşeyleri çoğaltırken kendisi de çoğalacak durmadan. Tıpkı Kemeraltı gibi...” (s54) Hülya Soyşekerci güncelin çalkantılarından fevkalade etkilenmesine rağmen, umutsuzluğa düşmeden, sanatın koruyucu, birleştirici, paylaşımcı niteliğinin insanları evrensel bir sevgi çerçevesinde birleştirdiğine inanıyor. Uyumsuz, topluma aykırı düşen insanın sanata, yazına, felsefeye sığındığını söylüyor ve geleceğe umutla bakıyor. “Her şey umutlarda ve gençlerde yoğunlaşıyor. Umutları ve gençleri yanımızdan ayırmadan onların yaratıcılığının öncülüğünde, okyanusa açılan düşsel bir tekneyle ütopyalarımıza doğru sevgi ile yol alabileceğiz... Bilge Karasu en karanlık gecenin en koyu masalının da yırtıldığını; gökyüzünün insana gülümsediğini göstermedi mi bize? Maviliklere selâm olsun.” (s 143) Zweig, Amiel, Pavese, Tomris Uyar, Atay, Sartre, Woolf, Orhan Kemal, Sylvia Plath, Mann, Pablo Neruda, Cortazar, Kafka, Proust, Rilke, Joyce gibi ustalar arasında yolculuk yaparken, edebiyat sevdalılarına hem iyi yazının keyfine varabilecekleri bir eser, hem de sıklıkla başvurabilecekleri bir bilgi kaynağı sunuyor. | |