Hülya Soyşekerci

Yazarlara ve Yapıtlara
Yönelik Okumalar

Hülya Soyşekerci

Anasayfaya
Eleştiri sayfasına


 Hülya Soyşekerci "Yaşanmışlıkların tortusu” olarak kabul edilen güncenin yapısının gerektirdiği açık yüreklilik ve samimiyetle, bir perde arkasına saklanmadan, kişisel yaşantısını ortaya koyuyor ve buradan hareketle yazarlara ve yapıtlarına göndermeler yaparak güncelin etkisi ile başladığı kanalda, edebiyatı ve sanatı irdeliyor.



Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar

RAŞEL RAKELLA ASAL
Dipnot Kitap Kulübü

İyi yazarların eserleri Hülya Soyşekerci’nin yanı başındadır. Stefan Zweig’ın, Henri Frederick Amiel’in, Pavese’nin, Tomris Uyar’ın, Oğuz Atay’ın günlükleri de elinden düşmez. Sartre’ın günlükleri için yazar. Virginia Woolf’un yaşamöyküsüne odaklanır

Hülya Soyşekerci, Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı okuma güncelerinde güçlü edebiyatın sağladığı o iç görüyü yaşatan yapıtları okumanın, insana kazandıracağı zenginlikleri göstererek, gerçek edebiyatın ne olduğunu tam anlamıyla sezinlemeden edebiyatı sevmenin mümkün olamadığını dile getiriyor. Edebiyatın yaşamdan geri kalmadığını da anlatıyor satır aralarında. Hayatın en geniş bilgisini edebiyattan aldığını söyleyen çoğu yazarlarınki gibi, bir itiraftır bu günceleri aynı zamanda.

Yazar, günce yazmaya yöneldiğinde kendine soracağı birçok sorunun yanıtını bulmak için kendinden önce yazılmış ‘günce’leri okumakla işe başlıyor. Kendine bir öğrenme yolu sunmanın ötesinde ‘günce yazma’nın içerdiği tüm anlamları, yazma disiplininin çıkış noktasını, bir insanın yaşamında aldığı yeri, sürekliliği de beraberinde taşıdığını öğreniyor.

Yaratıcı yazarların ona sunduğu dünya, kurmaca bir dünyadır. O ise yazar günlüklerinden yazarların dünyasına ulaşıldığını görür. Böylece, onları tanımanın, anlamanın yolu ona açılmış olur. Bir yazarın toplumsal, siyasal olayların gelişimi ışığında nasıl biçimlendiğini, yazıya adanmış bir ömrün birikimini okuruna da aktaracaktır. Satırlarında kendi dünyasının gizlerini açarak, okurunu da bilgisinin, deneyiminin gölgesinde gezdirecektir. Yazarın dünyasına adım atan okur, böylece yazarla el ele edebiyat dünyasında bir yolcudur. Günce yazarı da kendini hayatın içerdiği her şeye karşı sorumlu tutan bir yaratma eylemi ile yüz yüzedir artık.

İyi yazarların eserleri Hülya Soyşekerci’nin yanı başındadır. Stefan Zweig’ın, Henri Frederick Amiel’in, Pavese’nin, Tomris Uyar’ın, Oğuz Atay’ın günlükleri de elinden düşmez. Sartre’ın günlükleri için yazar. Virginia Woolf’un yaşamöyküsüne odaklanır. Orhan Kemal’in romancılığı, kendi yoluna ışık tutar. Sorgulayıcı, eleştirel bir bakış açısıyla dünya edebiyatının en önemli kadın şairlerinden Sylvia Plath ile onun şairliğini tez konusu edinen Nilgün Marmara arasındaki ölüm gerçekliklerini tüm ürperticiliğiyle içinde duyumsar. Thomas Mann, Stefan Zweig, Rafael Alberti, Pablo Neruda, Yannis Ritsos, Nazım Hikmet, Julio Cortazar’ın sürgünlüklerinde gezinir. Franz Kafka, Marcel Proust, Rilke, James Joyce gibi ‘kendine sürgün ya da iç sürgünlüklerini yaşayan yazarların labirentinde dolanır. Bertrand Russel’ın İktidar adlı yapıtında bir okuma yolculuğuna çıkar. Toplumsal yapıdaki çatlakların arasında sıkışarak solukları kesilen ama direnenlerin, başkaldıranların dünyasında dolaşır. Bireyin kuşatıldığı durumları göstermeden edemez. Hiçbir eserin tek cümleye özetlenemediğini anladıkça, bir eserin katmanlarını, alt metinlerini, derinliklerini çözmek için kendisini yeniden okumalar dünyasına bırakır. Okudukça defterine onlara dair bir şeyler karalama ihtiyacı duyar. Günce yazmak artık bir şenliktir. Kaleminin ucundan, kâğıtların hışırtısından; sözden satırlara, satırlardan cümlelere duyarlılığını damıtarak açılır. Edebiyat, kaçamadığı tufan, savrulduğu rüzgârdır. Kendi yaratma alanı olarak seçtiği günceleri öylesine ona özgüdür ve öylesine onu yansıtır ki, benliğine cesurca tuttuğu bir ayna olurlar.

Her eleştirmen/kitap tanıtma yazarı gibi Hülya Soyşekerci de iyi yazarlara vurulmuştur. Tanımadığı her yeni eser, okudukça onun bir parçası olur. Yapıtın içinde ilerledikçe, edebiyatın gizleri arasında yol aldıkça, o eserlerle bir anlaşma dinginliğine ulaşır.
Edebiyat dünyasına Hülya Soyşekerci ile açıldığınızda göreceksiniz ki bu kitap aynı zamanda ‘sessiz bir atölye’ çalışmasıdır. Hülya Soyşekerci kendi tarzında, kendine özgü diliyle, ufuk genişleten yollar açarken, aynı zamanda bizleri keyifli bir okuma yolculuğuna ve has edebiyatın duraklarında mola vermeye davet etmektedir.


YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALAR

BAHAR VARDARLI
11 Haziran 2009

Hülya Soyşekerci’nin, kendi güncesinin kurgusu içinde, incelemeye aldığı diğer yazarların güncelerine ayna tutarak, onların eserleri hakkında ayrı ayrı yaptığı bir çalışma olan bu kitap, bize Hülya’yı tanıttı. Zaten kendisi de kitabında, “Bence bir yazarı tanımanın en iyi yoludur günlükler,” diyor. 

Bilgi, birikim, akıl, çalışma azmi, görevi ciddiye almak, merak, araştırma, sorgulama… Bunlar gibi nice özelliği kişiliğinde barındıran bir yazar Hülya. Böyle bir donanımı edinmek kişinin bilinçli çabasının sonucudur. Bu da yılmadan çalışmak demektir. Güncelerini okurken yazarın kitaplar hakkındaki bilgisinin yoğunluğu okurda hayranlık uyandırıyor. İstekli ve okuma sevdalısı olan okur, “Bunları ben de okumalıyım,” diyor ve telaş içinde kendisi için uzun listeler çıkarıyor.

Duygusal yanına değinecek olursak, Hülya’nın yüreği sevgi, insanlık, anlayış ve umut dolu. Yazılarının her bölümünü umut ışığının aydınlığında bitirmesi bu özelliğinin kanıtı.Onun intihara karşı duruşuna,  gençleri geleceğin yaratıcıları olarak görüşüne, ve yaşam hakkındaki yorumlarına aynen katılıyorum.

İfade gücü ve Türkçesi imrenilecek kadar etkili olan Hülya, okuru zorlamıyor, demek istediğini yalın bir dille ifade ediyor. Kullandığı öz Türkçe kelimeler hiç yadırgatıcı değil, hatta bazen insanı bir köşeye not almaya bile teşvik ediyor.

Hülya’nın dikkatimi çeken diğer bir özelliği edebiyatı ve edebiyatçıları çok sevmesi ve katıldığı bu tür birlikteliklerin onda yaşam sevinci oluşturması.

Kendisi eleştiri dalını seçmiş olmasına karşın, bu kitaptaki denemeleriyle onun aslında ne denli iyi bir yazar olduğunu fark ediyoruz. Eleştirilerine devam ederken yazmaya da vakit ayırırsa, bu yeteneğini biz okurlara sunarsa, hem edebiyat dünyamız kazanır, hem de biz okurlar güzel bir Türkçe, güzel bir anlatım ve en önemlisi güzel bir beynin ürünü ile ödüllendiriliriz.  


Alıntı

Yazarlara Yapıtlara Yönelik Okumalar Yazarın iç dünyasını daha iyi anlamak için Bir Yazarın Güncesi adıyla çevrilen günlüklerini okudum bugün. Kitap, Virginia Woolf'un eşi Leonard Woolf'un önsözüyle başlıyor. Yazıdan öğrendiğime göre, Virginia Woolf düzenli olarak günce yazmaya 1915'te başladı. Bunu 1941'e kadar sürdürdü. Son güncesini ölümünden dört gün önce yazdı. Eşinin yazdığına göre, Virginia Woolf'un güncesi yirmi yedi yıl boyunca neler yaptığı, kimleri gördüğü, özellikle de bu insanlar hakkında, kendisi hakkında, yazdığı ya da yazmayı umut ettiği kitaplar hakkında neler düşündüğü konusunda kesintisiz denilebilecek bir kayıt defteri niteliğindedir. Güncesini deftere değil büyük mektup kâğıtlarına yazarmış Virginia Woolf. Daha sonra bunları sahip oldukları matbaada ciltletirmiş. Öldüğünde, ardında kendi el yazısıyla doldurulmuş yirmi altı defter bırakmış. Leonard Woof'a göre, günceleri, hiçbir şey olmasa dahi, onun kendini yazarlık sanatına adayışındaki olağanüstü enerjiye, kararlılığa ve yazdığı her satırı yeniden yazıp bozmaya, okumaya götüren sarsılmaz yazar vicdanına tanıklık ediyorlar. Çevirmen Fatih Özgüven ilginç bir biçimde günce sesi diye bir olgudan söz ediyor: ? benim duymaya çalıştığım, duyduğumu düşündüğüm günce sesi, Türkçede de tıpkı İngilizcede olduğu gibi normal düzyazıyı zorlayan, parçalayan bir ses oldu, olmak zorundaydı. Bir çevirmen olarak bu benim için de yeni, zevkli bir ses çalışması oldu diyebilirim. Ayrıca bu güncelerin, yazarın iç dünyasını, kendisiyle hesaplaşmalarını, iç dökmelerini yansıtan bir nitelik taşıdığını ekliyor.
Virginia Woolf'un yazma hevesi ve yazın kaygıları sık sık yansıyor güncelerinde: 19 Mart Çarşamba 1919 tarihli güncesinde Hayat öyle üst üste geliyor ki, aynı derecede hızla yükselen izlenimler yığınını yazıya dökecek zamanım yok, oysa tepeler halinde yükselirken hep buraya geçireyim diye not alıyorum. diyor. Günümüzdeki yazarlar da benzer kaygılar taşıdığına göre bu duygu evrensel bir nitelik taşıyor. 25 Ekim Pazartesi 1920 tarihli başka bir güncesinde yazdıklarına katılmayacak hiçbir yazar yoktur sanırım: Niçin hayat böyle trajik? Neden böylesine bir uçurumun üzerindeki daracık bir kaldırım gibi. Aşağı bakıyorum; başım dönüyor, sonuna kadar nasıl yürüyeceğim, bilemiyorum.

Önemli romanlarından Mrs. Dolloway'in ilk adını Saatler olarak düşündüğünü, daha sonra değiştirdiğini öğreniyoruz güncelerden. 19 Haziran Salı 1923- İnsan yazarken derin duygulardan yola çıkmalı, der Dostoyevski. Peki, ben çıkıyor muyum? Yoksa kelimelerle bir şeyler mi uyduruyorum? O kadar çok sevdiğim kelimelerle? Hayır, sanmıyorum. Bu kitapta (Mrs. Dolloway) çok fazla düşünceler var. Hayatı, ölümü, aklı ve deliliği vermek istiyorum; toplum düzenini eleştirmek istiyorum. Onu işlerken göstermek istiyorum, en yoğun haliyle. diye yazarak, yapıtlarında neleri işlediğini, bunu gerçekleştirmek konusundaki iç çelişkilerini başarıyla aktarır. Şükran Yücel, aynı yazısında çok ilginç bir bilgiyi de sunuyor bizlere: Michael Cunningham'ın Mrs Dalloway üstüne yazdığı Saatler adlı romanı Woolf'a adanmış bir armağandır. Mrs. Dalloway'de saatlerin ve zamanın ağırlığını hissederiz tüm roman boyunca. Saatler hep bir şeyleri anımsatırlar, en çok da zamanın bizim dışımızda ama bizi yöneterek geçip gittiğini. En iyi anlarda bile ardından gelecek kötü ve meşum olayların habercisi gibidirler Mrs. Dalloway'de. Saatler ölümü çağrıştırır Virginia Woolf'a. Anımsadığım kadarıyla birkaç yıl önce izlediğimiz Saatler adlı film, bu romandan yola çıkan ve hayli ses getiren bir sinema uyarlaması?

06.12.2007
Virginia Woolf İkinci Dünya Savaşı'nın yıkım ve acılarının yanı başına kadar gelmesi karşısında dehşete ve umutsuzluğa kapılır. Belli bir tarihten sonra güncelerinde sık sık savaşın yıkımlarını betimler. 19 Ağustos Pazartesi 1940 tarihli güncesinden bazı satırlar: Dün 18'i Pazar, bir gürleme oldu. Tam tepemize geldiler. Uçağa baktım, kükreyen bir köpekbalığına bakan küçücük bir balık gibi. Üzerimizde çakıp söndüler-üç taneydiler galiba. Neftî yeşil. Sonra tak tak tak-Alman uçağı mı? Gene tak tak tak. Kingston üzerinde. Londra'ya doğru geze geze giden beş bombardıman uçağı, dediler. Bugüne kadar en yakınımızdan geçenler? okuyamıyorum. Neden açıkça söylemeyeyim? Bütün gürültüsüyle savaş, bir dış ve iç gerçek olarak kendini gösterir yazara, bir toplumsal canavar gibidir savaş; dehşet ve korku yüklüdür.
31 Ağustos Cumartesi 1940'ta şunları karalar güncesine: Artık savaştayız. İngiltere'ye saldırdılar. Dün o duyguyu bütün olarak ilk kez yaşadım; baskı, tehlike, dehşet duygusu. Duygu-bir savaşın süregelmekte olduğu duygusu- amansız bir savaşın? En kötüsü, insanın aklının bir sabah yayına basılınca çalışıvermeyecek olması. Tabii, bu bir istilanın başlangıcı olabilir. Bir baskı duygusu. İçtenlikle yazar bu satırları. Daha sonraki günceleri savaş betimleriyle bir insanlık dramını anlatır: Chancery Lane'in tepesinde kocaman bir oyuk? Hâlâ tütüyor. Büyük dükkânlardan biri tamamen yerle bir; karşısındaki otel sadece bir kabuk. Bir meyhanenin pencereleri tamamen gitmişti... İnsanlar macunlara takılı kalmış cam kırıklarını topluyordu. Savaşın yıkımları ince ayrıntılardaki hüzünle dile geliyor burada. 2 Ekim Çarşamba 1940 tarihli günceden bir bölüm: Havada kasvetli bir ağırlık var. 8.30'a kadar, sonra gökyüzünde ölümcül bir tıngırdama başlıyor; Londra'ya doğru giden uçaklar? Ölümü düşünmeli miyim? Dün gece ağır bir bomba pencerenin dibine düştü. O kadar yakınımıza ki, irkildik. Bir uçak bu meyveyi atarak geçmişti. Terasa çıktık. Işıl ışıl göz kırpan oyuncak gibi yıldızlar. Her yer sessiz. Itford Tepesi'ne düşen bombalar. L'ye dedim ki: Henüz ölmek istemiyorum.

Savaşın acılarla dolu yıkımları onun o kırılgan yüreğini, duyarlı ruhunu alt üst etmişti. Ölüm her yerde kol geziyordu. Virginia Woolf, savaşın yeniden başlattığı bunalımlarına teslim oluyordu ne yazık ki?

Yukarıdaki günlüğü yazdıktan beş ay sonra 28 Mart 1941'de, ceplerine taş doldurdu, kendini Ouse Nehri'nin sularına bırakarak intihar etti. Leonard, onun bastonunu Southease Köprüsü yakınlarındaki sahil şeridinde buldu. Üç hafta sonra da cesedi ırmağın karşı kıyısının biraz yukarısında bulundu. 21 Nisan'da yakınlardaki büyük karaağaçlardan birinin dibine gömüldü. Büyük yazar, kendini sulara bırakarak, savaşın ve yaşadığı yılların yaşamında bıraktığı tortulardan arınmaya çalışmıştı? Ölüme egemen olmak istemişti böylece.
Boğulmak, dalgalarda kaybolup gitmek onun yapıtlarında da sık sık dile getirdiği bir olgudur. Mrs. Dolloway'den birkaç satır: Sandaldan eğildim ve düştüm, diye düşündü. Denizin dibine gittim. Boğulmuştum derdi. Dik bir kayada yatıyorum; martılar üstümde çığlık çığlığa. Sedirin kenarından aşağılara, denize bakardı.

Bedenini sularda yok etmeyi yeğleyen bu sıra dışı, inanılmaz derecede yaratıcı ve yenilikçi yazar, yaşamın acılarını ve içsel çelişkilerini has edebiyat yapıtlarına dönüştürmeyi başaran ayrıksı kişiliğiyle, yapıtlarının gizeminde, ölümsüzlüğün sonsuzluğa açılan dalgalarında bir deniz feneri gibi yanıp sönüyor?

HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE BİR OKUMA YOLCULUĞU

(Ömer Akşahan, VARLIK, Aralık 2008) http://omeraksahan.blogcu.com/hulya-soysekerci-yle-bir-okuma-yolculugu_30418371.html

" Küçük sular büyük balıklara göre değildir.” (*)

“Yazar, niçin yazmak ihtiyacını duyar; kalemiyle oluşturduğu yazın dostluğu, onun açısından niçin yaşamsal bir önem taşı? Bir yazar, yazmaya niçin küser, niçin yazmayı bırakır da kalemle dostluğunu edebiyatın dışındaki yazılarda ya da alanlarda sürdürür?”(I)

‘Niçin Yazıyorum?’ başlıklı bir yazımda ilk soruya şöyle bir yanıt verdim: “Yazı kişinin kendisiyle hesaplaşmasıdır. Bu hesaplaşmayı çoğunlukla gece yaparım. Böyle anlarımda kendimi kolayca ipe çekebilirim diye düşünür, ama hiçbir zaman bunu başaramam. İşte kendisini ipe çekemeyenlerin başvurduğu kolay yol, yazı yazmaktır diye düşünüyorum. Bu açıklamamı yadırgayanlara vereceğim yanıtsa; çünkü yazı da bir intihardır.”
Hülya Soyşekerci’nin, insanlığın ortak tragedyası diye tanımladığı ve romanın özü olarak saptadığı Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam adlı romanından aşağıya alıntılanan bölüm, sorulara farklı bakış açısından yanıtlar veriyordu.

“Kuyara ile Adako: Bütün çağların trajedisi bu. Ku-ya-ra: ‘Kumda yatma rahatlığı’. ‘A-da-ko: ‘Ağaç dalı kompleksi.’ Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ‘ağaç dalı kompleksi’ diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.” (s. 132) (II)
Yazarların neden daha çok büyük kentlerde yaşama tutunmaya çalıştıklarına güzel örnek, Atılgan’ın Aylak Adam’ındaki kahramanı C.’dir. Küçük kent ve kasabalar, yaşamı farklı algılayan yazarlar içinse cehennemden farksızdır; her gün yavaş yavaş bir dalının budandığını gören yazar giderek gövdeye yaklaşır, ya baskıya boyun eğer ya da günün birinde insanlara, ben de bir zamanlar şiirler, öyküler yazmıştım, deme ihtiyacını duyar.
Fakat kimi yazarlar için geleceğe kalmanın yolu intihardan geçer. Bu durum, gövdenin köke yakın budanışıdır ki, edebiyatta birçok örneği vardır. Çoğu yazar ve şair yaşamın kıyısını kendine mesken edinir. Derin bir uçurum olarak algıladıkları yaşam çizgisinin başladığı noktayı, doğdukları anı, ölümün başlangıcı kabul ederler. Onlar yaşarken ölüdürler. Bu algılamaya sahip birinin nerede yaşadığının bir önemi yoktur. Edebiyatımızda Ankaralı Kaan İnce ve İstanbullu Nilgün Marmara bu duruma tipik iki örnektir.
Virgina Woolf güncesinde şunu yazar: “Niçin hayat böyle trajik? Neden böylesine bir uçurumun üzerindeki daracık bir kaldırım gibi. Aşağı bakıyorum; başım dönüyor, sonuna kadar nasıl yürüyeceğim, bilemiyorum.” (III)
1983’te çıkan ilk yazısıyla başladığı yazarlık yaşamında iyi bir eleştirmen olmayı iş edinen Hülya Soyşekerci, öğretmenlikten emekli olmasıyla birlikte daha serbest zamanlı bir çalışma içinde bulur kendini. 2004 ile 2007 yılları arasında okuduğu yapıtları çözümlemenin yanısıra, o kitabın yazarının -eğer varsa- yazdığı günlüklerinden yola çıkarak farklı bir dünyaya, deyim yerindeyse yazının perde arkasına sürüklüyor okurunu. Çünkü ona göre, bir yazarı iyi tanımanın en temel yolu o yazarın tuttuğu günlükleridir. Günlükler, edebiyatın bitip tükenmez serüveninde yazarın iç dünyasını aydınlatan bir deniz feneri gibidir. Soyşekerci ele aldığı bir yazarın salt bir yapıtıyla yetinmez, ulaşabildiği tüm yapıtlarının yanısıra onlar hakkında yazılmış eleştirel yazıları da araştırma kapsamına alır.
Onun her bir günlüğü, yeni bir yazar ve yapıtını içselleştirerek tanımaya tutulmuş bir aynadır. Özellikle okuma fukarası bir ülke için Soyşekerci, farklılığını bu yapıtıyla bize duyumsatıyor.
Okuma günlüklerinden aynı zamanda bir öykü tadı aldım. Kimi satırlarda rastladığım öyle güçlü betimlemeler vardı ki, iyi ki yitip gitmemiş dedim. Öte yandan o tümcelerin bir öyküde ne de güzel bir ses verebileceğini hayal ettim.
Yazarın bence, öykücü yanını ele veren günlüğü, İzmir Kemeraltı’nı anlatırken daha parlak yansıyor okurun aynasına. Benim de çok sevdiğim o tarihsel mekânı üç beş satırla da olsa okuyalım;”Geçmiş, şimdiki zamanla köşe kapmaca oynuyor Kemeraltı’nda. Bazen her ikisi bu oyunu saklambaca çeviriyor; birbirlerini arıyorlar. Ben de bu gizemin izlerini sürüyorum sessizce. Zamanın kırılma noktalarını buluyorum Kemeraltı’nda. (…) Cevahir Bedesteni’nden içeri bir güvercin hafifliğinde süzülüyorum. (IV)
Hülya Soyşekerci’nin günlüklerine konuk olan ve onda derin izler bırakan yazar ve şairler bir resmi geçitteymişçesine yaşamın acılı ve sancılı yüzünden bize seslenir gibidirler: Duygu Asena, Füruğ Ferruhzad, Nilgün Marmara, Sylvia Plath, Yusuf Atılgan, Orhan Kemal, Aydın Şimşek, Bilge Karasu, Şükran Yücel, George Lukacs, Pablo Neruda, Henri Frederick Amiel, Stefan Zweig, Tomris Uyar, Julio Cortazar, Louis Aragon, J. P. Sartre, Virginia Woolf, İtalo Svevo, Hasan Ali Toptaş, Tezer Özlü, Cesare Pavese, Feridun Andaç, Mehmet Uzun. Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar, verdiği çok değerli bilgilerin yanı sıra, üst düzey bir okumanın nasıl olması gerektiği konusunda da hayli ipuçlarını barındırıyor.
Yazıya Sayın Soyşekerci’nin anımsattığı, Cahit Sıtkı’nın ünlü bir dileğiyle bitirelim: “Yeter ki gün eksilmesin penceremden.” O yazarlar ki, her gün bizi aydınlatmak için pencere kanatlarında bekleşirler; Hollanda’da yaşayan yurttaşların betimlediği, ‘bir Türk kumrusu’ gibi sessizce, tozlu kitap raflarında.
////

NOTLAR:
(*) İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın sözü: Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar, Soyşekerci Hülya, s. 99, Kanguru Yayınları, Ankara, 2008.
(I) agy., s. 212.
(II) agy., s. 222.
(III) agy., s. 173.
(IV) agy., s. 50.

Ömer AKŞAHAN
 


UNUTMAK ÜZERİNE


“Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş! kurtar bu gamlardan beni.”

(Ahmet Muhip Dıranas- Olvido’dan)

 “Unutma Bahçesi”ndeydim günler boyunca. İnsan, bir şeyleri unutmak istediğinde başarısızlığa mahkum oluyor; anılar canlanıyor beyninin kıvrımlarında. Bilinçli bir unutma yaşantısının hiç olamayacağı, bunun olanaksızlığı gerçeği, yoluma serildi okudukça. Satırları işaretledim Latife Tekin’in ‘Unutma Bahçesi’nde birer işaret taşı gibi. Düşündüm, notlar aldım. Sayfalar arasındaki unutulmaz sözlerden biri şöyle: “ Bir şeyi hatırladığın anda diğer bütün şeyleri unutmuş olursun…Her şey aklındayken neyi anımsayacaksın?” Unutmak da anımsamak da insanın düşünce süreçleriyle ilgili gerçekler değil mi?

 Yıllar boyu, unutmayı istediğim birçok yaşantım oldu benim de. Ama istemekle hiçbir şey başaramadığının, hepsinin boş bir çaba olduğunun ayrımına varıyor insan. Bilgisayardaki unutma-silme sistemi beynimizde de olsaydı... Bir tuşa basar basmaz silinenler gibi, unutmak istediklerimiz de  belleğimizden silinip gitseydi küçük bir dokunuşla. Fakat unutmak, istemli bir eylem değil ki… Karanlıkların içinden bilincin aydınlığına süzülenler, rahat bırakmıyor insanı. Gece uykusunda, gündüz düşüncelerinde oklarını batırıyor anılar. Belleği kanatan yaşantıların açtıkları oyuk kapanmıyor; her an duruyor orada. Sessiz, kıpırtısız bekliyor kazınanlar. Başka düşünceler, yaşantılar, yönelimler bu anıların üzerini kalın bir sis bulutuyla örtüyor. Yıllar geçtikçe göz gözü görmez oluyor. Işıklar giderek azalıyor. Bir ses, koku, görüntü ya da bir sözle şimşekler çakıyor birdenbire. Kalın sis perdesi, çağrışımların kapısından süzülen anımsama ışıklarına karşı koyamıyor. Aydınlığa kavuşunca, tüm gerçekliğini gösteriyor yaşanmışlıklar.

 Bir “unutma bahçesi”ne, adaya, mekana, düşünceye, uğraşıya, herhangi bir kavram veya eyleme sığınınca insan; anılardan, belleğin baskısından kurtulduğunu düşünür. Bir yanılsamadır bu. Kaçışın olanaksızlığıdır yaşadığı. Belleğin içinden anılar dökülür kucağına,

 “ Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak” la, hüzünle kalıverir öylece.

 Bence, unutmak ya da anımsamak için insan kendini zorlamamalı; yaşam ırmağının akışına, belleğin bilgeliğine bırakmalı yaşadıklarını. Stefan Zweig günlüklerini tutarken, “Eski günlüklerimden birini okurken, birden belleğimin ne kadar donuklaştığını, tehlikeli, hastalıklı derecede donuklaştığını hissettim.” diyor. Bunu duyumsamak ve ayrımsamak, insan için çok zorlu bir kabullenişi de beraberinde getirmiyor mu? Bellek, içinden zamanın sessizce geçtiği bir ayna gibi. Belleğe bilgeliği veren zaman, giderek sırlarını döker o aynanın. Puslanır, bulanır bir şeyler. Yıllar geçtikçe yaşlanan belleğin unutma eğilimi artar doğal olarak. En uzak anıların görünebildiği halde en yakın yaşantıların belleğin aynasına düşmediği de olur. Unutmak… Anımsamak isteyip de donuk bir aynaya bakıp kalmak… Kendi yüzünü bile görememek o aynada. Zorlu, umarsız bir insanlık durumu… Belki de bir tragedya…

 Unutmak eğilimi, bireysel acıların, keder yüklü anıların unutulması anlamında, bir rahatlık verebiliyor insana. Olvido ’nun dizelerinde şair, unutuşun kendisini gamlardan kurtarmasını istiyor. Bazen düşünüyorum; kederle gölgeli anılar, bellekten silinip bilinçaltının karanlığına mı düşüyor? Derinlerde karanlığın soluğu mu yankılanıyor? Kara gölgeler, insanın iç çalkantılarında yüzeye çıkıp birer karabasan adası mı oluşturuyor o bilinmez  denizlerin içinde? Karabasan adalarında kalmak, ürpertici ve ürkütücü; uykuda bile olsa.

 En düşündürücü konulardan biri de toplumsal belleğin zayıflığı.Yaşananları gözden geçirmeyen, hatalarını sürekli yineleyen bir toplum içinde yaşamak, insanın içindeki çalkantıları giderek çoğaltıyor. Belleksiz toplumda bir aydın olmanın bedeli de ağır oluyor. Umutsuzluk, aydın yüreklerin kıyısına dalga dalga vuruyor, sarsıntılar şiddetleniyor.

 Yıllar önce, kalabalıkların üzerine yağmur gibi yağan kurşunları, kanayan ve kanatılan gençlikleri, kaçışları, yürek yangınlarını… Bir kuşağın yok edilme planlarını… Toplumsal şiddeti… Aydınların birer birer ortadan kaldırılışını… Temmuz ateşinde kül edilmek istenen sanatçıları… Ve süregelen acıları… Bugün, acımasız savaşın dumanlarında boğulan küçücük yaşamları… Yoksulluğu… açlığı… kirlenen dünyayı… Emeğin değerini… Unutmamak gerek. Yaşam doğruluyor bunları unutmamak gerektiğini. Anımsayarak güçlenmenin kilit noktası burası işte. Giderek yoğunlaşıp güçlenen bu noktada, anımsamak, üst düzeydeki bilinçle yeniden anlamlandıracak yaşamın içindeki süreçleri. Unutmak / anımsamak sarmalında bambaşka bir bakışın, yepyeni bir bilincin aydınlığında bireysel ve toplumsal umuda yol almaya başlayacağız. Karabasan adaları kaybolup gidecek böylece.

 

Hülya SOYŞEKERCİ:
Hülya Soyşekercihttp://www.havuz.de/

1982'de Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'ni bitirdi. Birçok kentte öğretmenlik yaptı. Şu an İzmir Kız Lisesi'nde görevli.

İlk yazını 1983'te Yazko Edebiyat Dergisi'nde yayımlandı. O zamandan beri aralıklarla da olsa gazete ve dergilerde deneme, kitap tanıtımı, inceleme, eleştiri, günce ve öykü türlerinde yazılar yazmayı sürdürüyor. Bunun yanı sıra çocuk yazını eleştirmenliği de yapmakta. Şu ana kadar yazıları Cumhuriyet ve Radikal Kitap Ekleri'nde, Ünlem, Kum, Agora, İzmir Kent Kültürü, Lacivert, Damar, Edebiyat Eleştiri dergilerinde yayımlandı.

Soyşekerci her şeyden önce iyi bir eleştirmen ve inceleme yazarı olmayı hedefliyor. Çünkü bu alanda yazınımıza az kişinin emek verdiğini, bu boşluğu en iyi şekilde doldurulması  gerektiğini düşünmekte


Şiirsel Denemeler

Hülya Soyşekerci’nin Yazarlar ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı kitabı üzerine notlar

Eren Arcan - 9 Haziran 2009

Yazarlar ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adlı kitabında Hülya Soyşekerci  güncelerinden yola çıkarak, edebiyat ve sanat ile ilgili kişisel bilgilerini, düşüncelerini, görüşlerini çok zarif bir şiirsellik içinde yazıya döküyor.

“Yaşanmışlıkların tortusu” olarak kabul edilen güncenin yapısının gerektirdiği açık yüreklilik ve samimiyetle, bir perde arkasına saklanmadan, kişisel yaşantısını ortaya koyuyor ve buradan hareketle yazarlara ve yapıtlarına göndermeler yaparak güncelin etkisi ile başladığı kanalda, edebiyatı ve sanatı irdeliyor.  Kitabın bölümlerinde, denemelerdeki olağan bilimselliğin getirdiği kuruluk tuzağına düşmeden, somut bilgi ile şiirselliği kaynaştırarak deneme türüne “Şiirsel Denemeler” diye adlandırabileceğimiz yeni bir soluk getiriyor.   

Yazar “Kemeraltı’nda Geçmiş Zaman Rüzgârları” adlı bölümde, geçmiş ve şimdiki zaman arasında salınırken,  yanlız deneme yazarı değil betimlemeleriyle, kurgusuyla, zaman üzerindeki savlarıyla, aynı zamanda usta bir edebiyat yazarı olduğunu ortaya koyuyor.

“Zamanın kırılma noktalarını buluyorum Kemealtı’nda.  O noktalarda varlığını yoğunlaştıran bir “toplumsal zaman” seziyorum.  Bu toplumsal zaman, eski eşyalarda yaşayan “kişisel zamanlardan” süzülerek varlığını duyumsatıyor.” (s50)

Hülya Soyşekerci’nin kalemi ile Kemeraltı’nı adım adım sevgi ile geziyoruz.  

“Hisarönü’ne geliyorum.  Kızlar Ağası Hanı, Çuha Bedesteni önündeyim.  Yüzyıllık çınara merhaba diyorum.  Çınarın altında küçük bir çay molası... Akşamın son ışıkları... Güvercinler toplanıyor... Rüzgâr dalları titretiyor.  Kuru dallarda asılı kalmış birkaç kozalak... Yüzyıllık çınar özünde yeşilliği, tazeliği gizliyor.  Bekliyor... Hüznün içinden sevinci, eskinin içinden yeniyi damıtacak.  Birşeyleri çoğaltırken kendisi de çoğalacak durmadan.  Tıpkı Kemeraltı gibi...” (s54)  

Hülya Soyşekerci güncelin çalkantılarından fevkalade etkilenmesine rağmen, umutsuzluğa düşmeden,  sanatın koruyucu, birleştirici, paylaşımcı  niteliğinin insanları evrensel bir sevgi çerçevesinde birleştirdiğine inanıyor.  Uyumsuz, topluma aykırı düşen insanın sanata, yazına, felsefeye sığındığını söylüyor ve geleceğe umutla bakıyor. 

“Her şey umutlarda ve gençlerde yoğunlaşıyor.  Umutları ve gençleri yanımızdan ayırmadan onların yaratıcılığının öncülüğünde, okyanusa açılan düşsel bir tekneyle ütopyalarımıza doğru sevgi ile yol alabileceğiz... Bilge Karasu en karanlık gecenin en koyu masalının da yırtıldığını; gökyüzünün insana gülümsediğini göstermedi mi bize?  Maviliklere selâm olsun.” (s 143)

Zweig, Amiel, Pavese, Tomris Uyar,  Atay, Sartre, Woolf, Orhan Kemal, Sylvia Plath, Mann, Pablo Neruda, Cortazar, Kafka, Proust, Rilke, Joyce gibi ustalar arasında yolculuk yaparken, edebiyat sevdalılarına hem iyi yazının keyfine varabilecekleri bir eser, hem de sıklıkla başvurabilecekleri bir bilgi kaynağı sunuyor.


  HÜLYA SOYŞEKERCİ İLE “YAZARLARA VE YAPITLARA YÖNELİK OKUMALAR”A DAİR BİR SÖYLEŞİ

Nesrin Özyaycı
http://sanatedebiyatsitem.blogspot.com/2008/12/hlya-soyekerci-ile-sylei.html

04 Aralık 2008 Perşembe

Sevgili Hülya Soyşekerci, yazın dünyasının tanıdığı içten, dopdolu bir edebiyatçı, yaşamımda dost olarak nitelendirdiğim üç beş kişiden birisiniz. Edebiyat dünyasındaki akademik yaklaşımınızı birçok kişi tanıyor. Yazılarımıza kattığınız değerlerle kendimize biraz daha güvendik. Sizi kendi sözcüklerinizle tanımak istedik. Kısaca özgeçmişinizi anlatır mısınız?

Çok teşekkür ederim bu dostça değerlendirmeleriniz için. Aslında yazılarımda, özellikle yazın günlüklerimde pek de akademik yaklaşımlı değilim diye düşünüyorum. Sanırım yer yer akademik renkler katıyorum yazdıklarıma.

Okuduklarımın bende bıraktıkları etkileri “Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar” başlıklı günlüklerimde dile getirdim. Yazarların ve yapıtlarının ardına düştüm. Günlüklerimde kendi şimdiki zamanımı kayda geçirirken, bir yandan da yazar günlüklerine açılarak onları tanımaya; yazdıkları ile yaşadıkları arasındaki diyalektik bağı bulmaya ve görmeye çalıştım. Yazılarımla ışık olabiliyorsam ne mutlu…

1957 doğumluyum. Yani 78 kuşağındanım. Kuşağıma damgasını vuran pek çok toplumsal, siyasal kırılma, savrulma ve hüzünlere yakından tanık oldum. Toplumsal düşünceler bu kuşak için her zaman kendi yaşamından önce geldi. Adanmışlığı içselleştirmiş bir kuşaktık biz 78’liler... Bol bol okur, dünyayı sorgulamaya, anlamaya çalışırdık. Ütopyamız her şeyimizdi. Kendi özgeçmişimi de kuşağımdan bağımsız olarak düşünemiyorum. Üsküdar Kız Lisesi ve ardından Boğaziçi Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı Bölümü… Sonra, edebiyatın ağır basması ve Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesine girişim… Sıradan bir edebiyat eğitimi değil, sosyal bilimlerle desteklenmiş bir edebiyat lisans programı içinde yer almam… Bu yıllarım bana çok şey kazandırdı; sosyoloji, psikoloji ve felsefe derslerimizdeki okumalar, seminer çalışmaları ve bunların edebiyat yorumlarımıza temel oluşturması çok önemliydi. Dersler dışındaki okumalara da ağırlık veriyordum. “Birikim”, başucu dergimdi o yıllarda.

“Birikim” diye bir dergi? 70’li yıllarda Murat Belge ve Ömer Laçiner’in önderliğindeki bir dergiyi anımsadım. Sizdeki etkileri, katkıları nelerdir “Birikim” dergisinin?

Bu dergi yoluyla hem ülkemiz ve dünya solunun yönelimlerini, tarihsel geçmişini, şimdiki zamandan geleceğe açılan boyutlarını anlamaya ve öğrenmeye çalışıyordum; çünkü gerçek bir sosyalist kültür dergisiydi “Birikim”, hem de dergide yayınlanan şiirler ve nitelikli edebiyat eleştirileri yolumu aydınlatmaya başlamıştı. Berna Moran’ı dergideki yazılarıyla tanıdım; Murat Belge’nin felsefi derinlikli edebiyat eleştirilerini, Murathan Mungan’ın ilk şiirlerini bu dergide okudum… Üniversitedeki ikinci yılımda, Tanzimat yazarlarındaki sosyal ve psikolojik çelişkileri irdelemeye çalıştığım bir yazıyı dergi editörlerinden Murat Belge’ye göndermiştim. Murat Belge, el yazısıyla bir yanıt yazmış; yazımdaki eksikleri, temellendirmede dikkat etmem gereken hususları tek tek dile getirmişti. Yazımın genel çerçeve içinde iyi olduğunu da vurgulamıştı. Bunlar, eleştiri ve inceleme konusunda bana yol gösteren ilk sözlerdi. O nedenle, Birikim Dergisi’ni ve Murat Belge’yi yazı yazma serüvenimin en başına getirmek istiyorum.

Hülya Soyşekerci'yi her şeyden önce bir eleştirmen ve inceleme yazarı olarak okuyoruz, tanıyoruz. Yazınımızda oldukça az kişinin emek verdiği bir alanda söz sahibi olma yolundasınız. Bu yolu seçmenizdeki etken neydi, nelerdi?

İlk yazım, 1983’te Yazko Edebiyat dergisinde yayımlanınca inanılmaz mutlu olmuştum. Yazımın, çok sevdiğim romancı Selim İleri’nin bir yazısıyla aynı dergide buluşması, benim için büyüleyici bir yaşantıydı.

Bu yolu seçmemde, sözünü ettiğim yüreklendirici yaklaşımların yanı sıra, eleştiri alanına özel olarak ilgi duymamın da payı var. Belki de eleştiriyi seçmekten çok, ona yönelimim söz konusuydu diyebilirim. Yani, biraz da kendiliğinden gelişen bir süreç sonucunda gerçekleşen bir durum. Edebiyat öğretmenliği ile uğraşmak, okumanın ve edebiyatın sürekli olarak içinde yer almak… eleştiri, inceleme ve kitap tanıtmaya yönelmem, mesleğimin bir uzantısı, bir devamı gibiydi. Kurmaca yapıtların içerdiği anlamları, yazarla yapıt arasındaki o gizemli ilişkiyi keşfetme merakım, araştırma tutkum, kurgusal değil de analitik düşünmeye daha yatkın oluşum ve eleştirel metinler oluşturmaktan daha fazla hoşlanıyor olmam… diye devam edebilirim belki.

"Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar" kitabınız belli ki çokça okumanın/yazmanın sonucu. Bu kitabı yazma fikriniz nasıl doğdu?

Bu kitap aslında bir toplamdan oluşuyor. Hasan Ali Toptaş’ın çok önemsediğim bir sözü vardır; “insan, okuduklarının ve yaşadıklarının bir toplamıdır.” Ben de okuduklarım ve yaşadıklarımla ilgili aldığım günlük notları, günceler biçiminde düzenledim. Sonra bu günceler 2004’ten itibaren önce KUM ve daha sonra DELİLER TEKNESİ dergilerinde yayımlanmaya başladı. Olumlu yöndeki yüreklendirici eleştiriler üzerine bu çalışmalara daha fazla ağırlık verdim. Kanguru Yayınları genel yayın yönetmeni Aydın Şimşek’in önerisiyle yazın güncelerini kronolojik sırayla ve belirli konular dahilinde bir araya getirip bu kitapta topladık.

Aydın Şimşek ‘in edebiyat dünyasına armağan ettiği dergiler, emek verdiği yazarlar takdire değer. Sizin kitabınızda incelediğiniz 12 Eylül Dosyası ve 12 Eylül Edebiyatından özellikle çok etkilendim. Bu dönem, edebiyatçılarımıza pek çok eser yazdırmıştır. Kitabınızda “Eylül’ün Gölgesi” başlıklı bölümü okurken, orada kendimi buldum. Dönemin edebiyatımıza etkileri nasıl olmuştur, gözlem ve izlenimleriniz nelerdir?

Bir 78’li olarak, kuşağımın yaşadıklarına duyarsız kalmam mümkün değildi. İnanılmaz acılarla, kırılmalarla dolu bir dönem olarak, 12 Eylül darbesinin edebiyattaki ilk çığlığı Ahmet Erhan’dı. Alacakaranlıktaki bir ülkeyi anlatıyordu dizeleriyle; “hayatın ne kadar kafiyesi varsa, hepsi ölümle cinaslı” diyordu şiirlerinde. Daha sonra öykülerde, romanlarda da işlenmeye başladı 12 Eylül; ama bu süreçte yazılanlar, yaşanılanlara göre henüz oldukça az sayılır. Son yıllarda edebiyatçılarımızın bu konuya biraz daha yoğunlaşması çok önemli bir gelişme. Özellikle Ayşegül Devecioğlu’nun “Kuş Diline Öykünen” ’i siyasi, psikolojik ve estetik yönden başarılı bir roman. Bu arada Hürriyet Yaşar tarafından hazırlanan ve 12 Eylül öykülerinin toplandığı seçki de oldukça nitelikli bir çalışma. En naif, en çocuk hüzünlü romanı ise Feride Çiçekoğlu yazdı: “Uçurtmayı Vurmasınlar”. Bu romandaki çocuk imgesi, romandan uyarlanan filmle ölümsüzleşti… Ayrıca ilk aklıma gelenlerden, Oya Baydar’ın, Süheyla Acar’ın, Latife Tekin’in, Adalet Ağaoğlu’nun, Erendiz Atasü’nün, Şöhret Baltaş’ın… ve daha pek çok yazarın yapıtları… 12 Eylül konusuna değinen birçok roman olmasına karşın, daha yazılacak çok şey var diye düşünüyorum. Yüreklerde, belleklerde gizli kalan acılar, derinliklere atılan o yaşanmışlıkların hüzünlü tortusu, yazınsal yapıtlara dönüşmeye devam edecek. Henüz tamamlanmamış olan bir süreç söz konusu…

Öykü, roman, şiir gibi yazınsal yapıtları incelerken yazarın özgeçmişi sizi ne kadar ilgilendiriyor? Eseri incelemeye başlamazdan önce yazarın biyografisini, yaşadıklarını araştırıp öyle mi başlıyorsunuz okumaya, incelemeye?

Metin odaklı çalışmalar, son zamanlarda daha fazla öne çıkan bir eleştiri anlayışını temsil etmektedir. Metnin içindeki kurgusal anlam katmanlarını açılımlamaya çalışan, metni öne alan bir yaklaşım… Bu yaklaşımı önceleyen eleştiriler yazmaya dikkat etsem de, metnin başlı başına, tekil bir olgu olduğunu tam olarak kabullenemeyişimden, onu yazardan çok da bağımsız göremeyişimden olsa gerek, yazar-yapıt arasındaki o diyalektik bağı da önemsiyorum. Çünkü bu, canlı bir bağ. Yazarların yaşamları, bu yaşamların yapıtlarına yansımaları, etkileri, dönüştürüm kaynakları olarak ilgimi çekiyor. Günlüklerinden, mektuplarından, anılarından; yani yazarın yaşamından yola çıkarak yeniden yapıtlarına açılmayı, daha canlı bir yazınsal ilişki olarak görüyorum.

"Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar" kitabınız –günlüklerden-oluşmakta. Kitabınızı okurken kendimi edebiyat, felsefe dersinde öğrenciymişim gibi de hissettim. Kitap, Türk, İngiliz, Fransız, Alman, Latin Amerika, Macar, İran Edebiyatından yapıtların analizi diye düşünmeden edemedim. Amaçlarınız nelerdi yazarken?

Öncelikli amacım güncel olarak yaşadıklarımı, okuduğum kitapların bana yaşattıklarını kayıt altına almaktı. Kendi kişisel tarihimi ve iç dünyamı günlüklerimde yansıtırken, bir yandan da dünya yazınının ve yerli yazınımızın çok önemli yazar ve şairlerinin yapıtlarını oluşturma süreçlerine, yazarlık serüvenlerine ve bunların kaynaştığı günlüklerine ulaşmak; bir okur olarak varoluşumu, yazarların yaratma sancıları ve iç dünyalarındaki varoluş sorunsalıyla bütünleştirmek, sonuçta kendimden yazarlara, yazar günlüklerinden kendime bir kanal açabilmekti temel amacım. Böylece çift katmanlı bir günlükler toplamı oluştu: Bana ait bir günlük ve okuduğum yazarların günlükleri…

Kitabınızda, okuduklarınızın izlerini yaşıyor, yazıyorsunuz. İçinizden yazarlarla dostluk köprüleri kuruyorsunuz. Kendi edebiyat/giz yolculuğunuza/dünyanıza, farklı kültürden yapıtlarla pencereler açıp “Edebiyat evrenseldir” mesajını okurda bırakıyorsunuz. Okumanın size getirdiği en büyük kazanım da bu olmalı. Yorucu-bunaltıcı-yıpratıcı mı yoksa keyif verici bir zamansal yolculuk mu eserinizde izlediğiniz?

Okumanın da, yazmak kadar yaratıcı bir eylem olduğunu söylesem çok da abartmış olmam değil mi? Okumak, bütün yaratıcı eylemler gibi yoğunlaşma, dikkat, sabır, ilgi bekler okuyandan. O nedenle tüketim kültürünün yaşamlarımıza dayattığı “keyif” kavramını pek önemsemiyorum. Okuma eylemi yoğunlaşma gerektiren yaratıcı bir çaba olduğundan, insanı bambaşka ufuklara, farklı dünyalara açtığı için yaşamı zenginleştiren, yaşama anlamlar yükleyen, çoğullaştırıcı bir eylemdir. Okumak, insanı bunaltıp yormak yerine, tam tersine, yaşama anlamlar katan bir uğraşıdır. Ancak, hiçbir zaman sıradan bir “keyif” yaşantısı da değildir…

Satırlarınızı okurken, anlaşılır cümlelerinizin yanı sıra ve ağırlıklı /düşündürücü yorumlarınızla da karşılaştım. Aragon, Neruda, Stefan Zweig, Woolf ve Sartre… Günlüklerinizi/günlerinizi etkilemiş fikir insanlarının deyişleriyle okuru da yoğun bir "beyin fırtınası" içine götürüyorsunuz… İç hesaplaşmalarınızı okurla da paylaşıyorsunuz. Okurken zaman zaman zorlandığımı da belirtmeliyim. Niçin böyle bir tarz seçtiniz? Divan Edebiyatı'nın, Dünya Klasiklerinin, felsefenin, aldığınız üniversite eğitiminin etkilerinden mi kaynaklanıyor?

Bu tarz okumalara uzun yıllardan beri ağırlık ve önem vermemden kaynaklanıyor olabilir. Yazdıklarımı genelde anlaşılır bir dille kaleme aldım ancak, yer yer ele aldığım konunun özelliğinden dolayı daha felsefi ve biraz daha zorlayıcı söylemle de yazdığım oldu.
İç hesaplaşmalar, günlüklere ruhsal derinlik ve anlam kazandıran en önemli kavramlar arasında. Kendi iç dünyasıyla hesaplaşamayan, iç çelişkilerini ve zayıflıklarını göremeyen; birey olmanın zorlu serüvenine katılamayan, yani “kendisi” olamayan kişiler zaten günlük tutmaya yönelmez. Buna gereksinim bile duymaz bence.

Yazın Dünyasında Popüler Yazarlık/Okunurluk/Sıradanlık modasına bir tepki mi diye düşünmeden edemedim kitabınızı okurken. Ne dersiniz?

Yazdıklarımın çok okunması, kitaplarımın çok satılması gibi bir kaygım hiç olmadı. Zaten düşünsel ağırlıklı, kurmaca olmayan ve “önce kendin olmalısın” diyen bir yapıtın popüler olamayacağını en baştan kabullenerek hareket ettim. Mevcut duruma doğrudan bir tepki ortaya koymasam da, kitabın kendisinin ve içeriğinin zaten popüler kültüre bir ‘karşı duruş’ olduğunu düşünüyorum.

"Çok okunabilmek/satmak" olgusunun dışında duran yazar portrenizi izledim sözcüklerinizin arasında. Tarzınızdan etkilendim. Sıradanlığın ötesine geçip ‘farkındalık’ ve ‘kendini yaşama’ eylemlerine odaklandım. Kitabınızda seçtiğiniz pek çok kadın yazarın portresinde kendimi buldum. Eleştirilerinizle okur, kendinde yeni açılım yöntemlerini ister istemez arayacaktır. Sanırım vurgulamak istediğiniz de buydu. Yanılıyor muyum?

Evet, hem kendini tanımak, kendi iç dünyanın labirentlerinde yol almak, hem de yazar günlükleri yoluyla yazınsal yapıtların içindeki yaşantı zenginliklerini keşfe çıkmak… Böylece, insanın, sanatın, edebiyatın sonsuzluğunu, tükenmezliğini içten içe duyumsamak ve duyumsatmak… Okuyanda farkındalıklar yaratabilmek…

Sade, derin, çalkantılı bir eseriniz var. Yazarların iç dünyasındaki karşıtlıkları /çelişkileri okurken etkilendim. Önce sessizce, içimden okudum kitabınızı. Yoğunlaşarak ve yanıtlarınızın da izini sürerek yeniden okuyacağım. Benim için kolay bir kitap sayılmazdı çünkü…

Her kitabın anlamı onu okuyan kişide çoğalır; her okur, kendi alımlama ve yorumlamasıyla yeniden anlamlandırarak kitaba ayrı bir zenginlik kazandırır. Böylece o metin okur(lar)da durmadan çoğalır. Edebiyatın asıl gücü işte bu noktadadır. Bir paylaşma ve anlam çoğaltma yaşantısıdır aslolan. Nurdan Gürbilek’in dediği gibi; okur da kendi alımlama gücüyle yeni bir metin oluşturur. Yazarın metni kadar, okurun metni de çok önemlidir. Bu noktada şunu söyleyebilirim ki, nicelikten çok, okurun niteliği gözetilmelidir. Sonuçta, belki sayıca az, ama yaratıcı ve nitelikli olanları yeğlemekteyim. Elbette, sizin gibi gayretli olanları da…

Sevgili Hülya. Siyah sevdiğim, asil bir renktir. Kitabınızın kapağından etkilendim. Niçin farklı bir renk değil de siyah?

Bu konuda özel bir seçimim olmadı aslında. Yani, kapaktaki renk yoluyla bir mesaj verme, anlamlandırmada bulunma gibi bir kaygım olmadı. Asıl odaklandığım, kapağın renginden çok, kapağı kaldıranlardaki okuma yaşantısının renkleriydi belki de…

Sevgili Hülya; “Yazarlar ve Yapıtlara Yönelik Okumalar” adlı farklı bir çalışmayı biz okurlara armağan ettiğiniz için sizi kutluyor, seçtiğiniz seçkin yazın yolunda size başarılar diliyorum.
Teşekkür ederim Nesrin. 



>

Valid HTML 4.01 Transitional
Valid CSS!