Rollo May

Yaratma Cesareti

Rollo May


Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

17.11.2014

 


  Editörün Notu: Yaratma Cesareti, Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen ismi Rollo May'in en temel yapıtlarından biri. May, psikoloji, psikoterapi, felsefe ve sanatla yakın ilişkisinden ötürü, yaratıcılık konusunu ilginç bir perspektiften inceliyor. Tüm varoluşçular gibi o da kaygı olgusuna büyük önem vererek, değişimin kaygının içine gömülerek varılacak bir yaratıcılık düzeyinde gerçekleşeceğini vurguluyor. Geçiş dönemi psikolojisinin tüm olumsuzluğunu, yaratıcılığın zorunluluğu adına kutlayan May, "yeni olan"ın her yerde fışkırdığı bir dünyada, insanın bilindışı kaynaklara güvenmesi gerektiğini savunuyor. Bunun için de yeni bir cesaret biçiminin bireyde yaratılmasına önemli katkılarda bulunuyor. Bu kitabın, kişiye kendi kaynaklarından yararlanmakta ve günümüzdeki ahlaksal çözülmenin çöküntüsü altında kalmadan yeni bir yaşam kurmakta düşünsel destek sağlayacağına inanıyoruz http://www.metiskitap.com
 
Rıfat Şahiner, “Yaratıcı bir cesaret üzerine”

Cumhuriyet Kitap, 14 Ekim 1999

Bir çağ ölürken, yenisinin henüz doğmadığı bir zamanda yaşıyoruz. Tüm yerküreyi sarmış bir kesmin barut kokusuyla nefeslenmek , nükleer bir çöpe dönmüş bu sarhoş topraklarda uyuklamaktan öte söyleyecek yeni bir sözümüz yok gibi... Cinsellikte, aile yapısında, eğitimde, dinde, teknolojide ve modern yaşamın neredeyse tüm diğer yüzeylerinde bizi kuşatan bir çürüme hali yaşıyoruz. Kulağımızda çınlayan bomba sesleri, dumanı tüten bir toprak ve makinelerin kuşattığı koca bir evren.

. Bir seçimle yüz yüzeyiz. Kaskatı kesilmiş uzuvlarımızı, anlamsız çizgilerle yüklü yüzümüzü duygusuzca geleceğe taşımak. Ya da kendi benliğimizin derinindeki gerçeği uyandırmak.. Bizi insan yapan özü biçimlendirmek. Yeniden yaratmak kendini ve insanlaşabilmenin parametrelerinde dolanmak. Yoksa kırılgan gözlerimiz içine kaçacak, yoksa yüreğimiz ölü doğacak yeni güne. Cesaret umudumuz olmalı, umut cesaretimizden öte... Çünkü cesaret, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir. Çünkü insan varlığında oluş (being) ve oluşuşu (becoming) olanaklı kılmak için cesaret şarttır. Bir meşe palamudu değiliz ki hem ya da bir enik, kendimizi yazgının otomatik işleyişine bırakalım.. İnsan olmak külfetli şey, bir karar verme yetisiyle ve bu kararlara bağlanışla ilgili insan.. Değer ve onura günden güne verdiği kararla ulaşır insan.. Belki de çoğunca 'Hayır' diyebilmekle Albert Camus'nün dediği gibi.. Kendi için öngörülene, dayatmacılığa ve halihazırda olana (status que) başkaldırmakla başlar. 

Başkaldırı bir oluşma sanrısıdır. Ateşi çalan Prometheus'un edimidir. Yeni bir biçim, yeni bir dil ve yeni bir tavırla durmaktır yaşama karşı.

Yaratma ediminden söz ediyorum, cesaretle iç içe geçmiş bir varoluş serüveninden.. Ve insan, psikoloji, felsefe ve sanat ekseninde ünlü Amerikalı varoluşçu psikoterapist Rollo May'in unutulmaz yapıtı Yaratma Cesareti ile aydınlatacağız bu serüveni..

May, insanlar herhangi bir etki biçiminde bütünleneceklerse, bir yasaklar yığını altında yitmiş olan kişiliklerinin "yitik" yanlarını ele geçirmelidirler (s. 123) diyor. Yaratıcılığı bir bilinçsizlik, bir kendinden geçmenin ötesinde, kendiyle tümleşmiş, bilinçli bir itkiyle dönüştürülen bir enerji olarak niteliyor. O terapi evresinde birçok hastasından elde ettiği deneyimle özellikle çocukların sanatına değinerek "Nesnel olmayan sanatla apaçık benzerliğine karşın, henüz otantik olgun sanat için gereken gerilimden yoksundur" (s. 123) diyerek önemli bir noktaya parmak basıyor. Çünkü May yaratıyı salt kendiliğindenliğe değil tam da bunu belli ölçüde yönlendiren dehaya bağlıyor burada. Şöyle diyor: "Yaratıcılık kendiliğindenlik ve sınırlamalar arasındaki gerilimden doğar, sınırlamalar (nehrin kıyıları gibi) kendiliğindenliği sanat ya da şiir eseri için aslolan farklı biçimlere zorlar." (s. 122)

Sınırlamalar kuşkusuz yaratıcı sürecin başlangıcını oluşturur. Çelişki sınırları öngörür ve sınırlarla mücadele gerçekte yaratıcı üretimlerin kaynağıdır. Sınırlar onlarsız akan bir nehrin yerküre üzerinde yayılıp gideceği ve nehrin onlarsız olmaz kıyıları gibi gereklidir. Yani, nehir ve kıyılar arasındaki gerilimle kurulmuştur. Sanat da aynı şekilde kendi doğumunun zorunlu etmeni olarak sınırları gerektirir.

İnsanlık tarihinin farklı evreleri göz önünde bulundurulursa sınır ve çelişkilerin her dönemde kışkırtıcı bir unsur olduğu görülebilir. Tabii burada özde bir oyun varlığı olan insanın çocuğunkine ya da ilkellerinkine benzer bir içtepiyle içinde bulunduğu psişik süreçleri biçimlendiren bir tavır sergilediğini hatırlamamız ve bunun sonucu ortaya çıkan ürünlerin ne denli sanat eseri ile örtüştüğünü irdelememiz gerekiyor. Gerek bir ilkelde gerekse bir çocukta yaşamı ve doğayı algılama biçimi benzerdir. Yani bir ilkel doğayı ve çevresindeki yaratıkları yorumlayamadığı için büyü yoluyla onu etkilemeyi ve o korku durumundan bu edim sayesinde kurtulmaya çalışır. Burada amaç sanat üretmek ya da yeni bir varlık, yeni bir realite ortaya atmaktan çok uzaktır. Ama dolaylı olarak bir yorum kültürü gelişir. Burada insanın ilksel ihtiyaçlarının ötesinde aşkın bir gerçeklik gelişedurur. Sanatın ve büyünün bu anlamda aynı kökten beslendikleri bilinir bu yüzden de..

Olgunlaşan kişinin sanatı, er ya da geç sınırlamalardan çıkan ve olgun sanatın tüm biçimlerinde bulunan diyalektik gerilimin kendini ilişkiye sokmalıdır. "Michelangelo'nun kıvranan esirleri, Van Gogh'un vahşice bükülen selvileri, Cezanne'ın bize sonsuz bir baharın tazeliğini anımsatan nefis sarı-yeşil Güney Fransa peyzajları... Bu eserler kendiliğindenliğe sahipken, bir yandan da gerilimin içkinleştirilmesinden gelen olgun niteliğe de sahiptirler. Bu onları "ilginç"likten daha öte kılar, onları büyük kılar. Sanat eserinde varolan hâkim olunmuş ve aşılmış gerilim, sanatçıların sınırlamalar ile sınırlamalara karşı başarılı mücadelelerinin sonucudur. (s. 123)

Karşılaşmanın yoğunluğu

Ne isimlerle adlandırılırsa adlandırılsın has yaratıcılık, bir bilinç artışı ile ilgilidir. Bu bilinç artışı kişinin dışarıdan gelen etkilere olan duyarlılığı ve karşılaşma anındaki belirgin nörolojik değişikliklerle kendini ele verir: Kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar ve canlanan sahnenin belirginleşmesi için gözlerin kısılıp görüşün daralması ve çevredeki tüm diğer şeylerin silikleşmesi ile sonuçlanır adeta.. Tüm bunlar, otonom sinir sisteminin (rahatlık, huzur ve beslenmeyle ilgili olan) parasempatik bölümünün işlevinin engellenmesiyle ortaya çıkar. Artık hâkim olan sempatik sinir sistemidir. Bu noktada Walter B. Cannon'un kaçma-savaşma mekanizması olarak anlattığı görüntü çıkıyor karşımıza. Organizmanın kaçmak veya savaşmak için harekete geçirilmesi.. Bu, geniş anlamda kaygı ve korkuda bulunduğumuzun nörolojik karşılığıdır.

Sanatçının ya da yaratıcı bilim adamının karşılaştığı kaygı ya da korku değildir, coşkudur. Bir tür şişkinliğin, sancılı bir gebeliğin dışlaştırılması sonucunda oluşan bir rahatlamadır. Duyumlar sonucu gerginleşen bedenin doğurganlığı.. Bu elbette bir süredir devam eden yüklemenin belli zihinsel süreçlerle biçimlenişidir. Duygulanımlar bizim neden olduğumuz şeyler (eylemler) değil, başımıza gelen durumlardır (tutku). Tutku yani passion Latince pati (acı çekmek) ve Yunanca pathos sözcüğünden gelir. İngilizce edilgen (passive) ve hasta (patient) aynı pati kökünden türemişlerdir. Oysa sanatçının içinde bulunduğu süreci tutku sözüyle betimlememiz mümkün değildir. May'e göre "Yaratım sırasında kişiyi edilgin duruma, sınırlanmaya düşüren duygulanımların tersine, ego sınırlarının tümüyle çözüldüğü bir duygulanım tipinden 'aşkın' bir durumdan söz etmek gerekir. Bu da vecd ve coşku duygulanımlarından başka bir şey değildir." (s. 30) May, bu durumlardan, egonun dünyayla kendi sınırlarını aşarak sonsuzca ilişkiye girdiği anlar olarak bahsediyor.

Vecd, yaratıcı edim esnasında cereyan eden bilinç yoğunlaşması için kullanılan kesin terimdir. Ama vecd sadece bir Baküs "koyvermesi olarak düşünülmemelidir; vecd, bilinçaltı ve bilinçdışı bilinçle birlik halinde işlediği tüm benliği içerir. Böylece us dışı değil daha çok us üstüdür. Vecd, entelektüel, iradi ve duygulanımsal işlevlerin her birinden rol almalarını sağlar. Bu da daha çok kendini bırakmakla bağıntılıdır ve kişiliğin tüm yüzeylerinde birden bir farkındalık artışıdır.

Ama burada özellikle işaret etmemiz gereken bir nokta var "karşılaşmanın yoğunluğu"nun yaratıcılığın Dionysian yanıyla özdeşleştirilmemesi gerektiği. Bu Dionysian sözcüğünün yaratıcı çalışmalar üzerine yazılmış kitaplarda sıkça geçtiğini biliyoruz. Özellikle Nietzsche'nin "Trajedi'nin Doğuşu"nda yaratı anını sık sık bu kavramla ilintilendirdiğini biliyoruz. Sarhoşluk ve vecd hallerinin Yunan tanrısının isminden alınan bu terim, vitalitenin kabarışının, antik Dionysos şenliklerine niteliğini veren kendini bırakışı ima eder. Bir esrime durumu, bilincin yok olduğu bir süreçtir ifadelendirilen.. Nietzsche yaratıcılığın ancak bilincin ölüm anında olabileceğini söylemiştir. Ama yine Nietzsche yükselen vitaliteye ilişkin Dionysos ilkesi ile diyalektik bir karşıtlık olarak biçim ve ussal düzene ilişkin Apollon ilkesini de karşılıklı devinen bir ilke olarak ortaya koymaktan geri durmaz.

Yoğunlaşmanın Dionysian çehresi May tarafından pek benimsenmez. Nitekim May, sarhoşluğun ya da içki ile yaratım sürecine giren sanatçının gerçeklerle yüzleşmek ya da karşılaşmanın ötesinde bir kaçış evresinde olduğunu savlıyor. "Alkol ya da yatıştırıcı ilaçlar alındığında vitalitenin kabarışı ve diğer etkiler üzerine yapılan psikolojik araştırmalar ilginçtir, ama bunu, karşılaşmayla birlikte ortaya çıkan yoğunluktan kesin bir şekilde ayırmak gerek. Karşılaşma kendi başına olan bir şey değildir, çünkü biz kendimiz öznel olarak değişmiş oluruz; karşılaşma daha çok nesnel dünyayla gerçek bir ilişkiyi temsil eder." (s. 69)

May'in burada özellikle sarhoşluk ve ilaç alımının fiziksel bir noksanlık olarak etkisini nitelerken, sanat tarihi boyunca beliren önemli figürleri göz ardı ettiğine tanık oluyoruz. Afyon, absent, alkol ve bazı uyuşturucu maddelerle hayal dünyasının derinliklerinde dolanan Salvador Dali, Jackson Pollock, Arthur Rimbaud ve şu an sıralayamadığımız birçok önemli ismin yaratım sürecinde bir tür içsel yolculuğa çıkıp, bilinçdışı devreleri harekete geçirmek için böylesine yöntemleri tercih ettiğini biliyoruz. Öyleyse burada zihnin işlevi ve yüklenen bilgi unsurları devreye giriyor. Yani entelektüel olarak var olan bir değer evreninin kurcalanması için gerekli uyarımlar.. Güncelliğe çekilmemiş ve bastırılmış yaşantıların zihnin kontrol mekanizmalarını yıkarak açığa çıkarılması..

20. yüzyılın hemen başlarında Freud ve diğer önemli psikiyatrların düşüncelerinden yola çıkarak sürrealizmi (Gerçeküstücülük) ortaya atan sanatçılar, normatif değerlerle sınırlanan ve toplumun biçimlendirdiği değerler evreniyle şartlanan bireyin yaratı konusunda sınırlı kalacağı ve sürekli dışlanan, bilinçdışına itilen kimi yaşantıların ortaya çıkarılmasıyla hastalıklı bireyin yeni bir gerçeklik ortaya koyacağını ileri sürmeleri anlamlı görünür. Karşılaşma olayı böylece nesnel evrenden, bunu içerimleyen ve farklı bir bileşkede depolayan usdışı bir evrene çekilmiştir. Yaratım tümüyle kendiyle karşılaşma ve bilinç dışı itkilerle yüzleşmekse pekâlâ bunu da düşünmek gerektiği ortadadır. Yoğunlaşma (consantration) kişinin belirli koşullardaki ifadesidir. Bunun özünde içsel bir zenginlik ve o ana yönelik bir istem ve hazırlık gerektirir. Yoksa içsel dünyası güdük bir bireyin yaratım sürecine girmesi o denli zordur. Sanatçı nevrozlu mudur?

Sanatçılar için ileri sürülen önemli iddialardan biri de onun nevrozlu bir hasta olduğu yönündedir. Özellikle Freud; Dostoyevski, Beethoven vb. sanatçıların yaşamları ve yarattıkları eserler üzerine kendince bir incelemeye gitmiş ve elde ettiği çıkarımlarla bu iddiaları ileri sürmüştü. May, yaratı sürecini psikolojik açıdan irdelerken bu konuya da parmak basıyor: "Yaratıcılığın kendi özel kültürümüzde ciddi psikolojik sorunlarla bütünleştiği muhakkak –Van Gogh çıldırıya kapıldı, Gaugin içe kapanık (schizoid) görünüyor, Poe alkolikti ve Virginia Woolf ciddi bir çöküntü içindeydi. Yaratıcılık ve özgünlüğün, kültürlerine uymayan kişilerde bütünleştiği apaçık. Ama, bu zorunlu olarak, yaratıcılığın nevrozun ürünü olduğu anlamına gelmez. Yaratıcılığın nevrozla bütünleşmesi karşımıza bir ikilem çıkarır –yani, sanatçıların nevrozunu psikanalizle tedavi edersek artık yaratmayacaklar mı? Diğerleri gibi bu çatallanmanın kökü de indirgemeci kuramlarda. Daha ileri gidersek, yüceltme ile (sublimation) ima edildiği gibi, affekt ya da dürtünün aktarılıp (transfer) yer değiştirmesi yoluyla yaratıyorsak ya da yaratıcılığımız telafi ile kastedildiği gibi, sadece bir başka şeyi başarmaya çabalamanın yan ürünü ise, tam da yaratıcı edimimizin değeri bir sahte değer olmaz mı? Yeteneğin hastalık, yaratıcılığın de nevroz olduğunu sokuşturmaya çalışan bu savlara karşı gerçekten güçlü bir tavır almalıyız (s. 62). May düşüncelerinde son derece haklı görünüyor. Ama burada özellikle büyük sanatçılarla özdeşleşen bu ruh halini, kimi sapkın tavırları ele almamız gerekirse, farklı noktalara değinmemiz gerekir.

Çoğu toplum dışı kalan ya da onla bütünleşmeyen yaratıcı birey zaten normalin ötesinde düşünen ya da algılayan bir özelliğe sahiptir. Bu uzlaşmazlık yaratıcıyı kendi iç âleminde bir tür hesaplaşmaya götürür ki bu da onu içinden çıkılmaz bir savaşıma sürükler. Paul Tillich'in çok güzel belirttiği gibi, sanatçılar Tanrı'ya, Tanrı'nın ötesindeki Tanrı adına başkaldırdılar. Tanrı'nın ötesindeki Tanrı'nın sürekli ortaya çıkması dinsel alandaki yaratıcı cesaretin göstergesidir. Çünkü sanatçılar varolana, yaratılmış olana razı olmayan, onun ötesinde yeni bir gerçekliğe koşan cesur maceraperestlerdir. Yaratıcı ruhlarını bu macera ve bitip tükenmeyen arayış tutkusundan alırlar. Sanatçılar genellikle iç imgeleri ve hülyalarına dalmış yumuşak huylu insanlardır. Ama tam da onları baskıcı bir toplum için korkulu kılar. Çünkü sanatçılar, insanoğlunun süregelen kafa tutma gücünün taşıyıcılarıdır. James Joyce'un dediği gibi "Soyumun yaratılmamış vicdanını dövmek".. Vicdan, her şeyden önce sanatçının semboller ve biçimlerden türetilen esinden yaratılıp çıkarılır. Her otantik sanatçı yapmakta olduğunun farkında olmasa bile, soyunun vicdanının yaratılmasına içten bağlanmıştır. Sanatçı, bilinçli bir niyetle ahlak yaratmaz, o sadece varlığında kendini gösteren görüyü duymak ve bunu ifade etmekle ilgilenir. Ama sonra, sanatçının gördüğü ve –Giotto'nun Rönesans'ın biçimlerini yaratışı gibi– yarattığı sembollerden, toplumun etik yapısı yontulacaktır.

Picasso'nun haklı tabiriyle "Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir." Gelenekleşmiş ve sığlaşmış yapıları aşındırıp çağın mantığını taşıyan bireylerdir yaratıcılar. Sontag'ın sözleriyle "Her çağ kendi tinsellik tasarısını kendisi için yeniden bulmalıdır... Modern çağda tinsellik için en etkin metafor 'sanat'tır." Bu evrimsel bir süreçtir. Yaratıcılık kendinden önce gelen hiçten türer. Yaratıcılık açıklanamaz: Yaratıcılık özgürlüğün gizidir. Özgürlüğün gizi ölçülmez derinliktedir ve açıklanamaz.. Hiçten yaratma olanağını reddedenler, kaçınılmaz biçimde, yaratıcılığı, belirlenmiş bir düzenin içinde oturtmak zorundadırlar, böylece de yaratıcılığın özgürlüğünü inkâr etmiş olurlar. Özgürlüğü tanıyan ve belirlenimciliği istemeyenler de özgürlüğü ussallaştırmaya çalışmışlardır. Oysa ki özgürlüğün ussallaştırılması, özgürlüğün sınırsız gücü inkâr edildiği için bizzat belirlenimciliktir. Kant'ın dediği gibi "Sanat ussal olarak ifadelendirilemeyen, metafizik bir alana kayar. Bu yüzden sonsuz bir özgürlüğe sahiptir."

Yaratının doğası

Musevilik ve Hıristiyanlıkta, 10 Emir'in ikincisi şöyle tembihler: "Kendine oyma bir put yapmayacaksın, ya da yukarıdaki gökte, ya da aşağıdaki toprakta, ya da toprak altındaki suda bulunanlara benzer bir şey yapmayacaksın." Bu emrin görünürdeki amacının Musevi halkının, putçuluğun yaygın olduğu o zamanlarda puta taparlığa karşı korumak olduğundan emin olsak da bu toplumların bağımsız endişesini dile getiren sanatçılarına ket vurduğu da bir gerçek. Çünkü şairler, ermişler ve sanatçıların toplumun kendini korumaya adadığı status que'yu tehdit eden kişiler olduğu da göz önünde bulundurulursa durum karmaşıklaşır. Çünkü bilindiği gibi sanat Rönesans'a dek dinsel bir baskının etkisi altında kalmış ve kutsal olana hizmet etmiştir büyük ölçüde. Kısmen Antik Yunan'da var olan bir gerçeklik, Rönesans'la canlanmış ve doğaya egemen olan aklın utkusu canlanmıştır. Doğayı deneyimleyen aklın kendi gerçekliğini dayatmasıyla belirir modern dönemin doğası... Kant'ın haklı söylemiyle nesneler bizimle basit biçimde konuşmazlar artık: Kendilerini, bizim onları bilme yollarımıza uydururlar da. O halde zihin dünyayı etkin biçimde tekrar biçimlendirme kaygısıdır. Yaratının doğasında da var olan giz işte tam da burada yatmaktadır. Rollo May'in dediği gibi "Yeni bir biçim için duyduğumuz tutku, dünyayı gereksinim ve arzularımıza elverir kılma özlemimizi ve daha önemlisi, kendimizi önem taşıyor olarak yaşama özlemimizi ifade eder." (s. 134) Yaratma ediminin hiçbir insana yabancı olmadığını, kendi varlığımızı ve insanlığımızı keşfetmek için cesur bir savaşıma gereksinim duyduğumuzu hatırlatan cesur bir yapıt May'inYaratma Cesareti... Kaybettiğimiz benliğimizin karanlık dehlizlerinde bizi kendimize davet eden güçlü bir sese kulak vermekle başlamalıyız yeni güne... Esaretin prangalarından kurtulup, bizi kendimize hapseden içsel duvarları yıkmak için cesur bir çağrı May'inki.. Koca bir hiçlikten sıyrılıp varoluşa adım atmak için ne bekliyoruz öyleyse..

 
Alper Oysal, Sunuş, s. 7-33 http://www.metiskitap.com/
Yaratma Cesareti üzerine çevirmenin kapsamlı bir sunuşu



Önsöz, s. 35-6

Yaşamım boyunca yaratıcılığın büyüleyici soruları aklımdan çıkmadı. Bilim ve sanatta özgün bir fikir, bilinçdışından niye şu anda "fırlayıveriyor?" Yetenek ile yaratıcı edim (act) ve yaratıcılık ile ölüm arasındaki ilişki nedir? Bir mim ya da bir dans, neden böylesi bir tad veriyor? Homer, Truva Savaşı gibi külliyetli bir olguyla karşılaştığında, bunu nasıl tüm Yunan uygarlığının ahlakı için yol gösterici olan bir şiire inceltti?

Bu soruları kenarda duran biri olarak değil, sanata ve bilime bizzat katılan biri olarak sordum. Bu soruları, mesela, kâğıt üzerindeki iki rengin önceden tahmin edilemeyecek bir üçüncüyü doğuruşunu görmenin heyecanından çıkarıp sordum. İnsan olmanın ayırdedici özniteliği, onun, evrimin yakıcı koşuşturması içinde bir an için durup, Altamira ya da Lascaux'daki mağara duvarlarına bizi hâlâ hayranlık ve huşu içinde şaşkınlığa düşüren şu kahverengi-kırmızı geyik ve bizonları resmetmesi değil mi? Bizzat güzelliğin kavranışının, doğruya giden bir yol olduğunu düşünün; "zarafet"in –fizikçilerin buluşlarını anlatmada kullandıkları anlamda– nihai gerçekliğin bir anahtarı olduğunu; Joyce'un, sanatçının, "soyunun yaratılmamış vicdanı"nı yarattığını söylerken doğruyu söylediğini düşünün!

Bu bölümler kendi düşünüp taşınmalarımın kısmi bir kaydı. Kolej ve üniversitelerde yapılan konuşmalarda doğdular. Gözüme tamamlanmamış göründükleri için onları yayımlamakta hep tereddüt ettim – yaratının gizemi hâlâ sürüyordu. Sonra "bitmemişlik" niteliğinin hep kalacağını, bunun bizzat yaratıcı sürecin bir parçası olduğunu anladım. Bu anlama, konuşmaları duyan birçok kişinin yayımlamam için beni zorlamaları ile çakıştı.

Memnuniyetle belirtmeyi borç biliyorum; kitabın adı aklıma, Paul Tillich'in Olma Cesareti'nden (Courage To Be) geldi. Ancak kişi bir boşluk içinde olamaz. Varlığımızı yaratarak ifade ederiz. Yaratıcılık oluşun zorunlu bir devamıdır. Dahası, başlıktaki cesaret sözcüğü birinci bölümün birkaç sayfasının ötesinde, yaratıcı edim için esas olan, cesaretin özel bir çeşidine değinmektedir. Yaratıcılık tartışmalarında bundan nadiren bahsedilmekte ve hakkında daha da azı yazılmaktadır.

Müsveddenin hepsini ya da bir bölümünü okuyup benimle tartışan birkaç dostuma teşekkürlerimi ifade etmek istiyorum:

Ann Hyde, Magda Danes ve Elinor Roberts.

Bu kitabı derlemek bana genelde olduğundan daha fazla zevk verdi, çünkü tüm bu soruları tekrar düşünüp taşınmama vesile oldu. Umudum yalnızca, bu kitabı derlerken aldığım zevki okurun da almasıdır.



Rollo May
http://www.metiskitap.com

Rollo May (1909-1994): ABD'nin Ohio eyaletinde dünyaya gelen May 1930'da Oberlin Koleji'nden mezun oldu. Bir süre Yunanistan'da öğretmenlik yaptıktan sonra yükseköğrenimine devam etmek üzere tekrar ABD'ye döndü ve 1938'de Union Theological Seminary'de teoloji bölümünü bitirdi. White Institute'da psikanaliz üzerine çalıştıktan sonra Columbia Üniversitesi'ne girdi ve 1949'da burada psikoloji doktorasını tamamladı. 1958'de Ernest Angel ve Henri Ellenberger ile birlikte varoluşçu psikolojiyi ABD'de tanıtan Existence (Varoluş) adlı kitabın editörlüğünü yaptı.

Başlıca eserleri şunlardır: Psychology and the Human Dilemma (Psikoloji ve İnsanın İkilemi, 1967), Love and Will (Aşk ve İrade, 1969), The Discovery of Being: Writings in Existential Psychology (Varlığın Keşfi: Varoluşçu Psikoloji Yazıları, 1983) - Metis Yayınları'ndaki kitapları - Yaratma Cesareti, 1998

 

Beral Madra, "Yaratıcılık"
Papirüs Kültür Sanat Dergisi


http://www.metiskitap.com

(...)
"Yaratıcılık" kavramı, Türkiye'de –ya da yaratıcılık açısından birtek merkez olarak görmek zorunda olduğum İstanbul'da– uzun bir süredir çarpıtılmış bir içerik ve biçimle ele alınmaktadır Yaratıcılık, burada ve dünyada geçerli olan durumuyla, bugüne değin varsayılan ve alışılagelmiş özelliklerinden ya da Türkiye modernizmi içindeki özelliklerinden çok uzaklaşmıştır. Yaratıcılık, artık ne desenin "benzeti gücü"yle, ne de yağlıboyanın / pentürün tatlarıyla, ne duygu ve düşüncenin yetkin bir biçimde yansıtılmasıyla, ne doğanın renkleri ve ışıklarının soyutlanmasıyla ne de nereden geldigi bilinmeyen bir esinle tanımlanan bir süreçtir. Rollo May Yaratma Cesareti kitabında yaratıcılığı psikoloji, psikiyatri ve felsefe açısından irdeler ve on yıl sonraki/bugünkü yaratıcılık için de geçerli bazı temeller saptar. May'ın bugün bir bölümüyle ülkemiz için geçerli olan bir saptaması da şudur: "Yaratıcılığı tanımlarken, bir yandan sahte biçimleriyle –yani, yüzeysel bir estetizm olan yaratıcıkla– arasındaki ayrımı ortaya çıkarmamız gerekli. Diğer yandan da yaratıcılığın otantik biçimini –yani, yeni birşeye varlık kazandırma sürecini. Canalıcı ayrım, yapmacıklı (hünerde ya da oyunda olduğu gibi) sanat ile has sanat arasındaki ayrım." (May, 62)

(…)
Kanımca, önemli sorular şunlar: Türkiye'deki insanın da dünyaya bakışında, dinsel bir perspektif olduğu kabul ediliyorsa, bu perspektifbuna perspektif mi yoksa daralma mı demek gerekir – giderek yaygınlaşıyorsa (Shayegan 11), Atatürk devrimine karşın bu yüzlerce yıllık bir direnme alttan alta sürüp gidiyorsa, bu tür bir yaratıcılık kabul görür mü? Söylendiği gibi, İslam dini gerçeği kavramak için değil, örtmek için doğmuştur (Shayegan 11 ). Modernizm ve Post-modernizm'de "yeni gerçeklik" katmanlarının ortaya çıkışıyla ya da "bunları bilgi sahasının dışına ya da dibine iten atadan kalma dirençler arasındaki gerilimlerin bilinçte birtakım çatlamalara yol açması zorunludur" (Shayegan 11 ) denilirken, öncü ya da öncü ardı (avantgard ya da transavantgard) yaratıcılığın ürettiği yapıtlar nasıl algılanabilir? "Dünyanın sınırları ayakların altından kayar ve yiten sanrının yerini yeni bir biçim alıp almayacağını ya da bu kaostan yeni bir düzen yaratıp yaratmayacağını görmek için beklerken" (Rollo May 127) söz konusu dirence karşın i:tretilen yapıtların oluşturduğu nesneler dünyası, yaşamı yeniden değerlendirmeye ve ona yeni biçimler vermeyi öneriyor. Bu önermeler yaklaşık yıldır, başlangıçta resim yoluyla, sonra fotograf yoluyla, daha sonra da heykel ve/veya üçboyutlu yapıtlar yoluyla kitlelerin imgelemine yerleşmiştir. "Ataların bıraktığı mirasla dünyanın bugünkü hali arasındaki kopukluğun" (Shayegan 15) yarattığı yara için bir sağaltma önerisidir bu ve insanın kendini, zihnini koruma itkisi bu sağaltmayı yadsıyamıyor.

Shayegan'ın yarı felçli dediği bakış (151), Türkiye'de de varsa ve bu sanatçılarz ve aydınları da kapsıyorsa, yaratıcılık da "yarı felçli" olarak nitelendirilebilir mi? Genelde evet, özelde hayır Günümüz yaratıcılıgının ürünlerinin (üçboyutlu, çok malzemeli, görsel-işitsel-dokunsal yapıtlar ya da yerleştirmeler) Türkiye genelinde var olduğu söylenemez. Bu ürünler çok iyimser bakışla, üç büyük kentte kitleyle buluşuyor. Anadolu kasabaları ve kentlerinde bu tür bir çağdaş sanat olgusundan söz etmek ise güç. Gerçekte, çağdaş sanat üretiminin yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada köy ve kasaba kültürü ile bagdaşması olanaksız, ne ki bu uyumsuzluk Batı'da bölge müzeleri ve sanat merkezleri kurularak bir ölçüde gideriliyor. Ancak, yaygınlaştırma ve eğitme sistemlerinin işlerliği ölçüsünde, çağdaş sanat alanı "özel" bir alan olmaktan çıkabiliyor.
Bu "özel" alanla "yerel ve yaygın" alan olan ama hızla yok olan el ürünü nesneler arasında kalan bir boş alan başlangıçta sözünü ettiğimiz sahte yaratıcılık biçimleriyle dolmaktadır. Yarı felçli bakış da işte bu alanda "sanatsal" (ifadesini) buluyor. Bu aynı zamanda "el ürünü" nesne ile sanayi ürünü nesne arasında da kalan muazzam çarpıktık alanıdır" (Shayegan 118). "El ürünü nesne, kendini karikatürleştiren bir modernlikle garip bir şekilde bütünleşirken, kendini yaratan dünyaya ters düşmeye başlar; sanayi ürünü nesne ise, kendi altgerçekliğine indirgenmiş bir Gelenek'in yaygın çerçevesinden gelen kalın bir hayat tabakası sayesinde biçim değiştirmektedir". Bu çarpık alanda kuşkusuz siyasallaşmış dinin dayattığı kültür de yer almaktadır Türkiye'de bu ara alandaki üretim arabesk müzik, pop müzik, video-klipler, amatörlerin ürettiği kitsch resimler ve heykeller, bilgisayarla üretilen dijital kolajlarda zengin (!) ifadesini buluyor Sırası gelmişken, ressam Kenan Evren'in ve onu örnek alan birçok yüksek rütbeli askerin çizip boyadığı ve milyarlara satmayı başardığı resimlerin de bu alan içinde yuvalandığını belirtelim.
(…)
Bu, en gösterilmeyeni gösteren, sınır tanımayan, içsel olan herşeyi dışsallaştıran, cinselliğin toplumda "sapık" olarak görünen her yönünü sorgulamaya alan, gövdenin dışarıya attığı herşeyi (sümük, kusmuk, sperm, dışkı gibi) görüntüleyen örnekler, görüldüğü gibi, genellikle ABD'dendir. Avrupa'lı sanatçılar, "gövde" metaforları konusunda daha tutucu bir tavır içindedir ve mühürlü göndermelerle konuya eğilirler. Shayegan bu farkı çok iyi açıklıyor (115) ve Amerikalı fikirlerden yola çıkıp gerçeklik üreterek kollektif çılgınlığını iyi kötü gerçekleştirirken, Avrupalı gerçekliği fikirlere dönüştürür ve nostaljik ütopyasını kurar, diyor.

oyunlar, yönlendirme ve saptırmalar sayısız örneklerle gündemdedir. Bu sokakta tiner çeken beş yaşındaki çocuktan, göğsüne silikon taktığı için "seksi" olduğunu sanan yıldızcıklara, neden siyah çarşafa girdiğini anla (ta)mayan genç kızlara, ölüm orucuna yatan siyasi mahkumlara, söz konusu savaşta uzuvlarını yitirmiş gençlere kadar uzanan geniş bir insan kitlesini kapsamaktadır. Türkiye'de gerçek sanatçıların ürettikleri "dayanılmaz" ciddilikteki işler işte bu gerçeklerle rekabet etmektedir; bu zor bir rekabet alanıdır ve ne yazık ki, geniş kitleye değil, bilinci yaralı olmayan az sayıda insanın algısına ulaşmaktadır.

Türkiye toplumu, yaratıcılığın öne geçmesi ve önem kazanması için kaçınılmaz olan "gerçeklik üretmek" ya da "gerçekliği düşünceye, düşünceden yapıta dönüşmek" gibi eylemlere sahip çıkamıyor: Shayegan bunun nedenini "Doğulu" insanın bir "no man's land"ın sınırlarında asılı kalmış olduğunu, gerçeğinin altgerçeklik oldugunu söyleyerek açıklıyor (Shayegan 117). Türkiye insanı ne tam Batı'lı ne de tam Doğu'lu olduğuna göre, bu "no man's land" durumu daha da derinleşiyor.

Gözlemlerime ve deneyimlerime göre, Türkiye'deki yaratıcılığın önündeki en büyük engelin "şeriat" olduğu, doğru bir saptama olmaz. Yarı felçli bakış açısı ve yaralı bilincin varlığını kabul etmek herkese zor geliyor, ama gerçek sorun burada yatıyor. Şeriat, bu çarpık alan içinde, Cezayir'deki gibi silahlanmadıkça, önemsenmeyecek kadar güçsüz bir engeldir.




Umur Talu, “Biraz cesaret”

Milliyet, 3 Aralık 1996

Jonas, Parisli bir ressamdır. Kendi halinde, ünsüz bir ressam. 35'inde birden bire "keşfedilir". Tabloları satmaya başlar. Ünü arttıkça çevresi dolup taşar ama bir süre sonra, "değerlendiği" hızla "değersizleşmeye" yüz tutar. Çevresi boşalır... Öykü, "sessizce düşen" Jonas ölmek üzereyken (doktor "iyileşecek" diye umut verdiği sırada), yakın arkadaşı Rateau'nun yan odada Jonas'ın üstünde çalıştığı son tabloyu bulmasıyla biter: "Rateau bembeyaz tuvale bakıyordu, ortasına, sadece ortasına Jonas, pek küçücük harflerle, zorla okunabilen, ama dayanışma mı yoksa daima yalnız mı olduğu anlaşılamayan bir sözcük yazmıştı sadece". (Albert Camus, Sürgün, Jonas ya da Sanatçı İş Başında, sayfa 179, Varlık Yayınları, 1973)

Ah tercümenin kaçınılmaz çıkmaz sokağı! Türkçede "dayanışma" ile "yalnız"ın da, "daima yalnız"ın da, kötü okunan bir yazıda bile birbirine karışması pek zor. Oysa Camus'nün ana dilinde, bunlar birbirinin zıddı bile olsa, yazıda da, toplum hayatında da birbirlerine dönüşebilmesi, birbiriyle ilişkide olması mümkündür: "Solitaire" (soliter), yani "yalnız" ile "solidaire" (solider), yani "dayanışmacı". Yazımlarının yakınlığına karşın, birinin kökeninde "tek olmak", diğerinde ise "sağlam olmak" bulunur. Sadece biraz kötü bir yazı ve t mi, d mi yazıldığının anlaşılamaması bu iki zıt kelimeyi birbirine karıştırmaz; hayat da ikisi arasında salınıp gider. Köleler "tek başlarına" özgür olabilmek için "dayanışma" halinde ayaklanırlar. "Toplumsal" gelişme dediğimiz de, ekonomik veçhelerin yanı sıra, bireylerin "kişisel" hakları için "toplu" mücadelesiyle çizilmemiş midir? . . .

Aslında, Sürgün'ü yıllar önce Türkçesinden okuduğumda bu zıtların birliğini kaçırmışım ki hiçbir iz bırakmamıştı. Ondan epey sonra bir başka kitapta farkettim ve Jonas'ın iyi okunmayan yazısı o zaman anlam kazandı. Rollo May, Yaratma Cesareti isimli kitabının (Metis, 1987) "Toplumsal Cesaret" bölümünde, ressamın (daha doğrusu Camus'nün) bu kelime oyununa atıf yapıyordu. Gerçi temel konusu ikili ilişkilerdi... Ancak orada, "ilk psikanalistlerden" dediği Otto Rank'tan aktardığı iki "korku"nun, "solitaire"le "solidaire" arasındaki salınımın kaynağı olduğunu söyler. "Yaşam korkusu" bir başkasına dayanma ihtiyacını doğurur. "Ölüm korkusu" ise, benliğini, özerkliğini, bağımsızlığını yitirme endişesidir. May, "Eğer kendimizi gerçekleştirmeye doğru ilerleyeceksek" der, "zorunlu olan bu iki korkuyla yüzleşmek ve kişinin sadece kendisi olmasıyla değil, diğer benliklere katılımıyla da gelişeceğinin farkında olmaktır." Çünkü, "toplumsal cesaret bu iki korkunun yüzyüze gelmesini gerektirir." Korkunun öteki yüzü, kendi zıddı olan "cesaret"tir. . . . "Ölüm korkusu"yla yüzleşip karşısına "yaşam korkusu"nu dikmenin, (Türkçe yazımları ve tarihi anlamları pek yakın olmasa bile) "solitaire"den "solidaire"e hızla geçmenin gerektiği günlerdeyiz. Sessizce "tek tek" düşmemek için, birlikte bağırarak "sağlam" olmak gereken günler.

 Biraz korkun lütfen...
Ve lütfen biraz cesaret.



“Yaratıcılığın doğası”
Mehmet Emin Arı

(...) Nedir yaratıcı olmak? Yaratıcılığın doğası ve psikolojik mekanizması nasıl işler? Kimler yaratıcıdır? Nasıl yaratıcı olunur? Her ne kadar popüler olarak lanse “farklı ve yeni olmak” olarak gösterilmeye çalışılsa da yaratıcılığı ben farklı olarak tanımlıyorum. Yaratıcı bir süreç sonunda ortaya çıkan ürün farklı ve yeni olabilir ama sürekli tüketim peşinde koşan mutsuz ve doyumsuz kitleleri sürekli gaza getiren reklamcıların tanımladığından çok daha farklı ve derin bir konu. (...) İnsanlardaki patolojik yöne ağırlık vermiş olan Psikiyatri ve Psikoloji yaratıcılığın psikolojik mekanizmasını ve yaratıcılığı tanımlamak da oldukça başarısız olmuştur. Viyanalı Freud’a göre eksiklik duygusunun bastırılmasıdır yaratıcılık yani kısa boylu ve çirkin insanların hepsi yaratıcı olmalı bu teoriye göre. Yaratıcılık konusunda bana en doyurucu gelen açıklama varoluşcu Psikiyatristlerden Rollo May’in Yaratma Cesareti adlı kitabıdır ki hararetle tavsiye ederim. Mekanizma olarak açıkladığı bilinçaltının olası seçim kümesinden anlamlı çiftleri çıkarma işlemi ve bilincin baskısının yok olması sonucunda bilinçaltındaki çözümün ortaya çıkmasıdır. Bilinçaltında devam eden ve bize kapalı olan bu süreç büyülüdür. Nasıl oluyor da bilinç altı sonsuz olasılıklar arasında anlamlı kombinasyonları buluyor? Bu sanırım evrenin ruhu ile alakalı bir şey. Cevabı da psikoloji ve matematikle değil de felsefe ve şiirle alakalı.

 

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!