Virginia Woolf

Varolma Anları

Virginia Woolf
 



Anasayfaya
Eleştiri sayfasına

27.07.2016


  Editörün Notu: Modernist edebiyat ustalarının en önemlilerinden biri olan Virginia Woolf 1939-40 yılları arasında anılarını topladığı "Varolma Anları" adlı son eserinde, hayatın üstünü örten bir "pamuk örtüden" söz eder. Bu kapsayıcı örtünün altından bazen "Gerçek" kişiye, nadiren, anlık kavrayışlar halinde görünür. Bu flaş gibi parlayan anların, insanın hem kendini, hem de dünyayı aniden algılama anlarının, "Varolma Anları" olduğunu söyler. Şöyle der : "gerçeğin üstünü örten bu kalın örtünün altında gizli bir örüntü bütün dünyanın bir sanat eseri olduğunu anlatır. "Hamlet , ya da bir Beethoven quarteti, dünya dediğimiz bu devasa yapının gerçeği hakkındadır. Tabii ki Shakespeare yok, Beethoven yok ve de Tanrı yok. Kelimeler biziz. müzik  biziz, biz şeylerin kendisiyiz." Önceleri bir algılama şoku halinde yaşadığı, korku ile karşıladığı bu farkındalık içgörü anları daha sonra onun yazınını besler. Bu "Anlar" Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Jacob'un Odası, Orlando gibi daha pek çok eserinde epizotlar halinde yer alır.
 

 


Varolma Anları

Varolma Anları: Virginia Woolf’un Ölümünden Sonra

 Yayımlanan Kitabı Türkçede

22 Ekim 2015

Deniz Gündoğan İbrişim

Varolma Anları, farkındalığımızın arttığı ve anın bilincine varabildiğimiz noktada, günlük hayatın ardına saklamış donuk gerçekliklerin ayrımına varabilmenin tadıdır. Basitleştirmeye karşı bir direniştir.

Modernist edebiyatın en önemli öğesi bilinçakışı tekniğini James Joyce, Vladimir Nabokov, William Faulkner, Marcel Proust, Dorothy Richardson gibi yazarlarla birlikte en güzel, en sarsıcı biçimde ören büyülü bir yazardır Virginia Woolf. Varolma Anları, Woolf’un hayattayken yayımlamadığı birçok otobiyografik metnin ve ünlü edebiyat topluluğu Bloomsbury çevresi üzerine kaleme aldığı yazıların bir araya gelmesinden oluşuyor.

Varolma Anları, özgün adıyla Moments Of Being, ilk kez 1976′da yayımlanır. 1985′te ise Woolf’un otobiyografik anlatısı, Varolma Anları‘nı tamamlayan ikinci baskıdır. Yazarın ölümünden sonra yayımlanan en önemli kitabı, neredeyse kırk yıl sonra Kırmızı Kedi Yayınevi’den İlknur Özdemir çevirisiyle Türkçede. Varolma Anıları’ndaWoolf’un Mrs. Dolloway, Yıllar, Dalgalar, Deniz Feneri, Orlando gibi eserlerinde görmeye alışkın olduğumuz parçalı ve doğrusallıktan uzak kuvvetli bir iç monologa rastlamayız ilkin. Ancak Woolf’un bir araya getirdiği metinlerde modern dünyanın amansızca değişen ritminde, zaman ve mekânın bulanıklaştığını, gündelik düşüncelerin ve öznenin ontolojik zemininin gene sorunsallaşıp kırıldığını fark ederiz. Varolma Anları‘nda bilinçakışı tekniğine çok benzer bir başka tekniğin, varolmanın ayırt edici ânının ayrımına varırız.

Virginia Woolf bu teknikten ilk kez “Geçmişin Eskizleri” adlı denemesinde söz eder. Eskizler, Woolf’un yazacağı otobiyografinin ilk ateşidir aslında. Aklında ilk yer eden anısıyla başlar: St.Ives’teki anaokulunda bir gece. Woolf’un zihninde hâlâ çok canlı olan bir imge vardır; rüzgârda sağa sola sallanan jaluziler, pencereden süzülen ışık ve denizin sesi. Woolf tam o anda bir üzüm tanesinin içine kıvrılmak ve yarı saydam sarılığın içinden dışarıya bakmanın vereceği dinginliği olağanca hisseder. Bu anısı öyle güçlüdür ki hissettiklerini hatırladığında o andaki duygu giderek gerçeğin ta kendisi olmaya başlar ve yaşadığı şimdiki zamanın neredeyse önüne geçer. Woolf’un bu gözlemi onu şu soruyla baş başa bırakır: Olayların kendisi önemsiz olsa da, bazı anlar niçin bu denli kuvvetli ve hatırlanmaya değer? Bu anlar niçin bu denli kanlı canlı hatırlanırken diğerleri unutulur gider? Bu soruların cevaplarını da, hayatta iki türlü tecrübe vardır, diye verir: Varolma anları ve varolmama ya da hiçliğin anları.

Woolf, kitapta varolmanın anlarını gerçek anlamda elle tutulur biçimde tanımlamaz aslında. Okur çoğu kez varolmanın anlarının nasıl tecrübelendiğine ve varolmama anlarıyla nasıl karşı karşıya geldiğine tanık olur.

Woolf, çay saatinde kocasıyla ne üzerine konuştuğunu hatırlamaz mesela. Bu varolmama ânına bir örnektir, çünkü böylesi anlarda özne tecrübe ettiği her neyse onun bilincinde değildir. Woolf insanların yürüyüşe çıkma, alışverişe gitme gibi gündelik eylemlerini hiç düşünmeden yaptıklarını, dolayısıyla bu gibi eylemlerin onlar için bir “bilinçlilik” hali içermesinin zor olduğunu söyler. Bu gibi eylemler, gerçekten düşünülmeden yapılıyorsa eğer, bir çeşit işlenmemiş, alelade ham pamuk gibidir. Burada esas mesele eylemlerin doğası değildir. Başka deyişle, varolmanın anlarını, varolmama ya da hiçlik anlarından ayıran şey, eylemin doğasına ilişkin bir durum değildir. Woolf’un bilinçakışını nasıl kullandığını anımsarsak, Woolf’a göre bir eylemin ötekinden daha dünyevi olup olmaması önemli değildir. Esas can alıcı nokta, öznenin o an içindeki duygulanımı, duygu yoğunluğu ve iki ânı birbirinden ayıran tecrübe ve bilinçlilik halidir. Dolayısıyla bir ormanda yürüyüş yapmak ya da güneşli bir öğle vakti alışverişe gitmek sıradan biri için işlenmemiş ham pamuğa gönderme yapabilirken, Woolf için bu tecrübe çok hayat dolu ve bilinçlidir.

Woolf için varolma anları yeniden anlamlandırmaya işaret eder. Varolma anları, günlük hayatın hızında ve modern şehir yaşamının karmaşık dinamiğinde saklı kalmış ya da gözden kaçırılmış incelikleri ve duyumsamaları gün ışığına çıkaracaktır. Bu noktada Woolf’u okurken Gülten Akın’ın “Ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya” diye kulağımıza fısıldadığını duyarız sanki. Woolf, ince şeyleri anlamaya, saklı kalanlara ya da gözden kaçırılanlara dair hepimizin ortak bir dil geliştirebileceğini anımsatır bize. Varolma anlarının ayırt edici kuvvetine şahitlik edebileceğimizi de söyler; hepimiz varolma anlarıyla birbirimize bağlıyızdır. Biz birer sözcüğüz, ezgiyiz, biz şeylerin ta kendisiyiz. Birbirimizle duygulanım aracılığıyla konuşma halindeyiz. Bu anlamda farkındalığımızın arttığı ve anın bilincine varabildiğimiz noktada, günlük hayatın ardına saklamış donuk gerçekliklerin ayrımına varabilmenin tadıdır Varolma Anları. Basitleştirmeye karşı bir direniştir:

“Bu tür tartışmalardan Vanessa ile ben, arkadaşları olacak kişilerle ilk kez tanışan üniversite öğrencilerinin alacağı zevki alırdık. Booth’ların ve Maxse’lerin dünyasında beyinlerimizi fazla çalıştırmamız istenmezdi bizden. Buradaysa salt beynimizi kullanıyorduk. O perşembe akşamlarının cazibesinin bir kısmı, şaşırtıcı derecede soyut olmalarından geliyordu. Nedeni, sadece Moore’un kitabının hepimizi felsefe, sanat, din üzerinde konuşmaya yöneltmesi değildi; atmosferin aşırı derecede soyut olmasıydı. Adını verdiğim genç adamlar, Hyde Park Gate’in kabul ettiği anlamda ‛terbiyeli’ değildiler. Bizim iddialarımızı da kendilerininki kadar sert eleştiriyorlardı. Nasıl giyindiğimizin de, güzel görünüp görünmediğimizin de farkına varmıyorlardı. George’un ilk yıllarda, görünüşümüz ve davranışımız konusunda sırtımıza yüklediği o muazzam yükümlülük ortadan kalkmıştı. Artık davetlerden sonraki o korkunç işkenceye ve ‛Çok hoş görünüyordun’ sözüne katlanmak zorunda değildik. Bell, Strachey, Hawtrey ve Sydney-Turner’in dünyasında bütün bunların ne önemi ne de yeri var gibiydi.

O dünyada, konuklar gittikten sonra yayılıp oturduğumuzda yapılan tek yorum ‛Görüşünü çok iyi savundun’ olurdu; ya da ‛Bence saçma sapan konuştun.’ Muazzam bir basitleştirmeydi bu.”

Woolf’un “beynimizi kullanıyorduk” deyişiyle, hem atmosferin canlılığının hem de içinde bulunulan soyutluğun bilincinde olduğunu anlarız. Yapılan yorumların varolma ânının tikelliğine ve ruhuna uymadığını ve Woolf’un bunu tecrübenin alanının dışında muazzam bir basitleştirme olarak nitelendirdiğini görürüz. Böylesi bir basitleştirmenin karşısında direnmenin tek yolu tecrübe edilenin ve anın yoğun duygu salınışlarına kendimizi “bilinçli” biçimde bırakıvermektir. Kitabı okurken Woolf’un bu denli çarpıcı ve büyülü biçimde söz ettiği varolma ânı, Cézanne’nin gözle kavramanın ötesine geçip, gerçekte zihinle algılanan resimlerini, özellikle portrelerini düşündürür insana. Woolf da tıpkı Cézanne gibi önüne düşen her neyse onun tam kalbine yürüyerek kendini bilinçli biçimde yavaşça dışa vurur, tıpkı Cézanne’ın, “kendimizi yaradılışımız ve duyumsamamız ışığında dışa vuralım; zaman ve tefekkür, bizim öngörümüzle adım adım değişir ve nihayetinde anlamanın bilincindeyizdir.”

Virginia Woolf’un Ölümünden Sonra Yayınlanan En Önemli Kitabı

İlknur Özdemir

http://www.artfulliving.com.tr/

Kırmızı Kedi Yayınevi’den çıkan Varolma Anları, Virginia Woolf’un terekesinde bulunan otobiyografik yazılarını ve geçmişten anımsadıklarını bir araya getiren tek kitap. Ve nihayet 39 yıl sonra ilk kez Türkçede... Virginia Woolf’un Ölümünden Sonra Yayınlanan En Önemli Kitabı Varolma Anları’ndaki metinler, gerek üslupları, gerekse açıkça ve içtenlikle kâğıda dökülüşleri açısından, Virginia Woolf’un günlüklerinde ve mektuplarında kendisi ve ailesi hakkında yazdıklarının çok ötesine gidiyor, çok daha derinlere iniyor. Bu anılar, Virginia Woolf’un hayatının ve sanatının belgelenmesinde benzersiz bir konuma sahip.

Viktorya çağında, üst orta sınıftan, çok çocuklu bir ailenin kızı olarak doğan Virginia Woolf, edebiyat kaygısından uzak bir anlatımla çok sevdiği annesini, despot ve katı kuralcı babasını, kalabalık ve “kibar” ailesini, öz ve üvey kardeşleriyle olan ilişkilerini, Kensington’daki burjuva evinin daraltıcı atmosferini, annesinin ve sonra üvey ablası Stella’nın beklenmedik ölümlerini ve bu ölümlerin kendisinde yarattığı tahribatı, aile içi tacizleri, entelektüel Bloomsbury grubunu, kendi edebiyat çalışmalarını konu ediyor. Kitaptaki ilk metin yirmi beş yaşındaki Virginia’nın elinden çıkma. Çok sevdiği ve evlenmesini kabulde zorlandığı ablası Vanessa hamileyken, onun doğacak çocuğuna hitaben ve annesini tanıtmayı amaçlayan 1907 yazında kaleme aldığı Anımsamalar adlı bölümle başlayan kitap 30 yıllık bir zaman diliminin değişik evrelerinden geçerek son bölüme uzanıyor; en son kayıt, uzun bir yazarlık hayatının sonunda, ölümünden sadece dört ay öncesine ait.

Kitabı okurken şunu da akılda tutmak gerekir ki, bu kitaptaki yazılar Virginia Woolf’un son şeklini verdiği metinler değil; Woolf yazdıklarını defalarca elden geçirir, düzeltir, değiştirir, eklemeler, çıkarmalar yapardı. Buradaki yazılar bu işlemden geçmeden kalmış, yazarın yayımlanmak üzere hazırlamadığı metinlerdir. Dolayısıyla Woolf’un diğer yapıtlarıyla bu açıdan karşılaştırılmamalıdırlar.

Anımsamalar bölümü, biraz da Vanessa ile geçirdiği ve artık bulamayacağı bir zamana duyduğu özlemi yansıtıyor. Vanessa ve Clive Bell’in ilk çocuğu Julian’a hitaben kaleme aldığı bu yazılar, bir anlamda bir sonraki kuşağa hitaben yazılmış; bu bağlamda bir aile geleneğini sürdürmüş oluyor Virginia Woolf, çünkü büyükbabası James Stephen ve kendi babası Leslie Stephen da gelecek kuşaklar için anılarını yazıp kitaplaştırmışlardı. Vanessa’yı anlatmakla başlattığı anılarını, aile yaşamlarını alt üst eden iki büyük acıyı anlatarak sürdürüyor, annesinin ve üvey ablası Stella’nın ölümlerini. Kitabın başındaki ve sonundaki metinler aynı konu çevresinde dönüyor, ancak bakış açıları birbirinden tamamıyla farklı. Bu iki bölümün arasında Virginia Woolf’un Memoir Club’ta yaptığı üç konuşma yer alıyor. Memoir Club ara sıra toplanan ve yaptıkları konuşmalarda özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesine ait anılarını anlatan arkadaşlarından oluşuyor. Woolf’un burada yaptığı üç konuşma Anımsamalar bölümünün devamı gibi, ancak aradan yıllar geçmiş, Virginia evlenmiş, yazarlığında yol almış. Ne var ki rahatsızlıkları ve erken yaşta girdiği depresyon peşini bırakmamış, zaman zaman yazması yasaklanmış, dinlenme molaları vermesi istenmiş, intihar girişimleri olmuş.

20. Yüzyıl Başındaki İngiliz Toplumuna Bir Pencere Açıyor

Memoir Club konuşmalarının ilkinde aile içi ilişkileri anlatıyor, ikincisinde ünlü Bloomsbury grubuna geçiyor, girdiği entelektüel ortamı tanıtıyor. Virginia’nın babası tanınmış bir eleştirmendi, yazardı, dolayısıyla evleri dönemin ünlü yazarlarının, sanatçılarının uğrak yeriydi. Bloomsbury grubu ise bu soylu ortamdan uzaktı, orada soyut konular ele alınırdı, katılanlar birbirleriyle kadın ve erkek olarak ilgilenmezlerdi ve cinsellik dahil her şey açıkça konuşulurdu. 20. yüzyıl başındaki İngiliz toplumunun, burjuva ailelerin ve entelektüel ortamların içine de geniş bir pencere açıyor bu konuşmalar. Woolf, kişileri kendi inşa ettiği kocaman bir yapının içinde sunuyor bizlere. Anne-babasının kişilikleri, çocukluğun acı-tatlı yaşantıları, annesinin ve babasının ilk evliliklerinin izleri, annesinin erken ölümünün yarattığı trajedi ve acı çeken babası Leslie Stephen’in çocuklarına zorbaca davranışı, çocukların da ona aynı şekilde sırt çevirmeleri, ilkgençliklerini yaşayan Virginia ile Vanessa’nın baba evindeki kıstırılmış yaşamları, Bloomsbury’ye taşınmayla birlikte gelen özgürlükler. Elbette anlatmadığı şeyler de var Virginia Woolf’un. Bu notlarda sinir krizlerinden ya da intihar girişimlerinden söz etmiyor.

Geçmişe Dair Bir Taslak bölümü bu kitaptaki en önemli ve yoğun içerikli bölüm, aynı zamanda Woolf’un özgüveni konusunda yazdığı en güçlü metinlerden biri. Babasıyla ilgili değerlendirmeleri ise, ona karşı çelişkili duygularına, Freud okumalarından sonra başka bir gözlükle bakmış olduğunun ipuçlarını veriyor. Woolf’un buradaki analitik ve olgun kişilik çözümlemesi, hem birey hem yazar olarak gelişimindeki en önemli etkilerden birini ortaya koyuyor. Baştaki Anımsamalar bölümündeki konular çevresinde dönüyor metin, ama bambaşka bir açıdan bakarak. Çocukluk yıllarının yaz aylarında kaldıkları St. Ives’taki anılarını İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı bir dönemde yazmış; İngiltere’nin Almanlar tarafından istilası halinde karı-koca Woolf’lar intihara hazırlar. Aslında Geçmişe Dair Bir Taslak’a Vanessa’nın uyarısı üzerine başlamış. “Anılarını yazmaya başlamazsan, yakında çok yaşlanacak ve yazamayacaksın,” demiş Vanessa. Bu uyarı üzerine ve Roger Fry biyografisini yazmaktan bunaldığı bir dönemde, Geçmişe Dair Bir Taslak’ın notlarını tutmuş. Ve hatırlayabildiği ilk anısından başlamış: Annesinin elbisesindeki kırmızı-mor çiçeklerden.

Son Kayıt Ölümünden Dört Ay Öncesine Ait

Bu bölümde, annesinin ölümünden sonra abisi George’un zoruyla kendisinin ve Vanessa’nın sahte pırıltılarla dolu, boş ve katı kurallara tabi sosyeteye nasıl takdim edildiklerini, gitgide sağırlaşan, gerçek hayattan uzaklaşan, çocuklarına karşı zaman zaman despotlaşan Leslie Stephen’a içten içe nasıl düşmanca duygular beslediklerini de açıkça anlatıyor. Geçmişe Dair Bir Taslak yarıda kesiliyor, tamamlanmadan bitiyor. Son kayıt, ölümünden dört ay öncesine, 17 Kasım 1940’a ait.

Bu kitaptaki beş yazıyı okurken, Virginia Woolf’un da bir yerde dediği gibi, anıların bireysel konusunu, onu kuşatan kalıtım, çevre, toplum, aile ve ilişkiler ağından ayırmanın mümkün olmadığını fark ediyoruz. Burada da yazarı, içinde yetiştiği aile ve kendisini kuşatan toplum çerçevesinde görüyor ve anlıyoruz. Yazdıklarını besleyen ilişkiler ağını, yazdıklarının arka planını değerlendirebiliyoruz. Virginia Woolf yaşasaydı, hep yaptığı gibi mutlaka yazdıklarının üzerinden tekrar geçer, bir kitap bütünlüğüne getirirdi. Yine de Varolma Anları, ölümünden sonra yayınlanmış en önemli kitabı olma özelliğini koruyor.

 

Moments of Being in Virginia Woolf's Fiction

Nicole L. Urquhart

Virginia Woolf is recognized as one of the great innovators of modern fiction. Her experiments with point of view and her use of stream of consciousness have influenced many writers that followed her. But one particularly interesting technique that does not seem to receive much attention is her use of "moments of being."

She first mentions moments of being in her essay, "A Sketch of the Past," which was to be the beginning of her memoirs. She begins with one of her earliest memories: a night in the nursery at St. Ives. She vividly recalls the way the blinds fluttered in the wind, the light coming through the window and the sound of the sea. She had a feeling of "lying in a grape and seeing through a film of semi-transparent yellow" (65). This memory is so strong that when she recalls those sensations they become more real for her than the present moment.

This observation leads her to wonder why some moments are so powerful and memorable--even if the events themselves are unimportant--that they can be vividly recalled while other events are easily forgotten. She concludes that there are two kinds of experiences: moments of being and non-being.

Woolf never explicitly defines what she means by "moments of being." Instead she provides examples of these moments and contrasts them with moments of what she calls "non-being." She describes the previous day as:

Above the average in 'being.' It was fine; I enjoyed writing these first pages . . . I walked over Mount Misery and along the river; and save that the tide was out, the country, which I notice very closely always, was coloured and shaded as I like--there were the willows, I remember, all plumy and soft green and purple against the blue. I also read Chaucer with pleasure; and began a book . . . which interested me. (70)

She experiences each of these acts intensely and with awareness. But she continues to say that these moments were embedded in more numerous moments of non-being. For example, she does not remember what she discussed with her husband over tea.

Moments of non-being appear to be moments that the individual is not consciously aware of even as she experiences them. She notes that people perform routine tasks such as walking and shopping without thinking about them. This part of the life is "not lived consciously," but instead is embedded in "a kind of nondescript cotton wool" (70).

It is not the nature of the actions that separates moments of being from moments of non-being. One activity is not intrinsically more mundane or more extraordinary than the other. Instead, it is the intensity of feeling, one's consciousness of the experience, that separates the two moments. A walk in the country can easily be hidden behind the cotton wool for one person, but for Woolf the experience is very vivid.

Woolf asserts that these moments of being, these flashes of awareness, reveal a pattern hidden behind the cotton wool of daily life, and that we, "I mean all human beings--are connected with this; that the whole world is a work of art; that we are parts of the work of art." But the individual artist is not important in this work. Instead she says of all people, "We are the words; we are the music; we are the thing itself" (72).

Thus for Woolf a moment of being is a moment when an individual is fully conscious of his experience, a moment when he is not only aware of himself but catches a glimpse of his connection to a larger pattern hidden behind the opaque surface of daily life. Unlike moments of non-being, when the individual lives and acts without awareness, performing acts as if asleep, the moment of being opens up a hidden reality.

Moments of being can be found throughout Woolf's fiction. In this paper I will examine examples from her novels, Mrs. Dalloway, To the Lighthouse and Between the Acts. These are often moments of intense power and beauty. Unlike Joyce's epiphanies, these moments do not lead to decisive revelations for her characters. But they provide moments of energy and awareness that allow the character who experiences them to see life more clearly and more fully, if only briefly. And some of the characters try to share the vision that they glimpse, making the work of art that is life visible to others.

Mrs. Dalloway presents the two characters who are most receptive to moments of being in all of Woolf's fiction: Clarissa Dalloway and Septimus Warren Smith. Clarissa experiences her moments of being while in the middle of what appear to be trivial acts, indicating that it is not the action, but her awareness that sets a moment of being apart from her other experiences. For example, as Clarissa watches taxi cabs pass by she finds them "absolutely absorbing." Her thoughts reveal that "what she loved was this, here, now, in front of her, the fat lady in the cab . . . Did it matter that she must inevitably cease completely . . . or did it not become consoling to believe that somehow in the streets of London, on the ebb and flow of things, here, there, she survived," (9). Throughout the day Clarissa is particularly aware of these threads of connection between herself and her surroundings.

Later in the day Clarissa walks into Miss Pym's flower shop, closes her eyes and smells the flowers. She opens her eyes, and in a single remarkable sentence she thinks:

How fresh like frilled linen clean from a laundry laid in wicker trays the roses looked; and dark and prim the red carnations, holding their heads up; and all the sweet peas spreading in their bowls, tinged violet, snow white, pale--as if it were the evening and girls in muslin frocks came out to pick sweet peas and roses after the superb summer's day, with its almost blue-black sky, its delphiniums, its carnations its arum lilies was over; and it was the moment between six and seven when every flower--roses, carnations, irises, lilac--glows; white, violet, red, deep orange; every flower seems to burn by itself, softly, purely in the misty beds . . .(13)

The breathless nature of this single line indicates Clarissa's intensity. Images are not neatly arranged, but spill forth unstoppable as one image leads to another and another. Because moments of being are immediate, they often do not allow a character to reflect or assign meaning to them.

Septimus Warren Smith experiences similar intense moments of vision. As he sits on a park bench and looks at the trees he feels:

Happily Rezia put her hand with a tremendous weight upon his knee so that he was weighted down, transfixed, or the excitement of the elm trees rising and falling, rising and falling with all their leaves alight and the colour thinning and thickening from blue to the green of a hollow wave, like plumes on horses' heads, feathers on ladies', so proudly they rose and fell, so superbly would have sent him mad. (22)

As he continues to sit on the bench, he recognizes a connection between himself and the natural world: "They beckoned; leaves were alive; trees were alive. And the leaves being connected by millions of fibres with his own body, there on the seat, fanned it up and down; when the branch stretched he, too, made the statement. The sparrows fluttering, rising, and falling in jagged fountains were part of the pattern," (22).

It is true that he suffers from shell-shock, but his delusions do not prevent him from experiencing moments of exquisite awareness. Indeed they seem to make him more receptive to the facts of the natural world that most people fail to see. And this awareness does not appear particularly crazy or delusional when compared to Clarissa's own fascination with the physical world around her ("the fat lady in the cab").

When Clarissa hears of Septimus's death, she is able to clearly and accurately imagine how he committed suicide without being told, revealing their link in the larger pattern. She understands, in a moment of empathy, what Septimus's final act means: "Death was defiance. Death was an attempt to communicate; people feeling the impossibility of reaching the centre which, mystically, evaded them; closeness drew apart; rapture faded, one was alone. There was an embrace in death," (184).

But the focus of Clarissa's day is her upcoming party. The party is a way for her to reveal the pattern that she momentarily glimpses. For her a party is a creation like any other: "She felt if only they could be brought together; so she did it. And it was an offering; to combine, to create; but to whom?" (122). When the party succeeds and people are brought together, her world does become a work of art.

In To the Lighthouse, Mrs. Ramsey, a character similar in many ways to Clarissa Dalloway, also experiences moments of being. Like Clarissa she tries to make the pattern behind the cotton wool visible to others. While Clarissa has her party, Mrs. Ramsey has her dinner. As the dinner draws to a close and she presides over her guests, she thinks:

Everything seemed possible. Everything seemed right. Just now (but this cannot last, she thought, dissociating herself from the moment while they were talking about boots) just now she had reached security; she hovered like a hawk suspended; like a flag floated in an element of pure joy which filled every nerve of her body fully and sweetly, not noisily, solemnly rather, for it arose . . . like a fume rising upwards, holding them safe together. Nothing need be said; nothing could be said. There it was all around them. . . . Of such moments, she thought, the thing is made that endures. (104-5)

She is aware of the connection that has been made and recognizes it to be paradoxically both fleeting and enduring.

But this moment of being is very different in tone from those of Clarissa Dalloway. Mrs. Ramsey, a person who frequently withdraws to her inner "wedge-shaped core of darkness," briefly detaches from the moment as it begins. Unlike Clarissa, she often seems incapable of pure experience. Instead her experiences are frequently marked with reflection. But as the moment progresses she is able to surrender herself to the experience more fully, and it is then that she realizes nothing more need be said.

While Clarissa and Mrs. Ramsey try to make the pattern revealed by their moments of being visible to others, Lily Briscoe tries to capture these moments as a concrete work of art through her painting. Lily watches Mrs. Ramsey sitting with her son, James, and tries to capture this moment, this vision, in her painting:

The jacmanna was bright violet; the wall staring white. She would not have considered it honest to tamper with the bright violet and the staring white, since she saw them like that, fashionable though it was, since Mr. Paunceforte's visit, to see everything pale, elegant, semi-transparent. Then beneath the colour there was the shape. She could see it all so clearly, so commandingly, when she looked . . .(19)

But her struggle is to transfer what she sees to her canvas. She feels that she must often fight against tremendous odds to say, "But this is what I see; this is what I see," (19). The struggle to capture a moment like this is not an easy one. It will be ten years before the vision is successfully painted.

In Woolf's final novel, Between the Acts, Lucy Swithin experiences a moment of being at the novel's end. After being reprimanded by her brother, the voice of reason, she watches the fish in the lily pond when:

Something moved in the water; her favorite fantail. The golden orfe followed. Then she had a glimpse of silver--the great carp himself, who came to the surface so very seldom. They slid on, in and out between the stalks, silver; pink; gold; splashed; streaked; pied.

"Ourselves," she murmured. And retrieving some glint of faith from the grey waters, hopefully, without much help from reason, she followed the fish; the speckled, streaked, and blotched; seeing in that vision beauty, power, and glory in ourselves. (205)

Of all the characters in this novel, only Lucy seems capable of watching the world around her. It is in fact a source of irritation to Giles: "He, too, loved the view. And blamed Aunt Lucy, looking at views, instead of--doing what?" (53).

Miss La Trobe, like Lily Briscoe, tries to capture and share her vision. Her play can be seen as an attempt to present a moment of being to the audience. She thinks to herself at the end of the first act: "Hadn't she, for twenty-five minutes, made them see? A vision imparted was relief from agony . . . for one moment . . . for one moment." But as she watches the audience wander away she feels that "she hadn't made them see. It was a failure, another damned failure!" (98).

Her assessment is correct. Throughout the play the audience is frequently distracted and contentious. As an artist, she cannot hold them in her grasp. Miss La Trobe fails to impart a vision, in part, because her play is not very good. The play is derivative and her language never soars. As a result, a moment of intense awareness never comes.

This leads to an important observation about these moments: all of them, beginning with Woolf's own childhood memory, are marked by particularly vivid and powerful language. Because these are moments of exact feeling, the language used to convey them must naturally be precise and evocative; the form and content must be in perfect symmetry. It is true that in a novel long stretches of narrative can be cloaked in mundane language: not every scene is of equal value or must carry an equal weight. But in her moments of being Woolf uses a language that approaches poetry.

Indeed Jeanette Winterson says that Woolf needs to be read and taught as a poet because her exactness more closely resembles poetry than prose. Winterson continues: "She has the cardinal virtue of critical courage, sifting her ideas and her impressions through a fine riddle of words, and the clumsiness and the uncertainties drop away, leaving her with word and thing, rare and rich," (77).

This clarity is precisely what Woolf achieves in a moment of being. For Woolf the significance of moments of being is this: they reveal to the individual who experiences them the pattern behind the woolly curtain of existence; and the existence of a pattern reveals the possibility of connection to other people. When the cotton wool is rent, when one experiences a moment with full consciousness, one experiences the true intensity of life. These moments of being can be read as brief poems hidden among the trivial details of life that some characters--and readers with them--are fortunate enough to experience.
 
Works Cited
Winterson, Jeanette. "A Gift of Wings." In Art Objects: Essays on Ecstasy and Effrontery. New York: Vintage Books, 1995.
Woolf, Virginia. Between the Acts. New York: Harcourt Brace & Company, 1969.
-------. Mrs. Dalloway. New York: Harcourt Brace Jovanovich, 1981.
-------. To the Lighthouse. New York: Harcourt Brace & Company, 1981.
-------. "A Sketch of the Past." In Moments of Being. Ed. Jeanne Schulkind. 2nd ed. New York:

Valid HTML 4.01 Transitional

Valid CSS!